3. bölüm · Zıt Kutuplar Birbirini Çeker
3. Bölüm
Sarışın kızın dudaklarından dökülen o isim, okul bahçesinin üzerinden geçen sert İstanbul rüzgârıyla birlikte yüzüme çarpan görünmez bir tokat gibiydi.
Demir Sancaklı.
İsim zihnimin içinde birkaç kez yankılandı. O gece benzinliğin loş ışıkları altında öfkeden çenesini sıkan o çocuk…
Gözlerimi yavaşça tekrar karşı tarafa çevirdim. Ve o an, zihnimde birbirinden kopuk duran bütün parçalar birbiriyle birleşti. Sancaklı Koleji. Okulun ana binasının girişinde, gri taş duvarların üzerine işlenmiş devasa kabartma hâlâ gözümün önündeydi. Sancaklı soyadı, yılların verdiği ağırlıkla taşın üzerine kazınmış gibiydi. Okulun yalnızca bir eğitim kurumu değil, başlı başına bir imparatorluk olduğunu daha ilk dakikadan anlamıştım. Şimdi ise o soyadının sahibi, bahçenin ortasında yürüyordu.
Demir Sancaklı.
Üstelik yalnızca bu okulun öğrencisi değildi. Okulun sahibinin oğluydu. Belki de daha fazlası. Çünkü etrafındaki insanların ona bakışında yalnızca hayranlık yoktu. Korku vardı. Saygı vardı. Çekinme vardı. Ve en kötüsü, alışkanlık vardı. Sanki herkes onun varlığına çoktan boyun eğmişti.
Sarışın kız, yüzümdeki şaşkınlığı fark etmiş olacak ki meraklı bakışlarını benden ayırmadan konuşmaya devam etti. “Okulun kurucusunun torunu,” dedi. “Yani buradaki herkesin üzerinde söz sahibi olan ailenin çocuğu. Sancaklı ailesi yıllardır buranın sahibi. Demir de ailenin en gözde torunu.” Son cümleyi söylerken sesini biraz alçalttı. “Buradaki herkes onun kurallarına göre yaşar.”
Kaşlarımı çattım. “Abartıyorsun.”
“Keşke.”
Sarışın kızın yüzündeki ifade bir anda ciddileşti. Sonra başıyla Demir’in yanındaki esmer kızı işaret etti. “Yanındaki Melis. Soyadı da önemli ama zaten kim olduğunu bilmek için soyadına gerek yok. Babası Sancaklı Holding’in yönetim kurulunda. Kendini okulun kraliçesi sanıyor.”
Melis’e baktım. Kız gerçekten de dikkat çekiciydi. Uzun, koyu kahverengi saçları beline kadar iniyordu. Saçlarının uçları hafifçe dalgalıydı ve güneş vurdukça kestane tonları ortaya çıkıyordu. Keskin yüz hatları, biçimli kaşları ve ince, belirgin dudakları vardı. Güzelliği yumuşak değildi. Tam tersine, insanın üzerinde baskı kuran türden soğuk bir güzellikti. Üzerindeki okul üniformasını bile diğer öğrencilerden farklı taşıyordu. Gömleğinin ilk iki düğmesi açıktı, koyu renk ceketi kusursuz biçimde üzerine oturmuştu. İnce topuklu ayakkabıları taş zemine her değdiğinde, sanki okulun sahibiymiş gibi kendinden emin bir ses çıkarıyordu.
“Şu sırıtıp duran da Kaan,” dedi sarışın kız. Bu kez açık kahverengi saçlı çocuğa baktım. Kaan’ın yüzünde sürekli hazır bekleyen bir gülümseme vardı. Saçları hafif dağınıktı ama belli ki o dağınıklık bile özenle hazırlanmıştı. Keskin çene hattı, hafif kalkık kaşları ve insanı sinirlendirecek kadar rahat tavırları vardı. Ellerini cebine sokmuş, çevresinde olan biten her şeyi eğlenceli bir gösteri izliyormuş gibi seyrediyordu. “Ne zaman bir olay çıksa arkasından o çıkar,” diye ekledi kız.
Sonra bakışları grubun en gerisindeki çocuğa kaydı. “Diğeri de Rüzgar.”
İşte o çocuk… İlk bakışta bile diğerlerinden farklıydı. Devasa bir bedeni vardı. Geniş omuzları, uzun kolları ve kalın boynu okul üniformasının içinde bile belli oluyordu. Koyu renk saçları kısa kesilmişti. Yüzünde diğerleri gibi küçümseyen ya da eğlenen bir ifade yoktu. Sadece sessizdi. Fazlasıyla sessiz. İnsanın böyle insanlardan daha çok korkması gerektiğini düşündüren türden bir sessizlikti bu. “Demir ne derse sorgulamadan yaparlar,” dedi sarışın kız.
Bakışlarım yeniden Demir’e kaydı. Uzaktan bile diğerlerinden ayrılıyordu. Uzun boylu ve geniş omuzluydu. Üzerindeki siyah okul ceketi, güçlü vücuduna kusursuz bir şekilde oturuyordu. Koyu renk saçları alnına doğru hafifçe düşüyor, yüzünün sert hatlarını daha da belirginleştiriyordu. Kalın kaşlarının altında duran koyu gözleri, etrafındaki insanları fark etmiyormuş gibi görünüyordu. Ama bunun bir yanılsama olduğunu kısa sürede anladım. Demir hiçbir şeyi kaçırmıyordu. Sadece ilgilenmiyordu. Bu ikisi arasında büyük bir fark vardı.
“Ya Demir?” diye sordum. Sesimdeki titreşimi gizlemeye çalışarak ekledim: “O ne yapar?”
Sarışın kız birkaç saniye sustu. Sonra omuzlarını silkti. “Demir hiçbir şey yapmaz.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Ne demek o?”
“Emreder.” Kısa bir duraksamadan sonra gözlerini Demir’den ayırmadan devam etti. “Ya da yok eder.”
İçimden istemsizce bir ürperti geçti. Kız bunu fark etmiş gibi hafifçe gülümsedi. “Üç hafta önce idari binadaki bir öğretmenin odasını darmadağın etmiş. Adam hastanelik olmuş.”
“Ne?”
“Sonra uzaklaştırıldı.”
“Sonra?”
“Sonra bugün geri geldi.”
Sesinde öylesine doğal bir kabulleniş vardı ki, asıl ürkütücü olanın olayın kendisi değil, burada herkesin bunu normal karşılaması olduğunu fark ettim. “Sancaklılara kural sökmez.”
Yanımdaki siyah saçlı kız ilk kez konuştu. Sesi diğerinden daha soğuktu. “Eğer aklın varsa, onunla aynı koridorda yürürken bile göz teması kurmazsın.” Bana döndü. “Demir Sancaklı’nın radarına girmek, bu okulda cehennemi yaşamak demektir.”
İçimde alaycı bir gülüş yükseldi. Cehennem mi?
Ben o radara çoktan girmiştim. O gece. Hem de nasıl… Adamı hortumla sırılsıklam ederek. Üstelik yüzüne karşı meydan okuyarak. Yani ben Demir Sancaklı’nın radarına girmemiştim. Radarın tam merkezine gidip oturmuştum.
İçimden derin bir nefes aldım.
Harika, Mila. Daha ilk günün. Ve daha okula girmeden başına bela aldın.
Dörtlü o sırada bahçenin ortasındaki geniş taş yoldan ilerliyordu. Onları fark eden öğrenciler adeta görünmez bir duvara çarpıyormuş gibi iki yana çekiliyordu. Kimse emir vermiyordu. Kimsenin “çekilin” demesine gerek yoktu. Demir yürüdükçe yol kendiliğinden açılıyordu. Bu manzara bana tuhaf bir şekilde kraliyet törenlerini hatırlattı. Demir ise bunun farkında bile değilmiş gibi görünüyordu. Ellerini ceketinin ceplerine sokmuştu. Başı hafifçe öne eğikti. Fakat omuzlarının dikliği, yürüyüşündeki ağır ve kendinden emin ritim, çevresindeki herkese tepeden baktığını açıkça gösteriyordu. Onun yürüyüşünde acele yoktu. Çünkü bekletmenin kimin hakkı olduğunu biliyordu. İnsanlar onun için beklerdi. Yollar onun için açılırdı. Kurallar onun için değişirdi. Ve belli ki dünya da onun etrafında dönüyordu.
Tam o sırada… Başını kaldırdı. Gözleri bahçeyi taradı. Önce kalabalığın üzerinde gezindi. Hayranlıkla ona bakan kızların üzerinden geçti.
Sonra bir grup öğrencinin arasından kaydı. Ve… Benim üzerimde durdu.
Nefesim kesildi. Sanki birileri bahçedeki bütün sesleri bir anda kapatmıştı. Rüzgar sustu. Ağaçların yaprakları kıpırdamaz oldu. Uzaktan gelen konuşmalar, kahkahalar, ayak sesleri…
Hepsi bir anda uzaklaştı. Geriye yalnızca onun gözleri kaldı. Koyu. Soğuk. Keskin.
Beni bulduğu anda bakışları hafifçe daraldı. Yüzündeki o ifadesiz maske bir saniyeliğine çatladı. Kaşları belirsizce birbirine yaklaştı. Sanki zihninin karanlık bir köşesinde o geceyi yeniden oynatıyordu. Birkaç saniye sonra hatırladı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı. Çok küçük bir hareketti. Ama ben gördüm. Beni hatırlamıştı. Ve o an içimde bir şey, kötü bir şey olacağını söyledi.
Yanındaki Kaan, Demir’in yürümeyi kestiğini fark etti. “Ne oldu Demir?” Kaan’ın bakışları Demir’in baktığı yöne çevrildi. Sonra beni gördü. Demir’e tekrar baktı. “Bir şey mi gördün?”
Demir cevap vermedi. Gözlerini üzerimden çekmedi. Sanki bahçede yüzlerce insan yokmuş gibi davranıyordu. Sanki yalnızca ikimiz vardık. Ben ve o.
İçimdeki bütün savunma mekanizmaları aynı anda devreye girdi. İzmir’in sokaklarında büyümüş Mila Koran kolay kolay korkmazdı. Babamın sert disiplininin, çocukluğumdan beri omuzlarıma yüklediği o görünmez zırhı üzerimden çıkarmazdım. Sırtımı dikleştirdim. Çenemi hafifçe kaldırdım. Ve gözlerimi kaçırmadım. Geri adım yok.
Demir’in dudaklarındaki tebessüm biraz daha belirginleşti. Sonra grubuna hafif bir baş hareketi yaptı. Yönünü değiştirdi. Bana doğru yürümeye başladı. Kalbim göğüs kafesime çarpıyordu. Adımları yaklaştıkça çevremdeki öğrencilerin fısıltıları çoğaldı. Yanımdaki kızların yüzleri değişti. Sarışın kız koluma dokundu. “Aksilik çıkacak,” diye fısıldadı. “Gidelim.” Sonra diğer kızla birlikte hızla uzaklaştılar. Bir anda yalnız kaldım. Bahçenin ortasında. Bir bankın yanında. Ve üzerime doğru yürüyen dört kişiyle karşı karşıya. Demir önde, diğer üçü birkaç adım arkasındaydı.
Yaklaştıkça boyunun uzaktan göründüğünden bile fazla olduğunu fark ettim. Benden en az bir baş, belki daha fazla uzundu. Yakışıklıydı. Bunu inkar etmek saçmalık olurdu. Fakat güzelliği insanda sıcak bir his bırakmıyordu. Yüzündeki keskin hatlar, yüksek elmacık kemikleri, belirgin çene çizgisi ve koyu gözleri ona neredeyse tehlikeli bir hava veriyordu. Saçları koyu kahverengiydi; ışık vurduğunda siyaha yakın görünüyordu. Gözlerinin rengini tam olarak seçemiyordum. Kahverengi miydi?
Yoksa o kadar koyu bir tondaydı ki siyaha mı çalıyordu? Bilmiyordum. Ama bakışlarının renginden daha önemli olan, o bakışların insana ne hissettirdiğiydi. Bana sanki karşısındaki insanı değil, çözülmesi gereken bir problemi inceliyormuş gibi bakıyordu. Üzerinden yükselen pahalı, odunsu parfüm kokusu burnuma ulaştığında dün geceki benzin kokusu bir anda zihnimden silindi. Bu kez karşımda o geceki öfkeli çocuk değil… Okulun kralı vardı.
Kaan, aramızdaki sessizliği bozdu. “Demir, bu kim?” Dudaklarında alaycı bir gülümseme vardı. “Okulda yeni galiba.” Bakışlarını üzerimde gezdirdi. “Seninle böylesine dik dik bakışabildiğine göre henüz kuralları öğrenmemiş.”
Melis’in bakışları üzerimde dolaştı. Başından ayakkabılarına kadar beni süzdü. Özellikle üzerimdeki kıyafetlere, çantama ve ayakkabılarıma baktı. Yüzünde küçümseyici bir ifade belirdi. “Yine nereden türedi bu?”
Demir hala susuyordu. Kaan’ın söylediklerini duymuyormuş gibiydi. Melis’in sözleri de umurunda değildi. Sadece bana bakıyordu. Sonra ceketinin cebindeki ellerini çıkardı. Bir adım daha attı. Ayakkabısının taş zemine değen sesi kulağıma kadar geldi. Sonra tam önümde durdu. Aramızdaki mesafe birkaç santime indi. Başını hafifçe eğdi. Boylarımız arasındaki farkı kapatmak istercesine yüzünü yüzüme yaklaştırdı. İçgüdülerim geri çekilmemi söylüyordu. Ama geri çekilmedim. Korkumu belli etmeyecektim. Demir’in bakışları gözlerimden dudaklarıma, sonra yeniden gözlerime çıktı. O geceki sesini hatırladım. Öfkeli. Keskin. Tehditkar. Fakat bu kez sesi çok daha sakindi. Belki de bu yüzden daha tehlikeliydi. “Seni yerde ararken gökte buldum…” Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. “Beni takip mi ediyorsun, yoksa kadere mi inanmalıyım?”
Bahçedeki bütün sesler bir anda yeniden kesildi. Yüzlerce insanın bakışının üzerimizde olduğunu hissediyordum. Kalbim hızla çarparken çantamın kulpunu daha sıkı kavradım.
Panik yok.
Geri adım yok.
Doğrudan gözlerinin içine baktım. “Seni takip etmek mi?” Sesimi mümkün olduğunca sakin çıkarmaya çalıştım. “Hayal gücün çok genişmiş.”
Kaan’ın kaşları havalandı. Ben devam ettim. "Ayrıca beni bir başkasıyla karıştırdın herhalde.” Dudaklarımda küçük, meydan okuyan bir gülümseme belirdi. “Ben genelde üzerime küstahça yürüyen tipleri ıslatıp arkama bile bakmam.” Bir anlık sessizlik oldu. Sonra başımı hafifçe yana eğdim. “Kader dediğin şey buysa, senin için pek iyi bir başlangıç sayılmaz.”
Kaan’ın ağzından istemsizce bir ses çıktı “Ooo…” Melis’in gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Etraftaki öğrencilerin fısıltıları bir anda yükseldi. Kimse Demir Sancaklı’ya böyle konuşmuyordu. Ben ise konuşmuştum. Çünkü artık geri dönüş yoktu. Demir’in gözlerinde karanlık bir parıltı belirdi. Öfkeleneceğini düşündüm. Belki bağıracağını. Belki beni herkesin içinde küçük düşürmeye çalışacağını.
Ama hiçbirini yapmadı. Bunun yerine… Güldü.
Alçak bir kahkahaydı. Soğuk. Sessiz. İnsanın tüylerini diken diken eden türden. O kahkaha, öfkesinden daha korkutucuydu.
Demir bir adım daha yaklaştı. Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmadı. Kalbim hızlanırken nefesimi tuttum. Eğildi. Dudakları kulağımın hemen yanında durdu. Sesi yalnızca benim duyabileceğim kadar alçaktı. “Demek bu okulun yeni öğrencisisin…” Sesinde garip bir sakinlik vardı. Tehdit gibi değildi. Ama tehditten çok daha ağırdı. Doğruldu. Bakışları yeniden yüzümü buldu. “Güzel.”
Bu kez sesini yükseltti. Bahçedeki herkes duydu. “Çünkü bu yıl burada geçireceğin her gün, beni ıslattığın o iki dakikanın bedelini ödemekle geçecek.” Dudaklarında yeniden o tehlikeli tebessüm belirdi. “Sancaklı Koleji’ne hoş geldin.”
Sonra arkasını döndü. Ve hiçbir şey olmamış gibi yürümeye başladı. Kaan, Melis ve Rüzgar birkaç saniye yerlerinde kaldı. Kaan bana şaşkınlıkla baktı. Melis’in yüzünde öfke vardı.
Rüzgar ise hiçbir şey söylemeden Demir’in peşinden gitti. Kısa süre sonra üçü de ona yetişti.
Ben ise hala bankın yanında dikiliyordum. Ellerim titremesin diye çantamı sıkıca tutuyordum. Bahçenin üzerine yeniden İstanbul rüzgârı çöktü. Saçlarımı yüzüme savurdu. Gözlerimi bir an kapattım. Derin bir nefes aldım. Sonra Demir’in uzaklaşan sırtına baktım.
İstanbul’a geldiğim ilk gece kendi kendime, bu şehrin bana ilk gerçek sürprizini hazırladığını söylemiştim. Yanılmıştım. İstanbul bana sürpriz hazırlamamıştı. Bana savaş hazırlamıştı. Üstelik savaş daha ilk sabah, okul bahçesinin ortasında başlamıştı.
Ve bu savaşın karşı tarafında…
Demir Sancaklı vardı.
Ben ise daha ilk günden onun gözlerinin içine bakıp meydan okumuştum. Artık ikimizden birinin geri adım atması gerekiyordu. Ve içimdeki o inatçı ses, bunun kesinlikle ben olmayacağımı söylüyordu.
------
Bölüm sonu! ❤️🔥
Mila’nın ilk günden Demir’e kafa tutmasına ne diyorsunuz? 😂
Sizce Demir gerçekten intikam mı alacak, yoksa bu işin altında başka bir şey mi var?
Yorumlarınızı ve teorilerinizi bekliyorum!
