8. bölüm · 𝑷𝒍𝒆𝒂𝒔𝒆 𝒅𝒐𝒏’𝒕 𝒕𝒆𝒍𝒍 𝒕𝒉𝒆𝒎
❕8❕
Minho’nun o sırıtışı Chan’ın sinirini bozuyordu çünkü… haklı olabileceğini düşünmeye başlamıştı.
“Abartıyorsun.”
“Hmm.”
“Ciddiyim.”
“Tabii.”
Chan tam cevap verecekti ki Felix bu kez koridorun sonundan tekrar bağırdı:
“HYUNG KOŞ SEUNGMİN GİDİYOR.”
“Felix sanki adam kaçırılıyor gibi bağırmayı bırak,” dedi Minho.
Ama Chan gerçekten refleksle yürümeye başlamıştı bile.
Ve Minho arkasından bakıp kendi kendine güldü.
“Tamam. Baya düşmüş.”
Chan prova salonuna geri döndüğünde Seungmin çantasını toplamaya çalışıyordu. Kulaklık kablosu çantaya dolanmıştı ve hafif sinirli görünüyordu.
Chan onu birkaç saniye izledi.
Gerçekten çok farklı görünüyordu artık.
İlk geldiği zamanki o sürekli kendini küçülten hâli biraz biraz kayboluyordu sanki.
“Felix beni niye acil durum gibi çağırdı?”
Seungmin başını kaldırdı. “Çağırmadım ki.”
“Biliyordum. O drama bağımlısı.”
Seungmin küçükçe güldü.
Chan onun yanına yürüyüp eğildi. Sessizce kulaklık kablosunu çantadan çıkarmaya başladı.
Seungmin birkaç saniye onu izledi.
“Sen bunu nasıl becerdin?”
“Liderlik yeteneği.”
“Bence yaşlılık deneyimi.”
Chan direkt ona baktı. “Bir daha de.”
Seungmin kahkahasını tutmaya çalışıyordu artık. Chan da dayanamayınca gülmeye başladı.
Bir süre sonra birlikte şirketten çıktılar. Hava kararmıştı tamamen. Sokak lambalarının ışığı kaldırıma vuruyordu.
Seungmin çantasını omzuna geçirirken sessizce konuştu.
“Bugün için teşekkür ederim.”
Chan kafasını çevirdi. “Ne için?”
“Provada söylediklerin için.”
Chan birkaç saniye sustu.
“Gerçekti çünkü.”
Seungmin’in adımları hafifçe yavaşladı.
Chan devam etti.
“Cidden çok iyiydin bugün.”
Seungmin’in yüzündeki ifade o kadar yumuşamıştı ki Chan istemsizce bakmaya devam etti.
Sonra bir anda Seungmin’in telefonu çaldı.
Ekrana baktığı anda yüzündeki o rahat ifade biraz değişti.
Chan bunu hemen fark etti.
“Yine mi?”
Seungmin kısa bir nefes verdi. “Eski arkadaşım.”
“Açmayacak mısın?”
Seungmin birkaç saniye ekrana baktıktan sonra telefonu susturdu.
“Canım istemiyor.”
Chan direkt başka bir şey sormadı. Ama birkaç saniye sonra yavaşça konuştu.
“Canını sıkan biri mi?”
Seungmin omuz silkti ama gözlerini yere indirmişti.
“Eskiden sürekli kilom hakkında konuşurdu.”
Chan’ın yüzü anında gerildi.
“Şaka yaptığını falan sanıyordu.”
Sessizlik oldu.
Chan birkaç saniye hiçbir şey söylemedi çünkü sinirlenmişti. Gerçekten sinirlenmişti.
Seungmin bunu fark edince hafifçe güldü.
“Niye gerildin ki sen şimdi?”
Chan direkt ona baktı.
“Çünkü biri seni kötü hissettirmiş.”
Bu cümle Seungmin’in nefesini bir saniyeliğine durdurdu.
Chan bunu fark etmeden devam etti.
“Ve bunu komik sanması ayrı saçmalık.”
Seungmin cevap veremedi.
Çünkü Bang Chan bazen öyle şeyler söylüyordu ki… kalbi resmen yerinde duramıyordu.
Tam o sırada hafif bir yağmur başlamaya başladı.
İkisi aynı anda yukarı baktı.
“Harika,” diye mırıldandı Seungmin.
Chan direkt ceketini çıkarıp onun başına tuttu.
“Koş.”
“Sen?”
“Ben iyiyim.”
“Dün de aynısını dedin.”
Chan güldü. “Çünkü gerçekten iyiyim.”
Sonra hiç düşünmeden Seungmin’in bileğini hafifçe tuttu.
“Haydi.”
Ve birlikte yağmurun altında koşmaya başladılar.
Yağmur birkaç saniye içinde hızlandı. Sokak lambalarının altında düşen damlalar parlıyordu artık. Seungmin bir eliyle Chan’ın tuttuğu ceketi başının üstünde tutmaya çalışırken diğer eli hâlâ Chan’ın bileğindeydi.
Daha doğrusu…
Chan bırakmamıştı.
Birlikte koşarken ikisi de istemsizce gülmeye başlamıştı. Çünkü görüntü gerçekten saçmaydı. Jisung görse kesin yere yatıp dalga geçerdi.
“Yavaş!” dedi Seungmin nefes nefese.
“Islanıyoruz çünkü.”
“Zaten ıslandık.”
Chan dönüp ona baktı.
Ve gerçekten haklıydı.
Seungmin’in saçları tamamen dağılmıştı artık. Yanaklarına yağmur damlaları düşüyordu. Nefes nefese kaldığı için hafifçe gülüyordu.
Chan bir anda birkaç saniye duraksadı.
Çünkü… çok güzel görünüyordu.
Seungmin onun yavaşladığını fark edip kaşını kaldırdı.
“Ne oldu?”
Chan hemen kendine geldi. “Hiç.”
“Yalan.”
“Sen bana çok yalan diyorsun son zamanlarda.”
“Çünkü sürekli garip davranıyorsun.”
Chan kahkaha attı. “Garip olan sensin.”
Tam o sırada yağmur biraz daha şiddetlendi. İkisi de istemsizce yakınlarındaki küçük bir binanın çatısının altına kaçtı.
Nefes nefese kalmışlardı.
Seungmin hâlâ gülüyordu hafif hafif. “Şu an baya kötü görünüyorum.”
Chan direkt ona baktı.
“Hayır.”
Cevap o kadar hızlı gelmişti ki Seungmin birkaç saniye sustu.
Chan da ne dediğini yeni fark etmiş gibi gözlerini kaçırdı.
“Yani… kötü görünmüyorsun.”
Seungmin’in kalbi yine o anlamsız şekilde hızlandı.
Yağmurun sesi etraflarını dolduruyordu. Sokak neredeyse boştu. Birkaç saniye boyunca sadece birbirlerine baktılar.
Ve Chan o an şunu fark etti:
Minho haklıydı.
Tam anlamıyla düşmüştü.
Seungmin saçından damlayan suyu eliyle geriye atarken hafifçe güldü.
“Sanırım biraz ıslandık…”
“Biraz olduğuna emin miyiz? Çünkü ben sıçana benziyorum da şuan.”
İkisi de aynı anda gülmeye başladı.
Sonra sessizlik oldu.
Ama bu kez farklıydı.
Chan’ın bakışları istemsizce Seungmin’in dudaklarına kaydı. Sadece bir saniyeliğineydi belki ama Seungmin fark etmişti.
Çünkü nefesi hafifçe durmuştu.
Chan hemen gözlerini kaçırdı.
“Özür dilerim,” dedi istemsizce.
“Ne için?”
Chan cevap vermedi.
Ama Seungmin anlamıştı galiba.
Çünkü bu kez o da gözlerini kaçırdı.
Yağmurun sesi daha da belirginleşirken aralarındaki mesafe garip şekilde küçülmüş gibiydi. İkisi de hareket etmiyordu.
Sonra Seungmin çok sessiz bir sesle konuştu.
“Bende hâlâ korkunç olduğunu düşünmüyorum.”
Chan istemsizce güldü.
“Ne alaka şimdi?”
“Bilmiyorum.” Seungmin küçükçe omuz silkti. “Sadece… ilk gün çok farklı görünüyordun.”
“Şimdi?”
Seungmin birkaç saniye boyunca ona baktı.
Sonra gözlerini yavaşça kaçırıp:
“Şimdi fazla iyi davranıyorsun.” dedi.
Chan’ın kalbi o an gerçekten duracak gibi oldu.
Chan birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedi.
Çünkü Seungmin bunu söylerken gerçekten ciddi görünüyordu.
“Şimdi fazla iyi davranıyorsun.”
Yağmurun sesi ikisinin arasındaki sessizliği dolduruyordu ama Chan’ın kalbi o kadar hızlı atıyordu ki başka hiçbir şeyi düzgün duyamıyordu sanki.
Seungmin bunu söyledikten sonra hafifçe utanmış gibi gözlerini yere indirdi. Parmakları hâlâ Chan’ın ceketinin ucuyla oynuyordu.
Chan istemsizce gülümsedi.
“Bu şikayet mi?”
Seungmin küçükçe burun kıvırdı. “Henüz karar vermedim.”
“Henüz mi?”
“Belki sonra korkunç tarafın geri çıkar.”
Chan dramatik şekilde iç çekti. “İmajım mahvoldu.”
Bu kez Seungmin daha rahat güldü. Yağmurun altında saçları hâlâ hafif ıslaktı ve Chan yine istemsizce ona bakakaldı.
Gerçekten kötü durumdaydı artık.
Seungmin bunu fark edince kaşını kaldırdı.
“Yine bakıyorsun.”
Chan direkt başka yere baktı. “Yok.”
“Bir dakika önce bana da aynısını söyledin.”
“Demek bana benzemeye başlamışsın.”
“Bu hakaret mi?”
“Biraz.”
İkisi aynı anda gülmeye başladı.
Yağmur biraz hafiflediğinde Chan yeniden dışarı baktı.
“Koşarsak yetişiriz.”
Seungmin başını salladı. “Koşalım öyleyse.”
Tam yeniden hareket edeceklerdi ki Seungmin’in ayağı kaydı.
Her şey bir anda oldu.
Seungmin refleksle dengesini kaybederken Chan direkt belinden tuttu.
Ve ikisi de aynı anda dondu.
Chan’ın eli hâlâ Seungmin’in belindeydi. Seungmin ise refleksle Chan’ın omzuna tutunmuştu.
Aralarındaki mesafe bu kez gerçekten yok olmuştu neredeyse.
Seungmin nefesini tuttuğunu fark etti.
Chan da aynı durumdaydı büyük ihtimalle çünkü gözlerini ondan ayıramıyordu.
Yağmurun sesi arkada hafifçe devam ederken ikisi de birkaç saniye boyunca kıpırdamadı.
Sonra Chan çok sessiz bir sesle:
“İyi misin?”
diye sordu.
Seungmin yavaşça başını salladı.
Ama geri çekilmedi.
Chan’ın eli hâlâ belindeydi.
Ve bu durumun ikisinin de farkında olması ortamı daha da kötü yapıyordu.
Ya da… daha iyi.
Seungmin sonunda hafifçe gülmeye çalıştı.
“Sanırım biraz sakarım.”
Chan istemsizce ona daha da yaklaşmıştı farkında olmadan.
“Biraz mı?”
Seungmin gözlerini devirdi ama gülüyordu.
Chan o an dayanamayacağını hissetti.
Çünkü Seungmin ona bu kadar yakınken düzgün düşünemiyordu artık.
Tam o sırada Seungmin’in telefonu çaldı.
İkisi de aynı anda irkildi.
Seungmin hızla geri çekildi, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Telefonunu cebinden çıkarıp ekrana baktı.
Ve direkt yüzünü buruşturdu.
Chan nefesini toparlamaya çalışırken sordu:
“Yine aynı kişi mi?”
Seungmin başını salladı.
Chan’ın yüzündeki ifade hemen değişti.
“Engelle şunu.”
Seungmin şaşkınca ona baktı. “Ne?”
“Ciddiyim.”
“Chan…”
“Birinin sürekli seni kötü hissettirmesine izin verme.”
Sesi bu kez daha ciddiydi.
Seungmin birkaç saniye boyunca ona baktı. Sonra yavaşça telefona döndü.
Ve gerçekten engelledi.
Chan bunu görünce istemsizce rahatladı.
Seungmin telefonu cebine koyduktan sonra küçükçe gülümsedi.
“Bu biraz çekiciydi.”
Chan direkt dondu.
“…Ne?”
Seungmin bunu söylediğini yeni fark etmiş gibi gözlerini büyüttü.
“Ben onu sesli mi söyledim?”
^-^
Yurda döndüklerinde ikisi de normal davranmaya çalışıyordu ama pek başarılı oldukları söylenemezdi. Çünkü yağmurun altında yaşanan o birkaç dakika sürekli akıllarına geri dönüyordu.
Seungmin hâlâ “Bu biraz çekiciydi” cümlesini neden söylediğini düşünüyordu. Daha doğrusu neden bunu gerçekten sesli söylediğini.
Bang Chan ise koridorda yürürken kendi kendine sakinleşmeye çalışıyordu. Ama işe yaramıyordu.
Kapıyı açıp içeri girdiklerinde salondan yine her zamanki gürültü geliyordu. Felix battaniyeye sarılmış halde Hyunjin’e bir şey anlatıyor, Jisung yüksek sesle itiraz ediyor, Minho ise hepsinden bıkmış görünüyordu.
Tam içeri girdikleri anda Felix’in gözleri ikisinin üstünde dolaştı. Islak saçlar, aynı ceket, kızarmış yüzler…
Felix’in ağzı yavaşça açıldı.
“Oha.”
Hyunjin de dönüp baktığı anda kahkahayı bastı. “Bunlar kesin bir şey yaşadı.”
“Bir şey yaşamadık,” dedi Chan fazla hızlı şekilde.
Minho direkt kaşını kaldırdı. “Savunmaya geçme hızın çok şüpheli.”
Seungmin o an ortamdan kaçmak ister gibi ayakkabılarını çıkarıp hızlıca odalarına yöneldi. “Ben üstümü değiştireceğim.”
Felix arkasından bağırdı:
“SEUNGMİN YÜZÜN NİYE KIRMIZI?”
“ÜŞÜDÜM.”
“YALAN.”
Chan da odasına geçecekti ki Jisung bir anda önüne çıktı.
“Hyung.”
“Ne?”
“Sen de mi üşüdün?”
Chan direkt gözlerini kapattı. “Han Jisung.”
“Efendim.”
“Sus.”
Ama iş işten geçmişti bile. Salondaki herkes sırıtıyordu artık.
O gece oda normalden daha sessizdi. Seungmin üstünü değiştirmiş yatağına geçmişti ama telefonuyla bile ilgilenmiyordu. Sürekli aynı an gözünün önüne geliyordu.
Chan’ın eli belindeyken ona bakışı…
Kalbi yine gereksiz şekilde hızlandı.
Tam o sırada Chan banyodan çıktı. Saçları hafif nemliydi, siyah tişört giymişti ve yorgun görünmesine rağmen nedense fazla iyi görünüyordu.
Seungmin istemsizce ona baktı.
Ve birkaç saniye boyunca gözlerini çekemedi.
Chan bunu fark ettiği anda göz göze geldiler. Sonra ikisi de aynı anda başka yere baktı.
Odanın içindeki hava artık eskisinden çok farklıydı.
Chan yatağına oturduktan sonra birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra istemsizce konuştu.
“Bugün…”
Seungmin hemen kafasını kaldırdı. “Hm?”
Chan kısa bir nefes verdi. “Telefonu engellemen iyi oldu.”
Seungmin yavaşça başını salladı. “Haklıydın sanırım.”
“Genelde öyleyimdir.”
Bu cümleyle birlikte ortam biraz hafifledi. Seungmin küçükçe güldü.
Chan birkaç saniye onu izledi.
Ve tam o an aklından geçen düşünce yüzünden resmen dondu.
“Onun gülmesini sürekli görmek istiyorum.”
Bu düşünce artık normal değildi.
Karşı tarafta Seungmin de kendi içinde aynı karmaşayı yaşıyordu. Çünkü Bang Chan’ın yanında olmak artık sadece güvende hissettirmiyordu.
Aynı zamanda kalbini hızlandırıyordu.
Ve bu durum onu biraz korkutuyordu.
Tam o sırada Chan hafifçe doğruldu.
“Seungmin.”
“Hm?”
“Bugün söylediğin şeyi…”
Seungmin’in gözleri anında büyüdü. “Hangisini?”
Chan birkaç saniye onu izledi. Sonra hafifçe sırıtıp:
“Çekici kısmını.” dedi.
Seungmin direkt yastığını yüzüne kapattı.
Chan kahkahasını tutamadı. “Gerçekten utanıyorsun.”
“Uyuyacağım ben.”
“Kaçma.”
"Chan sus.”
Chan hâlâ gülüyordu ama birkaç saniye sonra yüzündeki ifade yavaşça değişti.
Çünkü Seungmin’in utanmış hâli bile ona fazla tatlı gelmeye başlamıştı.
Ve bu durum, giderek daha tehlikeli bir hâl alıyordu...
⋆⋆⋆ ─── ❀ ─── ⋆⋆⋆
Söyleyecek bir şey bulamadım direk soru soracağıım
~En sevdiğiniz abur cubur?
-Mirae
