6. bölüm · Zıt Kutuplar Birbirini Çeker
6. Bölüm
Okulun ağır demir kapısını arkamda bırakıp sokağa adım attığımda, son dersin bitiş zili hala kulaklarımda çınlıyordu. Yüzüme çarpan serin akşamüstü rüzgarı, içimdeki o kavurucu öfkeyi biraz olsun dindirse de göğsümdeki sıkışıklığı tamamen alıp götürmemişti. Sancaklı Koleji’nin bahçesinden uzaklaştıkça adımlarım hızlandı, evimize giden yokuşu tırmanırken zihnimde hâlâ müdür odasında yaşanan o ihanet sahnesi dönüp duruyordu. Bade’nin o korkak bakışları, Melis’in sinsi gülümsemesi ve Demir’in her şeyi bilen o sakin tavrı... Hiçbiri aklımdan çıkmıyordu.
Kapının önüne gelip anahtarımı kilide soktuğumda ellerim hala hafifçe titriyordu. İçeri girip çantamı portmantoya sertçe bıraktım.
"Mila? Geldin mi kızım?"
Mutfaktan gelen ses anneme aitti. Ocakta pişen yemeğin o sıcak, huzurlu kokusu evin içine yayılmıştı. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri doğru yürürken, salondan gelen tanıdık ve neşeli bir sesle duraksadım.
"Gözlerim yollarda kaldı valla. Bizim prenses sonunda teşrif edebildi okuldan!"
Babam, salonun ortasındaki koltuğa yayılmış, elindeki televizyon kumandasını çevirirken yüzünde o hepimizi güldüren tiye alan gülümsemesiyle bana bakıyordu. Üzerinde ev kıyafetleri vardı, sehpaya uzattığı ayaklarını ben içeri girince hemen topladı.
Salona geçip kendimi tekli koltuğa bıraktım ve derin bir iç çektim.
"Hoş geldin güzel kızım," dedi annem elinde mutfak beziyle salona girerken. Yüzümdeki solgun ifadeyi ve gerginliği anında fark etmişti; annelerin o şaşmaz radarları her zaman çalışırdı. Durdu, elindeki bezi sehpaya bırakıp yanıma yaklaştı. "Yüzün bir karış havada. Hayırdır, okulun ilk gününden 3. Dünya Savaşı'nı falan mı başlattın yoksa?"
Babam kahkahayı bastı. "Yok annesi, bizimkisi kesin okulun rektörlüğüne falan adaylığını koymuştur ilk günden. Baksana, havalar beş bin."
"Keşke rektörlük olsaydı baba," diye mırıldandım bıkkınlıkla, başımı koltuğun arkasına yaslayarak. "Burası okul değil, bildiğin akıl hastanesi. Ya da mafya dizisi seti, çözemedim gitti."
Annem yanımdaki koltuğa oturup kaygıyla saçlarımı okşadı. "Ne oldu anlat bakalım? Kim sıktı canını?"
Babam hemen ciddileşti, kumandayı bırakıp öne doğru eğildi. Gözlerindeki o muzip neşe yerini anında korumacı bir babanın dikkatli bakışlarına bıraktı. "Kimmiş o canını sıkan? Söyle adını, hele bir Sancaklı Koleji'ne falan değil, direkt mahalle basmaya giderim ona göre."
Babamın bu abartılı ama içten korumacılığına istem dışı küçük bir tebessüm ettim. İçimdeki o ağır yük biraz olsun hafiflemişti.
"Yok baba, mahalle basmalık bir durum değil," dedim doğrularak. "Sınıftakiler... Özellikle bir kız var, Melis mi ne. Bir de adı Demir olan ukala bir tip var. İlk günden taktılar kafayı bana. Küçük bir laf dalaşı yaptık diye, hocalar müdür falan derken ortalık karıştı. En kötüsü de... Okulda ilk gün güya arkadaşım olan kız, müdürün odasında beni arkamdan bıçakladı. Korkusundan her şeyi benim üzerime attı."
Babam derin bir nefes verip arkasına yaslandı, ellerini dizlerine vurdu. "Bak sen şu veletlere! Kızım, sen İzmirlisin, unutma bunu. Oranın rüzgarı buranın çakallarına sökmez."
Annem ise daha sakin ama nasihat verici bir tonda başını salladı. "İnsanlara hemen güvenmemen gerektiğini erken öğrenmiş oldun Mila. Hayat böyledir kuzum, herkes kendi çıkarının peşinde. Ama sen başını dik tutacaksın. Kimseye ezilmeyeceğini ilk günden göstermişsin ya, en iyisini yapmışsın."
Babam ayağa kalktı, mutfağa doğru yönelirken omzunun üzerinden bana göz kırptı. "Neyse, boş ver şimdi onları. Mideye inecek güzel bir yemek var mı hanım? Bizim kızın morali bozulmuş, baksana, aç karnına savaşamaz bu çocuk."
Annem gülerek kocasının arkasından baktı. "Var var, git ellerini yıka da gel, sofra hazır."
Mutfaktan yayılan yemek kokusu ve ailemin o sıcak, yapmacıksız halleri, Sancaklı Koleji’nde giyilen bütün maskeleri ve oynanan oyunları bir anda silip süpürdü. İçimdeki o yalnızlık duygusu yerini sağlam bir kararlılığa bırakmıştı. Biliyordum ki o okulda işim hiç kolay olmayacaktı; ama arkamda ailem ve en önemlisi kendi dik duruşum olduğu sürece, kimse beni bükemezdi.
Yarın o kapıdan içeri yine başım dik girecektim.
Yemekten sonra odamdan içeri geçip çantamı yatağın üzerine fırlattım, üzerimdeki okul üniformasının o sıkıcı ceketini çıkarıp koltuğa attım. Telefonumu elime aldığım gibi ekranı kaydırdım ve Pelin’i aradım.
Telefon iki çaldıktan sonra açıldı.
"Kızım yaşlılar gibi özlettin kendini, okuldaki ilk günü bitti de anca mı arıyorsun?" Pelin’in o cıvıl cıvıl ve enerjik sesi kulaklarımdan içeri dolduğunda, içimdeki gurbet hissi bir anda buhar olup uçtu.
Kendimi yatağa bırakıp tavana bakarak derin bir nefes aldım. "Pelin, sorma... İzmir’i, o rahatlığımızı, kordonda dondurma yiyerek yürümeyi öyle bir özledim ki anlatamam. Burası tam bir cehennem çukuruymuş."
Karşı taraftan meraklı bir ses geldi. "Hayırdır inşallah? Ne oldu Sancaklı Koleji’nde? Elite Rich çocukları ilk günden dize mi getiremedin yoksa?"
"Keşke dize getirmekle kalmasaydım," diye mırıldandım dişlerimin arasından, doğrulup oturdum. "Kızım, buradakiler insan değil, seri üretim dizi karakteri gibiler. Melis adında sinsi bir tip var, ilk günden saçma bir şey yüzünden taktı bana. Yanında da Demir diye bir ukala var, kendini okulun sahibi sanıyor öyle bir bakışları var ki adamı o an oracıkta oydurur. Laf dalaşına girdik, olay büyüdü müdürün odasına kadar çıktı. En kötüsü ne biliyor musun? Bade adında bir kıza zorbalık yapıyorlardı onu anlara karşı savundum. Ama o kız, müdürün odasında beni arkamdan bıçakladı! Korkusundan her şeyi benim üzerime attı."
Pelin telefonda çığlığı bastı. "Oha! Yuh artık! Kızım daha ilk günden Judas ihaneti mi yaşandı? Sen ne yaptın, sustun mu?"
"Ben susar mıyım hiç?" dedim sesimdeki gururlu tonla. "Müdürün gözünün içine bakarak söyledim her şeyi. Korkmadığımı, kimseden çekinmediğimi anladılar ama bunlar benimle uğraşmaya devam edecek gibi."
Pelin kahkahayı bastı. "Mila, sakın ezdirme kendini o züppelere. İzmir kızının gücünü göster onlara."
"Göstereceğim zaten Pelin, şüphen olmasın," dedim, gözlerim odadaki aynaya takıldığında kendimdeki o kararlı ışığı fark ederek. "Görsünler bakalım İzmir rüzgarı nasıl esiyormuş."
"İşte benim kankam!" dedi Pelin gururla. "Aynen böyle devam. Gelişmelerden an be an haberdar et beni, mısırlarım hazır bekliyorum."
İstemeden güldüm. Telefonu yatağın üzerine bıraktım ve sırtüstü uzandım. Tavandaki lambaya bakarken bügün yaşadıklarım gözümün önünden geçmeye başladı.
Dişlerimi sıktım. Daha ilk günden bu kadar şey yaşanmış olması inanılmazdı. Üstelik okulun ilk günüydü. Ben sadece yeni bir şehre, yeni bir okula alışmaya çalışıyordum. Kimseyle uğraşmamayı düşünüyordum ama onlar beni seçmişti. Ve artık bu savaşın ortasında olduğumu kabul etmiştim.
Tam gözlerimi kapatacakken telefonum titredi. Ekrana baktım.
Bilinmeyen Numara.
Kaşlarımı çattım. Mesaj vardı.
Yarın dikkatli ol.
Bir süre ekrana öylece baktım. Kalbim hızlandı ama korkudan değildi. Sinirden. Hemen cevap yazdım.
Sen kimsin?
Mesaj görüldü.
Cevap gelmedi. Birkaç saniye sonra tekrar yazdım.
Numaramı nereden buldun?
Yine cevap yoktu.
Telefonu elimde sıkıca tutarken içimde tuhaf bir huzursuzluk oluştu. Bilinmeyen numara. Okuldaki herkesin bana düşman kesildiği bir günün ardından gelen tehditkar bir mesaj.
Tesadüf değildi. Ekrana bir kez daha baktım. Sonra mesajın ekran görüntüsünü aldım
Ne olur ne olmaz. Tam telefonu kapatacağım sırada yeni bir mesaj geldi.
Demir Sancaklı'yla uğraşmanın sonuçlarını göreceksin.
İçimdeki bütün gevşeklik bir anda yok oldu.
Demir.
Demek mesele buydu. Telefonu yatağın üzerine bıraktım. “Demek öyle…”
Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Korkutmaya çalışıyorlardı. Ama yanlış kişiyi seçmişlerdi.
⸻
Ertesi sabah alarmım çaldığında gözlerimi açmak istemedim. Başım ağrıyordu. Gece boyunca doğru düzgün uyuyamamıştım. O mesaj sürekli aklıma gelip durmuştu. Yatağın içinde doğruldum. Telefonumu aldım. Mesaj hâlâ oradaydı. Silmedim. Hatta ekran görüntülerini bir klasöre kaydettim.
Sonra kendi kendime fısıldadım: “Bugün kimsenin seni korkutmasına izin vermeyeceksin, Mila.”
Yataktan kalkıp hazırlanmak için banyoya geçtim. Aynadaki yansımama baktığımda gözlerimin altında hafif morluklar vardı. Ama yüzümde kararlı bir ifade vardı. Saçlarımı toparladım, üniformamı giydim ve çantamı hazırladım. Aşağı indiğimde annem kahvaltı masasını hazırlıyordu. Beni görür görmez yüzüme baktı. “İyi uyudun mu?”
“Harika.”
Annem kaşlarını kaldırdı. “Bu ‘harika’ hiç harika gibi gelmedi.”
Sandalyeye oturdum. “Anne, ilk gün biraz yorucuydu sadece.”
Babam çayını karıştırırken bana baktı. “Okulda yine birileriyle uğraşmadan önce kahvaltını yap.”
Gözlerimi devirdim. “Baba!”
“Ne var? Seni tanıyorum.”
Annem gülmeye başladı. “İkiniz de yeter. Kız daha sabah sabah okula gitmeden kavga çıkardınız.”
Babam ekmeği bana doğru uzattı. “Bak kızım, ne olursa olsun kendini ezdirme. Ama gereksiz yere de başını belaya sokma.”
Bu kez cevap vermedim. Çünkü dün geceki mesajı onlara anlatmamıştım. Henüz.
Kahvaltıyı hızlıca bitirip evden çıktım. Okula giden yol boyunca kulaklığımı taktım. Ama müzik açık değildi. Sadece insanlarla konuşmak istemiyordum. Sancaklı Koleji’nin binası uzaktan göründüğünde içimde dünün aksine garip bir sakinlik oluştu. Demir kapıdan içeri girdim. Ve daha ilk adımda fark ettim.
Bakışlar yine üzerimdeydi. Koridorda ilerlerken birkaç kişinin fısıldaştığını duydum.
“İşte geldi.”
“Ben onun yerinde olsam bu okulun önünden bile geçmezdim.”
“Demir ve çetesiyle uğraşmanın cezası büyük olacak.”
Adımlarımı yavaşlatmadan yürüdüm. Hiç umrumda değildi hakkımda konuşmaları. Sınıfın kapısına geldiğimde derin bir nefes aldım. Kapıyı açtım. İçeri girdiğim anda sınıf yine birkaç saniyeliğine sessizleşti. Ama bu kez farklı bir şey vardı. Dün herkes bana merak ve düşmanlıkla bakıyordu. Bugün ise korkuyla karışık bir merak vardı. Sanki dün yaşananlar okulun tamamına yayılmıştı. Çantamı sırama bıraktım. Bade’nin yeri boştu. Gözlerim istemsizce o tarafa kaydı. İçimde bir şey burkuldu. Ne kadar kızgın olursam olayım, dün müdür odasında söylediklerini hâlâ anlamlandıramıyordum.
Yanıma bir hareketlilik hissettim. Başımı çevirdim. Bade yanıma oturmuştu. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Sonunda sessizce: “Mila…” dedi.
Sözünü kestim. “Konuşmak istemiyorum.”
Bade’nin yüzü düştü. “Ben dün…”
“Beni sattın.”
“Bak be-“
Ona baktım. Gözleri dolmuştu.
“Ben korktum.”
“Sana yardım ettim diğer herkes kantinde sana gülerken ben seni savundum.” Sesim sandığımdan daha sert çıktı. “Ve ben ne kadar korkarsam korkayım seni satmazdım.”
Bade başını eğdi. “Biliyorum.”
Bade dudaklarını birbirine bastırdı. “Özür dilerim.”
Bir an durdum. Sonra başımı iki yana salladım.
“Özür dilemen hiçbir şeyi değiştirmiyor.”
Sınıfın kapısı açıldı. Demir içeri girdi. Arkasında Kaan ve Rüzgar vardı. Demir’in gözleri doğrudan bana yöneldi. Beni gördüğünde durdu. Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. Ben de gözlerimi ondan ayırmadım.
Yanımdan geçip yerine oturdu.
İlk ders başlamadan önce öğretmen sınıfa girdi. Herkes yerlerine geçti. Ben defterimi açtım. Ders boyunca tahtadaki yazıları takip etmeye çalıştım ama aklım başka yerdeydi.
Bir ara telefonum titredi. Çantamın içinde ekranı açtım.
Yeni mesaj.
Teneffüste arka bahçeye gel.
Gönderen yine bilinmeyen numaraydı. Kaşlarımı çattım. Başımı kaldırıp Demir’e baktım. O da tam o sırada bana bakıyordu. Göz göze geldik. Eğer mesaj atan oysa ki bundan yüzeyde yüz eminim bunun tehlikeli olacağını biliyordum ama eğer gitmezsem korktuğumu düşünürlerdi. Zil çalmasıyla birlikte sınıf hızla boşaldı. Bade göz ucuyla bana baktı ama bir şey söylemeye cesaret edemeyerek başını öne eğdi ve sınıftan çıktı. Ben ise yerimde biraz daha oturdum. Derin bir nefes aldım, içimdeki öfkenin damarlarımda dolaştığını, soğuk bir dalga gibi bütün bedenimi sardığını hissediyordum. Korku mu? Asla. Sadece saf bir hırs ve intikam arzusu.
Telefonumu çantama attım ve kararlı adımlarla sınıftan çıkıp okulun arka bahçesine açılan kapıya yöneldim.
Koridorlar tıkabasa doluydu. Öğrenciler teneffüsün tadını çıkarırken, beni görür görmez fısıldaşmalar başladı. Herkes ne olacağını bekliyormuş gibi gözlerini bana dikmişti. Üzerimdeki bakışları ve iğneleyici fısıltıları tamamen yok sayarak cam kapıyı ittim ve okulun geniş arka bahçesine adım attım.
Bahçenin havası serindi ama üzerimdeki gerilim yüzünden bunu pek hissedemedim. Çimlerin üzerinde ilerlerken etrafa göz gezdirdim. Tam orta alanda, büyük çınar ağacının gölgesinin altında duran kimse yoktu. Oldukça sessiz bir köşeydi. "Neredeler?" diye mırıldandım kendi kendime.
Tam o sırada arkamdan gelen tanıdık, alaycı gülüş sesini duydum.
"Şimdi hesaplaşma vakti."
Durup arkama döndüm. Demir ve Kaan tam karşımdaydı. Demir elleri cebinde, yüzünde o ukala ve rahat sırıtışıyla bana doğru yürüyordu. Arkasında Kaan ellerini kavuşturmuş sadece izliyordu.
Demir tam önümde durdu. Aramızda sadece birkaç adım vardı. Gözleri doğrudan gözlerimin içine bakıyordu; o koyu renkli gözlerinde ne bir pişmanlık ne de en ufak bir çekince vardı. Sadece tatmin olmuş bir kibir buldum.
"Seni uyardım," dedi Demir, sesini alçak tutarak ama etraftakilerin duyabileceği bir tonda. "Ama görünüşe göre hala yeterince anlamamışsın. Bu okulda kuralları ben koyarım, kurallara uymayanların da başını ezerim."
Ona tek adım bile yaklaşmaktan çekinmedim. Çenemi dikleştirdim, gözlerimi bir saniye bile kırpmadan doğrudan onun gözlerine sabitledim. "Bana bilinmeyen numaradan mesaj atmak ya da bu okulda ben ne dersem o olur havalarını beni hiç korkutmuyor. Senin kuralların da, tehditlerin de beş para etmez. Yanlış kişiye çattın ve bunu çok geç anla—"
Cümlem boğazımda kaldı.
Demir’in yüzündeki sırıtış birden genişledi, bakışları arkama doğru kaydı. Tam o anda tepemden aşağıya doğru devasa, buz gibi bir kütle boşaldı.
Donup kaldım. Buz gibi su başımdan aşağı dökülürken nefesim kesildi. Üniformamın kumaşı saniyeler içinde sırılsıklam olup tenime yapıştı. Saçlarım birbirine girdi, yüzümden aşağıya sular süzülmeye başladı. Şokun etkisiyle birkaç saniye hareket edemedim; kulaklarımda sadece suyun gürültüsü ve ardından patlayan kahkaha sesleri yankılandı.
Başımı büyük bir öfkeyle, ağır çekimde yukarı kaldırdım.
İki kat yukarıdaki camlardan birinde, Rüzgar elindeki boş metal kovayı parmaklarının ucunda sallıyordu. Yanında ise Melis duruyordu. Melis, kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünde zehirli bir zafer gülümsemesiyle aşağıya, bana bakıyordu. Gözlerimiz kesiştiğinde Melis keyifle el salladı.
Beynimdeki tüm sinir uçlarının aynı anda koptuğunu hissettim. Öfke, az önce hissettiğim soğuk suyu anında buharlaştıracak kadar kavurucu bir sıcaklıkla içimden yayıldı.
Yavaşça başımı tekrar öne, tam önümde duran Demir’e çevirdim.
Demir, sırılsıklam halime bakarak gülmeye başladı. Gözlerinin içi gülüyordu. Elini çenesine götürüp hafifçe kaşıdı ve alay dolu, zehirli bir ses tonuyla konuştu:
"Nasıl ama? Sen seversin ıslanmayı... Ne de olsa değil mi?"
Etraftaki kalabalıktan kopan kahkahalar, alaycı ıslıklar ve tezahüratlar bir anda arka bahçeyi doldurdu. Tüm okul millete parmakla beni gösteriyor, halime gülüyordu.
Ama ben ne sesleri duydum ne de etraftakilerin bakışlarını. Tek gördüğüm, önümde duran o kibirli surat idi.
Titreyen ellerimi yumruk yaptım. Tırnaklarım avuç içlerime batıyor, canımı acıtıyordu ama o acı öfkenin yanında hiçbir şeydi. Üzerimden sular damlarken, gözlerimi Demir’in gözlerinden bir an bile ayırmadım. İçimdeki o sessiz, karanlık taraf uyanmıştı. Korkmuyorum demiştim; şimdi ise onlara korkunun ne olduğunu öğretecektim.
Demir’in gülüşünün yavaşça solduğunu, gözlerindeki o alaylı ifadenin yerini hafif bir şaşkınlığa bıraktığını gördüm. Çünkü ağlamıyordum. Başımı eğmiyordum. Sadece bakıyordum. Bakışlarımdaki o ölümcül sessizlik, onun bile yutkunmasına neden olmuştu.
"Çok eğlendiniz mi?" diye fısıldadım. Sesim titremiyordu; aksine buz gibi, bıçak keskinliğindeydi.
Demir boğazını temizleyip otoritesini yeniden kazanmaya çalıştı. "Bu sadece başlangıç. Buradan defolup gidene kadar..."
Sözünü tamamlamasına izin vermedim. Bir adım bile geri çekilmeden, sırılsıklam saçlarımdan yüzüme süzülen damlaları görmezden gelerek ona doğru bir adım daha attım.
"Beni tanımıyorsunuz," dedim, tüm bahçenin duyabileceği net ve sert bir sesle. "Bu yaptığınızla sadece bardağı taşırdınız. Asıl fırtına bundan sonra kopacak."
Arkamı dönüp bakışlarımı yukarıdaki balkona, Melis ile Rüzgar'a diktim. Ardından kalabalığın arasından, kimseye yol vermeden, omuzları dik ve adımlarım kararlı bir şekilde binaya doğru yürümeye başladım. Arkamda bıraktığım o şaşkın sessizliği ve Demir’in arkamdan dikilen bakışlarını çok net hissediyordum. Oyun başlamıştı ama bu sefer kuralları ben yazacaktım.
---------
yeni bölümü nasıl buldunuz?
oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayalım lütfen!
destek olan herkese teşekkürler..
