5. bölüm / 4
0423- HAYATTA KALMA SİMÜLATÖRÜARTIK HERKES YABANCI
Bölümler 4Şu an: ARTIK HERKES YABANCI
Yerimden sıçrayarak uyandım. Bu uyanış öncekiler gibi sakin olmamıştı. Bir aracın içindeydim ve başka bir aracın çarpmasıyla sarsılmıştım. Sürücü koltuğunda emniyet kemerim bağlı şekilde oturuyordum. Eski tip bir arazi aracıydı. Bir asırdan daha önce üretilmiş bir model gibi duruyordu. Teknolojiden arındırılmış, yapay zekâ desteği olmayan manuel bir araçtı. Yuvarlak bir direksiyon, yanlarda bulunan iki basit kol, ayaklarımızla basacağımız pedallar, sağ elimin altında bulunan üzerinde numaralar olan bir topuz ve önümde bulunan birkaç düğme vardı. Böyle bir aracı ancak antika olarak bulmak mümkün olabilirdi. Daha önce böyle bir arabayı kullandığımı sanmıyordum. Bu aracı babam bile kullanmamış olabilirdi. Yine de bir aracın olması işime yarardı. Bundan iyisini isteyemezdim. Daha küçük ama yine aynı yıllarda üretilmiş bir aracın sağdan çarpmasıyla sarsılmış olsam da araç devrilmemişti. Bu çarpışma kendime gelme süremi hızlandırmıştı. Neler olup bittiğini anlayacaktım ama önce bu pas yığını çalışıyor mu bakmalıydım. Anahtar direksiyonun hemen sağ tarafındaki yuvaya takılıydı. Anahtarı çevirdiğimde ön taraftan gürültü koptu. Motor harekete geçmiş ve araç titremeye başlamıştı. Eski araçların bu şekilde çalışıyor olması biraz ürperticiydi fakat canlılık hissi verdiği de ortadaydı. Nasıl süreceğim konusunda herhangi bir bilgiye sahip değildim. Ayaklarımla pedallara basınca motordan yoğun bir ses gelmişti. Bir pedal hızlanmak içindi. Bir tanesi de fren için olmalıydı. Diğerinin ne işe yaradığını anlayamamıştım. Bastığımda herhangi bir ses çıkmamıştı. Bir boşluğu ittiriyor gibiydim. Gaza bastım ancak araç ilerlemedi.
-Bu ne saçma alet böyle. Hadi ilerle artık.
Sesli komut özelliği olmadığını da anlamıştım. Etraftaki düğmelere basmaya başladım. Değişen bir şey olmamıştı. Direksiyona sertçe bir kez vurunca şiddetli bir uyarı sesi çıkmıştı.
-Hay ananı! Herkesi üzerime çekeceğim şimdi.
Evet çevremde onlarca araç ve içinde kişiler vardı. Bazıları araçları hareket ettirmeyi başarmıştı. Bazıları da halen benim gibi çaba harcıyordu ve bazıları için ise oyun sona ermişti. Toz bulutunun havayı kapladığı toprak bir zemin üzerinde araçları hareket ettirmeye çalışıyorduk. Sağdan bana çarpan araca baktım. Sürücü kadın, gaza basarak aracımı ittirmeye çalışsa da aracının gücü buna yetmiyordu. Sonra bundan vazgeçip elinin altındaki topuzu oynattı ve bir anda geriye doğru gitmeye başladı. Bu topuz aracın ileriye ve geriye gitmesini sağlayan mekanizma olmalıydı. Hemen topuzu üzerindeki 1 rakamının olduğu yöne doğru ittirdim. Araç bir anda ileri atılmıştı. Gaza bastığım an daha kontrollü hareket ediyordu. Aracı ileriye götürmek için topuzu kullanacaktım. Gaza bastıkça hızlandım. Daha hızlı gitmek için gaza bassam da bir noktadan sonra araç hızlanmayı bırakmıştı. Yeniden topuzu kavrayıp 2 yazan konuma getirmek istedim. Bu sefer kolay olmamıştı. Tuhaf bir metal sürtünme sesi çıkıyor ve araç titriyordu. Az önce ne işe yaradığını anlamadığım pedalın görevi şimdi belli olmuştu. Sistemi anlamıştım. Aracın hareket etmesi için pedala basarak topuzu üzerindeki rakamların olduğu yöne doğru hareket ettirecektim.
Diğer kişiler de araçları hareket ettiriyor ve birbirlerine çarpıyorlardı. Ters dönmüş araçların içinden çıkmayı başaran yaralı insanlar, diğer araçlar tarafından ezilmek için kovalanıyordu. Tam bir kaosun ortasındaydım. Kimseye bulaşmak gibi bir niyetim yoktu. Julia’yı bulmam gerekiyordu. Gökyüzüne baktım. Araçların sebep olduğu toz, sis gibi her yeri kapladığı için gökyüzünü net göremiyordum. Daha önce gördüğüm bulutu görmeli ve ona doğru gitmeliydim. Julia’nın da böyle yapacağına şüphem yoktu. Kalabalıktan uzaklaşmak için gaza bastım. Arkamda küçük bir savaş meydanı vardı. Biraz önce kullanmayı öğrendiğim bu demir yığınını patlayan araçların arasından geçiriyor, manevralar yaparak ilerliyordum. Toz bulutunun içinden çıktıktan sonra bulutun her zamanki yerinde durduğunu gördüm. Gaza basıp bir an önce oraya varmam geriyordu.
İçinde bulunduğumuz aşamada mekân yeniden değişmişti. Bu kez geniş tarlaların, derelerin, ağaçların olduğu bir yer değildi. Havada içimi kasvetle dolduran bir sarılık mevcuttu. Yer yer yıkılmış binalar, geniş çukurlar, terkedilmiş işletmeler, hurda araçlar bombalanmış bir şehir görüntüsü oluşturuyordu. Zaman yolculuğuyla yüz yıl öncesine gelmiş gibiydim. Binaların yapısı, yolların dokusu ve araçlar bunu hissettiriyordu.
Tuhaf bir atmosfer hakimdi. Savaş sonrası terkedilmiş bir şehirde miydim yoksa birazdan yeni bir hava saldırısı olacak mıydı? Yeterince tehlike varken üstüme bombalar yağmasını istemezdim ancak bizi böyle bir yapının içine koyup vahşice öldürmemizi isteyen her kimse her şeyi yapması beklenirdi.
Şehrin ikiye bölen, bazı yerlerinde yarıklar oluşmuş yoldan geçerken soldan hızla gelen bir araç önümden geçip sağdaki binanın duvarına tosladı. Durup yardım etmeyi düşünsem de amacı şüphesiz bana çarpmaktı. Geldiğini fark edince aniden frene basmış ve beni ıskalamasını sağlamıştım. Çarpmanın etkisiyle aracın motor kısmından alevler yükselmeye başarmıştı. Sürücü kendisini dışarı atmış, sekerek binanın içine kaçıyordu. Anlık bir öfke ile onu öldürmeyi istesem de peşinden giderek hata yapamazdım. Hızlanarak buluta doğru ilerledim.
Şehri geride bırakmıştım. Sağımda ve solumda seyrek de olsa evler vardı. Bu evler de yıkık dökük haldeydi. Bombardımandan ağaçlar da nasibini almıştı. Gördüğüm ağaçların çoğu yarılmış, devrilmiş veya yanmış haldeydi.
Çok sert bir başlangıç olmuştu. Umarım Julia böyle bir kaosun ortasında uyanmamıştır. Gördüğüm herkes bir aracın içindeydi. Muhtemelen Julia da bir aracın içinde uyanmıştı. Bu hayatta olma ihtimalinin yüksek olabileceğini düşündürürken bir yandan da aracı kullanabildi mi diye düşünüyordum. Bunu öğrenmenin tek yolu buluta yaklaşmaktı.
Şehirle birlikte kaos da arkamda kalmıştı. Etrafımda tehdit unsuru sayılabilecek şeyler azalmıştı. Yol, şehrin içindeki yola nazaran daha kötü ve kullanışsız olsa da kullandığım arazi aracı için bu sorun teşkil etmiyordu. Öyle ki yol olmasa dahi gidebilirdi.
Bulut halen önümde duruyor ve gittikçe yaklaşıyordum. Araç işimi kolaylaştırmıştı. Bu yolu yürüyerek gelmek hele ki başıma bir bela almadan buraya kadar gelmiş olmak imkânsız olurdu. Bu aşamada neden bize araçların verildiğini anlayamamıştım. Hele ki böyle eski bir araca sahip olmamızı neden istemişlerdi? Ayrıca kafamda aşamanın bitiş anonsunda söylenen söz de takılmıştı. ‘Herkes artık yabancı’ demişlerdi. Bunun da bir anlamı olmalıydı. Buradaki insanlar birbirini tanıyor muydu yani? Söylenen sözler öylesine söylenmiyordu. Muhakkak hepsinin anlamı vardı. Tasarlanan yerler belki rastgele tasarlanmış olabilirdi. Buna bir anlam yüklemek kafa karıştırıcı olurdu. Zira her uyandığım yer farklı bir coğrafyaya sahipti. Fakat buradaki kişiler kesinlikle öylesine seçilmiş kişiler değildi. Burası hakkında bir şey bilenler mevcuttu. Uyandığımda bazı kişiler araçlarını hemen çalıştırmış ve hareket ettirmişti. Demek ki daha önce de böyle bir aracı kullanmışlardı. Oysa bu araçlar her yerde bulunup kullanılabilecek araçlar değildi. Bu sorulara henüz tatmin edici bir cevap bulamamıştım. Burası hakkında yeteri kadar bilgi de toplayamamıştım. Her aşamada bütün sistemin değişmesi bilgi toplamamı çok zorlaştırıyordu. Öyle ki iklim bile değişiyordu. Bunu nasıl yapabildiklerini anlayamıyordum. Nasıl her uyandığımızda bambaşka yerlerde olabilirdik? Gücüm ve sabrım tükeniyordu. Zihnimde halen karanlık bir sis mevcuttu ve geçmişe dair bir şeyler hatırlamamı engelliyordu. Ablamı düşünmek istiyordum. Ona dair bir şeyler hatırlamak istiyordum. Yüzünü, sesini, kim olduğunu bilmek istiyordum. Düşündüğüm kadar yalnız birisi değildim fakat burada düşünmenin bile faydası olmuyordu. Zihnim bu sorularla meşgulken araçtan garip sesler gelmeye başladı ve bir anda ön taraftan dumanlar yükseldi.
-Hay senin gibi arabaya...Bozulmanın sırası mı şimdi. Gerçi dedem yaşındaki arabadan ne bekliyorum ki? Zaten çarpıp durdular.
Bu cümleler ağzımdan döküldüğünde araç durmuştu bile. Etrafı geniş tarlalarla çevrili, evlerin olmadığı, ağaçların bile sıklığını yitirdiği bir yerdeydim. Önümdeki yokuştan dolayı ileride ne olduğunu göremiyordum.
-En azından şu yokuşu çıktıktan sonra bozulsaydın be.
Nasıl tamir edeceğimi bilmiyordum. Üstelik bununla uğraşmaya zaman harcayamazdım. Zaten buluta epey yaklaşmıştım. Bulutun hizasına gitmek yürüyerek bir saat bile sürmezdi. Hemen araçtan inip yürümeye başladım. Yol kenarında yürümek iyi bir fikir olmazdı. Buradan geçecek kişiler için açık bir hedef olmak istemezdim. Kimse soru bile sormadan birbirini öldürüyordu. Bunu düşünerek sağdaki arazinin içine girdim. Buradan yürümek yolumu da kısaltacaktı.
Tarlaların içinden dakikalardır yürüyordum. Yokuş çıkmak beni yormuştu. Susamış ve acıkmıştım. Yiyecek bir şeyler bulmalı ve dinlenecek bir yere gitmeliydim. Bunları elbette Julia ile görüştükten sonra yapacaktım. Yokuşu çıkıp önümü gördüğümde içim rahatlamıştı. Önümde kasaba gibi bir yer vardı ve bulut da bu kasabanın üzerine hizalanmış duruyordu. Bu kasaba dinlenmek için de güzel bir yer olacaktı. Yiyecek bir şeyler de bulurdum elbet. Adımlarımı hızlandırıp yola koyuldum. Etraf sakindi. Henüz gelen giden birisi olmamıştı. Yine de kasabanın boş olduğundan emin değildim. Kasabaya girerken dikkatli olmalıydım.
Tarlalarının içinden gizlenerek kasabaya yaklaştım. Tatlı ve küçük bir kasabaydı. Tam orta kısımda yolun hemen sağında kafe gibi bir yer vardı. Sağ tarafta yıkılmış bir yakıt istasyonu vardı. İstasyonun içinde birkaç araç duruyordu. Birileri bu araçları kullanarak buraya gelmiş olabilirdi. Bu ihtimal beni daha dikkatli olmaya zorluyordu. Önce istasyona girip araçları kontrol etmeli, rastgele yerleştirilmiş olup olmadıklarından emin olmalıydım. Hem belki kendime yeni bir araç da bulabilirdim.
Etrafı dikkatlice kolaçan ederek ilerledim. Görünürde kimse yoktu. Hızlıca istasyona girip araçların yanına geldim. Dağınık şekilde park edilmiş birkaç araç vardı. En büyük olanına doğru yürüdüm ve yanında durdum. Camdan içeri baktığımda aracın, az önce kullandığım araçla aynı yapıda olduğunu fark ettim. Mekanizması tamamen aynıydı. Anahtar da yuvasında duruyordu.
Bu araçları buraya birinin getirmiş olması pek mümkün görünmüyordu. Ben bile aracım bozulduğunda anahtarı yanıma almıştım. Eğer birisi bu araçlardan biriyle buraya gelmiş olsaydı, muhtemelen o da anahtarı alırdı. Demek ki bu araçlar en başından beri burada duruyordu.
Burada yalnız olduğumu düşünmek üzerimdeki gerginliği biraz azalttı. Vücudum gevşedi. Ama Julia’nın henüz buraya gelmemiş olabileceği ihtimali içimi sıkıyordu. Başına bir şey gelmiş olabilirdi. Böyle bir ortamda bunun olması hiç zor değildi.
Zihnimi bu düşüncelerden uzaklaştırmaya çalıştım. En iyisi aracın içinde biraz beklemekti. Julia mutlaka buradan geçmek zorundaydı. Kasabaya başka bir giriş yolu görünmüyordu. Eğer buraya gelecekse bu yoldan gelecekti.
Biraz dinlenmek de iyi olacaktı.
Elimi kapı koluna götürdüm.
Kapıyı açtığım anda arkamda bir gölge belirdi.
Bir anda içimi korku kapladı. Rehavete kapılmıştım. Arkama yaklaşan kişiyi fark etmemiştim bile. Tam arkamı dönmek üzereyken kafamın arkasında bir sıcaklık hissettim. Aldığım darbe o kadar sertti ki acıyı hissedemeden gözlerim karardı.
Ayakta durmakta zorlanıyordum. Yere düşmemek için kapıya tutundum ama toparlanamadım. Boynuma aldığım ikinci darbe dizlerimin üzerine çökmeme neden oldu.
Julia’yı bulamadan burada ölmek… Bu düşünce içimi ezdi.
Son gücümle arkamı dönüp bana saldıranın yüzünü görmek istedim. Ölmeden önce katilimin yüzünü görmek istiyordum.
Yere yığılırken kafamı çevirdim.
Katilimle göz göze geldim.
En az benim kadar korkmuş görünüyordu. Titreyen elleriyle kanımla kızarmış demiri sıkıca tutuyordu. Konuşacak gücüm kalmamıştı. Tamamen savunmasız bir halde yerde yatıyordum.
Demiri tekrar kaldırdı.
Bu sefer işi bitirmek istiyordu.
Yüzünde korku vardı ama pişmanlık yoktu.
Gözlerim kapanırken dudaklarımdan son sözler döküldü.
— Julia… Neden?
0423
...
— İpek Hanım, yaşam belirtileri düşüyor. Ciddi bir yaralanma var.
— Demek buraya kadarmış Alex. Ne zaman öleceksin diye merak ediyordum. Yine de iyi ilerlediğini söyleyebilirim. Mücadelen fena değildi.
— Bu aşamada ölmesi üzücü. Bir sonraki aşama için güzel fikirlerimiz vardı.
— Sadece Alex yok Mine. Başkaları da var. Dert etme.
— Haklısınız. Ayfer Hanım’a haber vereyim mi?
— Henüz değil. Öldüğünden emin olalım. Biraz daha bekleyelim.
...
0423
Başımın arkasında ve boynumda şiddetli bir ağrı vardı. Ellerimi başıma götürmek istedim ama hareket ettiremedim. Ellerim ve ayaklarım bağlıydı.
Gözlerimi açtığımda bir aracın arka koltuğunda yattığımı fark ettim.
— Uyandın demek. Kimsin sen? Adımı nereden biliyorsun?
— Julia? Sensin.
— Evet ama sen kimsin? Beni nereden tanıyorsun?
Julia ön koltukta oturuyordu. Elinde hâlâ bir demir çubuk vardı. Bana yabancı birine bakar gibi bakıyordu.
— Beni tanımıyor musun? Alex ben.
Bunu söylediğim anda yüzünde şaşkınlık belirdi.
— Nasıl? Sen… Hayır. Sen Alex değilsin. Yalan söylüyorsun. Kimsin sen?
— Lütfen bağırma. Etrafta birileri varsa yerimizi öğrenirler. Ben Alex’im.
— Kör değilim. Görüyorum. Ve sen Alex değilsin.
Bir süre sessiz kaldık.
— Tamam, sakin olalım. Sana Alex olduğumu nasıl kanıtlayabilirim? Tanıştığımız günü anlatayım mı? Yaşadıklarımızı?
Sözlerimi düşünür gibi oldu. Elindeki demiri koltuğun üzerine bıraktı ve alnını ovuşturdu.
— Anlatacağın şeyler doğru olsa bile bu Alex olduğunu kanıtlamaz. Belki de bu sistemi kuran kişilerden birisin.
— Beni öldürmediğine göre Alex olabileceğimi düşünüyorsun. Ne söylersem inanırsın?
— Bilmiyorum! Özür dilerim… Bağırmak istemedim ama gerçekten bilmiyorum. Sen Alex’e benzemiyorsun bile. O daha yakışıklıydı. Saçları kahverengiydi. Senin saçların siyah.
Söyledikleri kafamı karıştırdı.
— Ne demek istiyorsun? Farklı mı görünüyorum?
Julia ön camın üzerindeki aynayı söküp bana uzattı.
— Al. Kendine bak.
Aynaya baktım.
— Bu benim.
— Hayır değil.
— Saçlarım siyah değil ki. Kahverengi.
Julia aynayı kendine çevirdi. Bir anda irkildi ve aynayı elinden düşürdü.
— Ne oldu?
— Ben… Bu aynadaki kişi ben değilim.
Bu, beni tanımamasından bile daha tuhaftı.
Bir an düşündüm.
Sonra anons aklıma geldi.
— Şimdi anlıyorum!
Julia aynayı yerden alıp tekrar yüzüne bakıyordu.
— Bu… ben değilim. Neler oluyor?
— Julia beni dinle. Sakin ol. Gördüğün şeyler gerçek değil.
Başını kaldırıp bana baktı.
— Ne demek gerçek değil?
— Daha önce birçok şeyi değiştirebildiklerini gördük. Demek ki algılarımızı da değiştirebiliyorlar. Bu yüzden aşama biterken “herkes artık yabancı” demişlerdi.
Bir an durdum.
— Herkes aynı. Ama sen farklı görüyorsun.
Koltukta doğruldum. Julia halen aynadan kendisini inceliyordu. Aynayı elinden aldığım anda kendisini geriye doğru attı.
-Nasıl çözdün ipleri?
Aynayı koltuğun üzerine bırakıp ellerini tuttum.
-Beni bağlayan ipler değil senin gözlerindeki yabancılık hissiydi. Artık özgürüm.
Julia yanımdaydı. Beni farklı birisi olarak görüyor olsa da ben olduğumu biliyordu. Elleriyle saçlarımı okşadı
-Çok sert vurdum mu? Canın çok yanmadı değil mi? Özür dilerim...
-Hayır hayır. Merak etme iyiyim. Sadece biraz hazırlıksız yakalanmıştım.
Julia’nın bu kadar sert bir darbe indirmesini beklemiyordum açıkçası. Hele benim gibi kendisinin neredeyse iki katı cüssede birisini alt etmiş olması bir bakıma iyi bir durumdu. Başının çaresine bakabileceğini daha önce de anlamıştım ancak artık tamamen emin olmuştum. Hayatta kalmak için gözünü kırpmadan tehlikenin içine girebilen gözü kara bir kadındı. Ondan hoşlanmamı sağlayan özelliği de buydu aslında. Narin, ince ruhlu, kırılgan yapısının yanında yeri geldiğinde acımasız bir savaşçı olması ve bunları muazzam bir dengede bir arada bulundurması onu eşsiz kılıyordu.
-Sen nasılsın? Başına bir şey geldi diye endişelendim. Bir aracın içinde uyandım ve tam bir kaosun ortasındaydım. Senin de aynı durumda olabileceğini düşünmüştüm.
Julia’nın yüzünde halen şaşkınlık emareleri mevcuttu. Gördüğü garip yüze alışmaya çalıştığı besbelliydi. Yine de kendini toparlamıştı.
-Ben de eski bir aracın içinde uyandım. Arabayı incelediğimde daha önce böyle bir şeyi kullandığımı hatırladım. Küçüklüğümde eski model bir aracımız vardı. Annem bana kullanmayı öğretmişti. Sanırım dedemin arabasıymış. Annem de hurdaya ayırmaya kıyamadığı için arka bahçemizde duruyordu. Hiçbir zaman trafiğe çıkmamıştım. Sadece arka bahçede ufak gezintiler yapıyordum yine de tecrübeliydim. Bu yüzden arabayı kullanmak zor olmadı. Çevremdeki kişiler daha arabayı çalıştıramamışken ben çoktan uzaklaşmıştım bile. Bulutu da görünce hemen yönümü buraya çevirdim. Buraya gelene kadar belaya bulaşmadım diyebilirim. Sen aracı nasıl kullanabildin?
-Aslında tam olarak kullanabildim sayılmaz. İlerletmeyi başardım diyebiliriz. Zaten buraya gelirken yolda bozuldu. Ben de yürüyerek geldim buraya kadar. Sen benden çok önce gelmiş olmalısın.
-Evet baya oldu buraya geleli. Senin mutlaka geleceğini bildiğim için bekledim burada. Etrafı da keşfetme fırsatı buldum. Şimdilik kimse yok burada. Girdiğim bazı evlerdeki dolaplarda yiyecekler vardı. Açsan yiyebilirsin. Aracın bagajına koymuştum. İster misin?
-Evet çok iyi olur. Eğer beni sen bayıltmasaydın muhtemelen açlıktan bayılacaktım.
-Ya özür dilerim Alex. Lütfen affet beni. Sen olduğunu anlayamadım.
-Tamam tamam. Takılıyorum sadece. Menüde neler var? Neler buldun bizim için?
-Yemek seçecek durumda olduğunu sanmıyorum. Hoşuna gider mi bilmem ama doyurucu şeyler buldum diyebilirim. Hemen arkada kutunun içerisinde.
Koltuğun arkasından bagaja uzanarak kutuyu aldım.
-Bakalım burada neler varmış.
Kutuyu açtığımda dondurulmuş hazır yiyeceklerin olduğu konservelerin olduğunu gördüm. Ton balığı, barbunya, kurutulmuş dana eti, közlenmiş patlıcan, garnitür ve birkaç şişe su vardı. Açlığın verdiği heyecanla kutuyu hemen kapatıp Julia’nın ellini tutup öptüm. Bu hareketim onu şaşırtmış olsa da aramızdaki bağ buna izin verecek seviyedeydi.
-Teşekkür ederim. Sayende karnım doyacak. Ne zamandır bir şeyler yememiştim.
Yüzünü sıcak bir gülümseme sardı. Memnuniyetim onu da ziyadesiyle memnun etmiş olmalıydı.
-Burası pek güvenli sayılmaz. Ben daha güvenli bir yer bulurken sen de yemek ye.
Çoktan yemeye başlamıştım bile. Kafamı onu onaylayacak şekilde salladıktan sonra cevap vermeden yemeye devam ettim. Julia ise direksiyonun başına geçmiş ve arabayı çalıştırmıştı.
Kasabanın arka taraflarına doğru ilerliyorduk. Aracı kusursuz bir şekilde kullanıyordu. En ufak bir sarsıntı bile hissetmiyordum. Böylece yemeği etrafa dökerek ziyan da etmemiştim. Bir müddet daha gezindikten sonra nihayet uygun olacağını düşündüğümüz bir yere varmış olmalıydı ki aracı yavaşlatıp sordu.
-Buraya ne diyorsun?
Büyük, müstakil bir evin önünde durmuştuk. Arka tarafında herhangi bir bina yoktu. Böylece arkamızı kollamak zorunda hissetmeyecektik. Önünde ise geniş bir alan vardı. Eğer birisi evin yakınına gelecekse bunu hemen fark ederdik. Pencerelerde korkuluklar yoktu. Bir tehlike anında evden dışarı çıkmak istersek pencerelerden de atlayabilirdik.
-Eğer içeride kimse yoksa gayet uygun bir yer.
Bunu söylerken yemekten arta kalan boş konserveleri toparlıyordum. Her şeyi kutunun içine geri koyup kutuyu kapattım. Kapıya yöneldim.
-Ben önden gidip evi kolaçan edeyim. Bir tehlike yoksa sen de arabayı arka tarafa park edip gelirsin.
Bu teklif kendisine makul gelmemiş olacaktı ki hızlıca itiraz etti.
-Neden beraber girmiyoruz? Tek başına tehlikeye girmek zorunda mısın?
-Hayır aslında tehlikeden hızla uzaklaşmak için bunu yapmak istemiştim. Eğer içeride birileri varsa hemen dışarı çıkıp çalışan bir arabaya binip uzaklaşmak daha mantıklı olmaz mı?
Hemen cevap vermedi. Kısa bir süre düşündükten sonra fikrimi mantıklı bulmuş olacak ki kafasını salladı.
-Tamam burada bekliyorum seni. Birileri varsa hemen gel. Sakın kavgaya gireyim deme seni burada bırakır giderim.
Ses tonunda yine alaycı bir ton vardı ve bu benim hoşuma gidiyordu. Söylediğini yapabilecek potansiyele sahip olduğunu bildiğim için ciddi bir tonla cevap verdim.
-Tamam. Eğer gelmezsem veya sana işaret vermezsem beni beklemeden uzaklaş buradan.
Bunu söylediğimde yüz ifadesi değişti. Ciddi bir tavır takındı.
-Hayır! Seni bulmuşken burada bırakamam. Şu lanet yere bak gel hemen!
-Tamam merak etme hemen döneceğim.
Cevap vermesini beklemeden kapıyı açıp dışarı çıktım. Hemen evin girişinde duruyorduk. Hızlıca kapıya yönelip kapıyı ittirdim. Zorlamama gerek kalmadan kolayca açılmıştı. Girişte geniş bir hol ve birkaç basamaktan oluşan küçük bir merdiven karşılamıştı beni. Merdivenlerden temkinli adımlarla çıktım. Merdiven bitiminde küçük bir koridor bulunuyordu. Koridorun sağında ve solunda kapılar vardı. Bazı kapılar açık bazıları ise kapalıydı. Yavaşça yürüyüp açık kapılardan içeri baktığımda tehdit oluşturabilecek herhangi bir şey gözüme çarpmamıştı. İlk kapı mutfağa açılmıştı. Diğer kapı ise tuvalet ve banyoya açılıyordu. Kapalı olan kapılardan birisinin yanına gelip kapının kolunu hafifçe çevirip ağır hareketlerle kapıyı açtım. Burası da koltukların olduğu geniş bir oturma odasıydı. Kapısı kapalı olan son odaya yöneldim. Buradan da bir şey çıkmazsa güvenli olduğundan emin olacaktım. Yine yavaşça kapıyı açıp içeriye baktığımda geniş bir yatak ve eski bir kıyafet dolabını gördüm. Burası da yatak odasıydı. Tamamen güvenliydi. Julia ile burada aşamayı tamamlayabilirdik. Hızlıca çıkışa yöneldim. Julia kapının önünde bekliyordu. Benim geldiğimi görünce camı indirip ‘Güvenli mi?’ diye sordu.
-O cam iniyor muydu ya?
-Daha bilmediğin bir sürü özellik var bu demir yığınında. Sen sorumu cevapla daha sonra araç hakkında bildiklerimi paylaşırım.
-Evet tamamen güvenli. Tek sorun bir tane yatak var.
Bunu söylerken alaycı bir ifade takınmıştım. Aynı alaycı tavırla hemen karşılık verdi.
-Kendine yatacak bir yer bulmalısın.
-İkimize de yetecek kadar büyüktü aslında... Neyse gidelim artık. Kalan yiyecekleri alayım ben.
Araçtan inip kapıya doğru yönelmişti. Ben de erzak kutusunu alıp arkasından yürüdüm.
Evin içinde bir saatten fazladır bekliyorduk. Julia gördüğü yüze alışmış olmalıydı ki gözlerindeki yabancı bakışlar kaybolmuş, yeniden içimi ısıtan sıcaklıkla bakıyordu. Nerede olduğumuzu, ne yaptığımızı sorgulamaktan ziyade yan yana olmanın verdiği huzurla sohbet ediyorduk. Zaten sorgulamak da işe yaramıyordu. İkimiz de burası hakkında net bilgiye sahip değildik. O da sorgulamanın anlamsız olduğunu fark etmiş olacaktı ki hiç bununla alakalı soru sormamıştı. Kanepenin köşesinde, ayaklarını karnına doğru çekmiş oturur vaziyetteydi. Yüzü bana dönük şekilde geçmişe dair hatırladığı şeyleri anlatıyordu. Ben de tekli koltuğun üzerine kendimi bırakmış Julia’nın anlattıklarını dinlemeye çalışıyordum. Annesinin kendisine nasıl araba kullandırdığını, bahçelerindeki henüz büyümekte olan ağaca çarpıp onu eğdiğini, bir hafta boyunca her gün ağaçtan özür dilediğini anlatıyordu. Tüm bunları dinlerken bir yandan da Julia’yı tepeden tırnağa inceliyordum. Kırmızı dudakları her kelimesinde dans edercesine hareket ediyordu. Dudağının kenarında ince bir çizgi beliriyor yüzüne ayrı bir güzellik katıyordu. Burnunun ucu üst dudağının kıvrımıyla tam uyumluydu. Yüzünde en ufak bir kusur dahi yoktu. Kirpikleri uzun ve yukarıya doğru kıvrımlıydı. Gözlerinin üzerinde adeta parmaklık gibi açılıp kapanıyordu. Alnı yüzüne göre genişti ancak bu açıklık ona ciddiyet katıyordu. Saçlarının alnına dökülen kısmı bu ciddiyeti nispeten tatlı bir ifadeye dönüştürse de gözlerindeki keskin bakış karşısındakini kendine getiren cinstendi. Onun gözlerine uzun süre bakmak mümkün değildi. Ruhumun derinliklerine kadar işleyen bir bakışa sahipti.
Yüzünün her noktasını, yaptığı her hareketi dikkatle izliyordum. Gördüğüm bütün manzaralar zihnimden silinmiş hepsinin yerini Julia almıştı. Hayranlık ve şaşkınlıkla onu izlerken nefes alıp vermeyi bile unutuyordum.
-Sen dinliyor musun beni?
-Ne? Evet tabi dinliyorum.
-Hiç dinliyor gibi görünmüyorsun. Ne dedim en son ben? Söyle bakayım.
-En son mu? Annenden bahsediyordun sanırım yani öyle şeyler.
Gözlerini yana devirdi. Alnındaki çizgiler belirdi birden. Bana kızdığı belli oluyordu.
-Tamam tamam özür dilerim. Seni inceliyordum. O yüzden söylediklerini duyamadım.
Bir anda alnındaki kırışıklıklar kayboldu. Şaşkın bir ifade oluştu yüzünde.
-Beni mi inceliyordun? Neden ki?
-Daha önce karşımda böyle güzellikte bir manzara olmamıştı. O yüzden her ayrıntıyı incelemek istemiştim.
Hissettiklerimi söyleme konusunda daha cesur davranıyordum çünkü hayatta kalma ortamında söyleyemediğim şeylerden pişman olma ihtimalim çok yüksekti. Bir sonraki aşamanın bize ne getireceğini dahi bilemiyorduk. Üstelik bu aşamayı tamamlamış da sayılmazdık. Beraber geçireceğimiz vaktin ne kadar olduğu da meçhuldü. O yüzden cesur davranmak zorundaydım. Julia’nın bu cesur söylemim karşısında yüzü hemen kızarmıştı. Yine de alaycı tavırla duygularını bastırmayı tercih ediyordu.
-Geçmişi pek hatırlamadığını söylemiştin. Bu kadar emin konuşma.
-Evet haklısın. Fakat önemli şeyleri hatırlıyorum. Daha önce senin kadar güzel birisini görseydim eminim unutmazdım.
Yüzünün kızarıklığını gizlemek için kafasını öne doğru eğip saçlarının yanaklarına düşmesini sağladı.
-Yüzün bana yabancı gelse de gözlerindeki bakış çok tanıdık.
Bunu söylerken sesi titremişti.
-Nasıl bir bakış varmış gözlerimde?
Saçlarını arkaya doğru savurdu. Daha cesaretli bir ses tonuyla yanıtladı sorumu.
-Sevgi dolu bakıyorsun. Sanki önceden tanışıyormuşuz hissine kapılıyorum. Güven veren, rahatlatan bir bakış.
Dudaklarından bu cümleler dökülürken kalp atışımın hızlandığını, ellerimin terlediğini hissetmiştim. Daha kısık bir ses tonuyla ekledi.
- Annem geliyor aklıma. Bu beni ziyadesiyle mutlu ediyor.
Bunu söylerken sesindeki hüzün ve özlem belli olmuştu. Oturduğum koltuktan kalktım. Birkaç adımda yanına ulaşmıştım. Kanepenin yanına diz çöküp ellerini tuttum. Şaşkın ve mahcup bir yüz vardı karşımda. Güven verici, tok bir sesle konuşmaya başladım.
-Buradan çıktıktan sonra beraber gideceğiz annenin yanına. Sana söz veriyorum. Buradan beraber çıkacağız ve bana bahçenizdeki arabayı kullanmayı öğreteceksin. Hatta anneni de alıp gezintiye çıkacağız.
Ellerimi sıkıca kavramıştı. Bulunduğu yerde doğrulup yüzüme doğru eğildi. Nefesinin sıcaklığını yüzümde hissedebiliyordum. Gözlerimi gözlerinden alamıyordum. Öyle ki göz kırpmayı bile bırakmıştım. Bir an olsun gözlerini izlemekten mahrum kalmak istemiyordum.
-Teşekkür ederim Alex. İyi ki yanımdasın.
Kalbimi yakan bir ses tonu vardı. Nefesinin sıcaklığını ciğerlerimde hissetmiştim. Göğsüme bahar gelmişti adeta. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Dudaklarımız birbirine bu kadar yakınken aklım durmuş gibiydi. Onu öpecek kadar cesaret sahibi olduğumu sanmıyordum. Bu kadar yakınlık bile beni tedirgin ediyordu. Yüzü git gide yakınlaşıyordu. İkimiz de ortamın ambiyansına ayak uydurmuştuk. Zaman yavaşlamıştı. Dudaklarım dudaklarına değmek üzereydi. Julia bir anda ellerimi bırakıp tek eliyle yanağımı tutup kendisini bana doğru ittirdi. Dudaklarının tadını alabiliyordum artık.
0423
-EFEE!
-EMREDİN AYFER HANIM!!
-Niye kimse yok lan burada?
-Özür dilerim efendim. Biraz acıktım da sandviç almaya gitmiştim. Beş dakika bile olmadı zaten.
-Tamam aç çalışmanı istemem ama ara söyle getirsinler. Burayı boş bırakmayın.
-Emredersiniz.
-Alex’in fizyolojik verilerinde bu değişim ne zamandır var? Neyin nesi bu?
-Efendim ben gittiğimde böyle değildi. Muhtemelen bir tehlikeyle karşı karşıya kaldı. Zaten bu aşamada çok ölüm yaşandı. Mine baya zorlamış herkesi.
-Sen yine de verileri kaydet İpek baksın ne oluyor diye. Analiz edip bana rapor versin.
-Anlaşıldı efendim.
-O sandviçten bana da gönder. Hadi afiyet olsun.
-Tamamdır efendim.
0423
Gözlerimi açtığımda Julia kollarımda uyuyordu. Her nefes alıp verdiğinde göğsü inip kalkıyor, burun delikleri büyüyüp küçülüyordu. Bir melek gökten düşmüş ve yatağımda yatıyordu sanki. Hayatta bundan daha haz aldığım bir zaman dilimi olmamıştı. Tam şu an zamanın durmasını ve sonsuza dek bu şekilde kalmamızı istiyordum. Zihnimdeki tüm kötü şeyler kaybolmuştu. Sadece Julia ile yaşadığımız bu zevk dolu anın zihnimde oluşturduğu keyifli boşlukta adeta yeni bir yaşam oluşturmuştum.
Parmaklarımı çıplak omuzunda gezindirmeye başladım. Vücudunun her kıvrımını dokunarak ezberlemek ister gibi parmaklarımla sırtını okşuyordum. Yavaşça gözlerini açtı. Gözlerinin içinden kalbime doğru bir ışık hüzmesi akın etmiş ve kalbimin en ücra karanlık köşesini bile aydınlatmıştı. Güneşim doğmuştu artık.
-Günaydın canım. Aç mısın ?
Alnıma düşen saçları parmaklarıyla yana doğru taradı.
-Sevginin karın doyurmadığı söylenir ama şu an bunun yanlış olduğunu düşünüyorum.
-Senden böyle şeyler duymak ruhumu okşuyor. Yine de bir şeyler yemeliyiz. Sabah olmak üzere. Yeni aşamaya geçmeye çok az kaldı.
-Ooff! Her şeyi unutmuştum biliyor musun. Sanki mutlu ve huzurlu yuvamızda evli bir çift gibi hissediyordum kendimizi. Bu lanet yerden ne zaman kurtulacağız!
Bunu cevap almak için sormamıştı zaten verilecek bir cevabım da yoktu. Buradan ne zaman ve ne şekilde çıkacağımızı gerçekten bilmiyordum. Yine de metanetli olmalı ve kontrolü yitirmiş gibi davranmamalıydım.
-Beraber çıkacağız buradan az kaldı. Hadi kalkıp giyinelim. Bir şeyler yerken sonraki aşamaya ilgili de biraz konuşuruz.
-Tamam bir şeyler hazırla ben giyinip geliyorum.
Yanağına sıcak bir buse kondurup yataktan kalktım. Mutfağa geçip dolabı açtığımda düşündüğümden daha çok yemek olduğunu gördüm. Açılmamış meyve suyu bile vardı.
'İyi bari açlıktan öldürmüyorlar en azından.' diye mırıldanarak dolapta ne varsa masaya gelişigüzel yerleştirdim. Temiz tabak, kaşık ve çatalı da masaya koydum. Julia da mutfağın kapısında belirmişti.
-Bu kadar çok yiyeceğin olması şaşırtıcı. Umarım zehirli değildir. Bizi her şekilde öldürmek ister bunlar.
-Zehirli olduklarını sanmıyorum. Bizi direkt öldürmek isteselerdi bu kadar zahmete girmezlerdi. Buraya nasıl geldiğimizi bile hatırlamıyoruz. Öldürüp bir kenara atarlardı. Bence amaçları biz birbirimizi öldürürken bizi izleyip keyif almak. Üzerimize bahis bile oynamış olabilirler.
Söylediğim şeyler kulağa sadistçe gelmiş olmalı ki Julia düşüncelere dalmıştı. Ortamın gerginliğini hızlıca dağıtacak bir şey yapmam gerektiğini düşünerek 'Yine de önce ben yiyeyim eğer bana bir şey olmazsa sen de yersin.' dedim.
-Zehirli olmadığına ikna oldum. Söylediklerinde haklı olabilirsin. Ortamı yumuşatmak için bir şeyler söylemene gerek yok aslında. Düşüncelerini benimle paylaşman daha iyi olur. Bu konularda benden daha iyisin. En azından nelerle karşı karşıya kalabiliriz bana da referans oluyor.
Sandalyeyi çekip oturmuş ve çatalla tabaklardaki yiyeceklerden rastgele ağzına atıyordu. Ben de sandalyeyi çekip karşısına oturdum.
-Bu aşamada çok fazla kaos vardı. Sanırım uzun süre hayatta kalmamızı istemiyorlar. Aşamaların çok olacağını sanmıyorum. Şartları daha da zorlayıp ölümleri hızlandırabilirler. Yine de herkesin ölmesini istemeyeceklerdir. Herkes ölecekse bu kadar zahmete gerek yoktu.
-Peki sadece bir kişinin buradan sağ olacak çıkmasını istiyorlarsa ?
-Evet böyle bir ihtimal söz konusu olabilir. Yine de bunu şuan düşünemeyiz. Son aşamaya kadar beraber gideceğiz ve o zaman ne istediklerini öğreneceğiz.
Acıktığımız için değil de sadece bir sonraki aşamaya hazırlık olsun diye bir şeyler yiyorduk. Çatalı rastgele yiyeceklere batırıyor ve ağzımızda dağılana kadar çiğniyorduk.
-Bizden ne istediklerini bilmiyoruz. Daha ne kadar sürecek bilmiyoruz. Sonunda ne olacak bilmiyoruz. Sadece hayatta kalmak için çabalıyoruz.
-Biz bilmiyoruz ama bazı kişiler biliyor.
-Kimlerden bahsediyorsun?
-Omegadan denen şeyden bahseden şu adam vardı ya hani. Onun bir şeyler bildiğinden emindim. Aslında birilerini rehin alıp konuşturabiliriz.
-Birilerini rehin almak mı! Bu çok tehlikeli olacaktır.
-Evet tehlikeli ama biz zaten tehlikenin içindeyiz. Bir sonraki aşamada bunu denemeye ne dersin? Bir şeyler öğrenebiliriz.
-Yine buluta doğru mu geleceğiz birbirimizi bulmak için ?
-Evet. Şuan için yapabileceğimiz en iyi şey bu.
-Tamam. Yan yana gelince birisini rehin almak için çabalarız ama birbirimizi bulmadan asla buna kalkışmanı istemiyorum. İkimizi de tehlikeye atma lütfen. Sen olmazsan burada bu kadar zaman geçiremezdim biliyorsun.
Elini tuttum gözlerinin içine bakıp gülümsedim.
-Sen olmasaydın ben de burada bu kadar yaşayamazdım. Merak etme söz veriyorum önce seni bulacağım.
Bölüm etkileşimi
