6. bölüm · AKANA: SUDA ERİMİŞ ZAMAN ⏳

5. Bölüm: RUHLARIN ÇARKI VE GÖKSEL SÖZLEŞME

Hanife *****

Yıldızların ötesinde, zamansızlığın ortasında devasa bir meclis kurulmuştu. Ulu Gök Bilge Sözcüsü’nün gür sesi, evrenin kıvrımlarında yankılandı: "Kehanet gerçekleşiyor..."
Gök Bilge Gözcüsü, gözlerini kadim küreye dikerek ekledi: "Akana ve Tunga çarkı başlatıyor."
Gök Bilge Yazıcısı, parşömenlerin üzerine ışıkla kazıdı: "Ruh sözleşmesi anlaşılmak üzere..."
Gök Bilge Kâhin ise nihai gerçeği fısıldadı: "Akana bu kez adaleti sağlamak için anlaşıyor. Nehir’in hayatını geri almayı seçti."
O an gökyüzü yarıldı ve mavi ışıkların arasından bir heybet belirdi. Gelen, Akana’nın kadim üstadı Metehan’dı. Metehan, meclise bakarak son hükmü verdi: "İkisinin kaderi birleşti... Düzeni bozan laneti Akana yok edecek. Akana’nın Nehir’e geri dönmesi için kum saati başladı. Nehir’in kehaneti gerçekleşecek; ruhları emen yaratık dünyadan silinecek!"
Toplantı sona erdiğinde, bilgeler tıpkı sis bulutu gibi karanlığa karışarak dağıldılar.
Hiçbir şey bilmediğim, sahibini tanımadığım yabancı bir bedenin içindeydim. Karşımda ise ruhsuz herifin teki, bana karanlık şartlarla dolu bir sözleşme sunuyordu.
"Ömrümün sonuna kadar yanında kalmam için bana sözleşme sunuyorsun bir de 'Duygularım yok' diyorsun, öyle mi?" dedim öfkeyle. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Ben senden güç ve para istedim, ömrümü al demedim! Benimle ilgili gizli bir planın mı var, fuhuşçu musun sen?"
Tuna, yüzündeki o değişmez soğuklukla baktı: "Öyle olsaydım, sözleşmeye gerek duymazdım. Zaten bana karşı koyacak gücün bile yok."
Söylediği doğruydu; bu fâni bedenin içinde son derece zayıftım. Sadece bu zeki kızın beynindeki bilgileri kullanabiliyordum. Fuhuşçu değilse neydi peki bu adam?
"Sana ihtiyacım yok, söylediklerimi unut," dedim gururumu toplayarak. "Ben paramı bir şekilde bulurum. Beni şu karşıdaki denizde buldun, değil mi?"
Ruhsuz bir ifadeyle sordu: "Ne yapacaksın, denize girip yüzerek parayı mı arayacaksın?"
"Evet, ben iyi yüzebilirim, gidip o parayı bulurum."
"İyi yüzüyordun da neden karaya vurdun o zaman, Deniz Kızı?"
"Bilmiyorum, hatırlamıyorum..." dedim duraksayarak. Sahi, ben Akana’ydım ama bu zayıf beden yüzmeyi biliyor muydu? Emin değildim.
Tuna alaycı bir sesle devam etti: "Parayı bulsan bile suda çoktan ermiştir, kâğıtların dayanabileceğini sanmam. Ayrıca bir daha suya girersen seni kurtarmam."
"Sana beni kurtar diyen olmadı zaten!" diye kestirip attım. "Ciddiyim, yüzme falan bilmiyorum."
"Bana ne? Başka bir yol bulurum o zaman. Bir daha da sakın yoluma çıkma."
"Git, nereye gidebiliyorsan git," dedi Tuna kapıya doğru yürürken. "Sırılsıklam bir halde, gece yarısı sığınabileceğin bir yer bulabiliyorsan sığın."
Off... Haklıydı. Bu dünya hakkında hiçbir şey bilmiyordum. İntikam planları yapamadan sokaklarda helak olurdum. Tam o anda Üstadım Metehan’ın sesi zihnimde yankılandı: “Sen yaşatmak için varsın.” Bu adama bir süre katlanmaktan başka çarem yoktu.
"Peki ya ileride evlenmek istersem? Ömür boyu senin yanında nasıl kalacağım?" dedim. Bu çağda evlenmek nasıl bir şeydi bilmiyordum ama soru sormam gerekiyordu.
"Amacın ne senin? Evlenmek mi, yoksa sana eziyet edenlere ders vermek mi?"
Kaşlarımı çatarak gözlerinin içine baktım: "Senin duyguların olmayabilir ama benim var! Birine gönlümü kaptırmayacağımın garantisi var mı?"
O sırada Tuna’nın yüzü gölgelendi. Vakit daralıyordu; bedenindeki yıldırım ateşi nüksediyor, ruh açlığı canını yakmaya başlıyordu. Kehribar gözlerinin karanlıkta parlamasını engellemek için büyük bir direnç gösteriyordu. Benim ruhuma dokunamadığı için bir an önce insan avına çıkması gerekiyordu.
"Sana son kez soruyorum," dedi tutmaya çalıştığı hırçın bir sesle. "Bir daha bu şansın olmayacak."
İçimden, nasıl olsa güçlenince buradan gideceğim, hazır ev ve para varken bu adamın yanında kalsam ne çıkar, diye düşündüm.
"Tamam, kabul ediyorum..." dedim. "Neye mühür basacağım? Ya da siz ne diyorsunuz, imza mı atacağım?"
Tuna, canının acısını belli etmemeye çalışarak yanıtladı: "Kabul ettiğin an, sözün benim için senettir. Şimdi gitmem gerekiyor. Sakın malikaneden dışarı adım atma, gelmem uzun sürmez."
"Bu kadar kolaysa tamam... Gidebilirsin ruhsuz adam."
"Geri geleceğim, Deniz Kızı," diyerek arkasını döndü ve asansöre bindi.
O gittiğinde aniden karnımda ve alt bedenimde garip bir sıkışma hissettim. "Off, tuvalet nerede şimdi burada?" diyerek devasa malikanenin odalarını gezmeye başladım. Nehir’in hafızasını zorlayınca az önce oturak sandığım beyaz porselen nesnenin "klozet" olduğunu anladım. Nehir’in zihnindeki adımları takip ederek işimi hallettim. Otomatik olarak su verip temizleyen bu düzenek bana çok garip ama pratik geldi.
Ardından yıkanmak istedim. Nehir’in zihnini tekrar yokladığımda, insanların tepelerindeki bir süzgeçten akan suyla yıkandığını gördüm. Banyoya girdiğimde ortada devasa, çanak gibi geniş bir kuyu fark ettim. Çeşmelerle oynayınca içinin sıcak suyla dolduğunu gördüm; çocuk gibi sevinmiştim. Bütün kıyafetlerimi çıkarıp suyun içine girdim.
Eski hayatımda kille yıkandığımı hatırlıyordum ama burada "şampuan" yazan renkli şişeler vardı. Şampuanı bolca suya döktüm. Köpüklerin içinde olmak harika bir duyguydu. O sırada duvardaki bir kutudan kadın sesi geldi: "Taşma tehlikesi! Jakuzi su seviyesi durduruldu."
Jakuzi mi? Harika bir şeydi bu! Su bedenime değdikçe sanki şifa buluyor, hücrelerim iyileşiyordu. Nehir bu üvey ailesinin yanında haftada bir yıkanmaya nasıl dayanmıştı? Ben her gün girerdim bu suya! Ruhsuz Tuna haklıydı; ben gerçekten de suyun, denizin kızıydım.
Fakat banyodan çıkarken yanıma sarınacak bir şey almadığımı fark ettim. Jakuziden dışarı adım attığımda yerler köpük ve su içindeydi. Üzerime örtecek bir şey ararken ayağım kaydı. Tam kafa üstü sert zemine çakılacakken, güçlü bir el çıplak bedenimi havada yakaladı!
Mavi gözlerim, doğrudan onun kor gibi yanan kehribar gözlerine kilitlendi.
Allah’ım... Tamamen çıplaktım!
Hemen dehşetle geriye çekilip ellerimle önümü kapattım. "Çık dışarı! Ne işin var senin burada?" diye bağırdım.
Tuna elinde tuttuğu beyaz bornozu bana doğru fırlattı. Bornozu hızla üzerime siper ettim. "Ne işin var senin burada, çıksana!" Bakışlarını bile kaçırmıyordu, utançtan yerin dibine girmiştim.
"Ben gelmeseydim şu an ölmüştün," dedi soğukkanlılıkla. "Sözleşmenin bu kadar kısa sürmesini istemem."
"Aptal! Ölseydim daha iyiydi, hâlâ bakıyorsun, çıksana dışarı!"
Tuna hafifçe kaşını kaldırdı: "Sen buna yıkanmak mı diyorsun? Her yerin sabun ve köpük içinde."
"Ne yapacağım peki?"
Arkasını döndü. "Önce şu bornozu üzerine düzgünce giy, sonra durulanacaksın."
Bornozu giyip kuşağını sıkıca bağladım. Bu adam bir anda banyoda nasıl bitmişti, hiç anlamamıştım. Cebinden "telefon" denen o siyah camı çıkardı. Ekranına dokunup bir şeyler yaptı; jakuzideki köpüklü su hızla boşaldı. Ardından tavandaki duş başlığından ılık su akmaya başladı.
"İşte onun altına girip durulanman gerekiyor," dedi.
"Tamam, çık! Bir daha da kapıyı vurmadan gelme!"
Hiçbir şey demeden banyodan çıktı. Bu adamın hızı da gizemi de akıl almaz boyuttaydı. Dediğini yapıp bornozu çıkararak suyun altına girdim, sabunlardan arındım. Hâlâ utanç içindeydim ama onun yüzünde en ufak bir insani tepki yoktu. Gerçekten de ruhsuzdu.
Duştan çıkıp bornozuma tekrar sarındım. Bana gösterdiği odaya geçtim. Yatağın üzerinde yeni kıyafetler duruyordu. Çizgili pijama takımını giydim. Pembe yatak, makyaj aynası, hatta çalışma masasının üzerindeki pembe bilgisayar... Her şeyin pembe olması çok tuhaftı, acaba burası önceden özel birinin odası mıydı?
Dolabın kapağını açtığımda ise gördüğüm manzara karşısında küçük dilimi yutacaktım: Dolap düzinelerce dolar banknotuyla doluydu!
Sözünü tutmuştu. Ama bunları hangi ara hazırlamıştı? Benim böyle bir teklif yapacağımı önceden biliyor muydu yoksa?
O sırada karnım şiddetle guruldadı. Yemek bulmak için Nehir’in zihnini takip edip mutfağa indim. Buzdolabını açtığımda karşılaştığım düzen bir saray mutfağını aratmıyordu. Paketlerde değişik yiyecekler vardı. Ağzımla paketleri hırsla yırtıp sosis, salam ve peynirleri çiğ çiğ yemeye başladım.
O an Tuna mutfağın kapısında belirdi. "Sen yemek yemeyi bilmiyor musun?"
"Neden öyle dedin?" dedim ağzım doluyken.
"Elindeki sosislerin pişmesi gerekiyor."
"Ha... Bunlar çiğ miydi? Bilmiyordum."
Tuna şüpheyle yaklaştı: "Çok merak ediyorum; hafızanı kaybettin de sen tam olarak nereden geldin acaba?"
"Yemek yiyip güçlenmem gerekiyor, ne yapayım?"
"Yemek pişirmeyi bilmiyor musun?"
"Bilsem böyle uğraşmazdım herhalde!"
Tuna üzerimdeki pijamalara ve masadaki paketlere baktı: "Böyle yersen kilo alırsın. O zayıf bedende o kadar şeyi nasıl yiyebildin, şaşırıyorum."
"Merak etme, ben kilo almam. Bedenimin güce ihtiyacı var."
Tuna dolabın dondurucu kısmından yuvarlak bir paket çıkardı. Paketi açıp fırın denen kutunun içine attı. Fırın beş dakikada yiyeceği ısıttı. Üçgen dilimler halinde kesip önüme koydu.
"Bu ne?" diye sordum.
"Pizza."
Bir ısırık aldım. Lezzeti muazzamdı! Tek bir oturuşta koca tepsiyi bitirdim. Tuna bana hayretle bakıyordu. Ağzımı kolumla sildikten sonra, "Bahçeye çıkacağım, egzersiz yapmam lazım," dedim.
"Neden bahçede yapıyorsun? Koskoca spor salonu dururken..."
"Spor salonu mu? O da ne?"
"Egzersiz aletlerinin bulunduğu salon. Beni takip et."
Beni alt kattaki devasa bir salona götürdü. İçeride yine uzay çağından kalma gibi görünen karmaşık aletler, ağırlıklar ve yürüyüş bantları vardı. "Bunları nasıl kullanacağımı bilmiyorum," dedim.
Tuna koşu bandının ekranına dokunup ayar yaptı. "Hadi çık, burayla başla."
Banda çıktım. Zemin altımda hareket etmeye başlayınca dengemi zor kurdum. "Eee, bu beni kendi kendine yürütüyor!"
Tuna hızı arttırdı: "Koşacaksın, hadi koş!"
Birden bant hızlandı. Koşmaya başladım ama bu zayıf bedenin kasları hemen sızlamaya, ciğerlerim yanmaya başladı. "Dur! Ne yapıyorsun?"
"Devam et," dedi soğukça.
Nefes nefese "Dur!" diye bağırdığım an ayağım banda takıldı. Tam geriye doğru savrulup düşecekken, Tuna beni yine havada yakaladı.
Kendimi yine onun buz gibi kollarının arasında, kehribar gözlerine bakarken buldum. Çok tuhaftı... Bu adam neyin nesiydi böyle? Normal bir insan değildi ve bana kendimi çok garip hissettiriyordu.

Bölümü nasıl buldunuz?
Oy vermeyi unutmayın.
Yorumlarınızı bekliyorum ❤️