3. bölüm / 3
̶2̶3̶:̶4̶7̶ KARANLIK AŞKBÖLÜM -3
Bölümler 3Şu an: BÖLÜM -3
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İstanbul, 10.17
Peki, geri kalan iki parçada ne vardı? Babamın nerede olduğunu mu öğrenecektim, yoksa yıllardır doğru bildiğim her şeyin bir yalandan ibaret olduğunu mu?
Telefonumu çantama koyup Karan'ın arkasından yürüdüm.
Asansöre bindiğimizde ikimizden başka kimse yoktu. Karan telefonundan birilerine kısa talimatlar veriyor, karşısındaki insanların itiraz etmesine fırsat bırakmadan konuşmayı bitiriyordu.
“Doğu girişini kapatın. Kimseyi içeri almayın.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Hayır, polisi aramayın. Önce benim görmem gerekiyor.” Telefonu kapattı.
Ona döndüm.
"Polisi neden aramıyorsunuz?”
“Çünkü bu meseleye karışanların arasında polise bilgi taşıyan insanlar da olabilir.”
“Yani kimseye güvenmiyorsunuz.”
“Güven, benim işimde pahalıya mal olur.”
“Ne iş yapıyorsunuz, Karan Bey? İnsanları korkutmak mı?” Bakışlarını bana çevirdi.
“Bazen.”
Cevabı öylesine sakindi ki şaka yapıp yapmadığını anlayamadım.
“En azından dürüstsünüz.”
“Her zaman değil.”
Asansörün kapıları açıldı.
Karan dışarı çıktı. Ben de peşinden yürüdüm. Bizi binanın arka çıkışında siyah bir araç bekliyordu. Şoför kapıyı açtığında Karan başıyla bana işaret etti.
“Bin.”
“Bin.”
“Arabaya binmeden önce bir anlaşma yapacağız.”
İlk defa durup bana gerçekten baktı.
“Dinliyorum.”
“Bana bir daha ne yapacağımı söylemeyeceksiniz. Benden bir şey saklamayacaksınız. Ve annemle konuşurken araya girmeyeceksiniz.”
Karan'ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Başka?”
“Şimdilik bu kadar.”
“Pazarlık konusunda iyisin.”
“Karşımdaki insanın her şeyi kontrol etmeye alışmış olması benim sorunum değil.”
Gülümsemesi kayboldu. Birkaç saniye boyunca beni süzdü.
“Annenle konuşmana engel olmayacağım. Ama senden bir şey sakladığını anlarsam müdahale ederim.”
“Anlaşmamız bu değildi.”
“Ben de her istediğini kabul edeceğimi söylemedim.”
Ona ters ters baktım ve arabaya bindim.Karan arkamdan oturdu. Kapı kapandığında araç hareket etti.
İstanbul'un kalabalığı camın diğer tarafında akıp giderken çantamdaki telefonun varlığını sürekli hissediyordum. Babamın mesajları, fotoğraflar, tarihler… Hepsi birbirine bağlanıyordu ama hiçbir şey anlam kazanmıyordu.
Bir süre sonra Karan konuştu.
“Üniversitede hangi bölümü okuyorsun?”
Beklemediğim bir soruydu.
“Urdu Dili ve Edebiyatı.”
“Neden o bölüm?”
“Bu kadar sorgulayıcı olmanızın sebebi mesleğiniz mi, yoksa insanları rahatsız etmekten hoşlanmanız mı?”
“İkisi de olabilir.”
“Bölümümü isteyerek seçmedim.”
“Peki, ne yapmak istiyorsun?”
Camdan dışarı baktım.
“Henüz karar vermedim. Ama hayatımın geri kalanında başkalarının benim adıma karar vermesini istemediğimi biliyorum.”
Karan bir süre sustu.
“Güzel.”
“Nesi güzel?”
“En azından ne istemediğini biliyorsun. İnsanların çoğu bunu bile bilmiyor.”
Ona döndüm. İlk defa, konuştuğumuz şey yalnızca babam ya da tehlike değildi. Karşımda sürekli emirler veren, soğuk ve kendinden emin adamın altında başka biri varmış gibi hissettim.
Ama bu hisse kapılmak istemedim.
Çünkü onun hakkında bilmediğim şeyler, bildiklerimden çok daha fazlaydı.
--------------
10.46 — Eski ev
Araba, yıllardır kullanılmadığı belli olan dar bir sokağın başında durdu.
Evi hemen tanıdım.
Çocukluğuma dair hatırladığım görüntüler net değildi. Bazıları bir fotoğrafın köşesi kadar keskin, bazılarıysa sisin arkasından bakıyormuşum gibi belirsizdi. Ama o demir kapıyı tanıyordum. Bahçenin duvarındaki çatlağı, girişteki eski lambayı ve kapının yanındaki küçük taşı bile hatırlıyordum.
Arabadan indim.
“Burası…” diye fısıldadım.
Karan yanıma geldi.
“Hatırlıyor musun?”
“Bilmiyorum.”
Gerçekten bilmiyordum. İçimde bir yere dokunan bir şey vardı ama ona isim veremiyordum.
Bahçe kapısı aralıktı.
Karan, yanındaki adamlardan birine eliyle beklemesini işaret etti.
“Biz içeri giriyoruz. Siz burada kalın.”
Adam itiraz edecek gibi oldu.
“Efendim, içeride—”
Karan ona baktı.
Adam cümlesini tamamlamadı.
Bu küçük sahne bile Karan'ın kim olduğunu anlamama yetiyordu. İnsanlar onun yanında yalnızca susmuyordu; ne zaman susmaları gerektiğini de biliyorlardı.
Kapıya yaklaştım.
“Beni neden burada bulduğunuzu söylemediniz.”
“Çünkü ben de yeni öğrendim.”
“Annemin burada olduğunu nereden öğrendiniz?”
“Bir saat önce isimsiz bir ihbar geldi.”
“Kimden?”
“Bilmiyorum.”
“Her şey için aynı cevabı veriyorsunuz.”
Karan bana döndü.
“İstersen arabaya dönüp bekleyebilirsin.”
“Beni buraya kadar getirip şimdi vazgeçmemi mi bekliyorsunuz?”
“Hayır. Korktuğunu kabul etmeni bekliyorum.” Çenemi kaldırdım.
“Korkmuyorum.”
“Lâl, korkmakla geri adım atmak aynı şey değil.”
Bir an sustum.
Sonra kapıyı ittim.
“Öyleyse içeri girelim.”
Evde ağır bir toz kokusu vardı. Perdeler kapalıydı. Salonun ortasında eski bir sehpa, duvarın kenarında örtülerle kapatılmış mobilyalar duruyordu.
Her şey yıllar önce bırakıldığı gibi görünüyordu.
Yalnızca bir şey farklıydı.
Koridorun sonundaki kapının altından ışık sızıyordu.
Annem oradaydı.
Bunu nasıl bildiğimi açıklayamıyordum ama biliyordum.
Koşarak koridora ilerledim.
“Anne?”
Cevap gelmedi.
Kapının kolunu tuttum. Kilitliydi.
“Anne, içeride misin?”
Bu kez içeriden hafif bir ses duyuldu.
“Lâl?”
Dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu.
“Anne!”
Kapıyı çekiştirdim ama açılmadı. Karan yanıma geldi, kapının kilidini inceledi.
“Geri çekil.”
“Hayır, annem içeride!”
“Lâl, geri çekil.”
Sesindeki sertlik beni bir an durdurdu. Bir adım geriye gittim. Karan kapıyla uğraşırken içeriden bir şeyin yere düştüğünü duyduk.
Ardından annemin sesi geldi.
“Lâl, sakın kapıyı açmayın!”
Olduğum yerde donup kaldım.
Karan da durdu.
“Ne dedin?” diye seslendi.
İçeriden cevap gelmedi.
Kapının arkasından üç kez vuruldu.
Tak.
Tak.
Tak.
Sonra annemin sesi yeniden duyuldu.
“Lâl, beni dinle. Karan'a güvenme.”
Başımı ona çevirdim.
Karan'ın yüzü ifadesizdi ama çenesindeki kasların gerildiğini gördüm.
“Annenin burada olduğunu biliyordum,” dedi. “Ama bu kapının arkasında ne bulacağımızı bilmiyordum.”
“Bana yalan söylemediğinizi nereden bileceğim?”
“Bilmeyeceksin.”
Bunu söyleyişinde öyle bir kesinlik vardı ki içimden bir şey koptu.
“Her şeyi böyle mi yapıyorsunuz? İnsanları karanlıkta bırakıp sonra size güvenmelerini mi bekliyorsunuz?”
Karan cevap vermedi.
Sonra kapıya döndü.
“Kapıyı açıyoruz.”
Kapı açıldığında içeride kimse yoktu.
Küçük oda boştu. Tek penceresi içeriden kilitlenmişti. Pencerenin altında eski bir masa, masanın üzerinde bir telefon ve duvarda asılı bir ayna vardı.
Annemin sesi nereden gelmişti?
Odanın ortasına doğru ilerledim. Masadaki telefonu elime aldım. Ekranda bir ses kaydı açıktı.
Kaydın süresi on yedi saniyeydi.
Oynat düğmesine bastım.
Annemin sesi odada yankılandı.
“Lâl, beni dinle. Karan'a güvenme. Eğer bu kaydı dinliyorsan, demek ki yine aynı şeyi yapmış…”
Kayıt aniden kesildi.
“Yine aynı şeyi mi?” diye fısıldadım.
Telefonu çevirdim. Arka kapağının altına sıkıştırılmış küçük bir kâğıt vardı.
Üzerinde tek bir isim yazıyordu.
Murat.
Kâğıdın altında ise bir tarih bulunuyordu. 13 Eylül 2007 — 23.47. Karan kâğıdı elimden aldı. Tarihi gördüğünde yüzü sertleşti.
“Bu geceyi hatırlıyor musun?” diye sordu.
“Hayır.”
“Hiç mi?”
“Doğum günümden bazı görüntüler hatırlıyorum. Bir kapı, yağmur sesi… Sonra hiçbir şey yok.”
Karan kâğıdı cebine koymadı. Masanın üzerine bıraktı.
“Çocukken bir olay yaşadın mı? Hastaneye kaldırıldın mı, uzun süre evden uzak kaldın mı?”
“Annem küçükken çok hasta olduğumu söylerdi. Ama ne hastalığı olduğunu bilmiyorum.”
“Bunu sana ne zaman söyledi?”
“Hatırlamıyorum. Neden?”
Karan gözlerini benden ayırmadı.Çünkü o gece seninle ilgili bir şey oldu.
“Ne?”
Cevap vermek yerine masadaki telefonu aldı. Ekranı incelediğinde kaşları çatıldı.
“Bu telefon buraya bırakılmış.”
“Belli ki.”
“Hayır. Demek istediğim, bu telefonun sinyali hâlâ açık.”
Telefonu bana gösterdi.
Ekranda bir arama vardı.
Görüşme sürüyordu.
Karşı taraftaki kişi bizi dinliyordu.
Karan telefonu masaya bıraktı ve çevresine baktı.
“Buradan çıkıyoruz.”
“Annem nerede?”
“Bu odada değil.”
“Bunu ben de görüyorum!”
Sesim yükselmişti. Karan'a yaklaştım.
“Bana yardım edeceğinizi söylediniz. Şimdi annem ortadan kaybolmuş, babamdan mesajlar geliyor ve siz hâlâ hiçbir şey bilmiyorsunuz!”
“Bana bağırman anneni geri getirmeyecek.”
“En azından bir şey yapıyormuş gibi davranmayı bırakın!”
Karan'ın bakışları karardı.
“Benim ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrin yok.”
“Öyleyse anlatın!”
Bir süre birbirimize baktık.
Sonra Karan çok daha alçak bir sesle konuştu.
“Burada kalırsak, sıradaki mesajı senin telefonuna değil, annenin telefonuna gönderecekler.”
Tam o anda dışarıdan bir ses geldi.
Bir araç kapısı kapandı.
Karan başını çevirdi.
“Arkamda kal.”
Bu kez itiraz etmedim.
11.03
Evin önüne çıktığımızda sokak boş görünüyordu. Karan'ın adamlarından biri bahçe kapısının yanında bekliyordu; diğeri ise sokağın başına doğru koşmuştu.
“Ne oldu?” diye sordu Karan.
“Bir araç gördük. Plakası kapatılmıştı. Sokağın sonundan uzaklaştı.”
“Peşinden gitmeyin.”
Adam şaşırdı.
“Efendim?”
“Bizi buraya çekmek istiyorlar. İstediklerini yapmayacağız.”
Karan'ın sesinde öyle bir otorite vardı ki adam bir daha soru sormadı.
Arabaya doğru yürüdüm ama kapının yanında durdum.
“Beni buraya kimin çağırdığını biliyor musunuz?”
Karan bana baktı.
“Hayır.”
“Peki, beni neden yanınızda tutuyorsunuz?”
“Çünkü seni yalnız bırakırsam, sana ulaşmak isteyen kişiye kolaylık sağlamış olurum.”
“Belki de o kişi sizsiniz.”
Karan bir adım yaklaştı.
“Bana inanmak zorunda değilsin. Ama beni suçlamadan önce şu soruyu kendine sor: Babanın kaybolduğu gece ben onu neden aradım?”
Cevap veremedim.
“Çünkü ona bir şey oldu,” dedi Karan. “Ve bunu yapan kişinin kim olduğunu ben de öğrenmek istiyorum.”
“Abinizin ölümüyle babamın kaybolması arasında gerçekten bağlantı var mı?”
“Evet.”
“Peki o gece ne oldu?”
Karan gözlerini benden kaçırdı.
İlk defa.
“Bunu henüz anlatamam.”
“Yani biliyorsunuz.”
“Bazı parçalarını biliyorum.”
“Ve bana söylemiyorsunuz.”
“Çünkü bildiklerimin bir kısmının yanlış olduğundan şüpheleniyorum.”
Ona baktım.
“Ne demek bu?”
“Yıllardır yanlış kişiyi arıyor olabilirim.”
Sözleri içime ağır bir taş gibi oturdu.
“Peki kimi arıyorsunuz?”
Karan'ın bakışları yeniden bana döndü.
“Bunu öğrenmek için önce o gece kapıyı kimin açtığını bulmamız gerekiyor.”
İçim ürperdi.
Mesajdaki cümleyi hatırladım.
Çünkü o gece kapıyı açan kişi oydu.
“Kapıyı açan kişi siz miydiniz?”
Karan uzun süre sustu.
Sonra başını hafifçe eğdi.
“Evet.”
Dünya bir anlığına durdu.
“Ne?”
“Babanın kaybolduğu gece kapıyı ben açtım.”
Bir adım geriledim.
“Peki içeride ne gördünüz?”
Karan'ın yüzündeki ifade sertleşti.
“Hatırladığım kadarıyla, baban yerdeydi. Annen seni kucağına almıştı. Abim ise kapının önünde duruyordu.”
“Sonra?”
“Sonrasını hatırlamıyorum.”
“Nasıl hatırlamıyorsunuz?”
“Çünkü o gece başımdan darbe aldım. Uyandığımda evde kimse yoktu.”
Ona inanmak istemiyordum.
Ama yalan söylediğini de kanıtlayamıyordum.
“Bunu neden daha önce anlatmadınız?”
“Çünkü o geceyi bilen herkes ya kayboldu ya da sustu.”
“Annem de mi?”
Karan cevap vermedi.
Bu sessizlik, bütün cevaplardan daha korkutucuydu.
Arabaya bindiğimizde ellerim hâlâ titriyordu. Camdan dışarı bakıyor, çocukluğuma dair hatırladığım görüntüleri birleştirmeye çalışıyordum.
Bir kapı.
Yağmur.
Annemin sesi.
Ve karanlıkta duran bir adam.
Karan yanımda sessizce oturuyordu. Birkaç kez ona bakmak istedim ama kendimi tuttum.
Sonunda dayanamadım.
“Bana bir şey daha söyleyin.”
“Dinliyorum.”
“Abinizin adı neydi?”
Karan başını bana çevirdi.
“Kerem Saygun.”
“Nasıl öldü?”
“Resmî kayıtlara göre trafik kazası.”
“Peki siz ne düşünüyorsunuz?”
“Öldürüldüğünü düşünüyorum.”
“Babam mı öldürdü?”
“Bilmiyorum.”
“Annem mi?”
Karan'ın yüzü gerildi.
“Bunu neden sordun?”
“Çünkü herkes bir şey saklıyor. Annem, siz, belki de babam. Benim bilmediğim bir şey var ve bunun ortasında ben bulunuyorum.”
Karan bir süre bana baktı. “Bunu anlamaya başlamışsın.”
“Ben bir dosya değilim, Karan. Bir sır değilim. Birinin geçmişindeki hataları düzeltmek için kullanabileceği bir araç da değilim.”
“Biliyorum.”
“Hayır, bilmiyorsunuz.”
Sesim titremişti. Öfkeli olduğum için değil, kendimi kontrol etmekte zorlandığım için.
Karan bunu fark etti.
İlk defa sesini yumuşattı.
“Lâl.”
Başımı çevirmedim.
“Bana bak.”
“Bakmak istemiyorum.”
“Peki.”
Bu cevap beni şaşırttı. Üstelemedi. Koluma dokunmadı, yüzümü kendisine çevirmeye çalışmadı.
Yalnızca yanımda oturmaya devam etti.
Bir süre sonra kendiliğimden başımı ona çevirdim.
“Benden ne istiyorsunuz?”
Karan'ın gözleri benimkilerdeydi.
“Şu an mı?”
“Evet.”
“Bana gerçeği söylemeni.”
“Ben de size aynı şeyi soruyorum.”
“Benimle ilgili şüphelendiğin her şeyi sorabilirsin.”
“Abinizin ölümünden sonra ne yaptınız?”
“Saygun ailesinin başına geçtim.”
“Nasıl?”
“Bunu bilmek istiyor musun?”
Başımı salladım.
Karan camdan dışarı baktı.
“Kerem öldüğünde ailemin işlerini devralacak kimse yoktu. Amcam şirketi ve aileye bağlı bütün yapıları kendi kontrolüne almak istedi. Ben karşı çıktım. Sonra insanlar taraf seçmeye başladı.”
“Yani bir savaş çıktı.”
“Bir bakıma.”
“Ve siz kazandınız.”
Karan'ın yüzünde soğuk bir ifade belirdi.
“Hayatta kalmakla kazanmak aynı şey değil.”
Bu kez ne söyleyeceğimi bilemedim.
Karan Saygun'un yalnızca tehlikeli bir adam olmadığını anlamaya başlıyordum. Onun dünyasında yanlış bir kararın bedeli, bir işin ya da paranın kaybedilmesinden çok daha ağır olabilirdi.
Ama onun dünyasını anlamam, ona güvenmem gerektiği anlamına gelmiyordu.
Telefonum yeniden titredi.
Yeni bir mesaj.
“Karan sana kapıyı açtığını söyledi mi?”
Mesajın altında bir fotoğraf vardı.
Bu kez fotoğraf yeniydi.
Karan'ın arabasında, yan yana oturuyorduk.
Fotoğraf dışarıdan çekilmişti.
Birisi bizi takip ediyordu.
Fotoğrafın altındaki cümleyi okuduğumda kanım çekildi.
“Ondan uzak dur. Kerem Saygun ölmeden önce son gördüğü kişi sendin.”
Telefon elimden kayacak gibi oldu.
Karan fotoğrafı gördü. Bir anlığına gözleri daraldı.
“Bunu sana kim gönderdi?”
“Bilmiyorum.”
“Lâl, bu önemli.”
“Ben de önemli olduğunu biliyorum!”
Fotoğrafı büyüttüm. Arka planda arabanın camından yansıyan bir yüz görünüyordu. Yüz net değildi ama boynundaki zinciri seçebiliyordum.
İnce, gümüş bir zincir.
Ucunda küçük bir anahtar vardı.
Birden çocukluğumdan bir görüntü zihnimde parladı.
Annemin boynunda aynı zincir.
Aynı anahtar.
“Bu…” diye fısıldadım.
Karan bana döndü.
“Ne oldu?”
“Annemin böyle bir kolyesi vardı.”
“Emin misin?”
Başımı salladım.
“Çocukken hep takardı. Sonra bir gün kaybolduğunu söylemişti.”
Karan fotoğrafı yeniden inceledi.
“Bu fotoğrafı gönderen kişi anneni de tanıyor olabilir.”
“Ya da annem bizi takip ediyor olabilir.”
Bu ihtimali sesli söylemek bile canımı acıtmıştı.
Karan bir süre sustu.
Sonra şoföre seslendi.
“Rotayı değiştir. Önce eve dönüyoruz.”
“Hayır,” dedim hemen.
Karan bana döndü.
“Ne demek hayır?”
“Annemin nerede olduğunu bulmadan hiçbir yere dönmüyorum.”
“Şu an nerede olduğunu bilmiyoruz.”
“Öyleyse bulalım.”
“Lâl, birilerinin bizi izlediğini biliyoruz. Buradan sonra ne yapacağımızı düşünmeden hareket edemeyiz.”
“Ben bütün hayatım boyunca başkalarının karar vermesini bekledim. Annem ne anlatacağına, babamın geçmişi ne kadarını öğreneceğime, şimdi de siz ne yapacağıma karar veriyorsunuz. Yeter artık!”
Sesim arabanın içinde yankılandı.
Karan bana baktı.
Uzun, sessiz bir bakıştı.
Sonra şoföre döndü.
“Rotayı değiştir. Eski depoya gidiyoruz.”
Şoför aynadan ona baktı.
“Efendim, orası güvenli değil.”
Karan'ın sesi buz gibiydi.
“Güvenli bir yer olsaydı, oraya gitmemizi istemezdim.”
Şoför başka bir şey söylemedi.
Karan yeniden bana döndü.
“Bundan sonra benimle geleceksen, bazı şeyleri kabul etmen gerekiyor.”
“Neleri?”
“Tehlike gerçek. Sana ulaşmak isteyen insanlar var. Ve ben her şeyi bilmesem de seni onlardan önce bulmaya çalışacağım.”
“Karşılığında?”
“Karşılığında bana itaat etmeni istemiyorum.” Bir an durdu.
“Benden şüphelendiğinde bunu yüzüme söylemeni istiyorum. Arkadan iş çevirmeyeceksin. Benden bir şey saklamayacaksın.”
İstemeden güldüm.
“Bunu siz mi söylüyorsunuz?”
“Evet.”
“Az önce bana gerçeğin tamamını anlatamayacağınızı söylediniz.”
“Çünkü bazı şeyleri hatırlamıyorum. Hatırladığım şeyleri de sana anlatacağım.”
“Peki ya yalan söylüyorsanız?”
Karan'ın bakışları dudaklarıma değil, doğrudan gözlerime sabitlendi.
“O zaman bunu ortaya çıkaracak kişi sen olacaksın.”
Aramızda birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Birbirimize çok yakındık. Arabanın dar alanında onun varlığını görmezden gelmek zordu. Parfümünün hafif kokusu, koyu renk gömleğinin yakası, yüzündeki o kendinden emin ifade… Hepsi dikkatimi dağıtıyordu.
Bundan hoşlanmadım.Çünkü ona kızgındım.
Ondan şüpheleniyordum.
Ve yine de gözlerimi ondan ayırmakta zorlanıyordum.
Karan bunu fark etmiş gibi başını hafifçe eğdi.
“Benden bu kadar nefret ederken neden bana öyle bakıyorsun?”
Yüzümün ısındığını hissettim.
“Nasıl bakıyormuşum?”
“Bunu sen söyle.”
“Yanılıyorsunuz.”
“Olabilir.”
Kendinden emin tavrı sinirlerimi bozuyordu.
“Her şeyi bildiğinizi sanıyorsunuz.”
“Hayır. Ama senin ne zaman öfkelendiğini anlamaya başladım.”
“Beni tanımıyorsunuz.”
“Henüz.”
O tek kelime aramızda asılı kaldı.
Başımı çevirip camdan dışarı baktım. Kalbimin hızlanmasına kızıyordum. Bu adamın yanında kendimi güvende hissetmemem gerekiyordu. Onunla aramızda yalnızca şüphe, öfke ve çözülmemiş bir geçmiş vardı.
Yine de içimde, adını koymak istemediğim bir merak büyüyordu.
Karan konuşmadı.
Ben de konuşmadım.
Ama o sessizlikte ikimiz de birbirimizin varlığının fazlasıyla farkındaydık.
-----------------
11.29 — Eski depo
Depo, şehrin daha tenha bir bölgesindeydi. Dışarıdan bakıldığında terk edilmiş bir bina gibi görünüyordu. Fakat kapı açıldığında içeride güvenlik kameraları, bilgisayar ekranları ve çalışan birkaç kişi gördüm.
Burası Karan'ın başka bir yüzüydü.
İnsanların onun adını duyunca neden seslerini alçalttığını, neden bir telefon görüşmesinin ardından bütün bir binanın harekete geçtiğini burada daha iyi anladım.
Karan içeri girer girmez bir adam yanımıza geldi.
“Efendim, beklediğiniz görüntüleri bulduk.”
“Göster.”
Bizi ekranların bulunduğu odaya götürdü. Birkaç dakika sonra ekranda eski evin sokağı belirdi.
Görüntünün tarihi, o sabaha aitti.
Saat 10.12'de siyah bir araç sokağa girmişti.
Aracın kapısı açılmış, bir kadın inmişti.
Annem.
Ekrana yaklaştım.
Annem bahçe kapısına yöneldi. Kapıyı açtı, içeri girdi. Birkaç dakika sonra başka bir görüntüde yeniden dışarı çıktı.
Ama bu kez yalnız değildi.
Yanında bir adam vardı.
Yüzü kameraya dönük değildi. Şapkasının gölgesi yüzünü kapatıyordu.
Adam anneme küçük bir şey uzattı. Annem onu aldıktan sonra başını salladı.
Sonra ikisi farklı yönlere yürüdüler.
“Görüntüyü yakınlaştır,” dedi Karan. Çalışan görüntüyü büyüttü. Adamın elindeki nesne belirginleşti.
Küçük, siyah bir kutu.
Karan'ın yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Bu kutuyu tanıyor musunuz?” diye sordum.
Cevap vermedi.
“ Karan?”
Gözlerini ekrandan ayırmadan konuştu.
“Babamın kasasında böyle bir kutu vardı.”
“İçinde ne vardı?”
“Bilmiyorum. Kerem'in ölümünden sonra kayboldu.”
Ekrandaki görüntü devam ediyordu. Annem sokağın sonuna doğru yürürken başını çevirip kameranın bulunduğu yere bakmıştı. Sanki izlendiğini biliyordu. Sanki bunu özellikle istemişti. Sonra görüntüdeki saat 10.17'yi gösterdi.
Ekran karardı.
“Ne oldu?” diye sordum.
Çalışan klavyeye baktı.
“Görüntü tam bu saatte kesilmiş.”
“Nasıl yani?”
“Biri sistemi dışarıdan devre dışı bırakmış.”
Karan'ın yüzü sertleşti.
“Ne kadar süreyle?”
“Beş dakika.”
“Sonrasını göster.”
Çalışan başka bir kaydı açtı.
Saat 10.22'de görüntü yeniden başlamıştı.
Sokak boştu.
Ama kameranın önündeki kaldırımda küçük bir kâğıt duruyordu.
Karan görüntüyü durdurdu.
“Yakınlaştır.”
Kâğıdın üzerindeki yazı netleşti.
23:47
Altında ise iki kelime vardı.
“İkinci kapı.”
Odadaki herkes sustu.
Ben ekrana bakıyordum. Karan ise masanın kenarına yaslanmış, düşünüyordu.
“İkinci kapı ne demek?” diye sordum.
Karan başını kaldırdı.
“Bilmiyorum.”
İçimdeki öfke yeniden yükseldi ama bu kez konuşmadım.
Çünkü ekranda bir ayrıntı daha fark etmiştim.
Kâğıdın köşesinde küçük bir işaret vardı.
Bir dairenin içinde üç çizgi.
Aynı işareti daha önce görmüştüm.
Nerede olduğunu hatırlayamıyordum.
Gözlerimi kapatıp çocukluğumdan kalan görüntüleri zorladım. Annemin odası… Eski bir çekmece… Yatağının altına saklanmış bir defter…
Ve defterin kapağındaki aynı işaret.
Gözlerimi açtım.
“Bu işareti tanıyorum.”
Karan hemen bana döndü.
“Nereden?”
“Annemin eski bir defterinde vardı.”
“Nerede o defter?”
“Bilmiyorum. Yıllar önce kayboldu.”
Karan birkaç saniye düşündü.
Sonra çalışanına döndü.
“Annenin kaldığı yerleri araştırın. Son iki haftadaki bütün hareketlerini bulun.”
Adam başını salladı.
“Bir şey daha var, efendim.”
Karan ona baktı.
“Ne?”
Adam başka bir dosya açtı.
“Az önce gönderilen yeni bir mesaj var. Bu kez doğrudan size.”
Ekranda bir fotoğraf belirdi.
Genç bir Karan, yanında Kerem ve Murat'la birlikte duruyordu.
Üçü de kameraya bakıyordu.
Fotoğrafın arkasındaki yazı dijital olarak görüntünün altına eklenmişti.
“İkinci kapıyı açarsanız, üçünüzden geriye kimin kaldığını öğreneceksiniz.”
Karan'ın yüzü taş kesildi.
“Bu mesajı kim gönderdi?”
“Kaynak bulunamadı.”
Karan bir süre ekrana baktı.
Sonra çok alçak bir sesle konuştu.
“Hayır.”
İlk kez sesinde öfkenin altında başka bir şey duydum.
Korku.
“Ne oldu?” diye sordum.
Karan başını bana çevirdi.
“Bu fotoğrafın çekildiği gün Kerem çoktan ölmüştü.”
Boğazım düğümlendi.
“Öyleyse fotoğraftaki kişi…”
Karan cümlemi tamamladı.
“Kerem değil.”
Fotoğrafa yeniden baktım.
Yanındaki adamın yüzü Kerem'e benziyordu. Aynı çene, aynı saç çizgisi, aynı duruş…
Ama Karan haklıydı.
Fotoğrafın arkasındaki tarihe dikkat etmemiştim.
14 Eylül 2007.
Babamın kaybolduğu gecenin ertesi günü.
Ve fotoğraftaki adamın bileğinde, annemin kayıp kolyesindeki anahtarın aynısı vardı.
Telefonum titredi.
Yeni bir mesaj.
Bu kez yalnızca tek bir cümle yazıyordu.
“Lâl, gerçek annenin kim olduğunu öğrenmeye hazır mısın?” Ekrana bakarken nefesimi tuttum.
Karan mesajı gördü. Bir süre konuşmadı. Sonra bana döndü.
“Lâl…”
“Ne?”
Karan'ın yüzündeki ifade, o ana kadar gördüğüm her şeyden daha ciddiydi.
“Bana annenin adını söyle.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek bu? Adını biliyorsunuz.”
“Bildiğimi sandığım adı söyle.”
İçimde kötü bir his büyüdü.
“Selma.”
Karan gözlerini kapattı.
Yalnızca bir saniyeliğine.
Ama o bir saniye, cevabı anlamama yetti.
“Ne oldu?” diye fısıldadım.
Karan gözlerini yeniden açtı.
“Selma, senin doğumundan önce ölmüş.”
Odadaki bütün sesler kesildi.
Başımı iki yana salladım.
“Hayır.”
“Lâl…”
“Hayır, bu imkânsız. Benim annem hayatta. Az önce onun sesini duydum. Onu gördüm!”
Karan bana yaklaşmaya çalıştı ama geri çekildim.
“Bana dokunmayın.”
Durdu.
“Bana bir şey açıklamak zorundasınız,” dedim. Sesim titriyordu. “Bütün bunlar ne demek?”
Karan cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.
“Bildiğim tek şey şu: Murat'ın kaybolduğu gece, senin doğum belgen değiştirildi. Ve bunu yapan kişi, senin gerçek kimliğinin asla ortaya çıkmamasını istiyordu.”
Telefonumdaki mesajı yeniden okudum.
Gerçek annenin kim olduğunu öğrenmeye hazır mısın?
Birden aklıma bir şey geldi.
İlk bölümdeki mesaj.
“Babanın seni terk ettiğine gerçekten inanıyor musun?”
Belki de yanlış soruyu soruyordum.
Belki de asıl mesele, babamın beni neden terk ettiği değildi.
Belki de asıl mesele, benim kim olduğumdu.
Karan elini uzattı ama bana dokunmadı.
“Lâl, bana bak.”
Başımı kaldırdım.
“Bu işin içinden birlikte çıkabiliriz.”
Gözlerim dolmuştu ama ağlamayacaktım.
“Ya siz de bana yalan söylüyorsanız?”
Karan'ın bakışları yumuşamadı. Bana boş teselliler vermedi. Yalnızca gerçeği söyleyen bir adamın soğukluğuyla cevap verdi.
“O zaman gerçeği öğrendiğinde benden hesap sorarsın.”
Bir süre ona baktım.
Sonra elimi uzattım ve tuttuğu eli değil, masanın üzerindeki dosyayı aldım.
“Önce dosyayı açacağız.”
Karan'ın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir ifade oluştu.
“İşte şimdi doğru soruyu soruyorsun.”
Dosyayı açtım.
İlk sayfada doğum belgem vardı.
İkinci sayfada eski bir hastane kaydı.
Üçüncü sayfada ise siyah mürekkeple yazılmış tek bir cümle:
“Çocuk, 13 Eylül 2007 gecesi hastaneye getirildiğinde yanında yalnızca bir kişi vardı.”
Altında bir isim yazıyordu.
Karan Saygun.
Başımı kaldırdım.
Karan'ın gözleri benimkilerdeydi.
Ve o an, ilk kez ondan gerçekten korktum.
Çünkü artık mesele onun babamı tanıması değildi.
Ben daha doğduğum gece Karan Saygun'un hayatına girmiştim.
Ve o, bunu benden on dokuz yıl boyunca saklamıştı.
Devam edecek…
Bölüm etkileşimi
