ZİNCİR KUYUM kitap kapağı

2. bölüm / 5

ZİNCİR KUYUM

Unutur mu ki?

Vaveyla Yazarı: Gece Kuşu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: Unutur mu ki?

https://open.spotify.com/track/33k15laHGiZUitcdrK5rRh?si=R7OZJAkRRkG2WdNHYyfPKQ

Merdivenlerden yavaş yavaş, sanki her adımda omuzlarındaki yükü biraz daha

tartıyormuş gibi iniyordu. "Günaydın," dedi sesi sabahın sessizliğini bölerek. Mutfağa

girdi ve sofradaki yerine, her zamanki ağırbaşlılığıyla oturdu.

"Günaydın oğlum," diyen annesinin sesiyle başını kaldırdı. Yanındaki ağabeyine kısa bir

bakış fırlattı; o da çoktan sessizce yemeğine koyulmuştu bile. Ama zihninin bir

köşesinde o kemirici soru duruyordu. Sessizliği bozdu: "Bugün de gidecek miyiz?"

"Evet," dedi ağabeyi, sesi buz gibi bir sakinlikle yankılandı. "Gideceğiz. Ama Taygut
yine sorun çıkaracak, belli."

Elindeki kaşığı alıp sıcak kuymağı karıştırmaya başladı. Mıhlama kaşığın ucunda uzadıkça uzuyor, sanki o anki belirsizliğin bir yansıması gibi sünüyor, bitmek bilmiyordu.

"Hallederiz. Orası kolay," derken sesinde kendine has bir özgüven vardı. Ekmeğini

koparıp kuymağın o sıcak dokusuna bandırdı, ağzına götürüp çiğnerken aklındaki

planları bir bir gözden geçirdi. "Hızlı ye, kalkalım."

Sadece başını salladı; "evet" demek için kelimelere ihtiyacı yoktu. Yemek yerken

bölünmekten, huzurunun kaçırılmasından nefret ederdi. Ama bugün durum farklıydı; bu

iş önemliydi, hatta belki de en önemlisiydi.

Yemek faslı hızla bitti. Kapının önünde arabalar, sanki bir savaşa hazırlanıyormuş gibi sıra sıra dizilmişti. Motor sesleri havayı titretiyordu.

"Zorlarsa ne yapacağız?" Bartın’ın bu sorusu havada asılı kaldı. Burak, arabayı sürerken dikiz aynasından arkasına doğru, kendinden emin bir bakış attı. "Güneyler haklarından gelirler," dedi, sesinde sarsılmaz bir inanç vardı.
Bundan adı kadar emindi. Karaaslanlar kolay kolay pes etmez, ellerindekini öylece bırakmazlardı. Haklarına kutsal bir emanet gibi önem gösterir; o hakkın kendilerinden koparılıp alınmasına hiç ama hiç dayanamazlardı. Sonuçta onlar Karaaslandı; damarlarındaki o inatçı ve gururlu kan, geri adım atmalarına asla izin vermezdi.

*
“Hoşgeldiniz!”
Bu sesin sahibi; sert bakışlı, kumral saçlarının gölgelediği ela gözlerinde fırtınalar kopan Taygut’tu. Güney ona doğru bir adım attığında, o kararlı ve ağır basan adımların altında yer titriyordu sanki. Sadece bir yürüyüş değil, bir meydan okumaydı bu.
“Hoşbulduk!”
“O kadar uzun durmayacağız,” diye ekledi Çağan, sesindeki sabırsız ama mesafeli tonla.
Taygut dudaklarını büzdü, yüzünde sahte bir üzüntü maskesi vardı. “Ama ben sizi öyle kolay bırakmam ki...” dedi, sesindeki alaycı tını buz gibi bir tehdidi gizliyordu.
Çağan aradaki mesafeyi kapatarak daha da yaklaştı. Taygut da bir adım ileri atılarak onun bu hamlesini karşılıksız bırakmadı. “Derdin ne?” diye sordu Çağan, gözlerini ayırmadan.

Taygut’un bakışları o an daha da sertleşti; o ela gözlerin derinlerinde yıllanmış bir intikamın ateşi yanıyordu sanki. “Babam,” dedi, sesi bir fısıltı gibi çıksa da etkisi bir patlama kadar büyüktü. Babası... İntikam hırsının tam ortasında kaybettiği babası... “Babam! Senin baban yüzünden benim babam öldü!”
Bir hışımla ileri atılıp yakasına yapıştı. Bakışlarında insanın kanını donduracak kadar korkutucu bir nefret vardı. Güney, soğukkanlılığını koruyarak sert bir hamleyle o elleri yakasından indirdi.
“O benim babam değil!” diye gürledi Güney. Sesi sadece Taygut’a değil, kendi geçmişine de bir haykırıştı. Babasının ona yaşattığı onca şeyden sonra, onu hâlâ babası olarak kabul etmek kendine ihanet etmek, kendine ayıp etmek olurdu. Her gün onu ezen, çocukluğunu zorbalıkla elinden alan o adamın mirasını reddediyordu. Ama ne yazık ki, şimdi onun günahlarının bedeline katlanmak zorunda kalıyordu.
Çağan yavaş ve emin adımlarla yanlarına sokuldu. “O bizim babamız değil,” dedi, kelimelerin üzerine basa basa. “Onun işlediği suçların cezasını biz çekmek zorunda değiliz. Biz o adamın günahlarını taşımıyoruz.”
Taygut’un öfkesi çaresizlikle harmanlanmıştı. “Ya kim ödeyecek bunun cezasını! Ha? Söylesenize!” diye bağırdı, sesi titriyordu. “Benim babamın kanı yerde mi kalacak! Kim verecek bunun hesabını?”

“Sana onu getireceğimi söylemiştim! Uzatmana gerek yok!” Çağan’ın gür sesi, bulundukları boşlukta bir tokat gibi yankılandı.
“Getirmedin!” diye bağırdı Taygut. “Bu kaç yıldır böyle... O dava hiç durmadı, aksine daha da kanadı, daha da aktı. Şimdi kendinizi güzelce koruyup kollayın, çünkü artık benim size acıyacak tek bir hücrem bile kalmadı.”
Kelimelerinin her birinden intikamın o soğuk gölgesi geçiyordu. Taygut babasının yokluğuna alışmıştı belki ama o boşluğa, o yarım kalmışlığa asla alışamamıştı.
“O şerefsizin yaptığı işler benim davam değil!” dedi Güney, sesi titrese de kararlılığından ödün vermeyerek. “O adam benim hiçbir şeyim değil. Onun günahlarının hesabını bana çektiremezsin.”
Taygut’un adımları daha da sertleşti. Bakışları her zamanki gibi keskindi, sanki bir kıvılcımla patlamaya hazır bir bomba gibiydi. “Ben alıştım belki ama...” dedi sesi kısılarak. “Onun içinde hâlâ büyüyememiş, babasının yolunu gözleyen o küçük kız çocuğu var!”

Güney ve Çağan, Taygut’un kimden bahsettiğini tam olarak anlayamadılar. Ancak tam o saniyelerde, önlerinde bir gölge belirdi. Adım adım yaklaşan biri vardı... Gölge yaklaştı, yaklaştı ve tam karşılarında durdu.
Turuncu saçlı, kahverengi gözleri hüzün ve acıyla harmanlanmış bir kızdı bu. Güney bir adım daha attı. Kalbi, mantığından önce davranmıştı; sanki bir yerlerden, çok uzak bir anıdan bu kızı tanıyordu. Zihninin tozlu raflarında bir görüntü canlandı aniden. Çocukken evden kaçtığında, o karlı havada yanına oturan o küçük turuncu saçlı kız...
O gelmişti aklına. O buydu. O, Ekind’di. Çocukken asla arkadaş olamayacağı o kız... Düşmanlarının kızıydı o. O zamanlar onunla arkadaş olmak istemiş ama babasından işiteceği azarlardan korkmuştu. Şimdi ise karşısındaydı. Güney, Ekin’e daha dikkatli baktı. Evet, artık emindi. O oydu.
“Babamın katillerinin oğlu bunlar mı?” Ekin, onlara bakarken gözlerinden adeta nefret fışkırıyordu. O yumuşak nakışlı Ekin gitmiş, yerine sert bakışlı bir yabancı gelmişti.

Taygut başını sertçe salladı. Adımları daha da yaklaştı. Güney konuşamıyordu, sadece ona bakıyordu. Zihni geçmişle bugün arasında gidip gelirken, babasının öldürdüğü adamın çocuğu gerçekten Ekin miydi, bunu anlamaya çalışıyordu.
“Nasıl yaptı? Nasıl kıydı babamın canına?” Ekin’in sorusu havada asılı kaldı, kimseden ses çıkmadı. Ekin nefretle Çağan’a bakarken, Güney’in bakışları sadece Ekin’de çakılı kalmıştı. “Hiç mi acımadı?” diye fısıldadı Ekin.
“O bizim babamız değil. Benim hiçbir zaman öyle bir babam olmadı,” dedi Güney, sesi derinlerden geliyordu. “Ve şunu sakın unutma... Bizim kitabımızda suçlunun cezasını masum çekmez.”
Ekin acıyor gibi bakıyordu ama bu acıma onlara değil, kendi yarım kalan hayatınaydı.

İçindeki o devasa boşluk belli ki hiçbir zaman dinmeyecekti. Belki evlendiğinde ilk dansını babasıyla yapamayacaktı... Babası onu asla o beyaz gelinlikler içinde göremeyecekti. Vampir köylü oyunundaki gibiydi sanki; vampirin cezasını köylüler çekiyordu.
Ekin’in kahverengi gözleri, Güney’in zümrüt yeşili gözlerini buldu. Bakışları birbiriyle çarpıştı. Güney hiçbir şey diyemeden, sadece o tanıdık bakışları arayarak bakıyordu. Ekin ise karşısındaki bu tanıdık yüzün, o karlı gündeki küçük çocuk olduğunu anlamaya çalışarak bakışlarını ondan kaçırmıyordu.

“Sen?”
Bu yüzü tanımıştı... Zihninin bir köşesinde sakladığı o silik anı canlanıverdi. Çocukluğunda, o karlı Maçka gününde gördüğü sarı saçlı, deniz gibi yeşil gözlü çocuk tam karşısındaydı. Hafızası kuvvetliydi, o bakışları unutması imkansızdı.
“Güney Kaan Karaaslan...”
Tanımıştı onu. Bu davanın sonu henüz belli değildi ama bu karşılaşma, davanın çok daha derinlere uzanacağının habercisiydi. Olacaklardan habersiz, kaderin onlara hazırladığı tuzaktan bihaberlerdi. Çocukken bir anlığına birbirlerinin hayatından gelip geçmişlerdi ama artık her gün, o kaçtıkları geçmişin birer yansıması olarak birbirlerini görmek zorunda kalacaklardı.

17 Yıl Önce - MAÇKA:

Etrafını büyük bir titizlikle kontrol etti. Babası veya annesi görmemeliydi; onların öfkesi dondurucu havadan daha soğuktu. Kapıyı hiç ses çıkarmadan, nefesini tutarak kapattı ve evden sızdı. Yine o kızı görmek ümidiyle yola koyulmuştu. Belki gelmezdi, belki çoktan gitmişti ama içindeki bir ses "belki gelir" diye fısıldıyordu.
Karlı yollardan yavaşça, iz bırakmaktan korkar gibi ilerledi. Yerler buz kesmiş olsa da sessizce gitmeye kararlıydı. O kızı ilk gördüğü yere geldiğinde, beyaz örtünün üzerinde tek başına oturmuş, elleriyle özenle kar topu yapan o küçük kızı gördü.
Ekin yavaşça kafasını kaldırdı, yüzünde muzip bir gülümseme belirdi. Elindeki kar topunu hiç bekletmeden Güney’in göğsüne doğru fırlattı. Güney şaşkınlıkla güldü; yerden birkaç avuç kar alıp elleriyle yuvarlayarak kendi mermisini hazırladı. Ekin ise çoktan kaçmaya başlamıştı. Güney onu kovalamayı, bu oyunun tadını çıkarmayı tercih etti. Daha çok yaklaştığında, hazırladığı kar topunu Ekin’e doğru savurdu.
Ekin dengesini kaybedip yere düştü. Güney, atışının isabet etmesine sevinirken bir an duraksadı. Ekin hâlâ yerdeydi ve kıpırdamıyordu. Sevinci bir anda yerini derin bir endişeye bıraktı. Koşarak yanına ilerledi.
“Ekin! İyi misin?” sesi titriyordu. Yeşil gözleri, korkunun gölgesiyle kararmıştı.
Tam yüzünü endişeyle ona doğru çevirecekken, Ekin aniden ona döndü ve neşeyle gülmeye başladı. Şaka yapmıştı. Güney, üzerinden kalkan o ağır yükle rahatlamışçasına yere, karın üzerine oturdu.
“Çok korktun!” diyerek gülmeye devam etti Ekin.
“Bir daha böyle bir şey yapma,” dedi Güney, sesi hâlâ o anki korkunun izlerini taşıyordu. Ekin yerden kalkıp onun yanına, karın üzerine bağdaş kurarak oturdu.
“Niyeymiş?”
“Bir daha kanarım.”
“Kanarsan ne olur?”
“Ağlarım.”
“Sen kimse için ağlamazsın ki.”
“Doğru ya.Kimsem yok benim.”Ekin şiddetle savruldu.”Ben varım!”

*
“O çocuktan içinde hiçbirşey kalmamış.”Diye fısıldadı.Kimse duymamıştı.
Ekin o çocukla karşısındaki adamı karşılaştırıyordu.”Ne kalmış içimde?”
Ekin’in gözleri sertleşti.”Kan,dava.”Güney karşısındaki kadına uzunca baktı.
Onun bu dava içinde ne işi vardı.Adamdan saymadığı babasının yüzünden bu kız araya mı karışmıştı?Bu haksızlıktı!Bu kan davası kolay kolay durmayacaktı.
“Sordunuz mu babanıza?”
“O bizim babamız değil.”Diye düzeltti Güney.
“Sordunuz mu?Hiç acımamış mı?”
“O adam bize acımamış.Düşmanına nasıl acımasın.”Bize acımamış…Ekin bir düşündü.
O adam onlara ne yapmıştı?O adamın arkasında derin bi iz vardı.
“Şimdi gidiyoruz!Sonda görüşmek üzere!”Diyip arkalarını dönüp gittiler.Arkalarında ise çocukluğunda kalmış bir kız bıraktılar.

Kısa süre sonra konağın önünde belirdiler.Konağa girdiklerinde Güney babaannesinin yanına yöneldi.Babaannesi her zamanki koltuğunda oturmuş,camdan dışarıya bakıyordu.”Babaanne.”Diyip yanına yaklaştı Güney.Gülçiçek hanım arkasını döndüğünde Güney’i gördü.Gülümsedi.”Gel evlat,gel.Naptınız?”
Güney yavaşça koltuğa oturdu.”Kna davası duramayacak.”
“Durdurmak zorundayız.”
“Ama nasıl?”
“Ben düşüneceğim.”Güney babaannesini rahat bırakıp odasına yöneldi.
Üzerine rahat birşeyler değiştirip,yatağına doğru uzandı.
Bu barış gerekliydi.Çocuklar ölmesin,babaları,anneleri ölmesin diye bu barış lazımdı.
Ama nasıl olacaktı?

*
“İntikam nasıl alacağız abi?”
Ekin’in masum ama bir o kadar da cevapsız sorularla dolu bakışları, Taygut’un sert yüzüne değdi. Taygut’un içinde fırtınalar kopuyordu, derin bir duygu dalgası boğazına düğümlendi; tam cevap veremedi, kelimeler dudaklarında asılı kaldı.
“Ya yaşattıklarını yaşayacaklar...” dedi en sonunda, sesi bir yemin gibi soğuktu. “Ya da yaşattıklarını yaşayacaklar.”
Başka yolu yoktu; bu kan davasının ortasında artık kimseyi, en ufak bir umudu bile kaybetmeye tahammülleri kalmamıştı. Ama bu bedel nasıl ödenecekti? “Gidiyor muyuz?” dedi Sinan, sessizliği bölerek. Taygut sadece başını salladı. Bir kolu Ekin’in omuzlarındaydı, onu dünyadan korumak ister gibi sarmıştı. Ekin, o güçlü kolların arasında sanki bir kuzu gibiydi; kendi isteği dışında kurt sürüsüne karışmış, rengi solmuş bir kuzu...
Eve geldiklerinde Ekin, kalbindeki ağırlıkla direkt odasına çıktı. Kapıyı kapattığı an gözü, komodinin üzerinde duran babasıyla olan o eski fotoğrafa kaydı. Fotoğrafı titreyen elleriyle eline alıp uzun süre, sanki babası ona oradan cevap verecekmiş gibi baktı. “Bu kurt sürüsünden nasıl sağ çıkacağım baba?” diye fısıldadı sesi titreyerek. Sesi odanın sessizliğinde yankılanırken, zihni onu yıllar öncesine, o güvenli kucağa götürdü.

17 Yıl Önce - MAÇKA:

Küçük Ekin, televizyondaki belgesellere dalmış bakıyordu. Babası hemen yanındaydı, onun dünyadaki en güvenli kalesiydi. Ekranda, birkaç kuzunun bir kurt sürüsünün yanında çaresizce esir kaldığını gördü. “Baba,” dedi o minik, merak dolu sesiyle. Sesinde dünyayı yeni keşfeden bir çocuğun o eşsiz tatlılığı vardı. Babası, bir yandan çekirdeğini çitlerken şefkatle kızına döndü. “Efendim güzel kızım?”
Ekin, küçük parmaklarıyla televizyonun camını işaret etti. “Kuzular nasıl kurtulacak baba?” Babası, Ekin’in minicik parmağının ucunda çırpınan o küçük kuzuya baktı. Kuzu, devasa kurtların arasından bir çıkış yolu bulmaya çalışıyordu.
“Güçlü olarak,” dedi babası, sesi bilgece bir sakinlikle.
“Peki nasıl güçlü olacak? Mesela ben de bir kuzu olsaydım, kurtlardan kendimi nasıl savunacaktım?”
Babasının dudaklarında hüzünlü ama gururlu bir tebessüm belirdi. Kızını yavaşça kucağına aldı, onu sarmaladı. “Bak kızım... Önce küçük olmayı bilmemiz gerek. Eğer gerçekten güçlü olursan ve her şeyden önemlisi kendine inanırsan, kimse seni yıkamaz. Elbet benim ve abinin arkasına sığınırsan sana korkak demeyecekler belki, ama asıl korkaklık insanın kendine güvenmemesidir. O yüzden ne olursa olsun kendine güvenmelisin.”
Ekin dikkatle dinliyordu. Babası devam etti: “Eğer bir gün gerçekten o kurt sürüsüne düşersen, babana koş kızım. Babam yoksada abine koş. Ama şunu da unutma... Bazı kurtlar, kuzuyu görünce yumuşarlar. Bazen o sürünün içinde gerçekten iyi kurtlar da vardır, bunu asla aklından çıkarma.”
Ekin, babasının yanağına küçük, sevgi dolu bir buse kondurup geri çekildi. O gün, fiziksel güçten öte asıl korkaklığın insanın kendine duyduğu güvensizlik olduğunu ilk kez babasından öğrenmişti.

GÜNÜMÜZ-MAÇKA:
Babası onun kahramanıydı.Tüm babalar kızlarının kahramanı olur.Babasıda onun kahramanıydı.Ama birşey eksikti.Artık babası yoktu.
Bun alışmışmaya çalışsada dayanamıyordu.Babasızlık ona çok koyuyordu.
Abisi vardı ama babası değildi.Bazen Abisi babasının anlattığı masalları anlatırdı.
Ama hiç bi zaman babasının ki gibi olmazdı.Bazen babasının söylediği şarkının ses kayıtlarını açar dinlerdi.İçindeki o hüzün…Belkide yıllar sonra hayatının aşkını bulucak ve gelin olucaktı.Ama asla ilk dansını babasıyla edemeyecekti.
Buda hayatının en eksik parçası oldu.

*

Sabah güneşi, her şeyden habersiz Güney’in odasına süzülmüştü. Gözünü açtığı an, sanki gökyüzündeki o devasa ateşle göz göze geldi. Yeşil gözleri, sabahın ilk ışıklarını selamlıyordu ama içindeki huzursuzluk güneşten daha yakıcıydı. Ellerini siper etti gözlerine; güneş bugün çok fazla, çok ağır geliyordu. Ayağa kalktı, gardırobuna baktı. Önce resmiyetin simgesi bir takım elbise düşündü ama sonra vazgeçti; bugün o kalıplara sığamayacağını biliyordu. Sade beyaz bir gömlek ve siyah pantolonunu giydi. Tam merdivenlere yönelmişti ki, dışarıdan gelen o uğursuz ses yankılandı: SİLAH SESİ...
Hiç vakit kaybetmeden yukarı çıkıp silahını kaptı. Çetinkayaların sabrı belli ki tükenmiş, yerini kör bir öfkeye bırakmıştı. Hızla aşağı indi, kapıyı hırsla açtı. "Ne oluyor burada!" diye kükredi.
Çağan, "dur" dercesine elini kaldırdı. Karaaslan konağı adeta bir kuşatma altındaydı; Çetinkayalar mermi yağdırıyordu taş duvarlara. "Sabrımız bitti! Verin dedik, vermediniz!" diye bağırıyordu karşı taraf.
"Bulacağız demiştim!" Çağan’ın boyun damarları öfkeden şişmiş, patlama noktasına gelmişti.
"Çetinkaya! Ateş!" Emriyle birlikte kurşunlar havada ölümcül birer ıslık çalarak uçuşmaya başladı. Çağan ve Güney, kendilerini duvarın arkasına zor attılar. Toz toprak birbirine karışıyordu. "Çık ula dışarı!" sesi yankılanıyordu avluda.
Güney silahını köylülere doğrulttu; konağın önü saniyeler içinde bir savaş alanına dönmüştü. "Korkuyor musun ula Karaaslan! Çık dışarı!" Çağan kimseyi öldürmek istemiyordu, sadece durdurmaya çalışıyordu. Nişan aldı ve mermisi Taygut’un koluna isabet etti. Taygut acıyla geri sendelerken, Murat’ın namlusundan çıkan kurşun az kalsın Güney’i hayattan koparıyordu. Güney, yanından geçen o ölümcül sıcaklıkla derin bir nefes verdi.
"Kes şu kurşunları!" diye bağırdı Çağan ama Taygut durmuyordu. Öfkesi acısından daha büyüktü. Tam o sırada içeriden, tüm gürültüyü bastıran bir silah sesi daha duyuldu. Bu Gülçiçek’ti. "Yeter ula! Kesun!"
Saniyeler içinde ortalık mezarlık sessizliğine büründü. Herkesin bakışları Gülçiçek’e kilitlenmişti. "Ne istiyorsun ula!" diye bağırdı karşı taraftan biri. "O şerefsizi!"
Gülçiçek derin, ciğerlerini yakan bir nefes verdi. "Sa bulacağuk deduk. Şap diye bulmamuzu mu isteysun?" Sesindeki o Karadeniz inadı rüzgara karışıyordu.
"Evet! Benim babamın kanı yerde kalmayacak!"
"Bulacağım dedim!" dedi Güney, kararlı bir sesle. Ama bu sözler karşıdaki nefret duvarını yıkmaya yetmedi. Taygut, yüzünde o sinsi ve yalancı gülümsemeyle bir adım daha yaklaştı. "Karaaslan reisi! Hani nerede o meşhur adaletin?"
"Bulacağım!" diye tekrarladı Güney. "En yakın zamanda da barış edeceğiz!"
Taygut’un bakışları gölgelendi. O bir el sıkışma, bir barış istemiyordu; o sadece kanın kanla temizlenmesini, kendi adaletinin yerini bulmasını istiyordu. "Şimdi basın gidin!" Güney’in bu son uyarısıyla tüm Karaaslanlar tetikte bekledi.
Çetinkayalar arkalarında ağır bir intikam yükü bırakarak çekilirken, herkes yavaşça içeri süzüldü. Gülçiçek ise hâlâ kapının eşiğinde, uzaklara bakarak düşünüyordu. Bu barış için daha ne kadar kan akmalı, ne kadar yürek yanmalıydı?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18