2. bölüm / 3
Acının dokunuşlarıTATSIZ KARŞILAŞMA
Bölümler 3Şu an: TATSIZ KARŞILAŞMA
- 1 Giriş444 kelime
- 2 TATSIZ KARŞILAŞMA9.780 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 ZÜMRÜT YEŞİLİ GELECEK6.673 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
OY VE YORUM YAPARSANIZ ÇOK SEVİNİRİM!
Ansızın alıntılar atmaya başladım, ilk başta ilk günlerde Acının dokunuşları aklımda sadece bir hayaldi. Sonra hayalimdeki alıntıları ilk önce editleyip daha sonrasında ise Asya’ya attım. Daha sonra bu kurguyu yazmaya başladım, yazdığımda belirli kısımları Rümey’e attım, onun cesareti ile yazmaya devam ettim. Alıntılarımı benden çok benimseyip, seven ve bana her daim destek çıkan. Aileme söylemeye korkarken başıma bir durum geldiğinde yardımıma koşan kişiler sizlerdiniz… Sizi çok seviyorum, umarım her zaman arkadaş kalırız kurgularım için beni herkesten fazla desteklediniz iyi ki varsınız… Kurgularım eğer bir yerlere ulaşırsa bu benim değil sizin desteğinizle olmuş olacak, yazar olmak istiyorum dediğim an bana destek çıkan sizlersizin… Hayatımdan hiç çıkmayın, kurgularım ya okunmazsa diye düşündüğüm anlarda beni destekleyen kişi sizlersiniz, kurgum daha 66 okumayken “Seninle gurur duyuyorum” diye mesaj atan Rümey senin mesajın beni daha çok ilerlemeye zorladı… Yayınlamaya siz olmasaydınız cesaret etmezdim. Daima benimle olun…
“Issızlığa düşen herkes elbette çıkar”
1.BÖLÜM TATSIZ KARŞILAŞMA
Her şey aniden tepetaklak olabiliyordu, ve bunu durdurmaya kimsenin gücü yetmezdi. Ben Balca Özdemir, hayatım kısa süre önce tepetaklak oldu ben her şeyi bildiğimi sanırken aslında hiçbir şey bilmediğimi öğrendim.
Soğuk rüzgârın esintisi burnumu kızartamaya yetmişti elimde geçmişe ait bir mektup vardı. Üzerinde ne bir ad nede bir tarih vardı, fakat üzerinde ‘Ayçiçeği’ yazısı vardı, yazının hemen altında ayçiçeği çizimi vardı.
Gözlerimdeki yaşa engel olmadan mektuba bakmaya devam ettim, bana nereden geldiğine dair bir fikrim yoktu bile, her nereden ve kimden geldiyse oldukça can yakmayı seven biriydi anlaşılan. Gözlerimi yağan yağmura diktim, her yağmur damlası beni daha çok ağlatmaya niyetli gibiydi.
Arka cebimden bir telefon sesi duyuldu, arayan kişi Eren komiserdi, aramasını cevaplayıp telefonu kulağıma götürdüm. “Geç kaldım biliyorum geleceğim ama.” Dedim Eren komiser onaylayan bir ses çıkardıktan sonra “Fazla geç kalma.” Diyerek çağrıyı sonlandırdı, telefonu geri arka cebime atarken yürümeye başlamıştım. Önüme bakmadan adımlarımı hızlandırmaya çalışıyordum, ve aniden iri yapılı birine çarpmam ile hızlı adımlarımın durması bir oldu özür dilemek için başımı kaldırdığımda çok tanıdık bir yüz beni karşıladı.
“Çok özür dilerim, bir yere yetişmeye çalışıyordum.” Dediğimde başını yana doğru yatırdı. “Sorun yok, küçük bir ricam olacak sadece.” Dediğinde elimi saçlarıma götürdüm “Başıma bela alacağım anlaşılan.” Diyerek kendi kendime saydırmaya başlamıştım bile, karşımdaki adam ise benim bıkkın bakışlarıma karşılık tatlı bir tebessüm gönderiyordu. “Derdin ne?” dedim “Bir derdim yok, tanışmak istiyorum.” Diyerek en açık şekilde derdini belirtti. Ve bana kalırsa bu bir sorundu… Ama anlaşılan ona değildi! Bu düşünceleri kafamdan atıp bir adım geriye çekildim. “Tanışmak istiyorsun öyle mi?” dediğimde başını onaylayarak salladı.
“Evet.” Diyerek kısa bir cevap vererek durumu doğruladı, ben ise hala bir belada olduğumu düşünürken o oldukça rahattı.
“Belalı bir tipsen bana bulaşma.” Diyerek sesimi yükselttim.
“O kadarda değilim.” Diyerek beni alaya almaya çalıştı, bu söylediği ise sinirime sinir katmıştı, fakat kendisinin pek umurunda değil gibiydi. “Derdin tanışmak mı?” dedim konuya direkt girerek
“Derdim tanışmak mı? Dur düşüneyim azıcık.” Diyerek gökyüzüne bakıp gülmeye başladı. “Çok komiksin.” Dediğimde daha çok güldü. “Gidiyorum ben.” Dediğimde önüme geçerek gitmemi engelledi “Dur, dur tamam.” Diyerek beni durdurdu
“Tanışalım.” Diyerek elini uzattı, fakat bir terslik vardı… Elini ters tutuyordu, ona ayak uydurmak için bende elimi ters tuttum. “Anıl, ben.” Diyerek kendini tanıttı “Balca, ben.” Dedim elimi onun eline vurarak, bu harekettim onu oldukça güldürmüştü ki gamzeleri belli olmuştu. “İsmin güzelmiş, Balca.”
“Teşekkür ederim.” Diyerek ona gülümsedim.
“Hava soğuk baya.” Dedi başımı onaylayarak salladım, burnumdan üşüdüğüm ve havanın soğukluğu zaten fazlası ile belli oluyordu.
“Evet, fazlası ile soğuk.” Gözlerimi koluna doğru indirdim bu havada kısa kolu giymişti bu çocuk hasta mı olmak istiyordu? Gözlerim dövmesine doğru kaydı. Aster dövmesiydi hikâyesini hep merak etmiştim. “Aster çiçeği hikâyesini biliyor musun?” dedim sahici bir merakla. “Evet, anlatmamı ister misin?” başımı onaylayarak salladım
“Tanrıça Asterea, bulunduğu yerden eğilip dünyaya doğru bakar ve yıldızları göremeyince ağlamaya başlar; yeryüzünde gözyaşlarının düştüğü yerlerde aster çiçekleri açmaya başlar.”
“Oldukça ilginç bir hikâye.” Dedim gözlerimi ondan alıp gökyüzüne diktim.
“Başka bir efsane daha var, anlatmamı ister misin?” başımı bu sefer daha heyecanlı bir şekilde salladım.
“Bir Kızılderili efsanesi de iki kabile arasında geçen yıkıcı bir savaşı konu etmektedir. Savaş şiddetlendiğinde kabilelerin birindeki tüm köylüler ölür, ancak ormana kaçıp saklanan iki ufak kız kardeş kurtulur. Kızların biri püsküllü ve lavanta mavisi renkte, diğeri parlak sarı renkte geyik derisinden elbiseler giymektedir. Kızlar, yakın çevrede yaşayan Otacı Kadın’ı aramaktadır. Kızlar yıldızların altında uyurlarken, Otacı Kadın fallarına bakar ve kızların peşine düşen düşmanların olduğunu görür. Çocukları korumak için üzerlerine sihirli bir iksir serper ve kızların üstünü yapraklarla örter. Ertesi sabah, kız kardeşlerin uyuduğu yerde iki tane çiçek açmıştır. Biri lavanta mavisi, diğeri ise başak sarısı asterler.”
“Güzel bir hikâye.” Dediğimde başını salladı. “Sevdiğin bir çiçek var mı?” diye sordu Anıl.
“Evet, ayçiçeği.”
“Hikâyesini biliyor musun?”
“Ayçiçeğinin bir hikâyesi yok diye biliyorum.” Dediğimde başını salladı. “Sen bir hikâye yaz o halde.” Dedi, ilk başta dediğini idrak edemedim ama sonradan anladım. “Nasıl?” dedim omuzlarını silkerek başını yana yatırdı. “Nasıl yapacağını kendin bul.” Başımı onaylayarak salladım “Kendim bulacağım, bulduğum gün sana anlatacağım.”
“Bende sana bir hikâye anlatacağım.” Dedi gözlerimi kısarak ona baktım. “Anlat o zaman.”
“Kendi hikâyeni bulduğun zaman anlatacağım.” Dediğinde gözlerimi devirdim. “Beni burada boşu boşuna tutuyorsun.” Dedim ona bakarak. “Sanırım, seni boşu boşuna tutuyorum.” Dediğinde kaşlarımı çatarak ona baktım, benim sabrımla sınanmak için yoluma çıkmış birinden başka bir şeyi anımsatmıyordu. “Git o halde, madem seni boşu boşuna tutuyorum. “Bekle, numaranı ver ilk önce.” Dediğinde sabrımın son şeylerindeydim. “Hayır!” diyerek bağırdım arkamı döneceğim sırada bana mani oldu, kolumdan tutarak beni kendisine doğru çevirdi.
“Anlamıyor musun? Sapık mısın nesin sen!” dediğimde başını olumsuz anlamda salladı “Değilim, numaranı ver sadece.” Diyerek isteğini belirtti, kafamı tekrar olumsuz anlamda sallayacağım sırada, Anıl yere eğilip dökülen yaprakları avuç avuç toplamaya başladı. “Al oldu mu böyle!” topladığı yaprakları yüzüme doğru attığında ona dolu küfürlerimi armağan edecektim ki yüzüme yaprak atarak konuşmamı engellemeseydi. “Dur! Vereceğim numaramı dur!” dediğimde istediğini almış görünüyordu. “Sonunda…” dedi
“Sonunda mı? Beni delirtmek gibi bir amacın mı var senin? Söyle baştan bileyim.” Dediğimde gülmeye başladı.
“O anki halini görsen… Her şeye rağmen yapardın sende.” Dediğinde küçük tebessümü yerini kahkahaya bıraktı. “Hayvan herif, yapılır mı bu?” bunu öyle yüksek sesle söyledim ki insanların garip b akışlarına maruz kaldık
“Herkes bize deliymişiz gibi bakıyor.” Diyerek isyan ettim, bu en haklı isyanım olabilirdi.
“Deliyiz çünkü. Ama bekle, sen benden daha delisin.” Dediğine bende güldüm. “Olabilir, tanıyarak kim daha deli göreceğiz.” Dediğimde gözleri parladı. “Tanışacağız yani.” Dediğinde başımı salladım “Mecbur tanışacağız.” Dedim alaylı bir ses tonu ile.
“Ne mutlu bana, bir yere yetişmen bir bahane miydi? Yoksa gerçekten mi?” ona donuk gözler ile bakmaya başladım “Sana yalan borcum yok.” Dediğimde küçük bir çocuk gibi sevindi. “Telefonunu alayım.” Diyerek gereksiz bir heves gösterdi. Arka cebimden telefonumu çıkartarak numaramı ona gösterdim. “Tamamdır, arayacağım seni.”
“Yaptığım büyük bir salaklık.” Diyerek mızmızlandım “Bence de öyle ama inan bana, çok eğlenceli biriyimdir.”
“Ne demezsin.” Diyerek onunla alay ettim.
“Oldukça centilmen biriyim, en iyi sen bilirsin.”
“Centilmen… Bu kelime sana oldukça uzak.” Diyerek dalga geçtim bu sefer eğlenen taraf bendim, saçını geriye doğru savurarak havalı görünmeye çalıştı. “İftira bunlar hep!” diyerek ses tonunu yükseltti.
“Keşke olsa…” dediğimde kaşlarını çattı “Keşke olmasa diyecektin galiba.” Diyerek ellerini önünde bağladı. “Hayır.” Diyerek uzatmadan cevap verdim “Araban var mı?” dediğinde olmayan arabamın varlığını düşledim, ve hala yoktu ama olması gerekiyordu.
“Var, ileride.” Diyerek yalan söyledim.
“Olmasaydı, ben bırakacaktım.” Dediğinde gözlerimi kırpıştırdım.
“Gerek yok, kendine iyi bak.” Diyerek onu başımdan savmaya çalıştım. Fakat anlaşılan oda benimle aynı amaçtaydı.
“Sende, hadi git.” Diyerek beni önden yürütmeye ikna etmeye çalıştı.
“Tamam, sen git önce.” Dedim, o gitmiyorsa bende bir adım öte gitmem. “Seni bekliyorum.” Bunların hepsi palavra inat olsun diye gitmiyor.
“Tanımadığın birini, niçin bekliyorsun? Bas git işte.” Diyerek bende inatlaştım onunla.
“Pekâlâ, gideceğim.” Diyerek bir adım arkaya gitti fakat benden uzaklaşmadı kaşımı kaldırıp ona tuhaf bir bakış attım.
“Gitsene, bende gideceğim.”
“Laf yapma, ilk sen git.”
Haklıydı laf yapmamalıydım.
“Tamam, ararsın buluşma için.” Ona gülümseyerek el salladım ardından hızlı adımlarla geldiğim yolu yürüdüm.
Ayağımdaki topuklularla bu iş giderek zorlaşıyordu ormanın bu kadar içine gittiğimi fark etmemiştim, adımlarımı biraz daha hızlandırarak sağa yani iş yerinin olduğu tarafa döndüm ,arabam şuanda yanımda değildi… Anıla yalan söylemiştim.
Kendi kendime küfür mırıldanarak yoluma devam ederken önüme bir araç kırdı. Kafamı kaldırıp bakmak yerine arabadan uzaklaştım takı arkamdan sesleninceye kadar “Hey, kızıl kafa saçmalama bu Aralık soğuğunda yürüyecek misin? Şaka yapıyor olmalısın inadını kırıp arabaya bin.” gerçekten hava soğuktu haklıydı Aralık soğuğunda kim hangi manyak dışarı çıkardı ki?
Yanıma yaklaştığını hissettim yine de arkamı dönmedim taki o kolumdan tutup kendine çekinceye kadar.
“Kızıl bu soğukta seni yalnız bırakmam arabaya gel.”
“Hayır, gerek yok teşekkür ederim Anıl.”
“Hayır, gerek var, görmüyor musun yanakların al al olmuş soğuktan.” Sadece yanaklarım değil burnumda soğuktan kızarmıştı.
“Önemli değil yakın zaten.” Söylediğim kadar yakın değildi, bu havada oraya “Olmaz kızıl olmaz söz dinle.”
“Hayır olur.”
“Olmaz.”
Derken kolumu tutu, tutmak kelimesi biraz hafif kaçar aslında direkt yapıştı.
“Gelmeceyim işte zorlama!”
“Zorlamıyorum zaten kızıl.” Dediğinde yüzümü ona doğru çevirdim ve nefesimi sinirli bir şekilde dışarıya bıraktım.
“Seni tanımıyorum.” Diyerek doğruyu söyledim.
“Seni yemeyeceğim ya.”
Aramızdaki bu ufak tartışma komik bir çift kavgasına dönüşmüştü, yoldan geçenlerin üstümüze yönelttiği alaycı bakışları unutmamak gerekir tabi, en sonunda belimden kavradı tutunacak gücüm kalmadığı için bende bıraktım.
“Ne çirkef çıktın be sen.”
“Ben mi?”
“Yok ağaçlar.”
“Alay etmeyi kes, dondum zaten.”
“Hani bir şey olmazdı sana.”
“Hah ben öyle bir şey demedim.”
Esaslı bir kahkaha attığında sinirlerimin kopacağını hissetim, kaşlarımı çatmış ona bakıyordum.
“Tamam, daha fazla geç kalmasın savcı hanım işine değil mi?”
“Evet, mümkün atı varsa tabi.”
“Var, tabi var.”
“Sen varken bu çok zor, ama belki bir ihtimal geç kalmayabilirim.”
“Belki?” bunu sorarcasına söylemişti belki kurduğum cümlede tek kelime olan bekliyi sorun görmüştü.
“Evet, neden şaşırdın ki?”
“Şuan sen beni oyalıyorsun yalnız.”
“Öyle mi, o zaman bas gaza.”
“Tarif et adresi.”
“Nasıl yani?”
“Gideceğin yerin bana nerede olacağını söyle.”
“Hmmm şimdi anladım pekâlâ o kadar ısrara ettin.” bana olan sabrının son sınırlarındaydım sanki
“Tamam, tamam hemen kızma tarif edeceğim.”
“Bekliyorum ay çiçeği, ama sen lafı uzatıyorsun.”
“Buradan dümdüz ilerledikten sonra bir kavşak var, ondan sağa döneceksin hemen önünde kakıyor zaten anladın mı Anıl.”
“Anladım ay çiçeği, anladım merak etme sen.”
“Sevindim.”
“Neye tam olarak?”
“Anlamana neye olacak başka”.
“Bende bir an.” cümlesinin devamını getirmedi duraksadı bir kaç saniye bana baktı sonra tekrar yoluna devam etti
“Ne, ne zannettin Anıl söylesene!”
“Böyle daha eğlenceli.” Diyerek zafer gülümsemesi ile yoluna devam etmeye başladı.
“İnatçı keçi Anıl.” dediğimde bana gülümsedi karşılık olarak dilimi çıkartım, adliyeye geldiğimizi fark ettiğim an, ona teşekkür etmeden arabadan indim adliyenin kapısına hızlı adımlarla ilerliyordum. Topuklularım ağırlık yapıyordu ve bu yürüyüşümü zorlaştırıyordu kapıdan içeri girip adliyenin koridorlarında adımlarımı ilerlettim, ait olduğum yerde.
Nedenini bilmediğim bir huzursuzluk vardı içimde. Odamın kapısını aralayıp içeriye girdiğimde ışığın zaten açık olduğunu masamda ise bir ayçiçeği olduğunu fark ettim masama doğru adım attım, çiçeği elime alıp incelemeye başladım içinde bir not arıyordun fakat yoktu böyle bir durumda sadece gülümsenirdi bende gülümsedim çiçeği benliğimle birleştirdim.
Telefonuma gelen mesajla irkildim arka cebime uzanıp telefonumu aldım bilinmeyen numara mesaj atmıştı attığı mesaja tıkladım gözlerim fal taşı misali açılmıştı.
530** * **: Sana iyilik yapıldığında teşekkür etmeyi öğretmediler mi? ay çiçeğini benimseyen kadın.
530** * **: Belli ki öğretmemişler ki teşekkür etmedin bana değil mi?
530** * **: Bu akşam seni iş çıkışı alacağım yenmesi gerekilen verilmesi gereken şeyler var sonuçta değil mi?
Bu mesajları atan kişi anıldı, onun numarasıydı. Evet, haklıydı; ona teşekkür etmemiştim, haklı bir isyandı. Numarasının üstüne tıklayıp onu kaydettim. Bunu yaptıktan sonra telefonumu kapayıp çiçeği kokladım. Ay çiçeği sevgiyi temsil ediyordu. Çiçeği tekrardan masamın üstüne bırakarak mantomu çıkardım, sandalyeyi çekip oturdum. Masanın üzerine bırakılmış darmaduman olmuş dosyalara baktım ve içlerinden bir tanesini seçtim. Bunlar farklı vakalardı; seçtiğim dosyayı incelemeye başladım. Bir çete üzerineydi, konusu 8 yıldır yakalanmıyorlardı. Yakalanamadıklarına göre, işlerinde oldukça iyilerdi. Ben dosyayı incelerken saatin kaç olduğunun farkında bile değildim. Saat çıkış saatine geliyordu neredeyse. Hızlıca dosyayla ilgili şeyleri aldım ve hazırlanandım. Aniden kapı açıldı; içeri giren Eren komiserdi.
“Savcı hanım, seçtiniz mi dosyalardan birini?”
“Evet, Eren komiser, seçtim; 8 yıldır yakalanmayan çete, onları seçtim.” Gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Bunu beklemiyor olacaktı ki böyle bir tepki vermişti.
“Balca, bak, bu çocuk oyuncağı değil! Bu davayı araştırmaya çalışan herkes öldürüldü.”
“Senin de başına aynı şey gelirse ne olacak? Kendini düşünmüyorsan, Asya’yı ve beni düşün! İnsan dostuna bunu yapmaz. Öleceğini bile bile o dosyayı alma, herkes öldürüldü, araştırmaya çalışanı mezarını kazdılar.” Sesindeki endişe, beni bir yerde üzmüştü, fakat yapacağım herhangi bir şey yoktu.
“Eren, böyle bir şey olmayacak, söz veriyorum.” Asla inanmamıştı. Eren’in babası hâkimdi, o da bu dava yüzünden ölmüştü. Kimseyi tekrar kaybetmek istemiyordu, korkuyordu hem de deli gibi, tekrar birini kaybedecek diye. Annesini bile öldürmüştü o adamlar. Onlarla savaşabilmek için kalpsiz ve insafsız olmak gerekirdi, ve bir katil olmak gerekirdi. Hepsi birbirinden pislikti, haberlere bile dâhil olmuşlardı ama kimse onları bulamamıştı ya da bulmalarına izin verilmemişti. Eren’e hak veriyordum, bir daha kimseyi bu yüzden kaybetmek istemiyordu.
“Hayır, Balca, lütfen bu davayı seçme.” Bana bakarken gözleri, sanki bir şeyden çok korkarcasına bakıyordu. Hayır, bu ölüm korkusu değildi; yolun sonunun o olduğunu biliyordu. Gözlerindeki korku, kaybetme korkusuydu. Eren yine birilerini kaybetmekten ölesiye korkuyordu. Kaybetme korkusu o kadar onu benimsemişti ki, kendine mutlu olmayı, sevmeyi bile yasaklamıştı. Her şeyin onun yüzünden olduğunu düşünüyordu; ailesinin gidişini de kendinden sorumlu tutuyordu. O davayı o bulup getirmişti, babasının önüne koymuştu. O da incelemişti, suçlu olan belli ki de oydu. Aslında sadece biz onu avuturken kendimizi buna inandırmıştık. Ne de olsa herkesin günahı vardır, önünde buydu; o dosyayı bulup babasının önüne koymasıydı.
“Eren, bak, ne diyeceğim, aslında bu dosyada sende bana yardım et, korkularının üstüne git, yüzleş onlarla.”
Cevabı netti aslında; neyi zorluyordum? Evet diyecek hali yoktu ya.
“Aslında...” Duraksadı, bu dediğine kendisinde anlık bir şok yaşadı ama toparlandı.
“Sana eşlik ederim, bunu istiyorum, ve avukat olarak da Asya’yı aramızda görmek istiyorum. Onun da bize yardım etmesini istiyorum, ve Rüzgâr bence bir savcı, bir komiser, bir asker, bir avukat bu davanın içinden geçeriz.” Yılardır bu anı beklediğini düşünmeme ramak kalmıştı.
Odanın kapısı hızlıca açıldığında, arkasında Asya belirdi.
“Ben de size yardım etmek için zaman kolluyordum. Desene, yeniden bir davaya 4 kişi girişiyoruz. Bence harika bir ekibiz, sizce de öyle değil mi?” Bunu sorarken sesindeki özlem ve heyecan, bu dosyayı yapmak değil, bizimle yapma isteğine bir işaretti.
“Rüzgârın kabul edeceğini nereden biliyorsunuz? Emin olmayın bu kadar.”
“Züzo, bizimle dava çözmek için yer arıyordur zaten, merak etme sen.”
Bu gülünç konuşmanın çok uzun sürmeyeceğini anlamam, telefonuma mesaj geldiği an netleşti. Mesaj Anıla aitti.
530** * **: Gelecek misin yoksa Eren komiser ve Asya avukat ile sohbet etmeye devam edecekmişsin bende katılayım mı?
“Benim gitmem gerekiyor, yarın görüşürüz.”
“Birileri kendine manita yapmış, bize söylemiyor; yesinler senin manitanı.” Ses Asya'ya aitti, onunla böyle şakalaştığımız oluyordu ama sesi bu sefer ciddiydi.
“Asya, saçmalama, nereden gördün bizi?”
“Arabadan inerken sana nasıl baktığını görmedin mi, Balca? İnanamıyorum sana.” Sesinde alaycı bir ton vardı.
“Hayır, Asya, arkadaşım sadece.” Pek ciddiye almamıştı beni.
“Peki, öyle olsun” gitmeden Asya’ya ve Eren’e doğru elimi salladım ardından odadan ayrıldım.
Adliyenin çıkışına doğru ilerlerken Anılı gördüm beni bekliyordu kollarını iki yana açmış bir şekilde beni bekliyordu kollarını açmasının bir sebebi sarılmak olabilirdi “Merhaba.” dedim kısaca “Sana da merhaba, ay çiçeğini benimseyen kadın.”
“Çiçeği sen mi aldın?”
“Evet, sen seversin ay çiçeğini değil mi? En sevdiğin çiçektir.”
“Evet, severim.”
“Hadi kızıl hadi, arabada konuşalım restorana geç kalıyoruz.”
“Bana kafe demiştin.”
“Ne fark eder ben açım, iyi olur.” Bunu söylediğinde, karnını ovuşturmaya başladı.
“Ben değilim ama.” Diyerek onunla zıtlaşmaya çalıştım.
“Ben açım, zalimin kızı.”
“Umurumda değil.” dediğimde
Yüzünde bir anlık şaşkınlık oluştu fakat hemen toparladı. Arabaya geldiğimizde kapımı açtı, bu sefer teşekkür ederek arabaya bindim. O da arabanın önünden dolanarak arabaya bindi. Arabayı çalıştırdığında klimayı da açtı. Dışarıda yoğun bir sis ve ona eşlik eden bir gök gürültüsü vardı. Ankara gerçekten güzel ve âşık olunabilecek bir şehirdi; içinde kaybolabilirdiniz, havasında, suyunda, insanında, her şeyinde.
“Bak, bu sefer teşekkür ettim, demek ki biliyormuşum.” dediğimde kendini tutamayarak kahkaha attı.
“Ay çiçeğini benimseyen kadın.”
“Ne alaka?” diyerek sahici bir merakla sordum.
“Neden, birinin sana değer vermesini alerjin mi var?”
“Bu daha çok alakasızdı.”
“Soruma cevap gelmedi hala.”
“Hayır, utanıyorum sadece.”
“Gerçekten mi? O zaman sen iltifat ettiğimde de utanırsın değil mi?”
“Ahhh, evet, hem de çok.” Bunu söylerken bile kızardığını hissediyordum.
“Saçların çok güzel, yani kısaca sen çok güzelsin, hiç uzatmayacağım, üzgünüm, bu flört işlerinde pek iyi değilimdir.” Bunu söyledikten sonra ima ile gözünü kırptı. Bunun üzerine yüzümü kapattım ve bu, onu fazlasıyla eğlendirmişti.
“Utanma hemen.”
“Gerçekler biraz ağırdır, kızıl, bunu bilmiyor musun sen?”
“Güzele güzel denir, mesela kızıla da ne denir, biliyor musun?” Başımı olumsuz anlamda salladım.
“Fevkalade güzellik denir, bunu hiç duymuş muydun? İstesen bile duyamazsın zaten, bunlar Anıl’ın sözleri ama flörtüz Anıl.”
“Lütfen normal Anıl’a geri dön, bu kadar güzel sözü bir arada hiç duymadım.”
“Aşk olsun ama, alınıyorum, bu benim normal halim.”
“Hadi ya, o zaman arkadaşlığımız başlamadan bitti desene, flörtüz bir arkadaşa hiç gelemem.”
“O zaman en ciddi halimle karşına çıkacağım, o zaman gör sen.”
“Ciddi insanları da hiç sevmem.”
“O zaman en sevecen.”
“Fazla sevecen sevmem.”
“O zaman sevecen olmaya çalışırım.” Diyerek tebessüm etti.
“O zaman neşeli, komik ve eğlenceli bir Anıla dönüşürüm, siz ne isterseniz, emredin komutanım!” Onun bir kelimesi beni güldürmeye yetmişti.
Onunla gerçekten iyi bir arkadaş olabilirdik.
“Bak, ne diyeceğim, sen komedyen ol, iyi para kazanırsın, hem ne dersin?”
“Olmaz! Bu şaklabanlığımı komutanımdan başkası bilmez, öyle bir mevzu.”
“Hmmm, komutanıma sağdığım diyorsun.”
“Tabii ki, başka kime sadık olayım? Ben biricik komutanımdan başka.”
“Bu sadıklığın gururumu okşadı, haberin olsun.”
“Ne mutlu bana, o zaman ne diyelim?”
“Sen gerçekten iyi bir dostsun, Anıl.”
“İyi bir hayat arkadaşı da olur muydum sence?”
“Bunu bir teklif olarak algılamalıymışım, yoksa normal bir soru mu bu?”
“Hangisinin olmasını istiyorsan, öyle bir soru türü bu, sorum iki anlama çıkıyor zaten, birini cevapla.”
“Evet, iyi bir hayat arkadaşı olurdun.”
“Diğer insanlar pek öyle demiyor ama.”
“Diğer insanlar umurumda değil, onlar sevgiyi bilmiyor, hata, bazıları saf sevgiyi bile bilmiyor, öyle bir şey, boş ver. Sen onları, ben evet olur diyorsam olur, merak etme sen.”
“Sana güveniyorum o zaman, kızıl.”
“Güven, bence de güven, güven en güzel duygudur, biliyor musun?”
“Sana göre en güzel duygudur.”
“Hayır, herkese göre çünkü; güvenmediğin birisini sevemezsin, bağlanamazsın.” Diyerek fikrimi belirttim.
“Sevmek için güvene ne gerek?” dediğinde somurttu.
“Çok gerek.” Diyerek ona karşı çıktım.
“Yanılıyorsun.”
“Neyse, konuyu kapatalım. O yanındakiler kimdi?” Kimden bahsettiğini ilk başta idrak edemedim ama Erenlerden bahsediyordu.
“Erenler değil mi? Onlardan bahsediyorsun.”
“Yanında bir kız daha vardı.” dediğinde Asya’dan bahsettiğini anladım.
“Asya, o ortaokuldan beri arkadaşım.”
“Biliyordum zaten.” dediğinde gözlerimi devirdim.
“Biliyorsan, neden sordun o zaman?”
“O zaman bilmiyorum.” dediğinde aniden frene bastı, araba birden durmuştu. Önünde küçük bir erkek çocuğu vardı, gözleri dolu doluydu. Anıl çocuğu görünce arabadan hızlı bir şekilde indi, arkasından ben de indim. Ayakları çıplaktı, erkek çocuğu bize hiç olmadığı kadar masum bakıyordu. Arkadan birkaç bağırış ve silah sesi geldi; çocuk için bir adam koşuyordu ve sinirli gözüküyordu. Sinirli olmasının yanı sıra alkolüydü de; bir çocuğa o şekilde bakmazdı. Issız bir yer olduğu için bizden başkası yoktu ve bu işimizi zorlaştırıyordu. Erkek çocuğu Anıl’ın arkasına saklandı. Anıl eğilip kulaklığına bir şeyler fısıldadı, erkek çocuğunun gözlerindeki korku biraz olsun geçmişti ama kalbinin hala korkuyla çarptığını biliyordum. Adam, Anıl’ın üzerine yürüdüğünde ben de korktum. Anıl’ın üstüne gidilmesi neden beni korkutmuştu? Hiçbirimiz, adamın ne yapacağını kestiremiyorduk. Anıl, erkek çocuğunun elini daha sıkı tutuyordu, sanki ona güven vermek istiyor gibiydi. Adam bir adım attıktan sonra kafasını sağlamaya başladı; bu hepimizi daha çok germişti. Aniden adamın bedeni yere yığıldı, Anıl da adamla birlikte yere düştü, Eğilip nabzına baktı, bu sırada erkek çocuğunun elini hiç bırakmadı.
“Ölmemiş, yaşıyor, sadece ani bir baygınlık geçirmiş. Merak etmeyin, sabaha karşı uyanır.”
Bu sözü, erkek çocuğunun rahatlatmışa benziyordu; gözlerinde Anıl’a karşı olan minneti görebiliyordum. Erkek çocuğunun yanına, Anıl gibi eğilip onun sırtını okşadım.
Bu, onu daha da sakinleştirmiş olacak ki bana sarıldı, ben de ona sarıldım ve sırtını okşamaya devam ettim. O sırada göz ucuyla Anıl’a baktığımda, bizi tebessüm ederek izlediğini gördüm. Ona baktığımda, tebessümün yanı sıra çenesini sıktığını ve kasıldığını gördüm. Bu yaşanan olay, onu belli ki mutsuz edip sinirlendirmişti.
“Küçük adam, senin adın tam olarak ne?” Bunun cevabını ben de merak ediyordum doğrusu.
Erkek çocuğu, yüzüne mahcup bir tavır takındı.
“Ege.” dedi, kısa ve öz bir cevapla.
“Ege, güzel isim. Bizimle gelmek ister misin? Ege, seni güvenli bir yere götürebilirim, istersen.”
“Ama babam bana çok kızar, kızarsa kemerle vurur bana, ben bunu istemiyorum, canım çok yanıyor.”
“Söz veriyorum, seni babandan en uzak yere götüreceğim.”
“Gerçekten mi? Bunu yapabilir misin?”
“Evet, bin arabaya, hadi.”
Ege, Anıl’ın bu söylediği için mutlu olmuştu. Onun bizimle gelmesi daha güvenli olurdu. Ege oldukça küçüktü, Küçük bir çocuğu için dünya, oldukça acımasız bir yerdi. Anıl, Ege’yi kucağına alarak arabaya bindirdi. Ben de daha fazla güvende hissetmesi için Ege’nin yanına bindim. Onu yanına bindiğim an, Ege kucağıma yattı ve uyuma pozisyonu aldı. Anıl’ın dikiz aynasından bize bakıyordu. Ellerimi yavaşça Ege’nin saçlarında gezdirdim.
Küçük erkek çocuğu, derin bir uykuya kucak açmıştı, bir dahaki masala kadar uyanmamak üzere. Saat akşam 10’a geliyordu neredeyse. Anıl’ın nereye gittiğine dair hiçbir fikrim yoktu, fakat yine de sessizliğimi bozmadım. “Seni Ege ile evine bırakacağım. Ege bu gece seninle kalması, senin için problem olur mu?” dediğinde başımı olumsuz anlamda salladım.
“Hayır, Ege’nin benimle kalması beni mutlu hissettirir, onu güvende tutabilirim.”
“Teşekkür ederim, ay çiçeği.”
“Rica ederim.”
Bunu dedikten sonra gözlerimi Ege’den alarak Anıl’ın olduğu yere çevirdim ve ona sıcak bir gülümseme gönderdim. O da karşılık verdi. Issız yoldan çıkarak evlerin olduğu yere doğru gelmiştik, eve yakın olmalıydım.
Öyle umuyordum, çünkü Anıl’a soru yönelteceğim sırada, Anıl benden önce davranıp konuştu.
“Eve yaklaştık, yani senin evine yaklaştık. Birazdan ineceksin, biraz uzakta ineceksin ama sorun olur mu?”
“Hayır, problem olmaz. Bıraktığın için ben teşekkür ederim.” dediğimde yüzünde neşe ile umuda yeşeren bir gülümseme oluştu.
Fakat bu sefer ona karşılık vermedim, arabayı sağa çekip durdu.
“Burada bırakacağım, araba daha ileri gitmezsem çıkmam zor olur, özür dilerim.” dediğinde mahcup bir ifadesi vardı. Pek aldırış etmedim, arabanın kapısını açıp Ege’yi uyandırmadan kucağıma aldım ve arabadan indim. Kapıyı kapatıp eve doğru ilerledim. Ev yakındı, benim için sıkıntı yoktu. Sadece neden yalan söylediğini anlamamıştım, zaten çok önemli değildi. Onu bir daha nerede görecektim?
Evin kapısını açıp içine girdim, ardından kapımı kapatarak Ege’yi odama doğru çıkardım. Yatak başucuna giderek yorganı açıp Ege’yi yatağa yatırdım. Ona son kez baktım. Bu dünyanın içindeki kötülüklerin günahı çocuklardan çıkarıyordu; herkes, en masum canlardan.
Anıl’ın bakışından…
Saat gece 4, hala gözüme gram uyku girmemişti. Nedeni yine aynı kişiydi. O hayatındayken her şeyim yarımdı. Tekrar karşılaştık fakat değişen bir şey yoktu; o yine aynı umursamazlıktaydı, ben ise aynı saflıktaydım. Hala onun beni dinleyip anlayabileceğini düşünecek saflıkta sevmeyi bile geçtim, o beni tanımıyordu bile. Neden onun hakkında her şey bu kadar karmaşık?
Aşk, insanın gözünü gerçekten köreltiyormuş, dediklerinde inanmazdım, ama artık inanıyorum, hata kanıtım bile var: Balca Özdemir…
Sen hayatımda olduğundan beri hep hayal görüyorum, sen benim hayallerimi süsleyen kadınsın. Sen benim cennetimin en güzel kır bahçesisin. Sana olan saf sevgimin, nefretimin ve öfkemin kirletmesine izin vermeyeceğim. Ve sana bir sır vereceğim: Ben bir tek sana zarar vermeyeceğim, bir tek sana öfkeme yenik düşemeyeceğim.
Ve sen, benim ihtimaller doğrultusunda olsa bile umudu tanıdığım kadınsın. Belki bu satırlar, bu kelimeler sana söyleyemeyecek kadar uzak ve hissiz olacak, ama bunlar gerçekler. Seninle kalbimi hissediyorum Özdemir. Bana ne kadar zararın dokunsa bile... Hayır, hayır... Sil, bana zararın dokunsa bile umudum sensin. Senin zararın bile bana sevgi ve hayal olarak geliyor. İçimde kopan fırtınaları görüp beni anlamak neden bu kadar zor, sevgilim? Bunu neden yapıyorsun? Neden beni körleştiriyorsun? Sen yapıyorsun ama ben neden bunu yapmana izin veriyorum? Bile bile kendime seni severek zarar veriyorum. Bak, görüyor musun halimi?
Neden bana gelip sarılmıyorsun? Oysaki güzel de sarılıyorsun Asya’ya, sarıldın gördüm. Benim neden sırtımı ya da saçımı okşamıyorsun? Neden beni sevmeyi, anlamayı denemiyorsun?
Ben senin için umarım bir hiçlikten ibaret değişimdir. Yıldıray bu davranışlarımın takıntılı ya da hastalıklı olduğunu söylüyor, bana hastalıklı diyor. Sevgilim, sana aldığım ayçiçekleri hala seni bekliyor. Sana burada bir oda bile alırdım, orası sen yoksun diye seni andıran ayçiçekleriyle dolu.
Ayçiçekleri sana ait, sadece sevgilim, sadece sana. Cennetteki bütün kır bahçelerinden en güzeli sensin. Benim gözümde en güzeli, en masumu, en temizi, en iyisi her zaman sensin. Bilmem anlıyor musun beni, sevgilim? Anlıyor musun sana olan şefkatimi, sevgimi, merhametimi? Bence hayır, anlamıyorsun. Anlayan insan duygulara kör olmaz, ama anlayacaksın. En azından ben anlayışım müddet anlayacaksın.
Sana sevgimi kelimeler ya da cümlelerle değil, hissettirerek göstereceğim. Her zaman sana kalbini hissettireceğim, bundan kuşkun olmasın. Ben ne hissediyorsam, sende aynısını hissedeceksin.
Öyle ummuyorum, zalim. Neden beni kendine sevdirdin? Neden beni tekrar sevdirdin? Neden kalbimi hissettirdin? Beni severek bana cenneti yaşat. Ben buradayım, seni seven biri hala burada. Seni ilk gördüğümdeki gibi heyecanımı koruyorum, ay çiçeği. Kara sevda bu olsa gerek…
Sen hala benim için aynısın. Umudumu taşıyan kadınsın sen, benim için en özelisin. Sadece bunlarla değil, sana söylenecek çok söz var. Fakat kelimeler yetmiyor, cümleler yetersiz kalıyor.
Sevgi dedikleri bu olsa gerek, ne dersin ay çiçeği? İnsan bir insanı severek ölebilir mi? Bunu deneyeceğim ama merak etme, ya da korkma, sevgim geçici değil, kalıcı, hem de sonsuza kadar. Diyeceksin ki: “İnsan sonsuza kadar sevemez.” Sever Balca, çok güzel sever, bak sana olan sevgimi göremiyor musun? O zaman sen de aşka körsün, diğerleri gibi, herkes aşka kör olmuş Balca’m. Ama sen bizim aşkımıza çığlık ol. Sana yazdığım mektupları yırtarak camdan dışarı attığını hala hatırlıyorum, o an aklımdan gitmiyor. Ama önemli değil, yazı onlar, tekrar yazılır; önemli olan hisler, onlar tekrar olmaz.
Umarım bir gün bu yazıları görürsün. Unuttuğum tek şey, biz Tanrı’nın istemediği çocuklarıyız. Babam dün beni aradı ve kardeşimin nerede diye soruyor. Seni kaybettiğim gibi, onu da kaybetmemi istiyorlar, ama hayır, bu sefer hayır. Onu vermeyeceğim, ne seni ne de onu kaybetmeyeceğim. Bu sefer olmayacak, ben kazanacağım. Ailemin beni sadece çıkarları için araması çok komikti, ama önemli değil.
Bu günlük sana ait, ay çiçeği, sana ithaf en... Bu gereksizlikleri bir kenara bırakalım. Son bir kumar oynayacağım, bu sefer yorgun gençliğimi koyacağım ortaya ve son kez kazanan ben olacağım. Kalemi aniden bir kenara atıp, defterin kapağını kapattım. Sandalyemden ayağa kalkarak kapıya yöneldim, kumarımı son kez oynayacak ve bu kez yorgun gençliğimi ortaya koyacaktım. Kapıdan dışarı çıkarak salona indim, arkamdan bir ses yükseldi. Bu ses, baş belası Civan’a aitti.
“Hey dostum, iyi misin? Pek öyle görünmüyorsun da…” Umurunda sanki, ona cevap vermeye yeltenmesem de kafamı onaylayarak salladım. Tenim son zamanlarda...
Bir ölü gibi görünüyordu, onu tekrar bulup tekrar uykularımdan ve sağlığımdan olmuştum. Neden, neden beni anlayıp sevmek bu kadar zor, Balca? Bir insanı sevmek ne kadar zor olabilir? Hayır, zor olmamalı, değil mi? Yıldıray’ın yanıma sigara paketi ile yanaştığını görmemiştim, bana bir dal uzattı. Reddetmedim, aldım. Cebimden çakmağı çıkarıp yaktım. Gri çakmak.
“Reddetmediğine göre, çok dertliyiz bu gün ha?” dediğinde ona gülümsemeye çalıştım, fakat başaramadım. Sorunun Balca olduğunu biliyordu, sadece benden öğrenmek istiyordu.
“Sorun o, evet. Aklımı karıştırıyor, gözümü körleştiriyor. Anlamıyorum, neden bunun adı aşk mı, yoksa hastalık mı, Yıldıray?”
Buna sadece çaylı bir şekilde güldü, yapacak başka bir şey yoktu çünkü aklım çok karışıktı.
“2-3 günlük duygular insanı yanlış kararlara itebilir. Senin amacın kardeşini, Darya’yı korumak, unutma bunu, Anıl,” dediğinde ona şiddetle haykırmak istedim. Sevgimin sonsuza kadar süreceğini, 3 günlük olmadığını söylemek istedim ama o an sessizliğimi korudum. Sadece ağzımdan şu kelimeler döküldü:
“Haklısın, kardeşim Darya’yı, onu korumam gerekiyor, ama duygularım beni körleştiriyor. Ne bunun adı, Yıldıray, ne?” Sesim bu sorunun cevabını gerçekten merak eder gibi çıkmıştı.
“Aşk insanı körleştiriyor, Anıl. İstesene de, istemesen de seni yakalayıp parçalar. Bu körlük, tehlikeli sularda yüzüyorsun, dikkatli ol. O yüzden Anıl, seni düşündüğüm için bunları söylüyorum.”
Başımı onaylarcasına salladım. Sigarayı son kez içime çektim, yere attım ve ayağımla ezip, merdivenlere doğru yürüdüm. Geldiğimde 2 saniyeli bir duraksama oldu fakat hemen kendimi toplayıp odama çıktım. Hızlı adımlarla çıkıyordum, odama geldiğimde kapıyı açıp yatağa doğru yürüdüm. Kendimi direkt uykunun huzurlu kollarına verdim, bu beni huzura kavuşturdu.
Kaç saat uyuduğumu bilmiyordum. Bakmak için pencereye yöneldim, açıp baktığımda günün doğmak üzere olduğunu gördüm, saat 6 gibi bir şey olmalıydı. Bir süre dışarıyı, hiçbir sebep yokken, öylesine izledim. Aklımdan geçen düşünceler ve yaptıklarım arasında kalıyordum. Bu Sevda bana zarar veriyordu ama ben bunu istiyordum. Onun da bana aynı hisle bağlanmasını istiyordum.
Biraz bencilce olacak sevgilim, ama lütfen sende benimle kalbini hisset. Senden tek isteğim, hisset beni, hisset benimle. Hisset beni, çalışma masama doğru tekrar ilerledim, sandalyeyi çekip oturdum. Masanın üstündeki Balca’ya ait olan fotoğrafları elime alarak okşadım, sadece kendimin duyabileceği bir şekilde fısıldadım:
“Yanımda ol, benimle ol, ihtimalleri yen. Benimle ol, seninleyiz de yanımda olduğunu bana inandır. Lütfen, hisset beni, benimle birlikte hisset. Sadece hisset, hissedince anlayacaksın benim sana olan sevgimi. Sarıl bana, sarıl. Öyle bir sarıl ki, bir daha kimseye sarılmayacak kadar özel olsun bu sarılma. Hissettir, bana hislerimi. Tekrar sana âşık olayım, daha da âşık olayım.”
Diyerek fısıldadım, birinin duyacağını düşünmemiştim. Fakat arkadan yanıma sessiz bir şekilde Acel geldi:
“Dediğimi ne kadar ciddiye alırsın bilmem ama, seviyorsan erkenden söyle ona. Hissettir bu sevgini.”
Dediğinde dona kalmıştım, gözlerim şaşkınlıkla aralandı. Kaslarım biraz olsun çatılmıştı. Onun böyle bir cümle kurma olasılığı yoktu. Gece mavisi saçlarıyla etrafa nefret dolu bakışlar atan kız bana neden böyle bir şey söylemişti ki?
“Senin sözüne de ne güven olur, sen daha Poyraz’ın suratına bakmıyorsun, Acel.”
Dediğimde yüzünde umursamaz, aynı zamanda itici bir ifade oluştu. Bu tepkiyi beklemiyordu. Ağzımdan çıkan her şey ona...
Hançer etkisi bıraktığına eminim. Onu 15 yılı aşkın süredir tanıyordum, bu ifadesini genellikle üzgün olduğunda kullanıyordu. Umursamazlığı onun kalkanıydı, hayata karşı sertti, affetmiyordu kimseyi. Bu özelliği ona çok şeye mal olacaktı ama haberi olduğunu sanmıyorum. Poyraz’ın ona verdiği değer kadar Poyraz’a verdiğini de sanmıyordum.
“O aptal biri bana âşık olacak kadar… Hem de benim yapacak bir şeyim yok. Aptal duygulara hayatımda yer yok.”
Duygulara ve hislere olan nefreti çok yersizdi. Nasıl bir hayatı olduğunu bilmiyordum, sadece Poyraz ile aynı yetimhanede büyümüşlerdi. Poyraz’ın onu sevdiğini bile bile, onu umursamıyordu. Ama şundan emindim, o hayata gördüğüm en güçlü kadındı. Ne olursa olsun, her zaman kendi duygularını koruyabilmişti. Bunu kimse yapmazdı. Yaşadığımız bu durumu biri görse hüngür hüngür ağlardı ama o, ayakta durup dik durmayı tercih etmişti.
“Hisler aptal değildir, Acel. Sen de birini seveceksin, o zaman anlayacaksın,” dediğimde gözleri daha fazla öfke ile kıstı.
“Hala anlamıyorsun, biz Tanrı’nın sevmediği çocuklarıyız. Bizim hayatımızda duygu olamaz, Anıl. Biz ne sevmeyi ne de sevilmeyi biliriz, çünkü sen de bilmiyorsun, ben de. Neva, Poyraz, Enes, Civan, Yıldıray… kimse bilmiyor. Sevgi böyle bir şey değil. Bilmediğin bir şeyi yaşayamazsın ya da hissedemezsin, Anıl.”
Dediğinde elleri titredi fakat hâlâ bana karşı savunma yapıyordu. Sevmeyi bilmediğimizi savunuyordu. Hayır, ben biliyordum. Ay çiçeği bana öğretmişti, ondan öğrenmiştim ben sevmeyi.
“Çık dışarı, Acel! Hemen!” diyerek ona bağırdım. Karşılıklı bir kavgaya girecekken, Yıldıray geldi.
“Ne bu sabah sabah, sevgi mevzusu? Neden bağırıyorsunuz birbirinize?”
Haklıydı, birbirimize nefret dolu bakışlar atarak ortalığı ayağa kaldırıyorduk.
“Anıl bey, sevgili ay çiçeğinin fotoğrafına bakıyordu, ben de ona gerçekleri söyledim. Pek hoşuna gitmedi kendisinin,” dediğinde sandalyeyi hızlı bir şekilde iterek ona kaşlarımı çatım. Sıktığım yumruğum birazdan masaya gür bir sesle patlayacaktı.
“Herkes odadan derhal çıksın! Çıkın, yalnız kalacağım!” dediğimde, hepsi dışarı çıktı. Yapmaları gereken buydu zaten. Odada birkaç tur dönüp sinirimin inmesini bekledim, pek işe yaramadı. Eğer dostum olmasaydı Acel, şu anda mezarını kazıyor olurdum. Dua etsin o Yıldıray’ın geldiğine.
Aniden yatağa vurdum, ben de kendimden bunu beklemiyordum. Birden bağırmaya başladım ve duvarı yumrukladım.
Hayır, ben onu seviyordum! Onlar yalancı! Hayır, ben sevmeyi biliyordum! Sandalyemi geri itip oturarak günlüğümü elime aldım ve tekrar Balca’ya yazdım. Bu beni sakinleştiriyordu.
“Seni sevmediğimi söylüyorlar. Hayır, sevgilim, ben seni çok seviyorum. Asla öyle bir şey yok. Onlar sığ insanlar, sevgiyi bilmezler. Onlara inanma, ay çiçeği. Bana inan, son kez bana inan. Hiç inanmasan da bu kez inan, bu kez sarıl, bu kez saçımı okşa. Sadece bu… Sefer, teşekkür et bana; en çok istediğim şey aptal olmak. Hayır, ben maalesef aptal bir adam değilim. Ne olduğunu anlıyorum, beni sevmediğini de biliyorum. Lise zamanlarında da beni sevmediğini, beni kullandığını biliyordum. Tanrı, yaptıklarımın cezasını böyle veriyor. Seni severek, Tanrım, ben sana ne yaptım ki? Onun günahları, onu değil, beni boğuyor. Ben senin cennetine gelmek istemiyorum, zaten gelemem. Bana dünyadaki cennetimi ver, sevgili ay çiçeğimi bana ver. O beni hissetsin, sadece bunu istiyorum. Umarım bir gün beni de anlarsınız. İç dünyamda ne fırtınalar kopuyor, koltuğunu en çok siz görebilseniz keşke. Oysa tek isteğim, beni dinleyip anlamanızda. Bunu istedim sadece. Ben herkes gibi değilim. Bende isterdim, babamla barışmak, dünyaya karışmak, sıradan bir hayatım olsun isterdim. Çıkar doğrultusunda değil, gerçekten sevilmek, sadece bunu isterdim. Sen, benim hayallerimi süsleyen ay çiçeğisin, benimseyen pamuk şeker kokan kadınsın. Sen fark etmesen de, içten içe öldürüyordun bunu. Lütfen fark et, beni sev demiyorum, beni anla, dinle, sarıl, beni, benimle hisset. Sadece tek bunlar. Sen bunu yap, sadece bunları bile yapamam diyorsan, sadece öylesine yanımda dur. Yine bir seher vakti tanı beni. Yine bir yağmurlu seher vakti ıslan, benimle hisset, beni hisset. Sevgi, yine birlikte güneşin doğuşunu izleyelim, yine benimle Ey Mir gölünde buluş. Birlikte suyun akışını izleyelim, birlikte yine ıslanalım yağmurda, hasta olacak kadar. Lütfen sev beni.
Aşk gerçekten değişik bir duygu. İnsan birini sevmeden sevebiliyor ve ben de sevmeden seviyordum. O, hissetmeden hissedebiliyor. O, anlatmadan anlayabiliyor. O, sesini çıkarmadan kalbini görebiliyorsunuz. Bu kıyamet gibi, fakat aynı zamanda yeni bir doğuş gibi. Cehennem ve cennet arasındaki ince çizgidir aşk. Ben o ince çizginin ortasında kaldım. Bana yardım eli uzatır mısın, Balca? Uzatmasın, ama sen…
Günlüğü kapatıp telefonuma düşen bildirime odaklandım. Ondan gelmişti. Benim yapmadığımı, o yapmıştı.
Ay çiçeğini benimseyen kadın; Günaydın Anıl, Ege hâlâ uyuyor. 1 saate uyanır, sen de bizimle kahvaltı etmek ister misin? Kahvaltıda krep de var :) Seversin diye umut ediyorum.
Bu bildirim, kalbimi yerinden oynatacak cinstendi. Bir insan, bir mesaj ile nasıl bir kalp durdurur, anlamıyorum. Ama ay çiçeği bunu başarıyordu. Kalbimi yerimden oynatacak cümleler kuruyor; benim kalbimin olduğunu hissettiriyordu. Cennetin en güzel kır bahçesiydi o. Benim kır bahçem, başkasının değil, asla olamaz. Beklemediğim anda başka bir mesaj geldi, yine ay çiçeğiydi.
Ay çiçeğini benimseyen kadın:
“Hey, orada mısın hâlâ? Sevmez misin? Krep istersen başka bir şey yaparım.”
Siz:“Severim, sen yaparsan daha fazla severim, geliyorum jet hızıyla hem de :)”
Ay çiçeğini benimseyen kadın:
“Bekleniyorsunuz o zaman, Anılcığım.”
Ardından telefonumu hemen pantolonumun cebine sıkıştırıp banyoya gittim ve yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladıktan sonra hızlı adımlarla paltomu alıp çıktım. Arkamdan Yıldıray bağırdı:
“ Nereye gidiyorsun, genç asabi?”
Sesinde merak vardı.
“Kahvaltıya çağırıldım, gideceğim oraya.” diye yanıtladım. Hepsi kim olduğunu merak ediyorlardı.
“Balca Özdemir.”
Dediğimde, Neva’nın imalı bir şekilde kıkırdadığını gördüm.
“Ne oldu, Neva? Pek hoşuna gitmiş gibi bu durum.” dediğimde, kendini tutamayacağını anladığı an daha fazla güldü ve bu bana iyi gelmişti. Neva’yı kardeşim gibi görüyordum, herkes öyle görüyordu aslında, sadece ben değil. Bir şey yapacaksam ilk ona sorardım. Darya’dan sonra kardeşim diyebileceğim biriydi. Buradaki herkes benim dostum, aynı zamanda ailemin bir üyesiydi. Civan’ı pek öyle gördüğüm söylenmez, aramıza sonradan katılmıştı. Liderlik konusunda benimle epey tartışmıştı, o yüzden çok güvenmiyordum ona.
“Anıl, bak ne diyeceğim aslında.” dediğinde bir kaç saniye bekledi. Bu bekleyişin güzel bir bekleyiş olduğunu anladım, güzel bir şey söyleyecekti zaten. Neva kötü bir şey söylemezdi, her şey onun için iyiydi. Hayata bakışı hep iyi yöndeydi. Bu bakışı beni de umutlandırıyor ve mutlu ediyordu.
“Siz olsanız fena olursunuz, çok yakışıyorsunuz. Karşıma çıksın o Özdemir, ona da aynılarını söylerim.” dediğinde gülmeden edemedim.
“Teşekkürler, Neva.”
Neva kahverengi uzun saçları, dolgun dudakları ve al al olmuş yanakları ile çok tatlı biriydi. Onu saçları dışında kız kardeşim Darya’ya benzetiyordum, bunun nedenini bilmiyordum, fakat ona kendimi yakın hissediyordum.
“Ben gidiyorum, geç kalmayayım.” dedikten sonra arabaya doğru ilerlemeye başladım. Onların yanına en geç 8:30’da orada olmam gerekiyordu. Arabayı biraz daha gazlayıp hızlandım, evine çok yakındım. Evi görünüyordu. Arabayı park edecek bir yer buldum ve oraya park ettim, evine doğru yürümeye başladım. Kapısının önüne geldiğim an birkaç saniye bekledim. Bu bekleme umut dolu bir bekleyişti. Tam kapıyı tıklatacağım sırada, o kapıyı açtı. Ağzım açık bir şekilde ona baktım.
Balca’nın anlatımıyla:
Anıl'ı kapıda görmeyi beklemiyordum, böyle bir karşılaşma beklemiyordum. Yani maviler, bana umut dolu bakıyordu ve bu beni de umutlanmaya mahkûm bırakıyordu. İnsan karşısındaki umutluysa, ya onun umudunu söndürür, ya da bu umudun yeşeren çiçeklerini içinde filizlendirir.
“Hadi geç, ayakta kalma, Ege seni bekliyor.” dedim Anıla doğru bakarak.
“Geçeyim, haklısın.” dediğinde ben de kahvaltı masasının yanına yaklaştım. Ege, Anıla kocaman sarıldı, bu Anıl'ı daha çok gülümsetti.
“Neden bizimle kalmadın? Ben seni çok özledim, sen özlemedin mi?” dedi Ege.
Anıl ya cevap vermek istemedi, ya da veremedi. Burada kalmak istese, ben izin vermezdim zaten.
“Ben seni çok çok özledim, burada kalmamanın tek sebebi inatçı bir kraliçe. Ay çiçeği kraliçesini duymuş muydun daha önce?”
Benimle resmen alay ediyordu. Benim sinirlerimle oynamakta üstüne yoktu. Nasıl daha yeni tanıştık, da beni bu kadar kolay sinirle bir oda anlayamıyordum. Ama seninle her şey daha kolay olacak.
“Peki, bu kraliçe... Kraliçe âşık olan Anıl'da bir kral var mıydı?”
Ege, Anıl'ı çok pis bozguna uğratmıştı. Bunu beklemiyordu. Küçücük çocuktan laf yemişti. Kendimi tutamayıp kıkırdadım. Anıl bunu fark etmiş olacak ki bana baktı.
“Evet, var. Hem de o hain kraliçe de ona çok âşık. Hatırlasana, bir gün anlatıyor bu masalı.” diyerek Anıl, benimle daha çok alay etti.
“Hadi, iyice ağzınız düştü, sizin masaya yemek yiyelim.” diyerek onlara somurtup masaya geçtim.
“Tamam, kızgın ay çiçeği.” diyerek alaya aldı beni.
“Aile sarılması yapalım mı? Okulda herkes anne ve babası ile sarılıyor, siz benim ailem değilsiniz ama biraz öyle hissedeyim, olur mu? Ama zorunda değilsiniz.” dediğinde, Anıl:
“Tabii ki aile sarılması yapacağız, aile olmak bunu gerektirir.” dediğinde, Anıl ve Ege kollarını birbirine sardı ve tamamlanmak için beni beklediler. Ben de bu görüntüye dayanamayıp onlara bir anne gibi sarıldım. Birkaç saniye öyle kaldık, sarılmayı bozarak geri çekildim.
“Hadi, artık yemek yiyelim.” dediğimde ikisi de beni onayladı.
Ege’nin tabağına zeytin, domates ve salatalık koydum, yanından bir peynir koydum. Anıl aniden lafa daldı:
“Hmmm, krepler nerede?” diyerek bana soru yöneltti.
“Anıl abi, ilk önce yemek yemeliyiz, sonra krep.” Ege’nin söylediğini başımla onayladım ve Anıla döndüm.
“Senden daha çok şey biliyor.” dediğimde, Anıl dudaklarını çocuk gibi bükerek bana odaklandı. Ona daha fazla bakmadan sandalye çekip oturdum. Ege’ye bakıp gülümsedim, o da bana masum bir tavırla gülümsedi. Bu gülümsemeyi unutmayacaktım. Anıl’ın bize hayranlık ile baktığını gördüm ve ona tek kaşımı kaldırarak cevap verdim. Bu yeterli olmuştu, kendi yemeğine odaklanmıştı.
“Ege’ye bir şeyler almaya gideceğim, istersen sen de gel, Anıl. Hem kaynaşırız, hep birlikte.”
Bu teklifi dün geceden beri düşünüyordum. Anıl buna şaşırmıştı, benden beklemiyordu anlaşılan.
“Ben mi, geleceğim yani? Gelebilir miyim sizinle? Ama isterim, evet, geleceğim, sizinle, ne zaman gidiyoruz?” Bu kadar heyecanlanacak ne vardı? Sadece kıyafet alacağız.
“Evet, sen de gel, Ege ile birlikte kıyafet seçeceğiz. Sen de bize yardım et.” Bunu söylerken Ege’ye baktım, ona karşı nazik ve anlayışlı yaklaştım.
“Gerçekten mi?” sesinde büyük bir heyecan vardı. Anıl sözü devralarak: “Evet, çok çok gerçekten. Aileyiz biz, unutun mu?” dediğinde gülmeden edemedim. “Biz aileyiz, değil mi? Olabilir miyiz? Ben ve Anıl, biz bir aile olabilir miyiz?
“Evet, Ege, hem de çok gerçek. Bu sözü biraz Anıl’dan çaldım ama olsun, değil mi? Aile olmak bunu gerektirir.” Heyecanlı bir telaşla sordum bunu. Anıl bana bakarak gülümsedi, o gülümseyince gamzeleri belli oluyordu ve bu onu hiç olmadığı kadar güzel kılıyordu.
“Ege, benim kız arkadaşımın adını biliyor musun?”
Kaşlarımı çattım, kız arkadaş ha, öyle mi Anıl?
“Hangi kız arkadaş bu acaba?” sesimde ufak bir sinir vardı. Anıl bunu anlamış olacak ki bana cevap vermek için beklemedi:
“Çok güzel bir kız arkadaş, gözleri bal gibi, saçları yumuşacık ve çok güzel bir rengi var. Dalgalı saçları onu daha da güzel kılıyor, çok seviyorum onu, kokusu pamuk şeker misali,” dediğinde benden bahsettiğini anladım. Yanaklarımın al al olduğunu hissettim, onun beni güzel bulması beni hemen utandırmış ve içimde kelebekler uçuşmuştu. Neden? Bunun tek adı vardı, ama hayır, bu kadar kısa sürede, hayır asla!
“Ve bir de utanınca yanakları al al oluyor. Ona saf sevgiyle bağlıyım, umarım o da aynı şekilde bana bağlıdır,” dediğinde gülümsedim. Neden yaptığını anladım, Ege’ye mutlu bir aile tablosu çizmeye çalışıyordu, ben de ona eşlik ettim.
“Ve benim de bir erkek arkadaşım var, onun saçları bir güneş misali parlıyor, gözleri okyanusun en derin noktası gibi ve değişik bir şekilde ateş kokuyor. Ben de buna anlam veremedim ama yapacak bir şey yok, bağlandık bir kere,” dediğimde bana ikisi de çok masum ve tatlı bakıyordu. Ege’nin içinde Anıl’ı, Anıl’ın içinde ise Ege’yi görmek zor değildi. Onlar baba-oğul gibi benziyorlardı. Onları bir an olsun ailem gibi hayal ettiğimde o hayal, sanki gerçeklikle çok yakın gibi geldi, her an gerçekleşecek bir hayal. Belki hayaller her zaman hayal değildir; en güzelleri gerçekleşiyordur.
“Sizi çok sevdim, ben hep birlikte olalım, lütfen beni bırakmayın,” dedi. Anıl Ege’ye sımsıkı sarıldı, şalına küçük bir öpücük kondurdu.
“Biz seni asla ama asla bırakmayacağız. Hem ben o ay çiçeğine çok aşığım, bir de sana,” dedi. Ege bu lafları duymayı bekler gibiydi, ona bu süslü ama tatlı cümleler yeterli olmuştu. Huzuru ve mutluluğu Anıl’ın kollarında bulmuştu.
“Uyuyacaksan yatağına götürelim,” dediğimde bana kafasını salladı. Anıl, Ege’yi kucağına alarak yukarı çıkardı. Ben de tabakları mutfağa koydum ve onların yanına çıkmadan önce Ege’ye muzlu ve ballı süt yaptım. Her çocuk bunu severdi. Ege de sever miydi acaba? Biraz fazla yaptım, Anıla da götürmek için ikisinde bardağa koyarak yukarı çıktım. Ege’nin odasının önünde durup kapı kulpunu aşağı çektim. Onları yatakta sarılarak görmeyi beklemiyordum ama öyleydiler.
“Kim muzlu süt içmek ister?” diyerek onlara sordum, ikisi de kafasını olumlu anlamda salladı. Çok beklemeden yatağa oturdum ve sütlerini verdim. Ege’nin bardağına pipet koydum. “İçebilir misin?” diye sorduğumda bana başını salladı.
“Küçük bir sorun var, ben içemiyorum. Yardımcı olmak ister misin sevgilim?” dediğinde gülümsedim, fazla sınırları zorluyorsun Anıl, ne yapacağım ben seninle? Ege’nin bize baktığından faydalanmıştı.
“Evet sevgilim, içiririm, ne demek?” dediğimde kaşını kaldırarak bana baktı, beklemiyordu.
“Tamam o zaman, bekliyorum,” dediğinde onun yanına biraz daha yaklaştım. Bardağı onun ağzına doğru yaklaştırarak içmesine yardımcı oldum.
“Çok güzel yapmışsın sevgilim,” dediğinde, ben de ona eşlik ettim.
“Rica ederim, ister tekrar yaparım,” dedim. Bu söylediğimde vücudumu süzdü.
“Geceliğin pek bir güzel,” dediğinde kaşlarımı çattım, Ege’ye baktım. Bardağını bitirmiş ve derin bir uykuya yatmıştı.
“Şaka mısın sen?” dediğimde kafasını iki yana salladı.
“Hayır, Ege değil mi, konumuz her şey mubah,” dediğinde sakinliğine hayran kalmıştım doğrusu.
“Pardon, onu unutmuşum ben,” dediğinde gülümsedi.
“Gerçekten ama gerçekten güzel yapmışsın,” dedi. Ona teşekkür ederek Ege’nin saçını okşadım.
“İçirmeyin, düşünür müsün sevgilim?” dediğinde sabır nefesi verdim, amacı beni çıldırtmaktı.
“Ege uyudu artık, yapmamız için bir neden yok,” dediğimde Anıl bıkkın bir nefes bıraktı.
“Ama olsun, her an uyanabilir,” dediğinde haklıydı, uyanabilirdi.
“Bu sefer senin dediğin gibi olsun,” dedim. Sütü Anıl’ın elinden alıp ağzına götürdüm. Bu isteği garipti, bunu yapmamıza gerek yoktu ama o Ege için yapmıştı. Ege’ye fazla bağlamış olmalı, ben de onu fazlasıyla benimsemiştim. Küçük erkek çocuğu bizi bir arada tutuyordu.
Anıl, sütün sonlarına doğru geldiğinde duraksadı, bana bakarak dudaklarını büktü.
“Sen nerelisin Anıl?” diyerek ona soru yönelttim.
“Babam Rus, annem Türk. Bu yüzden ben de yarı Rus, yarı Türk oluyorum ama nerede doğduğumu sorarsan, Moskova’da doğup büyüdüm. 5 yaşında tekrar Türkiye’ye geldim, iyi ki gelmişim, yoksa İzmir güzelini kaçırırdım,” dediğinde gülümsedim.
“Ben İzmir’de doğdum, orada büyüdüm, babam da annem de İzmirli,” dedim. O da gamzelerini belli edecek kadar gülümsedi.
“İzmir’in kızları güzel olur derler, dendiği kadar varmış,” dedi. Ona sıcak bir gülümseme gönderdim.
“Hadi ya, öyle mi olurmuş?” diyerek dediğini alaya aldım.
Anıl bana cevap vereceği sırada telefonum çaldı, arayan Eren komiserdi. Aramayı bekletmeden cevapladım.
“Balca, hemen buraya gelmen gerekiyor,” dediğinde sesi telaş içerisinde,kalmıştı “Ne oldu” dedim Eren’e “Pislik herif yapamaz diye düşündük fakat pislik her zaman pislik Ahmet Çakar yine bir kadını tecavüz etmeye kalkmış onun için adliyeye gelmen gerekiyor” bekletmeden cevap verdim “Atın o pisliği içeri çıkmasın bu sefer kimse savunmaz onu¡” vücudumun kasıldığını hissetim hızlıca odadan dışarı çıktım kendi odama geldiğimde üstüme bir şeyler geçirdim hızlıca çantamı alıp arabanın anahtarını alıp çıktım “Bana daha fazla detay ver Eren” dediğimde Eren konuşmaya başladı “İki ay önce serbest bırakıldı delil yetersizliğinden delileri karartırdınız iddialarını avukatı Serra Ünal yalanladı bir kadın nasıl bunun olmasına izin verebilir anlam veremiyorum¿” dediğinde onun da öfkeli olduğunu gördüm öfkelenmekte haklıydı tekrar böyle bir şeye kalkışmamalıydı adalet sistemimiz pek yerinde değildi bu konu hakkında ülke pislik kaynıyordu ve asla korkmuyorlardı bunun nedeni de güvendiği koltukları olabilir “Serbest bırakmayın onu o fazlasıyla özgürlüğünü aldı çok fazla aldı hem de” ikimizinde kazıldığı bir konuydu bu “Kadın şikâyet etmiş, tehditle geri çektirmiş.” “Kadının adı ne¿” diyerek soru sordum “Hilal sarp adı bu, artık susmasına gerek yok. Gerçek adalet onun yanında eğer adalet yoksa biz kendi adaletimizi uygularız merak etme.” dediğinde bir nebze rahatladım.
Hayır, yeterli değildi onun için bu hapis cezası hiç bir şeydi yâda para cezası onunla aynı şeyi yaşamalı anca öyle anlayacak başka türlü olamaz “Tamam Eren geliyorum az kaldı, o pisliğin icabına bakaca ben merak etme." dedim Eren’e “Hızlı gel, herif olay çıkaracak gibi.”
“Eğer öyle bir şey olursa söyle ona. Savcı sana kendi adaletini uygular diye.” dediğimde anlamıştı neler yapacağımı, gülümsediğini hissetim “Gerçek adalet elbet bir gün uygulanacak bu gün değilse yarın, yarın değilse başka bir zaman, ama adaletten kaçış olmayacak.” dediğinde bu bana cesaret vermişti nefesimi rahatlamış gibi dışarı bıraktım, adliyenin önüne doğru ilerledim son bir kaç adım kala derin bir nefes aldım, kapı açıldı bende içeri girdim, Eren’in olduğu odaya hızlı adımlarla gittim kapının aralığından Eren’i ve Ahmet Çakar’ı gördüm… O pisliğe tahammülüm yoktu kapıyı daha fazla aralayıp içeriye girdim “Savcı hanım.” bunu diyen kişi Ahmet Çakardı elimde olsa onu burada öldürecektim. Tanrıya karşı tek Şükür’ü benim insan öldürmemem olabilirdi. “Son kez özgürlüğün tadını çıkardığını söylemiştim, haklıymışım bu sefer avukatın dâhil kimse seni kurtarmayacak, bunu yapmaya cüret bile edemeyecekler öyle deliler bulacağım ki seni geberteceğim.” Tükürür gibi konuşuyordum ona karşı, itici bir gülümseme gönderdim bu dediğime sinirlenmişti başına neler geleceğini biliyordu. Bu sefer adaletin gerçek bir adalet olduğunu biliyordu, o bir şey söyleyemeden içeriye Asya ve Hilal sarp geldi, Asya onun avukatlığını yapıyordu bakışlarını daha fazla dikleştirdi, Ahmet’e sanki bir çöpmüş gibi baktı Asya bu konularda hepimizden daha sinirliydi, bu konulara gelemezdi sakin kalmazdı kalınmasında izin vermezdi, önceki sefer serbest kaldığında arkasından silah bile çektiğini hatırlıyorum onu görmek Asya’yı daha fazla hırslandırmıştı, elinden özgürlüğünü her şeyini almak istiyordu ve bunu dile de getiriyordu hâkimle bu konuda ne kadar kavga ettiğini hatırlamıyorum . “Sen ne alaka;?” dedi Ahmet Çakar “Ben ne alaka biliyor musun? dokunmaya çalıştığın hatta dokunduğun tüm kadınları savunacak kişiyim! Kendine çok çok iyi bir savunma bul çünkü avukatın bu sefer seni kurtaramayacak, Çakar” dedi Asya, bu sözü Hilal’e güven kazandırmıştı Asya’ya çok büyük bir minnetle bakıyordu, Asya’ya bakarak gülümsedim bu gururlu bir gülümsemeydi. “Hayır, yanılıyorsun Asya Toprak seni ve yanındakileri bitireceğim!” sözünün devamını Eren izin vermedi Eren Ahmet’e doğru silah çekerek susmasını sağladı. “Kim, kimi bitiriyor lan it herif!” Asya’nın Ahmet’in üzerine doğru atıldığını görmemiştik. Kadının başına gelenler kendisinden çok Asya’yı kızdırmış olacak ki böyle yapmıştı, Asya’nın adalet anlayışı öldürmek veya zarar vermek değildi, ona aynı şeyi yaşatmaktı Asya’yla bu konuda benziyorduk ama onun kuraları benimkinden daha katıydı, o daha fazlasını isterdi. Eren Asya’yı engellemeyi bırakarak geri çekildi, Asya öyle bir sinirle boğazına yapışmıştı ki artık bunu kimse engelleyemez gibiydi, zaten öylede oldu kimse karşı çıkmadı Çakar’a olanlardan herkes memnun gibiydi, Hilale baktım ve oda mutlu görünüyordu kapı tekrar aralandı ve Ahmet’in avukatı göründü. “Ne yapıyorsunuz siz manyaklar!” diyerek bağırdı Asya Ahmet’in yakasını bıraktı ve Serra Ünal’a döndü “Biz mi manyağız? Aptal! savunduğun adam pislikten başkası değil, kabul et bunu!” sesinde öfke ve kin vardı konuşurken etrafa nefret saçıyordu ve haklıydı, o adamın savunulması asla mantıklı değildi, bunun bir savunması yâda bahanesi olmazdı. “Yalancı bu kadın, kendi gel yap dedi.” dedi Serra bunu söylerken Hilali gösterdi bu Asya’yı daha fazla sinirlendirdi. “Sensin yalancı!” Asya’nın sözlerinden öfke akıyordu Eren bizi odadan çıkartarak onlardan uzaklaştırdı. “Hilal sen benimle gel, benim evimde kal bu pislik sana dokunmaz, hem evim Balca’nın evine çok yakın daha güvende olursun.” diyerek Hilale döndü. “Hayır, kabul edemem bunu çok büyük bir iyilik.” dedi Hilal “Hayır, bunu kabul etmiyorum benimle geliyorsun ve güvende oluyorsun Hilo.” Asya ona destek olmak için çabalıyordu Hilal bunu fark etmişti ve Asya’ya gülümsedi. “İyi ki varsın, yani varsınız…” dediğinde üçümüzde gülümsedik. “Kabul ediyor musun? Etmesende geleceksin, ama yine sorayım ben.” Hilal’i güldürmeye çalışıyordu, “Olur ama, çok yük olurum size.” dedi Hilal “Hayır be, ne yükü bende evde kafa yapacak birini arıyorum, bu kızılın geleceği yok.” dediğinde Asya’ya dilimi çıkarttım. “Kıskanç hemen nasıl kıskandı Hilo.” Asya hepimize ima ile baktı. “Tamam siz gidin o zaman, ben bu pisliğin icabına bakarım, Balca iki gün sonra duruşma olma ihtimali var, gelir misin? Yani hepimizin orada olması gerekiyor aslında.” dedi Eren haklıydı burada olmanın anlamı yoktu “Hepimiz duruşma günü orada olacağız.” diyerek sözleştik vedalaştıktan sonra arabaya doğru ilerledim. Arabaya yaklaşınca anahtarı çıkardım kilidini açıp bindim, ceketimin cebinde olan telefonumu elime aldım.
Anıl 52 cevapsız çağrı…
Anıl 17 mesaj….
Bunları görünce hemen aramalarına cevap verdim çaldırınca hemen açtı “Ay çiçeği neredesin meraktan öldüm.”
“İyiyim Anıl merak etme evde misin hala?”
“Evet, meraktan öldüm neredesin eve gel.”
“Geliyorum gelince konuşuruz bunları olur mu Ege uyandı mı?”
“Hayır, hala uyuyor uykucu…”
Bunu duyunca kıkırdadım “Uykucu ama nasıl uykucu çok tatlı uykucu.” dedim
“Evet, aynı se-“ devamını getirmedi fakat ben ne diyeceğini anlamıştım o getirmeyince ben getirdim
“Evet aynı ben.”
“Aynen sen ay çiçeği…”
“Eve geliyorum Ege’ye bir şeyler almaya gidelim.”
“Tabi olur elbette ki gideriz sen iste yani ihtiyaç sonuçta.”
“Görüşürüz…”
“Görüşürüz…”
Aramayı sonlandırarak arabayı çalıştırdım, gaza bastım ve olabildiğince hızlı gittim. Az yolum kalmıştı zaten. Radyoyu açtım ve sevdiğim şarkıyı seçerek dinlemeye başladım. Nakarat kısmının sonlarına doğru eve geldiğimi anladım ve kapattım. Arabadan dışarı çıkarak evin kapısına doğru ilerledim. Anahtarı cebimden çıkarıp kapıyı açtım. Açtığımda beraber koşuşturan Ege ve Anıl’ı gördüm. Anıl, benim geldiğimi fark etmişti ve Ege’yi durdurmuştu.
“Oyununuzu bölmek istemezdim ama gelmek zorundayım, ve gidip kıyafet almamız gerekiyor,” dediğimde Ege üzgün bir tavır takındı.
“O zaman kıyafet aldıktan sonra oyunumuza devam edelim,” dedi.
Ege bunu kafasını sallayarak kabul etti.
“Hadi o zaman gidelim,” dedim. İkisi kafasıyla beni onayladı.
“Benim arabamla gidelim,” dedi Anıl.
Onu başımda onayladım. Anıl’ın arabasının olduğu yere gitmeye koyulduk. Hızlı ama yavaş adımlarla yürüyorduk. Ege, Anıl ve ben ortamdaydık, el ele tutuşuyorduk. Bu durumu idrak edemiyordum. Anıl, resmen benim hislerimi değiştiriyordu ve ben engelleyemiyordum. En çok korktuğum başıma geliyordu; âşık oluyordum.
“Nereye gidelim? Kıyafetleri aldıktan sonra belki lunaparka gidebiliriz, belki bir sinema, ne dersiniz? Gideli mi?”
Anıl bu soruyu Ege’ye ve bana sormuştu.
“Size çok yük olmak istemem,” dedi Ege.
Bunu söylediğinde arabaya binmiştik.
“O nasıl söz öyle Ege? Sen bize yük değilsin,” dedim.
Ege mahcup bir tavırla boynunu büktü.
“Bir daha ağzından böyle bir laf duymayacağım. Ege, sen bize asla ama asla yük değilsin,” dedi Anıl bu cümlesiyle Ege’ye güven vermişti.
“Özür dilerim, bunu söylediğim için çok üzgünüm,” dediğinde Ege’ye baktım, ona bir anne sıcaklığında gülümsedim. O da bana karşı buruk bir gülümseme çehresine yerleştirdi.
Anıl’ın telefonu çaldı, telefon arabaya bağlı olduğu için arayan kişinin adı gözükmüştü; Yıldıray diye biri arıyordu.
“Cevapla istersen, belki önemlidir,” dedim.
Başını olumsuz anlamda salladı.
“Hayır, şu anda ailemle birlikteyim, onlar her şeyden önemli,” diyerek Ege’ye baktı.
Ege ona bu sözü için tebessüm etmişti.
“Aileden daha önemli şeyler de vardır, Anıl, ve ailesi olmayanlar bilmez bunu,” dedim.
İma mı anlamış olacak ki:
“Haklısın, ailesi olanlar en önemli olanın o olduğunu sansarlar,” dediğinde yüzündeki gülümseme düşmüş, onun yerine “Haklısın, anlamazlar, en önemli olanın o olduğunu sansarlar,” dediğinde benim de alayla çerçevelemen çehrem düştü.
Onun haline ben de üzüldüm. O üzülmeyip ne yapsın?
“Üzgünüm, böyle söylemek istemedim, biliyorsun, Anıl.”
“Üzülme, benim için üzülme, değmez, benim gibi birine,” sesi buruk çıkıyordu, artık gözleri doluydu, zor tutuyordu kendini ama yine de dolu gözlerle bana gülümsedi. Dudaklarına yayılan buruk gülümseme beni daha çok vicdan azabına sürükledi.
“Özür dilerim, gerçekten, lütfen affet beni, vicdanım rahat olmaz,” dediğimde bana bakmayı bıraktı ve arabayı çalıştırdı.
“Vicdan azabı…” duraksadı. Bu duraksama, cümlesinin kötü biteceğine dair bir göstergeydi.
“Kimse yaptığı için üzülmez, sadece olmayan vicdanlarını palavralarıyla susturmaya çalışıyorlar,” dediğinde kaşlarımı hafif bir şekilde çattım. Bana bakarak gülümsedi.
“Değişik bir düşünce ama gerçek bu değil, yalanlar gerçekleri yansıtır, Anıl,” dediğimde onun cümlesiyle çakıştığını düşündüm.
“Hayır, yalanlar gerçeğin acı yüzüdür, bunu anlamakta…”
"Başka çaremiz yoktur. Sen veya başka insanlar, yalandan olan vicdanlarını rahatlatmak için özür dilerler," dediğinde bana söz hakkı tanımadan tekrar konuşmayı ele aldı. "Bir insan eğer gerçekten vicdan azabı çekmek istemiyorsa, kötü bir tercih yapmaz; bu hata değil, tercih," bunu üstüne bastırarak söylemişti. Arkaya doğru uzanıp Ege’ye baktım, uyuyordu. Çok uzun süredir konuşmamız onun uykusunu getirmiş olacak ki, gözlerini kapamış, yeni bir masala adım atıyordu.
"Tamam, biz buraya konuşmaya değil, Ege’ye bir şeyler almaya geldik, Anıl, sür şu arabayı!" dediğimde, önüne döndü ve çalıştırdığı arabayı sürmek ne kadar zor olabilirdi?
Anıl arabayı sürerken, Anıl’ın bana olan cümleleri teker teker zihnimde canlandı. Hayır, hiçbirinin gerçeklik payı yoktu, asla olamazdı, olmamalıydı. Bunları düşünürken, Anıl’ın tarafına baktığımı düşünmemiştim.
"Aklın nerede senin, beni izlemek hoşuna mı gidiyor?" diyerek bana soru yöneltti.
"Hayır, tabi ki, neden seni izleyeyim? Sadece başıma bela oldun, o kadar. Bir şey düşünmüyorum sana baktığımı fark etmedim," dedim.
Anıl hemen cevabı yapıştırdı:
"İnsan bir şey düşünürken sevdiğine bakarak düşünür," dediğimde kafamı olumsuz anlamda salladım.
"O öyle değil yalnız. Hem biraz zaman tanı, belki seni severim, ha, ne dersin?" dediğimde yüzünde alaycı bir gülümseme oluştu.
"Sana Özdemir Asıf’ın bir sözünü söylememi ister misin?" başımı bu sefer olumlu anlamda salladım.
"Her şeyi zamana bıraktık. Zamanımız var mı, bilmeden." Bu söz bana ölümün ansız olduğunu hatırlatıyordu.
"Harika bir söz, biliyorum bu sözü," diyerek Anıl’a karşılık verdim.
"Sana kitap önersem, okur musun?" dediğinde ona cevap vermek için hazır bir haldeydim.
"Olur elbette, okumayı severim," dedim.
Başını yana yatırdı.
"İki Şehrin Hikâyesi."
Dudaklarımı büktüm.
"Okurum, sen okudun mu?" dediğimde başını olumlu bir anlamda salladı.
"Çok kez okudum, hepsinde aynı son ile karşılaştım ve bana ne öğretti biliyor musun?" dediğinde başımı olumsuz anlamda salladım.
"Some things can’t be changed, so some things should be left to flow naturally," dediğinde, bu söze karşılık gülümsedim.
"Bu sefer hak verdim sana, haklılık payın var sanki, ha?" dediğimde gülümsemesi büyüdü.
"Küçük bir pay mı sadece?" dediğinde kaşlarımı çattım.
"Ne bekliyordun ki, sana hak mı vereyim bir de?" bunu söyledikten sonra küçük bir kahkaha attım, haklılık payı olsa bile ona asla bunu söylemezdim.
"Seni gözüm bir yerlerden ısırıyor, Anıl, fakat çıkaramıyorum," dedim ona dönerek.
"Bilmem, belki daha önce karşılaşmışızdır ve sen hatırlamıyorsundur," ona dudaklarımı bükerek cevap verdim. O bana bir yerlerden çok tanıdık geliyor fakat tam anlamıyla çıkaramıyordum.
"Ama bu imkânsız, biz tanışmayız," sözümü biraz düşündü.
"Neden imkânsız? Beni tanımak senin geçmişini mi kirletir?" dediğinde gözlerimi devirdim.
"Ahh, aynen öyle, geçmişim senin gibi biriyle kirlensin istemiyorum," bu kelimeler bir araya gelerek bir hançere dönüştü, Anıl’ın boğazına bir yumru oluştu.
"Şakan benim canımı yaktı," nefesimi dışarı bıraktım. Anıl hala bir erkek çocuğu gibi kırılgandı.
"Şaka mı? Ya da boşver, önemli değil," diyerek konuyu kapattım, o da bu lafımın üstüne bir şeyler söylemedi.
"Biraz daha hızlan, geç kalıyoruz, akşam olmaya yakın," dediğimde arabayı hızlandırdı.
"Az kaldı, sabret," bir dükkânın önünde durdu.
"Siz gidin, alın," elini cebine attı, cüzdanından kredi kartını bularak bana uzattı. Elimle iterek teklifini geri çevirdim.
"Neden gelmiyorsun? Gelmek için çok hevesliydin,"
"Ege..." duraksadı, sanki sesini ona duyurmak için seslendi.
"Onun için," bunları söyledikten sonra bir şeyler daha mırıldandı fakat o kadar kısık sesle konuştu ki, duramadım. Sorsam da söylemezdi.
"Ben," dedim sadece, devamını bekledi. Devamı gelemedi, kendimde bu cesareti bulamadım.
"Sen..." hayır, Anıl, bunu bende bilmiyorum.
"Sana bu cümlemin devamını başka bir zaman söyleyeceğim ama şu anda değil, bana biraz zaman tanı," dedim, direkt olarak uzatmadım, kafasını inanmakta zorluk çeker gibi salladı. Ona cümlemin devamını söyleyemeyecektim, kapıyı açarak çıktım...
10 Sene önce…(İzmir)
“Baba hayır, onunla arkadaş falan olmam o aptalın teki ve benden 2 yaş büyük sınıflarımız aynı değil o 2 sınıf üstümde.” dediğimde babam bana cevap vermek için beklemedi. “İyi anlaşacağınızı düşünüyorum bu yüzden onunla azda olsa konuş “Onu bir gün sarı saçlarından tutup yere atacağım gamzelerinden bıçak sokacağım” diyerek sesimin tınısını bir nebze yükselttim babam bu lafıma gülerek karşılık verdi annem içeriye girdi “Anlamıyorum, eli yüzü düzgün çocuk hem de çok yakışıklı.” benimle alay ediyorlardı resmen. “Hayır, anne öyle falan değil aptal o.” Annem ve babam bu sözüme daha fazla güldü. “Ondan hoşlandığın için mi bu kadar sinirlendin. Yâda gamzen olmadığı ve onu kıskandığın için sence hangisi?” “Hayır, asla ondan hoşlanmıyorum onu kıskanmıyorum da neden olsun ki böyle bir şey?” dediğimde annem iç çekti. “Bence öyle, yoksa başka türlü bu kadar huyuna dokunmazdı Balca…” dediği şeyler beni daha çok sinirlendirdi ondan neden hoşlanayım ben? “Haydi, gelirler az sonra sofraya yardım edin.” Annemin sesi ile çektim. “Ne güzel bizde yatıp kalkıyorlar.” dediğimde annem koluma yavaşça vurdu “Denir mi kız öyle!” dediğinde babama bakarak gülümsedim oda aynı fikirdeydi ya biz onların evinde yâda onlar bizim evimizde oluyorlardı. Bu durum bazen çok can sıkıcı oluyordu, bunları düşünürken kapı çaldı onların geldiğini anladım, ve tekrar efkârlı bir nefes verdim kapının kulpunu yavaşça istemeyerek aşağı çektiğinde kapının hızlı açılacağı tutu ve maalesef karşımda, Anılı gördüm geniş geniş sırıtmış elindeki ayçiçekleri ile bana bakıyordu gamzelerini belli edecek kadar geniş gülüşü vardı. “Gamzesine şıçtığım.” Sesimin tınısını oldukça sessiz tutmak istiyorumdur fakat beni duymuştu “Buyurun ayakta kalmayın.” Diyerek içeriye davet ettim Anıl benim yanıma yanaştı ve kulağıma eğildi. “Çok yakın bir zamanda gamzelerimi görmek için can atacaksın…” bu lafı benim için son damlaydı, ona öfkeyle döndüm ama o bana geniş geniş sırıtıyordu. Bu durum fazlasıyla rahatsızlık vericiydi ona cevap vereceğim sırada annem bize bağırdı. “Daha ne kadar orada duracaksınız? Gelin hadi sofraya yemek yiyelim birlikte.” Anıl beni kolumdan tutarak sofraya doğru çekti, bende onun peşine takıldım. “Kaynaşıyorsunuz sanki… Biz seni gelinimiz yapmak çok isteriz.” Gözlerim şokla aralandı boğazımı temizleyerek Anıl’ın yanından uzaklaştım, kendime bir sandalye çekerek yemek masasına oturdum. Anıl bunun ardından yanıma yaklaştı ve ibret olsun diye yanıma sandalye çekerek yemek masasına oturdu, bu haraketli ne kadar büyükleri güldürse bile benim hoşuma gitmemişti. Anıl aniden ayağa kalkarak annemin yanına gitti. “Mehtap anneciğim, ben sizin elinizi öpememiştim unutmuşum, saygısızlığım için kusura bakmayın verin öpeyim elinizi ” annem bu sözün üstüne samimi bir şekilde gülümsedi “Olur mu çocuğum öyle şey? Önemli değil.”
“Öyle olmaz öpeyim ben sizin elinizi.” diyerek uzattı annemde elini uzattı Anıl’da dediği gibi yaparak annemin elini öpüp alnına koydu aynı şekilde babamın da elini uzatmasını bekledi, babamda uzattı onunla öptü anneme dönerek “Kızınız güzelliğini sizden almış, çok belli oluyor bu” diyerek iltifat etti “Teşekkür ederiz…” “Hem size çok benziyor kızıl saçları, bal rengi gözleri, dolgun dudakları, pamuk gibi teni ikinizde bu kusursuz kılıyor.” bunları söylerken bana bakmayı ihmal etmiyordu tabiide beni övmesi hoşuma gitmişti fakat bu kadarını beklemiyordum. “Vay be çok incelemişsin her halde Anıl” dedim aslında niyetim laf sokmaktı. “İnsan karşısında senin gibi bir güzellik görünce izlemeden duramıyor.” Dediğinde yanaklarım al al olduğunu anladım derin bir iç çektim ağzıma çektiğim görünmez fermuarı Layla hanım fark etmiş olacak ki benim yerime sözü devraldı “Tabi güzel olacak oğlum. İzmir güzeli sonuçta o haksız mıyım?” Layla hanıma karşı gülümsedim, “Tamam yeter utandı bence artık…” Anıl da benim yanıma doğru geldi sandalyeyi çekip oturdu. “Anıl aranızda kaç yaşa var?” Babam bu soruyu neden sorduğu bariz bir şekilde belliydi, benim için sormuştu “Ben 2 yaş büyüğüm 17 yaşındayım, ben 12. Sınıfım…” Dediğinde babam samimi bir şekilde gülümsedi “Anladım bölüm olarak ne düşünüyorsun?” dediğinde Anıl ağzını araladı cevap vermek için ama babası ondan önce davrandı. “Bizim şirkete geçecek, onu istiyor zaten.” Babası Anıla set bir şekilde baktı. “Evet bende onu istiyorum, hem yatkınlığım var babamdan çok özenmişimdir zaten.” Babası sert bakışlarını Anıl’ın üstünden çekerek yemeğe odaklandı. “Pekâlâ anladım, Balcada savcı olmak istiyor zaten biliyorsun çocukluktan beri bundan bahsedip başımızın etini yiyor.” Anıl bana bakarak gülümsedi. “Biliyorum bilmez miyim? Onunla laf dalaşına girmek çok eğlenceliydi bunu söylemeden edemem…” dediğinde kaşlarımı çattım. “Tamam, bırakın yine çatışmayın küçücük çocuk değilsiniz artık.” dediğinde hepimiz yemeklerimize odaklandık.
Zaman öyle hızlı geçti ki anlayamadık bile…
Bölüm etkileşimi
