ZÜMRÜT YEŞİLİ GELECEK

Vaveyla Yazarı: Balrengigözlerr Balrengigözlerr

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: ZÜMRÜT YEŞİLİ GELECEK

İYİ OKUMALAR, BÖLÜM HAKINDA DÜŞÜNCELERİNİZİ İSTER ÖZEL OLARAK İSTER YORUM OLARAK BANA İLETEBİLİRSİNİZ...

ÇOK KISA BİR NOT;

"Acılar, ruhumuzdaki dokunuşları ile bize kim olduğumuzu hatırlatır."

Ay çiçekleri daima umudunuz olsun, kalbiniz daima bir tebessüm ile canlansın...

OY VE YORUM YAPARSANIZ SEVİNİRİM...

DİNLEYEBİLECEĞİNİZ ŞARKILAR:

Tiamat - Do You Dream Of Me

So it Goes – Gordon Gano & Linda Perry

Demons & Wizards – Fiddler on the Green

Scorpions – Born to Touch Your Feelings

nathema – Fragile Dreams

Kupa Kızı Ve Sinek Valesi -Teoman

Serseri-Teoman

Bırak Kadının Olayım- Şebnem Ferah

Balca'nın anlatımıyla:

Ege’ye birkaç parça kıyafet aldıktan sonra mağazadan çıkmıştım. Eve yürüyerek gideceğimi düşünüyordum fakat Anıl beni yanıltmıştı. Arabanın camından kafasını dışarıya sarkıtmış, bana sırıtıyordu. Ben de ona değişik bir bakış ve alaycı bir gülümseme yolladım. “Haydi, bekliyoruz seni.” diyerek durduğum yerden bana seslendi. Başparmağımla onu onayladım ve arabaya doğru ilerledim. Arabanın arka camı açıldı ve Ege’nin gözükeceğini sanmıştım fakat bir adam vardı. Genç bir adamdı. Onun kucağında oturan Ege’yi görünce el salladım. Ön kapıyı açarak Anıl’ın yanına oturdum. “Selam yen-” dediğinde, Anıl dikiz aynasından ona susturacak bir bakış gönderdi. Onu gözleriyle dövebileceğini düşünmüyordur umarım.

“Bu kim?” dediğimde, Anıl ağzını araladı fakat arabadaki genç adam ondan önce konuşmaya başladı. “Ben Yıldıray,” diyerek alaycı bir tavırla sorumu cevapladı. Bu beni güldürmek için yeterli olmuştu. “Ben de Balca, tanıştığımıza memnun oldum.” dediğimde, Anıl boğazını temizleyerek sözü devraldı. “Getirmek zorunda kaldım, üzgünüm, bu göt kafa ile sohbet etmek zorunda kalıyorsun.” dedi. “Hadi dostum, abartma, sevdi beni o kadar kötü değilim.” dediğinde Anıl gözlerini devirdi, bana karşı döndü ve sesini olabildiğince kıstı. “Kafadan problemleri var, kusura bakma.” dediğinde koca bir kahkaha attım. İnsan en yakın arkadaşına bunu söyler mi?

“Duyuyorum yalnız seni, haberin olsun. Ne demiş Yıldız ablacığımız? ‘Arkamda 6’lı bıçak seti ile dolaşıyorum’ demiş. Ne güzel bir şekilde ifade etmiş en yakın arkadaşından hançer yendiğini.” dediğinde buna daha fazla güldüm. Sözü galiba yanlış söyledi fakat o an çok fazla takılmadım.

Anıl gülerek arabayı çalıştırdı. “Bende sizinle kalmayalım mı? Misafirperverlik öğrenirsiniz hem azıcık.” Anıl dikiz aynasında Yıldıray’a bakarak birkaç küfür mırıldandı. “Ay, ne oldu canım, azıcık eğlenelim dedim.” diyerek Anıl’ı daha çok kızdırdı, beni ise bu daha çok güldürmüştü.

“Az kaldı seni götünden teklememe, Yıldıraycığım, hem de çok az kaldı, haberin olsun.” diyerek ona karşı sabrının son sınırlarında oynuyordu. İkisinin arasında gerilim olduğundan değil, olamazdı zaten. Yıldıray ona hiç ciddi cevaplar vermiyordu, hep alayla karşılık veriyordu. Bu ise Anıl’a daha fazla delirtiyordu. Bir yandan arabada olan Ege yüzünden küfürlerini içine atıyor, bir yandan da araba sürüyordu.

“Tamam, Vavilov, öyle olsun bakalım, gelirsin sen yanıma, ağlarsın en yakın arkadaşım diyerek.” dediğinde Anıl’ın soyadı olduğunu idrak ettim. Onunla ilgili neredeyse her şey çok tanıdık geliyordu, anlayamıyordum. Aramızda bir çekim vardı ve ben bunu çözemiyordum, bir gün mutlaka çözecektim.

Anıl’ın ani sesi ile düşüncelerimden sıyrılıp ona doğru döndüm. “Geldik, Ege istemesen benimle kalsın.” dediğinde onu başımla reddettim. “Benimle kalsın, ona güzel bir şekilde aile duygusunun yaşatacağım, emin olabilirsin bundan.” Dudaklarına minnettar bir tebessüm yayıldı, benim de dudaklarıma bir gülümseme yaşam buldu ve o an anladım.

Tebessümler, canlı hissettiren hislerdir insanlar değil. Her umut gerçek bir tebessümden gelir, her tebessüm ise bir umudu içinde barındırır. Her umut, canlı bir tebessüm ise, yeşeren bir umuttur.

“Pekâlâ, Ege, hadi gel evimize gidelim.” dediğimde Ege bunu başıyla onaylayarak Yıldıray’a sarıldı ve o da ona sarıldı, saçına küçük bir öpücük bıraktı. Ege, Anıl’a doğru yaklaştı ve orada sarıldı. “Seni çok seviyorum Anıl, sen beni herkesten koruyorsun, sen iyisin, kötü değilsin.” dediğinde, Anıl’ın yüzünde buruk bir tebessüm oluştu. “Ben iyi biriyim.” diyerek fısıldadı Anıl, Ege’nin saçlarını okşarken. “Gel gidelim, çok özledim ben seni.” diyerek Ege’yi kucağıma aldım, arabanın kapısını açarak dışarı çıktım. Çantamdan anahtarı çıkararak evin kapısının deliğine soktum, anahtarı döndürerek kapıyı araladım. İçeriye doğru adım attım, Ege’yi yere doğru indirerek kapıyı kapattım. “Uyku vakti şimdi.” dediğimde, Ege buna karşılık olarak dudaklarını büzdü. “Uyku mu? Tamam.” dediğinde isteksizdi. “Evet, saat artık geç oldu, hadi üstünü değiştirelim.” dediğimde başını yere eğdi.

Asla bu masum hareketlere kanmam. Erkekler her yaşta aynı, her zaman kandırma peşinde. diyerek iç geçirdim. Eğilerek omuzlarında tutup odaya doğru götürdüm. “Yatmayalım, Anıl abi gelsin.” dediğinde cevap vermedim, odanın kapısını aralayarak içeriye geçtik. Ege’nin üstünü değiştirerek onu yatağına yatırdım, ben de onun yanına yattım, uyuduğumu fark etmemiştim...

Anıl’ın anlatımıyla:

“Oğlum, gebertecek misin lan sen beni!” dediğimde, Yıldıray aynı ciddiyetsizlikle kafasını salladı. “Bir anda ne tesadüf, karşıma çıkıp arabama biniyorsun, bir de ‘Yenge’ diyorsun, kıza kardeşliğe sığar mı bu yaptığın?” diyerek tekrar ona bağırdım fakat onun çok umurunda gibi durmuyordu. “Abartma, komik buldu beni.” diyerek aynı patavatsızlıkla konuşmaya devam ediyordu. “Hey, sakin olun, hem iyi olmuş tanışmış oldu bizden biriyle.”

“Sende mi onu savunuyorsun, Neva? Sen yapma be kızım.”

“Ha, ben haksızım yani, arabama aniden binen o takip etmiş sapık herif.”

Yıldıray bu söylemlerime koca bir kahkaha attı. “Sapık mı? Ne alaka canım, tesadüf işte, dünya dediğin şuncacık yer.” dediğinde kaşlarımı çattım, alaya almasaydı ne derdim, ben Ay çiçeğine ne derdim, ya kötü bir adam olsaydım onun gözünde?

“Bende Yıldıray’a katılıyorum. Bunu kişisel algılama, alt tarafı tesadüf.”

Acelden böyle bir çıkış beklemiyordum.

“Ha, ben suçluyum yani.” diyerek çıkıştım. Çok zaman geçmeden, “Bakın ne diyeceğim.” dediğinde hepimiz ona dönmüştük, merakla ne diyeceğini bekliyorduk.

“Bence yengeyi patates çuvalına koyup kaçıralım, hem ekibe yeni üye girer, bence mantıklı hem de çok.”

Neva elini başına vurarak kafa salladı. “Harbi lan, niye yapmıyoruz, nereden anlayacak bizim olduğumuzu?”

Bu çocuk beni delirtecekti, her halde amacı buydu.

“Kafadan bir sorununuz mu var sizin?”

Ağzım açık bir şekilde Yıldıray’a baktım, ilk defa ciddi konuşmuştu. “Nasıl sığdıralım, bence çöp poşeti olabilir.”

“Allah belanı versin, gözlerim yaşarmıştı, ilk defa ciddi konuşmuştu, düzeldi sandım, aptal insan.”

Nevanın çıkışı hepimizi güldürmüştü. “Katılıyorum canım arkadaşım, bende umut ettim ama ne olacak ki, bildiğimiz Yıldıray işte.”

Acelin sözlerine karşılık Yıldıray histerik bir kahkaha attı. Bu konuşmalar gerçekleşirken köşede sessizce oturan Cihan ve Lalin’i gördüm, pek sesleri çıkmazdı.

“Hey, Lalin ve yanındaki insani varlık, niye oradasınız, gelsenize, insani varlık sen gelme. Lalin gelsin sadece.” dediğinde küçük bir sorguladım fakat pek umursamadım. Acel ve Lalin’in arası oldukça iyiydi. Lalin yavaş adımlarla yanımıza geldi, Acel’in yanındaki boş sandalyeyi çekip oturdu.

“Eee, Lalin, sen ne düşünüyorsun bu konu?”

Duraksadı ve bana dönerek sırıttı. “Yengemiz hakkında ne düşünüyorsun, sorması ayıptır.” diyerek aklınca benimle dalga geçti.

“Göstereceğim ben sana Yengeyi.” dediğimde, herkes kıkırdadı. Hepsine tek tek ters bakmakla yetindim.

“Sinir etmeyin benim âşık adamımı!” dediğinde omzuma bastırdığı elini sertçe ittim.

“Sende bir kıtlık var ama çözemedim daha, Enes.” dediğimde saçını yana doğru savurdu.

“Ha, bana mı dedin aptal insan?” dediğinde kaşımı kaldırarak ona ciddi bir bakış atmaya çalıştım, bu adam dengelerimi bozuyordu!

Arkadan müzik sesi gelmeye başlayınca hepimiz ona doğru döndük. Yıldıray elinde telefonla dans ediyordu, şarkı olarak ne açtığını tam kestirememiştim, ta ki sözlerini bağırana kadar.

“Haydi, gamzelim, bu gece yanar tenim.” nakaratı ile dans ediyordu.

“Oğlum, kapat müziği, belanı mı arıyorsun?” dediğimde, daha çok dans etmeye, müziğe eşlik etmeye başladı, arkadan Enes ve Neva da katıldı. Lalin ise ıslık çalmaya başladığında bir hışımla ona doğru döndüm, o ana kadar sinirlendiğimi anlayamamıştım.

“Anıl, gel biraz konuşalım.” diyerek bana bir teklifte bulundu Yıldıray.

“Sinirli değilim! Git başımdan!” dişlerimi sıkarak konuştuğum için anlayacağını pek düşünmemiştim.

“Ne demek sinirli değilim, bal gibi sinirlisin işte, inkâr etme, gel konuşalım, ne olduğunu anlat bana.” dediğinde, kolumu omzuna koydum.

“Seni bir döverim görürsün, konuşmayı.” dediğimde, omzundan kolumu itti.

“Gerek yok kardeşim, merak etme sen beni.” zoraki gülümsemeye çalıştığında, ben de ona itici bulabileceği bir gülümseme gönderdim.

“Gamzelerine sokayım kardeşim.” diyerek arkasına bakmadan koşmaya başladı, ben de kalktığım yere geri oturdum. Bu seferde yanıma Civan geldi.

“Ne oldu Civan?” kafamı ona doğru döndürdüm, bana muzip bir gülümseme yolladı.

“Ağzındaki baklayı çıkar artık.” dediğimde daha çok güldü.

“Balca, güzel kız ama sana uygun değil. Onu tanımıyorum ama biraz çevresine bakındım da sana bakmaz o.”

Kaşımı kaldırıp ona bakmakla yetindim, cevap verme taraftarı değildim, laf dalaşına giremezdim. Ben bunu yapmadan Acel lafa girdi.

“Sana mı bakar, yoksa Civan?” başını olumsuz anlamda salladı.

“O anlamda demedim, anlamıyorsunuz. Bir canavarı neden sevsin? Alınma kardeşim ama bir katilsin, üstüne bir çeten var.” dediğinde ona cevap vermedim, sadece bakmakla yetindim.

Bunların ardından lafa Yıldıray girdi.

“Aşk ne demek, neden bu kadar önemli, insanlar birine neden duygu beslesin? Anlamıyorum aşk denen duyguyu.” dediğinde, Poyraz sessiz izliği bozdu.

“Aşk insanı bataklığa sürükler, bazen ise bir bataklıktaki lotus çiçeğidir.”

Bu sözlerinin Acel’e ithaf en olduğunu anlamak zor değildi ama Acel bunu pek umursamışa benzemiyordu, yani Poyraz onun çocukluk arkadaşıydı, ne de olsa zihninde hep küçük ve saf olan küçük erkek çocuğu olacaktı.

Poyraz ve Acel’in geçmişi (16 yıl önce/ İzmir)

Hepimiz yetimhanenin önünde sıra olmuştuk. Yeni gelen çocuk için kimimiz meraktan, kimimiz ise arkadaş bulmak için nöbetçiler bizi bahçeden kovuyordu. Soğuk hava yüzümüze çarpıyor, kar taneleri ise yere dökülüp eriyordu. O zamanlar kar tutmuyordu. Nöbetçiler temizlerlerdi karı, bize oyun oynayacak vakit kalmazdı. Oynamazdık zaten, müdür çok sinirli biriydi; herkes huyuna gitmeye çalışır, kimi ise yaramazlık yapıp gönderme peşindeydi.

“Herkes içeri girsin, bu bir emirdir. Aksi takdirde cezalandırılıp başka ailelere teslim edileceksiniz!” Müdürün bu sözleri hepimizi tir tir titretmişti ama benim inadım inattı, geri adım atmadım. Bir nöbetçi beni kolumdan tuttu, amacı içeriye sokmaktı; hayır, bu değildi, ceza vermekti… Ceza almak istemiyordum, canım yanardı. Başka ailelere gitmek pek umurumda değildi; ailem olmadığının farkındaydım ve birçok kişi bunun farkındaydı. Sadece umut, umut insanı öldüren en acımasız şeydi; bunun herkes farkındaydı. Bir gün aile bulma ve özgür olma umudunu taşıyordu herkes burada ama kafile asla olmayacaktı, böyle bir şey.

Yetimhanenin önünde bir araba durdu, kapısı açıldı ve hızlıca küçük bir kız bırakıldı. Kapısı geri çekildi ve yola devam ettiler. Küçük kızın elinde yırtılmış bir oyuncak vardı; ona sıkı sıkı sarılmıştı, korkudan tir tir titrediği barizdi, sadece belli olmadığını düşünüyordu ya da göstermemeye çabalıyordu.

Onunla ilk kez göz göze geldim. Gözleri, gözleri zümrüt yeşili gibiydi, bir cevher gibi ve ona gülümsemekten başka bir şey yapamadım. Adım atamadım, konuşamadım, gelmesi için işaret yapamadım, sadece gözlerine baktım ve bu son bakışım olmayacaktı. Gelecekten gelen muzip gülüşüyle çehresini süsledi; gelecek daim güzel umutlar barındırır ve yeni güzellikler getirir. Artık adının ne olduğunun önemi yoktu benim için; bundan sonra o benim geleceğimdi, hep öyle olacaktı, zümrüt yeşili gözlü gelecek.

“Poyraz. Kuzeydoğudan esen soğuk yel demek; ismimin anlamı,” diyerek aramızdaki mesafeye rağmen ona sesimin ulaşmasını diledim ve dileğim kabul oldu.

“Acel, ben bilmiyorum anlamını.”

“Ben biliyorum,” demek istedim ama demedim.

“O zaman anlamını biz koyalım.”

Bu dediğime başını sallayarak onayladı.

“Gelecek, zümrüt yeşili gelecek anlamı bu artık.”

Sesim ona sert esen rüzgârdan dolayı ulaşmayabilirdi fakat düşündüğümün aksi oldu ve ne güzel aksilikti bu.

“Neden gelecek, neden geçmiş değil?”

Kafamı ayak hizamdan çekip onun gözlerine tekrardan baktım.

“Gelecek, yeni hayaller ve umutlar taşır; sen benim için bir umutsun.” dediğimde, bana ters ters bakmakla yetindi. Bir şey söyleyeceğini beklemem hataydı; o kim, ben kim? Bana doğru adım attığında, ben de ona doğru büyük sayılamayacak kadar küçük bir adım attım.

“Pekâlâ, sende aynı şekilde benim umudum ol o zaman.”

Göz kapaklarımı yarıya kadar indirdim ve ona ters bir bakış attım.

“Sanmam.” diyerek onu tersledim.

“Ben sandım ama.”

Kaşımı hafifçe kaldırarak ona baktım. Ne demek sandım?

“O ne demek?”

Bu sefer telaşlı ama bir o kadar da heyecanlı bir kahkaha attı.

“Sandığımdan aptalmışsın demek.”

Artık kahkahası büyümüştü, gamzeleri belli oluyordu. Gamzesi vardı, o gülerken ben de kıkırdadım. Aramızda esen rüzgâr artık yok denecek kadar azdı; belki aramızdaki mesafeden dolayı bize etki etmiyordu.

Kaşlarımı çatarak ona cevap verdim ama hâlâ kıkırdıyordum; onun gülmesi beni de mutlu ediyordu.

“Ben aptal değilim!”

Gülmesini yarıda keserek bana doğru döndü, dikkatini toplayarak bana soru sordu.

“Sinek Valesi misin sen?”

Sorusu karşısında afallamıştım.

“Sense bir Kupa kızı, öyle mi?”

Dediğimde gözlerini kısarak bana baktı.

“Öyle mi dedim ben?”

Soruya soru ile cevap veren birini ilk defa görüyorum. Bu düşünceyi aklımda tutmadan ona söyledim.

“Soruya soru ile cevap veren birinde ilk defa görüyorum.”

Nefesini sabır diler gibi çekerek bana baktı.

“Senle mi uğraşacağım? Git başımdan, sevmedim seni Poyraz.” diyerek beni başından savmaya çalıştı.

“Kaç yıldır buradayım, senin kadar inatçı bir aptal görmedim.”

Bunu olabildiğince sakin bir ses tonu ile söyledim. Ben bunu bu tını ile söylerken, o giderek sinirleniyordu ve böyle çok tatlı görünüyordu. Yanakları ve burnunun ucu soğuk havada dolayı al al olmuştu.

“Üşüyorum, zaten gideceğim ben buradan; annem alacakmış beni, öyle söyledi.”

Hayır… Bunun gerçek olmayacağını, o da biliyordu; sadece kendini inandığından vazgeçiriyordu o kadar. Gözyaşlarını geride tutuyor, sanki göz kapakları kapansa ağlayacak gibiydi. Bütün güçleri geride kaldı; sanki güçsüzlüğü onu bir kalkan misali korudu. O andan itibaren kalbi atmayı kesti, göğüs kafesinin altında onu güçlü ve güçsüz kılan şey artık atmıyordu. O da herkes gibi güçlü olmaktan yorulmuştu, kendini güçsüzlüğün ve hüznün kollarına verdi. Güneş artık doğmamak adına kendini karanlığa teslim etti ve artık karanlık bizim aydınlığımızdı.

Gözlerini gözlerime yardım ister gibi dikmişti; ona yardım eli uzatmak o kadar çok istedim ki, fakat soğuk rüzgâr bizi birbirimizden ayırdı. İki kol tarafından çekildim. Camdan dışarı bakan çocuk olmuştum yine; burası oldukça kasvetli ve soğuktu. Onun odası da aynı şekilde öyleydi. Geldiğimden beri kimse ile konuşmamış, göz temasından bile kaçınmıştım. Kaçmak bir müddet iyi gelmişti ama artık onunla konuşmak istiyordum. Göz yaşlarını yanımda silmesini, yanımda güçlü olmasını istiyordum. Acel’in geleceğini birkaç hafta öncesinden duymuş ve öğrenmiştim, ve bu heyecanımı yükseltmişti. Onun yanında olup destek olmak istiyordum. Onlar buna izin vermiyordu ve büyük ihtimalle ceza alacaktık. Onun almasını istemiyordum, onun canının yanması benim de canımı yakıyordu çünkü.

Oturduğum yataktan kalkıp cama doğru yürümeye başladım. Arkamdan beni korkutacak bir tınıda bir ses yükseldi. Arkamı dönüp baktığımda Civan’ı...

Ve yanına topladığı birkaç çocuğu gördüm, elinde ise büyük bir cam şişe vardı. Aralarından biri, Civan'ın elinden şişeyi alıp bana doğru fırlattığında irkilip geriledim. “Korkak Poyraz.” diyerek benimle alay etmeye başladıklarında, kapı şiddetli bir şekilde açıldığında Civan, elindeki sopayı ve şişeyi arkadaşının elinden alıp benim önüme doğru attı. Kapıdaki kişi, Aceli gelmişti. Belki odası buradaydı fakat kalacağımız odalar, biz gelmeden önce hazır hale getiriliyordu; odaların başında liste oluyordu. O listeye defalarca onun adına baktım fakat bir kez dahi rastlamadım.

“Onu bırakın!” Herkes sesin geldiği yöne doğru döndüğünde şoka uğramıştı. Karşısında minik bir kız çocuğu beklemiyordu. Civan bir an duraksadı ve bana baktı.

“Kendin gibi bir ucube bulman ne hoş.” dediğinde, kendi kendine güldü.

“O ucube değil!” Sesimin tınısını olabildiğince sakin tutmaya çalışıyordum fakat yapamıyordum.

“Küçük kızı alalım, bakalım kimin neyiymiş Poyraz için niye önemliymiş?” Sesinde sahte bir merak ve bir o kadar da otorite vardı. Yanındakiler, onun lafını ikiletmeden dediğini yaptı.

“Hayır, ona sakın dokunmayın!” diyerek ona doğru sesimi yükselttim ve bu, onu daha çok kızdırmışa benziyordu. Acel’e doğru baktığımda, kızaran gözlerini üstüme dikmişti. Ona zarar gelmesine izin vermemeliydim. Her şey saniyeler içinde değişebilirdi. Onları durdurabilirdim fakat bir güç, beni ona doğru gitmemi engelledi. Civan ve yanındaki diğer herkes, Acel’e doğru ilerlemeye başladığında içimde bir korku belirdi. Civan'ın elinde büyük bir şişe vardı; bunu Acel'e doğrultuyordu. Olduğu yerde titremekten başka bir şey yapamıyordum. Civan, elindeki şişeyi kaldırdığında, onları durdurmak için büyük bir adım attım. Adımlarımın tamamlanmasına izin verilmeden, Acel'in gözyaşları, sol ve sağ yanağına düştü. Saniyeler, saliseleri, saliseler ise dakikaları kovaladı.

Acel'in yüzünden boynuna kadar bir kesik oluştu. Güzel pürüzsüz yüzünü kan boyadı. Acı dolu çığlıkları, güneş ile birlikte kendini karanlığa teslim etti. Kapı büyük bir şiddetle açıldığında, kapıda müdür ve yanında birkaç güvenlik vardı. Acel’i ve yanındaki çocukları alıp ceza odasına götürdüklerini o kadar emindim ki, çünkü onun için masum bir taraf yoktu. Onlar yalnız, karanlık bir odada olmaya alışıktı ama Acel değildi; o korkardı. Kapı, önceki sefer kadar şiddetli olmasa bile şiddetli bir şekilde açıldı. İçeriye müdür yardımcısı ve yanında birkaç görevli girdi.

“Poyraz, seninle konuşacağız. Yaptığın davranışlar için ceza verme kararı aldık.” diyerek beni yanına çağırdı. Gövdemi ona doğru döndürerek kaşlarımı çattım.

“Cezanız da sizde, umurumda bile değilsiniz!” diyerek onlara bağırdım.

“Ne demek bu? Umurunda olmak zorunda, burası kuralar ile yönetiliyor!”

“O zaman yönettiğiniz her ne boksa gidin onlarla konuşun, benimle değil! Saçma kurallara itaat etmeyeceğim!” Sesimi olabildiğince yüksek tutmaya çalışıyordum.

“Acel’i görme şansını kaybedeceksin o zaman.” Kaşını kaldırarak bana doğru döndü.

“Acel mi? Onu görebilecek miyim?” dediğimde, görevliler gülmeye ve aralarında bir şeyler tartışmaya başladılar. Müdür yardımcısı başını onaylayarak salladı.

“Görmek istiyorsan kuralara uyman gerekiyor.” dediğinde içimde bir şeyler tekrar canlandı. Artık göğüs kafesimin altında, adını bile bilmediğim şey atmaya başladı.

“Uyacağım, onun için yaparım.” dediğimde gülümsedi, omzuma elini koyarak beni odada dışarı çıkardı. Beni revirin odasına doğru götürmeye başladı. Adımlarım ona göre daha hızlıydı, bana ayak uydurmaya çalışıyordu. Revirin kapısının önüne geldiğimizde derin bir nefes çektim. Onu iyi bir şekilde değil de, yanında olduğum şekilde iyi görmek istiyordum. Müdür yardımcısı kapıyı açarak beni omzumdan içeriye doğru yönlendirdiği an, direkt gözüm ona aradı. Gözlerimizin birlikte buluşması çok uzun sürmedi. Göğüs kafesimin altında attığım şeyin artık adını biliyordum: adı Acel'di, o benim kalbimdi, hislerimdi.

“Zümrüt yeşili gelecek.” dediğim an bana gülümsedi. Aramızdaki mesafeyi kapatarak yanına gittim.

“İyi misin?” Kafasını onaylayarak salladı.

“Sen iyi misin?” diyerek ayak hizasına doğru baktı. Gözleri dolu doluydu; hala canı yanıyordu ve bunu benden saklıyordu.

“Her zaman yanındayım, ağlayacaksan bunu bilerek ağla.” diyerek onu teselli etmeye çalıştım. Bu sözlerim onda ne anlama geldi, bilmeden onu teselli etmeye başladım. Ben onu iyileştirmeye çalışırken, o kendini hasta etmeye çalışıyordu.

Aniden dolu gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Artık dayanmayacak durumdaydı, canı yanıyordu ve bunu anlatamıyordu.

“İyi misin? Sana yardım etmeme izin ver Acel.” dediğimde, gözleri gözlerimle buluştu. Kafasını olumsuz anlamda sallayarak, benim yardım teklifimi reddetti.

“Lütfen, sana yardım etmeme izin ver Acel, lütfen.” dediğimde, gözleri donuklaştı. Hıçkırıkları odayı doldurdu.

“Sen benim canımsın, insan canının yanmasına izin vermez ki.” Ona ne söylersem, artık fayda değildi. Biliyordum, artık gözleri zümrüt yeşilinin en acı halindeydi. Acı yeşil ne demektir? Ben onun gözlerinde öğrenmiştim. Son kez gözlerime baktı, arkamdan iki kol beni çekiştirmeye başlayana kadar onun yanında olabilmiştim. Gözleri artık sadece ayak hizasına bakıyordu.

Onlar neredeydi? Onlar ne haldeydi, ne yapıyorlardı? Cezalarını çekmişler miydi? Aklımda onlarca soru olmasına rağmen sadece bunların cevabını istiyordum. Beni ıssız bir o kadar da karanlık bir odaya getirmişlerdi ve yalnızlığa terk etmişlerdi. Sadece onu merak ediyordum, geleceğimi merak ediyordum, başka hiçbir şeyi değil. Bana asla onu göstermeyeceklerdi. Kapı açıldığında, kapıya doğru bedenimi döndürdüm. Müdür yardımcısı, yanında ise müdür vardı. Onları gördüğümde geriye doğru birkaç adım attım.

“Kaçma, buraya gel küçük adam.” Sesinde sakin bir ton vardı. Sanki benimle konuşurken sesinin tonunu özenle seçiyordu. Ama ondan umut etmek, şeytanda umut etmek gibiydi.

“Hayır, güvenmiyorum size. Siz bana güveniyor musunuz?” dediğimde, soru karşısında afallamışlardı.

“Evet, sana güveniyoruz Poyraz. Sadece bize olayın nasıl yaşandığını anlatacaksın.”

“Güvenmiyorum işte, adi herif! Kandırmak kolay geldi değil mi? Aceli olanlardan sen de sorumlusun.”

“Olay anını hatırlamıyorum.” diyerek yalana başvurdum.

“Hatırlamıyor musun yoksa?” dediğinde, ilk başta alaya aldığını düşündüm ama yüz ifadesi oldukça ciddiydi. Cümlemin aynısını bana soru olarak sormuştu. Hangi aptal yapar bunu? Maalesef bizim Cafer hoca yapardı, o kadar saftirik bir adamdı.

“Az önce aynı şeyi söyledim, dinlemediniz mi yoksa? Bu beni oldukça üzer.” Yüzündeki hatlar belli olmuştu, yüzü ve boynu kızarmıştı; damarları zaman geçtikçe daha belirgin hale geliyordu.

“Asıl sen benimle alay mı ediyorsun? Dediğin hiçbir cümlenin sahiciliği yok, inanmıyorum sana, cezalısın! Hemen odaya götürün, kalsın orada biraz, bana baş tutmak neymiş öğrensin!” diyerek her zaman yaptığı gibi tehditler savurmaya başladı ve herkes onu dinledi. 2 görevli beni kollumdan tutarak ıssız ve bir o kadar da karanlık odaya götürmeye başladı. Onlara karşı direnmedim, çünkü direnmemin hiçbir faydası yoktu. Her zaman ki gibi onların istediği olacaktı, çünkü onlar büyüktü ve inkârlarım sadece bana patlayacaktı. Onlara katlanmak zorundaydım.

“Cezanı burada çekmeye devam et bakalım, pişman olursun. Eğer olursan, özür dilekçesi yaz ve bize ver.” Yine bildiğim şeyleri ardı ardına sıralamaya başladı. Kendimi direkt odanın yatağına attım, göz kapaklarım uyumak için kapandı ve aklımda olan tek şey Acel’di. Ona ne olmuştu? Bunları daha fazla düşünmemek adına kendimi uykunun kollarına bıraktım. Uyku en güzel kaçış yoluydu, benim gibiler için…

---------------------------------------------------------------------------

Kapı gürültülü bir şekilde açıldığında yerimden sıçrayarak kalktım. Arkamı irkilerek döndüğümde, beni getiren görevlileri ve yanında geleceğimi gördüm. Acel, güzel gamzesi ile bana bakarak gülümsüyordu. Yarasını bandajla kapatmışlardı; zümrüt yeşili gözü kapanmıştı, en azından biri açıktı, diyerek kendimi avutmaya çalıştım.

“Bak, sana kimi getirdik, biraz konuş onunla, sonra bize gel, hatırladığın kadar olayı anlat,” diyerek kapıyı kapattı. Acel yanıma doğru minik adımlar atmaya başladı. Yanıma gelmesini bekledim, ben de kısa zamanda ama çok da uzun bir zamanda yanıma yanaştı. Benimle birlikte soğuk duvara yaslandı, kafasını benim gibi yukarıya doğru döndürdü.

“Sence buradan kurtulabilir miyiz, Acel?” dediğimde iç çekerek ağzını araladı. “Hayır, burada kalmalı ve güvende olmalıyız.”

“Burası bize zarar veriyor, tut elimi, gidelim buradan, özgür olalım,” diyerek ona bir teklif sundum. Kabul edeceğini düşünmüyordum; kafasını olumsuz anlamda salladı. “Hayır, git, özür dile, affetsinler seni,” dediğinde bana baktı.

“Hayır, özrümü kabul etmeyeceklerdir.”

“Dene şansını, lütfen,” sesinde ısrar ve korku vardı. Bana zarar gelmesinden mi korkuyordu? Bende sana bir şey olmasında korkuyorum demek istedim ama o öyle bir anlamda söylemediyse ne olacak?

“Güzel tarafından bak: ‘Birinin hayatından geçmiş oldum.’ Senin hayatında bir iz bıraktım, değil mi? Öyle olsun, lütfen, iyi veya kötü fark etmez, iz bırakayım sana.”

“Acılar, ruhumuzdaki izleri ile kendini hatırlatır. Sen benim için öyle bir izsin, Acel, bende senin için öyle olayım, yalvarırım.” Gözlerini yukarıdan alarak bana baktı, kurumuş dudaklarını ıslattı, ağzını cevap vermek için araladı. “Acı ne demek? Biliyor musun? Ben biliyorum çünkü. Ve bende iz bırakan herkes bende acılarda bıraktı, sende bana iz bırakma, acını bana bırakma.” Gözlerini tekrar yukarıya dikti. “Söz veriyorum, o acıları en güzel izler ile kapatacağım.” Ona bakmasam bile gülümsediğini hissettim. İnsan sevdiğini hisseder...

GÜNÜMÜZ

“Pekâlâ, düşünceleri kafamızdan atıysak, asıl konumuza geçelim,” diyerek hepsinin dikkatini üzerime çektim.

“Ne bizim asıl konumuz?” diyerek bana alaycı bir ses tonu ile soru sordu.

“Sence Neva ne olabilir, bizim konumuz, düşün bakalım,” diyerek ona doğru döndüm.

“Bence Poyraz bey’in aşkı olabilir.” İç çekerek Poyraz’a doğru baktım. “Aklında neler geçiyor be herif, ne sana bu kadar düşündüren? Seni istemeyen birini sevmek mi?” Ellerimi hızlı bir şekilde alkış yapmaya başladım ama bana mısın demedi, belliydi, aklı başka yerdeydi. Dikkati tamamen başka bir şeydeydi. Ne olduğunu anlamak çok zor değildi, fakat anlamamış gibi yaptık. Dikkati sadece Acel’in üzerindeydi. Kendi ne kadar inkâr etse bile, onu çok seviyordu.

Neva bir anda ayağa kalkarak Poyraz’a laf atmak için ağzını araladı. Poyraz bunu fark etmiş olacak ki, duruşunu dikleştirdi ve konuşmaya hazır hale geldi.

“Hangi sabah yeli seni bu düşüncelere itiyor, Poyraz Bey?”

“Sabah değil,” dediğinde Neva dudaklarını büktü.

“Ne o zaman?” dediğinde, Poyraz’ın cevap vermek için dudakları aralandı.

“Gece yeli,” dediğinde hepimiz ona döndük. Bu cevabı, Lalinin bile dikkatini çekmişti.

“Lalin hanım, ayaklandınız bakıyorum.” Lalin Yıldıray başını olumsuz anlamda salladı.

“Hayır, sadece şey, işte şey, anlarsınız ya,” dedi.

Herkes arasında gülüşmeye başladığında, gülmeyen sadece üç kişi vardı: Ben, Acel, son olarak ise Poyraz. Poyraz’a baktığımda, onun parlayan gözleri ile Acel’e baktığını gördüm. Acel karşı olan bakışları oldukça çocuksu, bir o kadar da derindi. Ne sert ne de yumuşak; Poyraz Akel, asla iyi ve kötü olmayan bir insandı. Ne büyük bir adım atan, ne de küçük bir adım atan, Poyraz Akel ne çok nefret eden ama çok sevendi.

“Tamam, toparlanın, plan yapalım.”

“Bu sefer yıllar önce yaptığımız gibi olmayacak, değil mi?”

“Aynen öyle olacak. Enes, kapa çeneni de başlayalım artık,” dediğimde dudaklarını küçük bir çocuk gibi büzdü.

“Beni üzdüğüne değer mi o?” İlk başta neye ima yaptığını anlamamıştım, sonrasında anladım.

“Her zerresine değer, Enes, âşık olunca beni anlarsın,” diyerek konuyu kapatmaya çalıştım. Fakat onun niyeti başkaydı, konuyu uzadıkça uzayacaktı.

“Her zerresine değer ha?” dedi. Civan arkadan gür sesli bir kahkaha sesi kulaklarımıza yayıldı.

“Senin kadar salak ve saftirik birini görmedim!” Yıldıray kararan gözlerini Civan’a çevirmişti. İkisinin arasındaki olayı asla anlamamıştım, anlamak da istemiyordum, daha önemli işlerim vardı.

“Ben mi, yoksa sen mi? Söylesene, Yıldıray?” Bunun ardından Yıldıray beni işaret etti.

“Onun gibi olmak için can atıyorsun, o yüzden Balca ile bu kadar ilgileniyorsun, değil mi?” Civan bu cevap karşısında afallamıştı.

“Hayır. Nereden çıkartıyorsun bunu?” diyerek çıkıştı. Acel, bıkın nefesini sesli bir şekilde verdiğinde, Poyraz ona meraklı gözlerle baktı. Acel de Poyraz’a doğru döndü ve

“Ne bakıyorsun, âşık mı oldun?” dedi.

Poyraz gözlerini birkaç kez kırpıştırdı.

“Neyse, senin aşkınla uğraşamayacağım, şu an vaktimizi boş şeylere harcamayalım.”

Poyraz, meraklı gözlerle Acel’e döndü.

“Ne zaman vaktin olacak peki? Yâda olacak mı?” diyerek ona sahi bir merakla sordu.

Acel buna karşılık olarak gözlerini devirdi. Bu, yeterli bir cevap olmuştu, ancak Poyraz asla usanmadan onu soru yağmuruna tutmaya hazır haldeydi. Poyraz’ın bakışları bir gece vakti, yağmura tutulmuş birinin bakışları ile eşdeğer görünüyordu. Ona verdiği değeri tam anlamıyla anlayamamıştım; onu, onun karşısında bu kadar güçsüz kılan şey neydi?

Kafamı Laline taraf çevirdiğimde, onun da bakışlarının aynı benimkiler gibi Acel ve Poyraz’a gidip geldiğini gördüm. Lalin ve Acel yakındılar, ona belki bazı yaşanmışlıklarını anlatıyordu. Poyraz’ı sevdiğinden şüpheliydim, fakat Poyraz’ın sevgisinden hiç şüphelenmemiştim.

“Aşk merasiminiz bittiğine göre, asıl meselemize dönelim, ne dersiniz? Ama konuşmak istiyorsanız dinlerim, yani.” Kısa bir süre gözleri hepimizin üstümde gezindi. Cümlesine devam etmek için ağzını araladığında, konuşmak için omuzlarını dikleştirdi.

“Dinleriz,” dediğinde Enes, Yıldıray’ın omzuna elini attı.

“Evet, mutlaka dinleriz, anlatın, siz yeter ki,” dediğinde ikisinin de suratında pis bir sırıtış vardı. Acel onlara tuhaf bakmaya başlayınca, yüzlerindeki gülüş yavaş yavaş soldu, yerine küçük bir tebessüm çehrelerini süsledi.

“Rahatsız oluyor,” dedi Poyraz.

“Kim?” dedi Yıldıray.

“O, işte o,” diyerek bağırdı. Yıldıray zafer gülümsemesi ile yerine oturdu.

“Uğraşmayın, küçük âşıkla.”

Neva bunu söylediğinde, Poyraz ona ters bir bakış atmakla yetindi.

“Aşk mı? Resmen takıntı bu, bunu nasıl aşk olarak nitelendirebilirsiniz?” Acel’in sözleri, Poyraz’ın gözlerini doldurmaya yetmişti, kalkık omuzları artık düşmüştü, dik durmuyordu.

“Ağır oldu yalnız,” dedi Enes. Ortamda gergin bir o kadar da alaycı bir hava vardı. Şaşırtıcı olarak, Poyraz hala sessizliğini koruyordu.

“Hayatından kimseyi sevmemiş biri, aşkı takıntı olarak nitelendirmesi, pek şaşırtıcı değil,” dediğinde, tüm gözler Poyraz ve Acel’e doğru döndü. İkisinin arasında büyük bir arbede yaşanacak zannediyordum fakat Yıldıray önce davranıp, Poyraz’ın kolundan tutup yukarı kata doğru götürmeye başladı. Acel’e baktığımda, ellerini yumruk yapmıştı, dişlerini sıkmaktan çenesi kırılacak gibiydi. Lalin, Acel’in yumruk yaptığı elini yumuşak hareketlerle açıp, elini sımsıkı tuttu.

“İyi misin?” diye sordu Lalin.

Acel başını onaylayarak cevap verdi.

“Ortam gergindi zaten, bu da tam oldu.”

Enes’in sesi ile irkildim, ona doğru döndüğümde geniş geniş sırıtıyordu.

“Her zaman böyleler zaten, neye şaşırdın bu kadar?” diyerek ona doğru bir adım attım.

“Ben onları kastetmiyorum,” dediğinde kafamı yana doğru eğdim.

“Neyden bahsediyorsun o halde?” dediğimde gülümsemesi daha fazla büyüdü.

“Balca, ondan bahsediyorum,” dediğinde yapmaya çalıştığı şeyi anladım; konuyu ona doğru çekip, beni onun hakkında konuşmaya zorluyordu.

“Uyumuştur o çoktan, uykusu gelmiştir, yorulmuştur,” dedim.

“Bende çok yoruldum.”

“Beni ne alakadar eder bu?” sesim öncekine nazaran daha gür çıkmıştı.

“Ne alakadar eder ha?” dedi alaycı bir tavırla.

“Düzgün cevap versene, uzatma.” Dediğimde kaşlarını çatıp, ellerini önünde bağladı.

“Onu düşündüğün kadar…” dediğinde devamını getirmedi, meraklı gözlerle ona bakmaya devam ettim.

“Beni düşünseydin, ilişkimiz böyle olmazdı, Vavilov,” dediğinde, ikimizde gülmeye başladık. Telefonuma gelen bildirim sesiyle sustum, ben sustuğumda o da sustu. Elimi arka cebime doğru atarak telefona ulaştım, telefonun kilidini açarak mesajın kimden geldiğini bulmaya çalıştım.

Ay Çiçeği - Uyudun mu?

Ay Çiçeği - Ege seni sayıklıyordu ama uyudu, merak etme, yarın sabah kahvaltıya gelmek ister misin? Ege seni görmüş olur.

Siz - Hayır, uyumadım, olur gelirim kahvaltıya, erken gelirim. Sana yardımcı olurum en azından.

“Kahvaltıya çağırdı beni,” dedim. Enes’e gülümserken,

“Alıştın sen de kahvaltılara, gözümden kaçmıyor sanma,” başımı sallayarak mesaj yazmaya devam ettim.

Siz - Saat 8 gibi geliyorum o halde, sana da uygun mu?

Ay Çiçeği - Evet, uygun gelebilirsin, bende sevinirim.

Siz - Gece yeli sana şans getirsin.

Ay Çiçeği - O ne ya? Neyse, iyi geceler.

Telefonu tekrar arka cebime yerleştirerek Enes’e doğru döndüm.

“Ben uyuyorum, malum yarın erken kalkacağım,” dedim. Gülüşlerimin arasında, o da bana gülümseyerek karşılık verdi.

Merdivenlere doğru yöneldiğimde duraksadım, ama bu duraksama fark edilmeyecek kadar kısaydı. Tekrar hızlı adımlarla odama doğru ilerledim, kapıya geldiğimde elimi öne doğru uzatarak kapının kulpunu aşağı doğru çektim. Odanın içine girdiğimde, ardıma dönüp kapıyı kapattım. Odanın içinde tur atmaya başladım, bu oldukça kısa sürdü. Uykusuzluk beni oldukça yorgun düşürmüştü. Gözlerimi kapatıp uykuya daldım…

BALCA’NIN ANLATIMI

“Anıl abi mi gelecek?” diye sordu Ege. Başımı ona taraf döndürdüğümde, yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. Başımı olumlu anlamda sallayarak ona cevap verdim:

“Gelecek, senin için de özlemiş seni.”

Dediğimde etrafında dönerek evin içinde neşeli bir şekilde koşmaya başladı.

“Sakin ol.” dediğimde kafasını olumsuz anlamda salladı, pek sakin olmak istemiyordu, o da anlaşılan.

“Çok mutluyum, hani derler ya içim dışıma sığmıyor.”

Dediğinde güldüm.

“O söz öyle değil,” dedim. Yüzündeki tebessüm soldu, yerine kızgın bir ifade aldı.

“Nasıl o halde?” diye sorduğunda, gülmemi yarıda keserek ona cevap verdim:

“İçim içime sığmıyor, doğrusu bu.”

Dudaklarını büzerek bana bakmaya devam etti.

“Ben böyle söyledim ama.” dedi.

“Olsun, artık doğrusunu öğrendin.” dediğimde başını onaylayarak salladı.

“Evet, Anıl abiye de söyleyeceğim. Öğrendim sonuçta.”

Dediğinde ona arkamı döndüm.

“Tabii, söylersin.”

Bu sırada kapı çaldı. Ege heyecan içinde kapıya koştu, kapının kulpunu aşağı doğru çekmeye çalıştı fakat gücü yetersiz kaldı. Elimdekileri bırakıp kapıya doğru yöneldim, Ege’nin tuttuğu kapı kulpunu aşağı doğru çektim. Kapıyı yarım bir şekilde araladığımda ise karşımda Anıl vardı. Onu görünce kapıyı tam bir şekilde açıp içeriye davet ettim:

“Merhaba, ay çiçeği ve merhaba, sevgili küçük prens.”

Diyerek Ege’ye doğru kollarını açarak bekledi ve Ege de ona aynı şekilde karşılık verdi.

“Sana sarılmadığım için kırılmamışındır umarım.”

Anıl’ın alaycı ses tonuna karşılık kibirli bir şekilde gülümsedim.

“Hayır, çocuk muyum ben? Sarılmadın diye kırılayım.”

Omuzlarını silkerek dizlerinin üstünden kalktı, yüzünü bana doğru döndürerek kaşını kaldırdı, ardından gözünü kırptı.

Ben de ona karşılık olarak gözümü kırptım, bu onu neşelendirmişti. Gülümsedi ve bu gülümseme gittikçe büyüdü. O gülünce ben de güldüm.

“Gülümsemek sana çok yakışıyor.” dediğinde küçük bir tebessüm kahkahaya dönüştü.

“Acaba, kaç kadına bunu söyledin?”

“Sadece benim kadınıma.” diyerek bana arkasını döndü, Ege de onun peşine takılarak mutfağa ilerlediler.

Ben ise söylediği şeyde takılı kalmıştım…

Benim kadınım.

“Aç mısın?” diyerek Anıl’ın arkasından bağırdım.

“Çok.” diyerek bana doğru döndü ve arkadan Ege’nin sesi yükseldi:

“Düşünsenize, bir gün çok yaşlanacaksanız ve çok daha fazlası, hayatınızı hala birlikte geçirecek misiniz? Ben olacak mıyım hayatınızda? Umarım olurum, olmak istiyorum çünkü. Bence harika bir aile oluruz, küçük ailemiz. Öyle değil mi, Ay Çiçeği?”

Dediğinde ikimiz de ona döndük.

“Evet, sen küçük ama hislerimizin çok büyük olduğu bir…”

Cümlesini tamamlamadan bana baktı ve gülümsedi.

“Aile, biz küçük bir aile değiliz. Hislerimiz çok büyük ve hiç bitmeyecek. Çünkü aile demek, hislerin hiç tükenmediği yerdir, sadece iyi hisler.”

Ege ikimiz de gülümseyerek baktı.

“Anıl ve Balca siz birlikte bir bütünsünüz, ayrılsanız ve bir daha birleşmeseniz dahi, siz bir bütünsünüz.”

“Sende o bütünün bir parçasısın.” diyerek Ege’ye doğru yaklaştım.

“Hadi, kahvaltıya.” diyerek ikisini de oturdukları yerden kaldırdım ve masaya doğru itekledim. Anıl bir anda durdu ve parmağıyla duvarda asılı olan bir tabloyu gösterdi.

“O tablodaki resim…”

Sesinin tınısı kısılmıştı, artık güçlü çıkan sesi acınası halde kısılmıştı. Sol ve sağ yanağına iki damla yaş düştü, başını yana doğru eğerek bakışlarını tablodan çekti.

Tabloya tekrar baktığımda, iki aile vardı. Onlardan birisi benim ailemdi ve diğeri, hatırladığım erkek çocuğu… Hatırladığım gamzeli erkek çocuğu Anıl’dı. Tabloda annesi ve babası vardı…

Anıl’ın babası ile ilgili sorunları vardı, annesini küçük yaşta kaybetmişti. Fotoğraf, Anıl’ın doğum gününden çekilmiş bir kareydi. 22 Aralık, Anıl o gün doğmuştu. Annesini 19 yaşında kaybetmişti. Annesini son görüşü, benim yüzümden elinden kayıp gitmişti. Artık güçlü bir adam değildi, annesini kaybettiği ilk günkü gibi zayıf duruyordu ve bunu yağan kişi, annesinden çok sevdiği babasıydı. Cinayete tanık olmamıştım fakat Anıl’ı o evden çıkardıkları halini görmüştüm. Ellerim kanla kaplıydı, yüzümün bir kısmı annesinin kanı ile boyanmıştı, elimde bir şişe vardı, babası yine alkol almıştı.

“Anıl, iyi misin?” diyerek Anıl’a döndüm. Gözleri yaşlarla kaplıydı. Zaman durdu ve birçok şeyi ardında bıraktı, ardında kalmayan tek şey hisler oldu…

19. Yaş/22 Aralık

“Sadece, sadece mi öyle mi?” dedi Layla.

“Evet, sakinleşmek istiyorum sadece. O yüzden ver şu lanet olasıca içkiyi,” diyerek bağırdı. Sesler yükselmeye devam etti. Anıl pastanın başında oturmuş, annesi ve babası ile dilek dilemeyi bekliyordu. Dilek haklarını biriktirmişti annesi iyi olsun diye. Dilek şelalesi hikâyesini anlatmıştı annesi ona, o da dileklerini biriktirmiş ve beklemişti dileyeceği zamanı. Annesi gibi sabırlıydı o da.

Ve tekrar kulakları sağır edici bir bağırış yükseldi:

“Hayır, yapma! O daha çok küçük!” Bu isyan, küçük kız kardeşi Darya içindi. Anıl bir hışımla ayağa kalktı ve kardeşinin beşiğini hızlıca kendi yanına çekti. Fakat bir hata yaptı; yerdeki alkol şişesini görmedi. Babasının gözleri, yerde sapa sağlam duran şişeye çevrildi. Bir hışımla yere doğru eğildi, eline aldığı sağlam cam şişesini havaya kaldırdı. Saniyeler, saliseleri kovaladı. Dakikalar, saniye; saniyeler ise salise oldu. Her şey tepe taklak oldu. Bütün umutlar birden yok oldu, dilekler son kez dilendi. Bu sefer gerçekleşmemesi adına.

Şişe, saniyeler içinde Layla’nın kafasını delip geçti. Vücudu aldığı büyük darbe sonunda yere yığıldı. İpek sarı saçları artık kana bulanmıştı. Beyaz ve pamuk gibi olan yüzünde artık kocaman bir kesik vardı. Anıl, 19. yaş gününe yalnız girdi. Dilekleri yok olmuştu; artık dilekleri gerçekleşmeyecekti çünkü umudu ölmüştü. Yaşamını bağlayan annesi, gözleri önünde can vermişti. Anıl’ın dilekleri yok olmuştu. “Dilek şelalesi” hikâyesi yalan olmuştu. Umutla adanmış hayaller olamazdı. Hayal olmadan dilek demişti annesi. Dakikalar sonra siren sesleri çalmaya başladı. Dakikalar sonra babasıyla gözleri kesişti. Artık ikisinin tek ortak yönü vardı: Nefret. Biri umutlarını öldürdüğü için, biri o umutların sahibi olduğu için, ikisi de birbirinden nefret ediyordu. Siren sesleri daha fazla yakınlaşmaya başladı. Anıl’ın gözlerinden yaşlar akmaya devam etti. Artık her şey için çok geçti, annesi ölmüştü, kurtarılamazdı.

Kapı büyük bir şiddetle açıldı, içeri iki memur girdi. Gözleri Anıl ve babasının üstünde gezindi. Anıl’ı alıp dışarıya çıkardılar ve olay mahallinden en uzak yere götürdüler. Kardeşini ise farklı bir arabaya götürmüşlerdi. Anıl’ın içindeki öfke büyüdü; sonsuz bir öfkeydi bu. Hiç dinmeyecek bir öfke ve nefret. Nefret, sevgiden büyüktü. Anıl bir daha nefret edemeyecek kadar çok nefret etti; bir daha sevemeyecek kadar çok sevdi. Ne olacaktı şimdi? Anıl’ın dileklerine, dileklerinden oluşan hayallerine, her şey son bulmuştu. Bu, sonsuz bir sonsuzluktu. Geriye, hiç dinmeyecek acılar, hiç bitmeyecek bir nefret ve sona eren bir sevgi kalmıştı. Herkes sonsuzluğa çekilmişti. Araba son süratle ilerlemeye devam ediyordu. Anıl ise hâlâ oradaydı, annesinin yanında, en güvenli yerde; kendisini bulduğu, korkusuz olduğu yerdeydi. Annesinin ona sarılmasını bekliyordu. Bu bekleyiş bir sonsuzluktu. Sonsuz bir bekleyiş.

Anıl artık, kimsesizdi. Tek sığınacağı kişi Balca kalmıştı. O da artık çok uzaktı. Balca’yı çok özlemişti. Özlem duyduğu bir diğer kişi ise daha hayatı tanımamış olan küçük kız kardeşiydi. Özlemi giderek büyüdü. Yapacağı son şey, elindeki fotoğraf karesine bakmaktı. O andan sonra tek bir dileği vardı: Özlemini dindirmek ve bu özlem dinmeyecekti. Özlemini içinde daha fazla derinleşti. İçinde özlemini kendiyle birleştirdi. Her gün özlemine, özlem duyduğu güneş her battığında fotoğraf karesine baktı. Fotoğraf karesi içini bir güneşten daha sıcak tuttu. Fotoğraf karesi ona yaşadığını hissettirdi. Fotoğrafın arkasında annesine ait yazılar vardı.

‘Güneşin batışını izliyorum, fotoğraf karesi ise bunun bir kanıtı. Daima güneşin batışını izlemek için sonsuz güneşlere ve sonsuz aydınlığa. Aydınlık karanlığı her zaman iyileştirir.

Layla Vavilov – 2006 21 Mart’

Fotoğraf karesinde annesi ayçiçeklerinin ortasında kollarını açmış, güneşin batışını izliyordu. Annesi ayçiçeklerini çok severdi. Ayçiçekleri kokmaz demişti babası, annesi ise inkâr etmişti ve Anıl’a dönüp, “Ayçiçekleri, en sevdiklerimiz gibi kokar,” demişti. O zamanlar anlamamıştı, şimdi ise ayçiçeğinin kokusunu unutmuştu. Ayçiçeği o kokardı, Balca kokardı ama o çok uzaktı. Sahi, ayçiçeği neredeydi? Özlem duyduğu kişi neredeydi? Annesi gibi, o da mı unutturacaktı kokusunu? Özlemini sonsuz mu kılacaktı? Özlemi daha ne kadar sürecekti? Tarihler 22 Aralık’ı gösterdiğinde, annesinin mezarına mı gidecekti? Yoksa annesine verdiği sözü tutarak her yaşına mutlu mu girecekti? Âşık olmuştu. Ayçiçeği kokusuna ne olacaktı şimdi? Anlatacak mıydı ona? Bütün zorluklara göğüs gererek gidecek miydi yanına?

“Keşke,” dedi içinden, “Keşke, her şey ölüm kadar, kolay ve sonsuz olsa,” dedi. Bu en sessiz haykırıştı.

“Ben, ben korkak mıyım? Neden engel olamadım?” Bu sefer sesi daha çok yükseldi. Sol ve sağ yanağına iki damla yaş düştü. Bunlar çaresizlikti.

“Ölmek istiyorum. Anne al beni yanına, olmuyor, yapamıyorum, dayanamıyorum, hasret sandığım kadar kolay değilmiş,” diye bağırdı gökyüzüne. Bakışları doğmak üzere olan güneşe doğru döndü. Elindeki fotoğrafa daha sıkı sarıldı. Sahiden bir fotoğraf mıydı her şeyi canlı tutan? Neden aramadı, sessizce haykırdı hasretine, sessiz çığlıklarını kimse duymadı, o da kimse duysun istemedi. Hasret onu hiç beklemediği anda yakaladı. Hiç geçmeyecek olan hasret. Gerçekten hasret bu kadar mıydı? Yoksa o mu çok özlem duyuyordu? Annesi ona hasret ve özlemin farklı olduğunu söylemişti. Farkını şimdi anlıyordu. Özlem, birini sevdiğine dair bir kanıtı; fakat hasret öyle değildi. Hasret; insanı kasıp kavuran bir acıydı. Onu bir sonsuzluğa sürükleyen acıydı. Fakat en güzel histi hasret. Seven, sevdiğine hasret olurmuş, ölüm onları ayırsa dahi. Hasret, her şeyden önce gelirmiş ve bir ömür bitmezmiş. Nefret, sevgi, mutluluk, acı, bunlar bir ömürden kısaymış, geçermiş ama hasret… Yanında olsa dahi bitmezmiş. Ölümün en acı tarafıymış hasret. Üzüntü, ölümle beraber gidermiş. Minnet de öyle, vicdan azabı ve hasret; onlar bizim asıl yaralarımız. Her gün vicdan azabı ile uyanmak, sadece gerçek ve geri dönüşü olmayan bir hata yapanlar bilir. Sahiden neydi o vicdan azabı? Hasret ve vicdan azabı insanı öldürür mü? Evet, öldürür.

Anıl tekrar gökyüzüne haykırdı:

“Nedensizim, neden arıyorum? Var mı bir çaresi, lütfen yalvarıyorum, olsun, ben bu vicdan azabı ve hasret ile yaşayamam,” diyerek gözyaşlarını silmeye çalıştı.

“Gözyaşlarını silmek için istediğin kadar çabala, onlar geçmeyecek. Bir ömür kalacak. Gözle görünür olmasa bile kalacak. Onlar en büyük acın ve en kötü anın olarak kalacak,” dedi. Gözyaşlarını silmeye çalışan kendisine kızdı. Bütün suç

Korkaklık bir suçtu, suç olmasa bile beraberinde vicdan azabını da getiriyordu. O haykırdıkça denizin dalgaları daha fazla hırçınlaşıyordu, sanki denizde onunla birlikte acı çekiyordu. Tekneler, dalgaların sertliğiyle devrilmeye yüz tutuyordu. Anıl, çöktüğü yerden ayağa kalkarak denize doğru ilerledi. Artık bir dileği daha vardı; annesinin gözleri gibi olan denize bir kere daha baktı. Daha fazla ileriye giderek teknelerin birine yanaştı, ayağını tekneden içeriye doğru uzatarak teknenin içine girdi. Teknenin yelkenlerini açarak rüzgârda savrulmasına izin verdi. Artık dileğini gerçekleştirecekti ve hasreti az da olsa bitecekti. Anıl, çocukluğunun hayali olan gemiciliği tanıyordu; kendi gemisinin kaptanıydı artık ve annesinin gözlerine eş değer denizde sürüyordu teknesini. Dümeni, denizin uçsuz bucaksız sonsuzluğuna sürmeye başladı.

“Kimsesiz kaptan, sonsuz denize açıldı, dileğini yerine getirdi ve hasreti kısa bir süreliğine bitti,” diyerek bağırdı denizin hırçın dalgalarına. Denizin soğuk suyuna elini uzattı; annesinin gözleri gibi masmaviydi deniz. Belki o hasretinden dolayı öyle hissediyordu ama hissediyordu; önemli olan oydu. Eğer hissediyorsan, yalan veya doğru olduğu önemli değil; hissetmeye devam et. Hissedersen, doğruyu ve yanlışı görürsün, derdi annesi. Elini mavi sulardan çekerek teknenin ucuna çıktı, kollarını iki yana açarak başını arkaya doğru eğdi. Artık güneş tamamen yok olmuştu; aydınlık kendini karanlığa teslim etmişti. Anıl, içten bir gülümsemeyle gamzelerini belli etti.

“Yaşıyor muyum? Yaşamak ne demek ki? Yaşamanın ne demek olduğunu bilmeden yaşar mı insan? Galiba yaşar,” diyerek kendisine sordu. Neden aradı? Nedensizce bir şeyde neden aradı? İnsan nedensizce neden arar mı? Arar, umutlarını yaşatmak için neden arar, yalanlarla geçiştirir nedensizliğini, nedeni olmadığını; her şey bitince anlar.

“Ben,” dedi sessizce, sadece kendisinin duyacağı bir tonda.

“Hayalleri mahvediyorum.”

Kafasını denize doğru çevirdi, hesap sorar gibi konuştu masmavi denize.

“Neden, hayal kuramıyorum, onları neden bozuyorum?” dedi çok sevdiği denizine bakarken.

“Ama onun hayalini kuruyorum ve bozulmuyor. Aşk dedikleri bu olsa gerek; o benim bozulmayan hayalim. Ama ben hayal kuramıyorum.”

“Neden böyle oluyor?” Anıl heyecanla çıktığı tekneden hasretle inmek istedi. Dümenin başına geçerek gemiyi karaya doğru çevirdi. Çok sevdiği denize, annesini anımsatan mavi sulara veda etti.

“Aynısı oldu,” dedi içten bir sesle. Sesi artık heyecanlı çıkmıyordu, gözleri nefret kusmuyordu. Fakat kalbi… Göğüs kafesinin altında bir şeyler hâlâ canlıydı. Bu bir şeyler için hâlâ şansı olduğunu gösteriyordu. Fakat Anıl Vavilov her şeyi elinin tersiyle itti. Beklenenin tam tersini yaptı. Neden aramadı? Bu kez nedensiz yaptı her şeyi ve anladı ki nedensizlik bir dürüstlükmüş, kendine daima dürüst olmakmış. Anıl Vavilov artık ayçiçeklerinin kokusunu unutmuştu; bir daha hatırlayamayacaktı. Belki hatırlayacaktı, nedensizce hatırlayacaktı. 19. yaş, Anıl’ın tek acı yaşı olmadı elbette. Fakat o, her şeye rağmen dimdik ayakta kaldı.

KİMSENİN HAK ETMEDİĞİ KÖTÜLÜĞÜ HAK ETTİ, KİM KÖTÜLÜĞÜ HAK EDER Kİ? KÖTÜLÜĞE SUSAN HERKES.

Ayçiçekleri, sevdiklerimiz kokar. Her ayçiçeği bir umudu barındırır; her umut ise bir nedeni, her neden ise bir sevgiyi. Her sevgi ise bir nedensizliği… Anlıyor musun şimdi? Anla. Çünkü herkes umudunu yitirir, herkes güneşin tekrar doğmasını bekler, herkes aydınlığın karanlığı yutacağına inanır. İnanmaya devam et. İnanç her şeyi başlatandır; umut ise inançları doğurandır. Eğer hâlâ göğüs kafesinin altında bir şey canlıysa, yaşamak için ne bekliyorsun? Eğer canlı değilse, canlandırmak için ne bekliyorsun? Her an bir umudun doğuşu, dilekler daima kabul olur, hayaller ise daima gerçek olur. Hiçbir şey için geç değil. Unutma, güç umut demektir, umut ise dilektir. Dilek ise bir neden, neden ise sevgidir. Sevgi ise bir nedendir, neden ise bir nedensizliktir…

Bu diğerine göre daha kısa oldu, bu bölümde biraz daha Poyraz ve Acele yoğunlaştım... Anılın kim olduğuna geçmişte neler yaşadığına kişisel hayatına, falan filan çok uzatmayacağım. Diğer bölüm herhalde yaza anca gelir(ŞAKA) İlk kurgum olduğu için kendimi daha fazla geliştirmeye çalışacağım... Sağlıcakla kalın, hepinize daim sevgiler, ay çiçekleri sizi daima anımsatsın.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

9okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18