1. bölüm / 4
0423- HAYATTA KALMA SİMÜLATÖRÜSADECE HAYATTA KAL
Bölümler 4Şu an: SADECE HAYATTA KAL
“SİZE VERİLEN SÜRE BAŞLAMIŞTIR.HAYATTA KALMAK İÇİN İHTİYACINIZ OLACAĞINI DÜŞÜNDÜĞÜNÜZ ENVANTERLERİ TOPLAYINIZ.BİR SONRAKİ ANONSA KADAR TOPLAMA İŞLEMİNİ GERÇEKLEŞTİRİNİZ.”
Ses kesildi.
Bir kadına mı, yoksa bir erkeğe mi aitti, ayırt edemiyordum. Hatta bir insana ait olup olmadığından bile emin değildim. Gözlerimi, sesin sahibini bulmak istercesine açtığımda gökyüzünü gördüm; fakat bu, daha önce gördüğüm hiçbir gökyüzüne benzemiyordu. Güneşli değildi, ama akşam da sayılmazdı. Etrafı net seçebilecek kadar aydınlık, uzağı ayırt edemeyecek kadar karanlıktı.
Yalnız değildim.
Aksine, fazlasıyla kalabalıktı.
Etrafımdaki insanların hiçbirini tanımıyordum. Nerede olduğuma dair en ufak bir fikrim yoktu. Burası neresi? Bu insanlar kim? O ses neydi? Ve en önemlisi: Başım neden bu kadar çok ağrıyordu?
Bu soruların cevaplarını aramak için doğru zaman olmadığını sezdim. Çünkü etrafımdaki insanların da aynı bilinmezliğin içinde kıvrandığı açıktı. Bazıları donup kalmıştı, bazılarıysa panikle etrafa bakınıyor, sesin nereden geldiğini ve ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu.
Düz bir alandaydım.
Etrafı ağaçlarla çevrili, zemin toprak değildi. Her şey fazla düzgündü, fazla kusursuz. Doğal bir ortamda olmadığımızı anlamak zor değildi. Bir şekilde kaçırılmış ve bir platformun içine hapsedilmiş olmalıydık. Şu an için çıkarabildiğim tek sonuç buydu.
Başım zonkluyordu.
Bu ağrı, düzgün düşünmeme izin vermiyordu.
Etrafımda rastgele yerleştirilmiş eşyalar vardı. Günlük hayatta sıkça kullanılan şeylerdi bunlar: yiyecekler, giyecekler, el aletleri, basit teknolojik cihazlar… Ve neden orada olduklarını açıklayamadığım daha pek çok şey.
Yerden bir sırt çantası aldım.
Neden onu seçtiğimi bilmiyordum. Ardından, hayatta kalmamı sağlayacağını düşündüğüm eşyaları toplamaya başladım. Düşünmeden. Plan yapmadan. Sanki biri, çok önceden bana bunu öğretmişti ben sadece yapıyordum.
Göz ucuyla etrafıma baktım.
İlk şoku atlatanların çoğu, benim yaptığımı yapıyordu. Kimse konuşmuyordu ama herkes aynı aceleyle hareket ediyordu.
Hayatta kalma konusunda tecrübelerim vardı.
Bunu hatırlıyordum. Orduda görev almıştım. Kendime dair hatırladıklarım parçalıydı; başımdaki ağrı, zihnimi sis gibi kaplıyordu.
Çantam kısa sürede ağırlaştı. Konserveler, su, el feneri, bıçak… Ne bulduysam aldım. Teknolojik aletlerin ne kadar işe yarayacağını bilmiyordum ama alışkanlıkla bir çift telsizi de kemerime astım.
Ayağımdaki botlar ve üzerimdeki kamuflaj benzeri kıyafet, dışarıdan bakanlara hakkımda ipuçları veriyor olmalıydı. Baş edilmesi kolay biri olmadığım izlenimi… Bu düşünce bana garip bir özgüven verdi. Aynı zamanda, neden kendimi savunmam gerekiyormuş gibi hissettiğimi de açıklayamıyordum.
İçimde tuhaf bir his vardı.
Birazdan bir savaşın ortasında kalacakmışım gibi...
Askerlik geçmişimden kalma paranoyalar diyerek bunu bastırmak istedim ama içinde bulunduğumuz durum, bir gül bahçesine su taşımadığımızı açıkça gösteriyordu. Hayatta kalmak için hazırlanmamız istenmişti. Bu da bir şeylerin başlayacağı anlamına geliyordu.
Derken anons geldi.
Herkes bekliyordu.
Kimse ilk hamleyi yapmak istemiyordu. Birbirimize mi saldıracaktık, yoksa bizi almaya mı geleceklerdi? Neler olacağını kestiremiyordum.
Yerin titremesiyle irkildim.
Titreme, kısa sürede sarsıntıya dönüştü. Uzaklardan bize doğru gelen gölgeler belirdi. Ardından netleşti: fillerdi. Koşuyorlardı.
O an herkes aynı anda harekete geçti.
İnsanlar panikle kaçıştı. Bazıları ormanlık alana yöneldi, bazılarıysa daha ne olduğunu anlayamadan fillerin ayakları altında kaldı.
Bir kadının, filin dişleriyle parçalandığını gördüğümde kendime gelmiş ve koşmaya başlamıştım. Ağaçların arasına karışmam uzun sürmedi.
Şimdi ormanın içindeydim.
Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum ama bir şeyi çok net anlıyordum: Hayatta kalmalıydım.
Uzun bir meşe ağacına tırmandım. Yukarıdan etrafı izlerken zihnim sorularla doluydu. Neredeyim? Buraya nasıl geldim? Bu insanlar kim? Bir görevin içinde miyim? Başım hâlâ zonkluyordu; mantıklı cevaplar üretmemi engelliyordu.
Çantamda mutlaka bir ağrı kesici olmalıydı. Açıp baktım. Sargı bezleri, ne işe yaradığını bilmediğim bir krem, neden aldığımı hatırlamadığım bir göz damlası… İşe yarar pek bir şey yoktu.
Biraz su içtim.
Ağacın geniş dallarının birleştiği yerde uzanıp uyumaya çalıştım. Belki ağrı hafiflerdi.
Uyuyalı çok olmamıştı ancak acı dolu bir sesle uyanmak zorunda kaldım.
Ağacın altında bir kadın vardı. Yaralıydı. Gövdeye yaslanmıştı. Yukarıdan baktığımda sağ bacağının üst kısmından yaralandığını gördüm. Sağ eliyle sol omzunu tutuyordu. Yanında hiçbir envanter yok gibiydi.
Saçları buğday rengiydi. Teni beyaz. Yirmili yaşlarının ortasında, dikkat çekici derecede güzeldi. Dinlenmekten çok, kalan son gücüyle ağaca sığınmış gibiydi. Fillerin saldırısına uğradığı belliydi.
“İyi misin?” diye seslendim.
Korkuyla başını kaldırdı. Göz göze geldiğimizde, cennetten düşüp yaralanmış olabileceği düşüncesi geçti aklımdan. Gözleri yemyeşildi. Kaşları öyle muhteşem konumlandırılmıştı ki gözlerini hararetlendiriyor, adeta keskin bir kılıcın altından izliyormuş hissiyatı veriyordu. Dudakları kan kırmızısıydı. İnce ve sivri burnunun altında bir bayrak gibi şanıyla beliriyordu. Yüzünde kaplanı andıran bir asalet vardı. Henüz gece olmamıştı ama ay, insan suretine bürünmüş gibi gözlerimi kamaştırıyordu.
“İyi misin?” diye sordum tekrar.
Titreyen bir sesle, “Lütfen bana zarar verme,” diyebildi.
Aşağı atladım.
Bacağındaki yaraya baktım. Kötü değildi. Ama sol omzunun yerinden çıktığı belliydi. Onu asıl güçsüz bırakan şey buydu.
“Biraz canın acıyacak,” dedim. “Ama geçecek.”
“Ne olur… kötü bir şey yapma,” dedi.
Kolunu kavrayıp omzunu yerine oturttuğumda bayılacak gibi oldu ama güçlü bir bünyesi olduğunu göstermişti.
“Omzunu sarayım. Yarına kadar ağrısı kalmaz. Bacağına da pansuman yapmalıyım. Çantam yukarıda. Alıp geliyorum. Bekle beni.”
İlk karşılaşmamız böyle oldu.
Ve daha o anda, onunla uzun zaman geçireceğimi biliyordum.
İlk yardım çantasını alıp geri döndüğümde, bacağındaki yarayı temizlemeye başladım. Hâlâ ürkekti. Omuzları kasılıyor, nefesini tutuyor, en ufak hareketime irkilerek tepki veriyordu. Korku, tenine işlemiş gibiydi.
— Nasıl yaralandın? diye sordum.
Gözlerine bakmadım. Yarayı temizlemeye devam ettim. Fillerin saldırısından bu kadar ucuz kurtulabilmemiz, neredeyse mucizeydi.
— Filleri gördüğümde ormana doğru koştum, dedi. Sesi titriyordu. Ormana girdikten sonra saklanacak bir yer arıyordum. Sonra… biri çıktı karşıma. Meğer beni başından beri takip ediyormuş. Toplanma alanından beri gözü üzerimdeymiş.
Elim istemsizce sıkıldı. Bez avucumda buruştu.
— Zorluk çıkarmadan teslim olmamı söyledi. Yoksa benim için iyi olmayacağını… Çok korktum.
Dişlerimi sıktığımı o an fark ettim.
— Teslim olmadım, dedi. Ama karşı koymam da mümkün değildi. Yanıma aldığım bıçakla kolunu yaraladım. Sonra her şeyi bırakıp kaçtım. Peşimden geldi. Korkuyla, nereye gittiğimi bilmeden koştum… Uçurumu fark etmedim. Düştüm. Bacağım o zaman yaralandı. Omzum da çıktı. Burada biraz dinlenmek istedim. Sen seslenince… çok korktum.
Bir an sustu. Gözleri doldu.
— Neredeyiz biz? Sen bir şey biliyor musun? Evime gitmek istiyorum. Neden buradayım bilmiyorum. Başım çok ağrıyor.
Derin bir nefes aldım.
— Tamam, dedim. Sakin ol. Geçti artık.
Sesim düşündüğümden daha kararlı çıkmıştı.
— Ben de nerede olduğumuzu bilmiyorum. Ama öğreneceğiz.Sanırım buraya getirilirken çok sarsıldık. Benim de başım hâlâ ağrıyor. Ağrı kesici almamışım. Bir sığınak bulalım. Dinlen. Baş ağrısına iyi gelecektir.Gözlerime baktı. Tereddüt vardı bakışlarında.
— Gitmek istiyorsan gidebilirsin. Seni zorla yanımda götürecek değilim.
Bunları söylerken ciddiydim. Etkileyici bir kadındı ancak sadece bu yüzden bir kadını yanımda isteyecek değildim. Ayrıca hayatta kalmaya çalışırken yanımda zayıf birisinin olması da dezavantaj sayılırdı. Bunları aklımdan geçirirken bir yandan da benimle gelmesini istiyordum.
- Ancak hayatta kalman için teklifimi gözden geçirmeni tavsiye ederim.
Kısa bir süre durdu. İçinde bulunduğu durumu analiz etti.Aslında bana güvenmekten başka seçeneği de yoktu. Yaralı olmasına rağmen ona zarar vermemiş hatta yardım etmiştim ve şimdi de gitmesine izin veriyordum. Eğer gitmek isterse ona biraz su, yiyecek ve kendisini koruyabileceği bir bıçak da vererek yanından uzaklaşacaktım.
-Sana güvenmek istiyorum ama bana bir bıçak vereceksin. Bu şekilde kendimi daha güvende hissederim.
Az önce saldırıya uğramış birisinden gelebilecek makul bir istekti. Kemerime sıkıştırdığım bıçağı alıp kendisine uzattım.
-Tekrar bir canlıya karşı kullanmak zorunda kalmazsınumarım. Ha olur da kullanmak zorunda kalırsan lütfen bu sefer bıçağı bırakma.Hadi gidelim artık.
Bir süre ilerledikten sonra, ikimizin de sığabileceği bir mağara bulduk. Önce içeri girdim, fenerle her köşesini kontrol ettim. Güvende olduğumuzdan emin olunca ona işaret ettim.
— Gel.
Yanımda el feneri olduğu için içimde tuhaf bir rahatlama hissettim.
— Benim de çantam doluydu ama… diye mırıldandı.
— Olanları düşünme artık. Yanıma ikimize de yetecek kadar şey aldım. Rahatla.
Başını hafifçe salladı. Teşekkür eder gibi.
Mağaranın içlerine doğru ilerledik. Oturmasına yardım ettim. Çantayı yere bıraktım.
— İhtiyacın olacak her şey burada. Çekinmeden kullan. Ben dışarıda nöbet tutacağım. Sen uyu.
— Teşekkür ederim.
Sebebini bilmiyordum ama bu kadına karşı içimde, tanımlayamadığım bir şey filizleniyordu. Onu tanıyor olabilir miydim? Bilmiyordum fakat hayatımda böyle bir güzellikle karşılaşmamış gibiydim. Unutulacak bir yüz değildi. Ama bu his, yalnızca güzellikle açıklanamazdı.
Ne kadar süre hayatta kalmamız gerektiği bile söylenmemişti. Buna rağmen sahip olduğum her şeyi onunla paylaşmıştım. İsmini bile bilmiyordum.
“Fazla mı duygusal davranıyorum?” diye düşündüm.
Ama bana ne yapabilirdi ki? Bu haldeki bir kadının beni öldürebilecek kadar güçlü olması imkansızdı. En fazla eşyalarımı alıp giderdi. Ona güvenmem, benim için ölümcül bir hata olmayacaktı.
Uyandığında konuşurduk.
Dışarı çıktım. Kendi nöbetimde, zihnimdeki boşluklarla baş başa kaldım.
Hatırladıklarım… çok azdı. Eğer bize bir ilaç verilmediyse, ciddi bir darbe almış olmalıydım. Başımın ağrısı da belki bundandı. Ellerimle başımı yokladım. Bir yara yoktu.
Belki de bu oyunu kuranlar, geçmişimizi hatırlamamızı istemiyordu.
Zorladım.
Adım Alex’ti. İstanbul’da yaşadığımı biliyordum. Askerdim… ama nerede, hangi rütbede, ne yaptığımı bilmiyordum.
Annemle babamın öldüğünü biliyordum. Bu bir hatıra değildi; bir bilgiydi. Ne zaman, nasıl… yoktu.
Belki de bu kadar biriydim.
Bunları düşünürken hava karardı. Ama bu gerçek bir akşam değildi. Sanki görünmez bir el, dünyanın ışığını kısmıştı.
Mağaraya döndüm. Uyanmıştı.
— Daha iyi misin?
— Evet… başım biraz hafifledi.
— Sevindim. Tanışmadık aslında. Alex ben.
— Julia, dedi. Fırsat olmadı.
— Bir şeyler hatırlayabildin mi, Julia ?
— Hayır. Sadece adımı… Annemle İstanbul’da yaşadığımızı. Babamı hiç hatırlamıyorum.
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
— Umarım iyisindir anne…
Ne diyeceğimi bilemedim.
— Umarım… dedim sadece.
— Sence neredeyiz? Bizi neden buraya getirdiler? Bizden ne istiyorlar?
— Bilmiyorum, dedim. Ama şunu biliyorum: Buradan sağ çıkmak istiyorsak, birlikte olmalıyız. Bu bir oyun değil. Burada insanlar ölüyor.
Başını salladı.
— Sana güveniyorum, dedi. Senin yanında güvende olacağımı hissediyorum.
Bu sözleri iyi hissettirmişti.
İyi bir tanışma olmadığı kesindi ama böyle bir ortamda bundan daha iyisini beklemek de anlamsızdı. Şimdi ne yapacaktık? Bunu ikimiz de bilmiyorduk.
Hayatta kalmalıydık; fakat ne kadar süre hayatta kalmamız gerektiğini kimse söylememişti. Bize saldırabilecek her şey potansiyel bir tehditti, ancak ilk saldırıyı biz yapmamalıydık. Baş edemeyeceğimiz bir düşman edinmek istemezdim.
Asla aynı anda uyumamalıydık. Suyu idareli kullanmalı, temizlik için mutlaka bir su kaynağı bulmalıydık. Kendimizi hem büyük hayvanlardan hem de diğer insanlardan koruyabileceğimiz bir alan oluşturmalı, gerekirse basit silahlar yapmalıydık.
Eğer hayatta kalmamız gereken süre uzunsa, er ya da geç erzak bulmak için keşfe çıkmamız gerekecekti. Aç kaldıktan sonra bunu yapmak yerine, gücüm kuvvetim yerindeyken harekete geçmeyi tercih ederdim.
Ama Julia’yı yalnız bırakamazdım.
Beraber gitmeyi istesem de henüz tam anlamıyla toparlanmamıştı. Biraz daha dinlenmesi gerekiyordu. Güçlü bir kadın olduğu belliydi; kendisine saldırmak isteyen adamı kolundan yaralamıştı. O durumda bunu yapabilecek cesarete sahipti. Babasını hatırlamadığını söylemişti. Muhtemelen güçlü olmak zorunda kalarak büyümüştü. Yine de tüm bunları düşünüp onu yalnız bırakacak değildim. Ne kadar güçlü görünse de korunmak isteyen bir yanı olduğu açıktı.
Neyle karşılaşacağımız belli değildi. Bir fil, kaplan ya da aslanla karşılaşırsak ne onu ne de kendimi korumam mümkün olmazdı. Bu yüzden plansız hareket edemezdik; sistemli ve temkinli olmalıydık.
— Aslında dışarı çıkıp biraz etrafı kolaçan etmekte fayda var, dedim. Çevremizde neler olduğunu bilmek işimize yarar. Sen burada bekle istersen. Ben yakın çevreyi kontrol edip hemen dönerim. Ne dersin?
— Burada yalnız kalmak istemiyorum, dedi Julia. Ben de geleyim. Kendimi iyi hissediyorum, endişelenme. Omzum da gayet iyi, hatta şu sargıyı çıkaralım artık. Yoğun bakım isteyecek bir ortamda değiliz; durumun farkındayım.
Bu sözler beni şaşırtmıştı. Durumu hemen analiz etmiş, hatta benim onun hakkında düşündüklerimi bile sezmiş gibiydi. Kararlılığı çatık kaşlarından belliydi. Karşı çıkmanın bir anlamı yoktu.
— Peki öyleyse, dedim. Yanımıza lazım olabilecek birkaç şey alıp çıkalım.
Mağaradan tedbirli şekilde çıktık. Etraf sakin görünüyordu. Uzunca bir ağacın tepesine çıkıp çevreyi gözlemlemem gerekiyordu. Julia da benimle aynı fikirde olmalıydı ki gördüğü en büyük ağacı işaret etti.
— Şu ağacın üstüne çıkarsak çevremizdeki her şeyi görebiliriz.
— Evet, ben de aynı şeyi düşünüyordum.
Vakit kaybetmeden ağacın yanına gidip tırmanmaya başladık. Hava tamamen kararmadan bilgi toplayıp mağaraya dönmeliydik. Ulaşabildiğimiz en üst noktaya çıkıp etrafı izlemeye başladık.
Göz alabildiğine gür ağaçlarla kaplı bir ormandaydık. Ağaç türlerinden nasıl bir coğrafyada olmamız gerektiğini tahmin edebilirdim ama buranın yapay bir ortam olduğu her hâlinden belliydi. Geniş yapraklı ağaçlarla iğne yapraklılar yan yana duruyor, Amazon’u andıran bir orman dokusu çok ötede kurak bir araziyle birleşiyordu. Yaklaşık iki saatlik yürüme mesafesinde bir su birikintisi görünüyordu; göl müydü yoksa denizin başlangıcı mı, kestiremiyordum.
Filler dışında herhangi bir hayvan görememiştim. Garip olan şuydu: ağaçlarda tek bir kuş sesi bile yoktu. Rüzgârın dalların arasından geçerken çıkardığı uğultu ve yaprakların hışırtısından başka hiçbir ses yoktu.
— Şurada birileri var! dedi Julia heyecanla. Seslenmeli miyiz sence?
— Biraz bekleyelim, dedim. Kim olduklarını net göremiyorum.
Yaklaştıkça beş kişi olduklarını ayırt edebildim. Önde yürüyen kişinin elinde kılıç benzeri bir alet vardı. Hemen arkasında üç kişi neredeyse dip dibe ilerliyordu; yürüyüşlerinden oldukça yorgun oldukları anlaşılıyordu. Kendilerine sığınacak bir yer ve yiyecek aradıkları belliydi. En arkada gelen ise diğerlerinden bariz şekilde iriydi. Kolay baş edebileceğim biri gibi durmuyordu.
Olası bir çatışmada bu iri adamın bana ciddi zorluk çıkaracağı açıktı. Sırtındaki çanta ağırdı; içinin dolu olduğu her hâlinden belliydi. Ben de uzun boylu ve güçlüydüm ama bu adamla denk olmadığımız netti.
Öndeki, bir anda durup elindeki kılıcı havaya kaldırdı. İri olan sırtındaki çantayı yere bırakıp yanına koştu. Liderin kim olduğu anlaşılmıştı. Eliyle ilerideki uçurumu işaret etti. İri adam hemen uçuruma doğru ilerledi, etrafa baktı, sonra geri döndü.
Ne olduğunu anlayamamıştık. Bir dalın üzerinde, Julia ile sessizce olan biteni izliyorduk. Bizi fark etmeleri mümkün değildi; aramızda yaklaşık dört yüz metre vardı. Gerekirse ağaçtan inip mağaraya dönmek için yeterli mesafe ve zamanımız da bulunuyordu.
0423
. . .
-Ayağa kalmana gerek yok Efe. Nasıl gidiyor. Her şey yolunda mı?
-Teşekkürler efendim. İpek hocanın yaptığı ilaç işe yaramış gözüküyor. Duygu durumunda anormal değişiklikler oluşmadı. Şu an için kontrollü ilerliyor. İlk aşamayı rahat tamamlayacak gibi görünüyor.
-Herkesi kontrol edebiliyor muyuz?
-Çalışmalarımız devam ediyor Ayfer Hanım.
-Herkes işini düzgün yapsın Bilin ki bu işin şakası yok. Hiçbirinizin gözünün yaşına bakmam. Anlaşıldı mı?
-EMREDERSİNİZ EFENDİM!
-İpek Hoca müsait olduğunda yanıma gelsin. Mine'yi de gönder. Durum raporu istiyorum. Gerekirse şartları biraz daha zorlaştıralım.
-EMREDERSİNİZ EFENDİM!
-Hadi kolaylıklar.
. . .
0423
Ortadaki üç kişi ayaklarından birbirlerine bağlanmıştı. Her şey şimdi anlaşılıyordu. Onlar esir olarak tutuluyordu. Koca adam ittirerek hepsini uçurumun kenarına doğru götürdü. İnfaz edileceklerdi. Bunu anlamak zor değildi. Julia'nın bu manzarayı görmesini istemedim
-Hemen gitmemiz gerek, neler olacağını ikimiz de anlamış olmalıyız
-Onları öldürecekler değil mi? Neden bunu yapıyorlar ki? Onları kurtaramayız... Anlıyorum.
-Lütfen acele edelim.
Mağaraya ulaştığımızda ikimiz de durgunduk. Yol boyunca da hiç konuşmamıştık. Bir şeyler söylemem gerekiyor gibiydi
-Orada gördüklerimiz...
-Bunu neden yapıyorlar? Neden insanların birbirini öldürmelerini izliyorlar. Kim böyle bir şey yapar ki? anlayamıyorum...
-Her şeyi öğreneceğiz ve sana yemin ederim her şeyin hesabını soracağım. Lütfen zihnini böyle şeylerle meşgul etme.
Bunları söylerken sesim gayet kararlı çıkmıştı ancak bunları nasıl yapacağımı ben de bilmiyordum. En az onun kadar ben de durumu anlayamıyordum. Fakat Julia'nın umutsuzluğa kapılmasına da izin veremezdim.
-Sen uyu dinlen ben nöbet tutacağım. Seninle karşılaşmadan önce ağacın üstünde epey uyumuştum. Sabaha karşı seni uyandırırım.
-Beni neden koruyorsun ki? Dışarıda insanlar birbirini öldürüyor. Beni de öldürmek istediler. Sen ise beni korumaya çalıyorsun. Neden yapıyorsun bunu?
-Bilmiyorum. Seni özellikle korumak gibi bir gayem yoktu aslında ancak o şekilde yaralı görünce görmezden gelemezdim. Sen beni yaralı bulsan bırakıp gider miydin?
-Gitmezdim elbette ama lütfen böyle bir durum yaşanmasın. Senin kadar güçlü ve sakin kalamayabilirim. Daha önce de böyle ortamlarda bulunmuş gibisin.
-Asker olduğumu hatırlıyorum bu yüzden deneyimli olduğumu düşünüyorum.
-Sence burası da askeri bir bölge mi? Karşılaştığımız herkes senin gibiyse ben neden buradayım ki. Asker olmadığımı biliyorum.
-Askeri bir operasyonun içinde olduğumuzu sanmıyorum. Toplanma alanındaki kişiler askeri personele benzemiyordu. Gördüğümüz üç kişi de asker olamazdı diğer ikisi hakkında net bir şey söyleyemem. Şunu söyleyebilirim ki masum insanların ölmesine hiçbir askeri kuruluş ve birim müsaade etmez. Burada olanlar farklı şeyler. Belki bir hapishanede olabiliriz.
-Hapishane mi... Ben suç işlemedim ki. Yani hatırlamıyorum. Suç işlemiş olamam. Yoksa işledim mi?...
-Suçlu olduğumuzu söylemek istemedim aslında bir askeri bölge olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Ayrıca hapishanede sadece suçlular bulunmuyor. Asıl suçluların tehdit olarak algıladığı kişiler de kendilerini türlü iftiralarla hapishanede bulabilir. Sırf bir düşünceyi dile getirdiğin için bile özgürlüklerin kısıtlanabilir. Suç, güçlülerin koyduğu kuralların dışına çıkmaktan ibaret sayılabilir.
-Bir suç işlemiş olsam dahi böyle bir yerde olmayı hak etmiyorum. Buraya bizi koyanlar asıl suçlu olanlar. Sadece, güçlüler. Bundan eminim.
-Buradan beraber çıkacağız. Buna inanıyorsun değil mi?
-Buradan çıktıktan sonra bizi ne bekliyor olacak?
-Hepsini çıkınca öğreneceğiz ama şunu bilmeni istiyorum buradan sonra neye gidersek gidelim yanında olacağım.
-Hatırlayamadığım çok şey var. Annemi hatırlıyorum. Başka hatırlayabildiğim kişiler de olmalı. Bir eşim var mıydı? Sevgilim, arkadaşım hatta çocuğum...
Bu cümleler kalbime bir ateş damlası düşürmüştü. Evet hepsi olabilirdi. Ben de bu söylediklerinin hepsine sahip olabilirdim fakat şunu iyi biliyordum Hatırlamasam bile alışkanlıklarım geçmişim hakkında bilgi veriyordu. Bir eşim olamazdı. Julia ile karşılaşmadan önce zihnimde sorumluluk ve sahiplik bilinci oluşmamıştı. Annemle babamın ölmüş olduklarını biliyordum. Arkadaşlarım elbette olmalıydı. Yine de kendimi değerlendirdiğimde yalnız yaşayan birisi olduğumu anlayabiliyordum. Asker olduğumu düşününce arkamda beni bekleyen birilerini bırakmış olamazdım. Zira bunlar zayıflıktı. Bir görevi üstlenirken hep düşündüğüm kişiler olacaktı. Bunların olması işime gelmezdi. Bu yüzden evli veya çocuklu olmadığımı biliyordum. Aynı şeyleri Julia için söylemek zordu. Çok güzel bir kadındı. Kendisi birisini sevmemiş olsa bile mutlaka birileri Julia'dan etkilenmiş ve onu etkilemeye çalışmış olmalıydı. Annesiyle yaşadığını düşününce hayatına birisini almamış olabileceğini düşünüyordum ya da böyle olmasını umut ediyordum. Onun evli veya bekar olması bakış açımı elbette değiştirmezdi. Ona yardımcı olmaya devam ederdim fakat buradan beraber çıkıp dışarıda da onunla bir yaşam oluşturmak istediğimi biliyordum. Bunları düşünürken Julia'nın benim zayıflığım olabileceğini fark ettim. Belki de ilk kez zayıflığım oluşuyordu. Hayatta kalabilmek için Julia'dan vazgeçmem gerektiği bir zaman gelirse bunu yapabilecek miydim? Hayır bunu asla yapamazdım. Beraber hayatta kalmalıydık eğer mutlaka bir tercih yapmam gereken an olursa onun hayatı için kendi hayatımı feda edebilirdim. Bu duyguyu tanımlayamadım. Ondan hoşlanmış olmam gayet doğaldı. Güzelliğini tarif etmem mümkün değildi. Sadece güzelliğinden ziyade cesareti, vakurluğu da beni etkilemişti. Fakat onun hakkında bilgi sahibi olmadan ona bağlanmak beni felakete sürüklerdi. Kendisi hakkında bile bilgi sahibi değilken onun hakkında nasıl bilgi sahibi olabilirdim ki...
Tüm bunları düşünürken gözlerimi üstüne dikmiş yüzünü izliyordum. Bu kendisinde izleniyor hissi oluşturup rahatsız etmiş gibiydi
-Tüm bunlar bir varsayım elbette. Annem için endişelenirken eşim ve çocuğum için endişelenmek gelmedi içimden. Sırf bu duygular bile onların var olmadığını gösteriyor aslında. Yine de hatırlamadığım için kesin konuşamam. Senin eşin, çocuğun var mıydı? ya da sevdiğin bir kadın? Erkeklerden hoşlanmadığını düşünüyorum tabi.
-Hayır diyebildim sadece
-Ne hayır?
-Söylediğin her sorunun cevabı 'Hayır.' Evli değilim. Çocuğum yok. Sevdiğim bir kadın da yoktu ve tüm bunlara rağmen erkeklerden hoşlanmıyorum.
-Erkeklerden hoşlanmadığına nasıl emin olabildin?
-Eğer öyle olsaydı seni çekici bulmazdım. Gördüğümüz o gergedan yavrusu daha ilgi çekici gelirdi.
-İnsanlara böyle lakaplar takmak hoş bir davranış değil. Senden iri diye kıskanmış olmalısın.
-Kötü insanları kıskanmak bana göre değil. Gücünü doğru şeyler için kullanmayı öğrenmesi gerek.
-Haklısın. Beni çekici bulman hoşuma gitti. Bunu samimi bir itiraf olarak değerlendiriyorum.
Yüzümün kızardığını hissetmiştim. Onu çekici bulduğumu bir anda söylemiş ve bunun farkında olmamıştım. Ne söylemeliydim ki. Sanırım susmak en iyisiydi
…
-Uyu artık sen ben nöbet tutayım
-Ben uyuyana kadar burada bekler misin? Güvende hissederken uykuya dalmak daha kolay oluyor.
-Tabii ki. İyi uykular
0423
. . .
(Tık tık tık)
-Gel!
-Bizi istemişsiniz Ayfer Hanım.
-Buyurun İpek Hocam. Oturun lütfen. Sen raporları sunup çıkabilirsin Mine.
-İstediğiniz tüm raporlar burada efendim. Buyurun.
-Tamam çıkabilirsin.
(Raporları inceler)
-Verdiğiniz ilaçlar işe yaramış gözüküyor ancak rapordaki kontrol edilemeyen duyguların sebebi nedir?
-Efendim yakın zamanda bilmediğimiz nedenlerden dolayı bazı hormon değerlerinde değişimler mevcut. Bunun birkaç sebebi olabilir.
-Ne gibi?
-Eğer vücudu ilaca direnç gösteriyorsa eski anılarını hatırlayacaktır. Bu hatıralar hormon değişikliklerini açıklar ve bir de...
-EVET?
-Efendim yalnız olmadığını biliyoruz. Eğer duygusal bir bağ kurmaya başladıysa bu hormon değerlerindeki değişimleri açıklar.
-Bu isteyeceğimiz bir şey olmaz. İlk aşama ne zaman bitecek?
-Nerdeyse tamamlanmak üzere.
-Tamam. Mine'ye söyleyin ikinci aşamaya geçildiğinde herkesi farklı yerlerde konumlandırsın. Temayı da değiştirsin. Başka bir ortama geçiş yapılsın.
-Anlaşıldı efendim.
. . .
0423
Hava aydınlanmak üzereydi. Daha doğrusu, havayı aydınlatıyorlardı. Yanımda saat yoktu; zamanı ölçemiyordum. Bir günün kaç saatten oluştuğunu, gecenin ne kadar sürdüğünü hesaplayabilirsem ilerleyen günler için işime yarayabilirdi. En azından bu yapının içinde zamana da müdahale edilip edilmediğini anlayabilirdim.
Bu sistemin mimarisini çözmeliydim. Mutlaka bir düzeni vardı ve mutlaka işime yarayacak bir açıklık bulunuyordu. Eğer bir çıkış noktası varsa, onu bulup buradan çıkabilirdim. Bir ucundan diğer ucuna olan mesafe ne kadardı? Yüksekliği? Sonsuz bir platform inşa etmiş olmaları imkânsızdı. Bizi izliyor olabilirlerdi. Hareketlerimize dikkat etmeliydik. Sürekli saklanmak da şüphe çekerdi; bu yüzden zaman zaman görünür olmamız gerekiyordu. Julia ile yan yana olmamızın nasıl karşılanacağını kestiremiyordum. Eğer hayatta kalma üzerine kurulmuş bir oyun varsa, bu durum hoşlarına gitmeyecekti. Sıklıkla birlikte olmamız tehlikeyi üzerimize çekebilirdi.
Julia uyandığında bu düşüncelerimi onunla paylaşmalıydım. Bana hak vereceğini biliyordum. Ama eğer yan yana olmamızı istemiyorlarsa, buradan nasıl birlikte çıkabileceğimizi soracaktı. Bir çıkış yolu bulana kadar böyle davranmak zorundaydık. Bunu anlayacağını umuyordum. Uykum yoktu ama uyumam gerektiğini biliyordum. Uzun süre uykusuz kalmak beni güçten düşürürdü. Olası bir tehlike anında tüm gücüm yerinde olmalıydı. Julia’yı uyandırıp biraz uyumalıydım.
İçeri girdiğimde Julia uyanıktı. Yerinden kıpırdamamıştı. Battaniyeyi üstüne sarmış, sırt çantasını başının altına koymuştu. Düşünceleriyle meşgul olduğu belliydi. Yanına oturdum.
— Uyanmışsın.
— Evet, çok olmadı. Sana seslenecektim zaten. Sen de uyumalısın.
— Haklısın. Uykum yok ama yine de uyumalıyım.
— Biliyor musun? Hiç uyumuş gibi hissetmiyorum. Buradaki uyku bile yapay sanki. Gerçi yaşadıklarımızdan sonra kaliteli bir uyku beklemek de saçma olurdu.
— Evet… Ben de aynı fikirdeyim. Şahit olduğumuz şeyler…
Cümlemi tamamlayamadan bir anons duyuldu.
“1. AŞAMA TAMAMLANMIŞTIR. BİRAZDAN SONRAKİ AŞAMAYA GEÇİLECEKTİR. SİZDE OLAN SİZİNLE KALIR.”
Mağaranın içindeydik ama ses dışarıdan gelmemişti. Sanki kafamızın içinde yankılanmıştı. On saniye sonra ne olacağını bilmiyorduk.
Anons duyulur duyulmaz Julia bana sımsıkı sarıldı. Refleksle omuzlarını tuttum. Bu sesin bizi bu kadar yakınlaştırmış olması, garip bir şekilde, işime gelmişti.
— Korkuyorum, dedi.
— Yanındayım. Merak etme, dedim ve ben de ona sarıldım.
…
Bölüm etkileşimi
