5. bölüm · ZİNCİR
5
"Zincir'i öldürmeni isteyen kişi..."
"Kim çabuk söyle!" Warm'a bağırmam onda bir duygu değişikliği yapmamıştı. Demek ki çok şaşkındı.
"Kerem Anıt'mış..." Siktir! Yalan değil mi? Baba senden beklemezdim. Ya Zincir'in ölmesini istiyor ya da KAT'ın. Peki KAT'ın kızı olduğunu bilse...
"Görevi reddet. Asla yapmayacağım."
Odadan çıktım ve odama girdim. Dolabımı açtım. Siyah, etek kısmı bol fakat üstü dar ve dekolteli bir elbise seçtim. Dizlerimin üstünde biten elbiseyi giyindim ve siyah bir topuklu seçtim. Hemen aşağı indim ve Barlas'ın yanında geçtim.
"Hemen Anıt malikanesine gitmeliyiz." Mercedes G serisi arabaya bindik ve yola çıktık.
Malikanenin önünde durduğumuzda kapı bize açıldı. İçeri girince sakin ama sert adımlar ile malikanenin kapısını çaldım.
Çalışanlardan biri kapıyı açtı. "Hoşgeldiniz, Arzu Hanım." Cevap vermeden yanından geçtim. Salona girince Kerem'i gördüm. Oturmuş, gazete okuyordu. Boğazımı temizleyip, varlığımı belli ettim.
"Kızım?" Babama bakmaya devam ettim. "Biraz konuşalım."
Sözlerimden sonra direkt çalışma odasına geçtik.
"Zincir'in kim olduğunu biliyor musun?" Açık sorum ile kaşları çatıldı. "Zincir'den sanane?"
Sinirle gözlerimi yumdum. Geri açıp sert bakışlarımı ona çevirdim. "Merak ediyorum. Ayrıca soruma soru ile karşılık verme."
Net tavrım onu meraklandırıyordu. "Biliyorum." Ne? Nasıl bile bilir?
"Kim?" Boğazını temizledi. "Seni ne ilgilendiriyor?" Güldüm. "Peki beni ilgilendirip, ilgilendirmediği seni ne ilgilendiriyor. Uzatma ve cevap ver. Şu an tek istediğim bu."
"Zincir... Neden bu kadar merak ettiğini anlamıyorum ama onun eski yakın koruman olan Aslan olduğunu bilmenin bir sakıncası olduğunu sanmıyorum." Siktir!
Yeni öğrenmiş gibi tepkiler verdim. "Ne? O olamaz. O asla yapmaz." O yapmıştı...
Kapının yumruklanarak çalınması bizi böldü. Hemen kapıyı açtım. "Efendim, Boran Kılıç kapıda. Sizi görmek istiyormuş." Çalışanın söyledikleri ile babamdan önce çıktım. Hızlı ve ciddi adımlarla bahçeye çıktım. El işaretiyle ile kapı açıldı. Arkamda 70'e yakın koruma vardı. Kerem'de yanıma gelmişti.
"Ne yapıyorsun, kızım?" Güldüm. "Bana bırak." Hemen belinden silahını çevik hareketler ile aldım. Silahı elimde tuttum. Gizlice tetiği çektim. Boran Kılıç karşımda duruyordu.
"Ne istiyorsun, Boran." Benden 30 yaş büyük bir adamla böyle konuşmamam gerekiyordu ama banane.
"Babasının cesur kızı. Dikkat et bu son cesaretin olmasın."
Komik bir şeymiş gibi kahka attım.
"İnan bana kimin son cesareti olacağına şimdi karar vereceğiz." Arkama kısa bir an baktım. "En ufak bir hareketlenmede hepsinin leşini görmek istiyorum." Korumalarım hemen silahlarını çıkardı ve dikkatlice beklemeye başladı.
"Kim verdi sana bu cesareti? Kim verdi sana Anıt malikanesinin kapısına dayanma cesaretini, Boran?" Alay dolu bakışlarım ile söylediklerim onu öfkelendirmişti. Silahını direkt bana doğrulttu. Bende kaldırdım ve ona doğrulttum.
Bakışları Kerem'e döndü. "Oğlumun ölmesi için KAT'tan yardım alacakmışsın." Oğlu kimdi? Nasıl mesajlarıma ulaşmıştı.
"Aslan Kılıç'ın ölümü için bizzat sen KAT'a mesaj göndermişsin."
Alay dolu bakışları beni buldu. "Neden şaşkınsın?" Sinirden çenemi sıkmaya başlamıştım.
"KAT'ın sistemine sızman imkansız."
Güldü. "Neden imkansız olsun? Kendin yapmış gibi emin bir şekilde söylediğin gözümden kaçmadı." Ananı! Biliyor... Kimliğimi biliyordu.
Aslan'ın babası mıydı? Sikeyim! Abi her şey ardarda oluyor. Korkmaya başladım.
"Oğlumun planını bozdunuz. Sizin yüzün-" Alınını delen kurşun ile yere serildi. Barlas yavaşça bana yaklaştı. O da fark etmişti.
"29121731221*14124." Diye fısıldadı. Kafamı salladığımda hemen malikaneye girdi.
Kılıç'ın korumaları, Boranı taşıyarak çıkıyordu. Babam şok içinde bana döndü. "İlk cinayetini işledin kızım. Hemde ailen için." Kaçıncı cinayet bilmiyorum ama birinci olmadığı kesin.
***
Kerem'in malikanesindeydim. Aile yemeği vardı. Bugün olanlar konuşuluyordu.
"Kızımdaki cesaret hiçbirinizde yok." Dedi, Kerem. Çok itici bulduğum, üvey, kuzen diyemeyeceğim kız lafa atladı.
"Bu kızın birinin canını yakacağını düşünmüyorum. Çok canı kıymetli birine benziyor. Öldürdüğü adam yüzünden iki saat ağlamıştır. Psikolog ayarlayın. Kendine gelemez kızcağız." Alay ile söylediklerinden sonra sinirlerime mukayyet olmak çok zordu.
Olamamıştım zaten. Korkutucu bir gülümseme ile göğsümü masaya yaslayarak ona eğildim. "Dikkat et o canı kıymetli kızın altıncı hissi çok kuvvetlidir. Uyumadan önce her yeri kitlemeni tavsiye ederim."
Aniden tüm bakışlar bana döndü. Yalancı bir öksürükle boğazımı temizledim. "Yani, sonuçta sende bu ailedensin. Yanlış anlama İpek'cim. Sana zarar gelmesinden korkuyorum."
Sende benden gelecek zarardan kork.
Kafasını yapmacık bir şekilde salladı, İpek. "Aynen. Ne olur ne olmaz. Yeraltı dünyası diyoruz sonuçta."
Kafamı salladım ve asla samimi gözükmeyen bir şekilde gülümsedim. "Hı hı, aynen." Teker teker herkese göz gezdirdim.
"Ben doydum. Size afiyet olsun. Malikaneye gitmem lazım. Görüşmek üzere." Sandalyemi geriye itip ayağı kalktım. Malikaneden çıkarken korumalara başımı eğerek selam verdim. Barlas'ın görür görmez elim ile arabayı gösterdim.
Hemen arabaya bindi. Bende ön yolcu koltuğuna oturdum. Gözleri hemen beni buldu. "Biliyordu." Kafamı salladım. "Nasıl biliyordu? Zincir'in babası o muydu? Zincir babasını benim öldürdüğümü öğrenirse bittim ben." Ağlamaklı çıkan sesim, bilmeyen biri için bile durumu açıklardı.
Telefonumun titremesi ile hızlıca çantamın içinden çıkardım. Warm?
"29121731221*14124"
"Warm'dan mesaj var. Acil gitmemiz lazım. Ne için çağırdığını az çok tahmin edebiliyorum. Hızlı sür."
***
"Durum kritik, Arzu." Warm'ın konuşması içimde büyümekte olan sıkıntıyı ikiye katladı.
"Biliyorum, Warm. Ne öğrendin?" Dedim, sesim bıkmış gibi çıkıyordu.
"Zincir'in sistemine normal olmayan bir seviyede kolay bir şekilde sızdım. Senin bilgilerin, resimlerin, yani daha doğrusu her yerdeki resimlerin vardı. Bütün öldürdüğün insanların fotoğrafı ve bilgileri vardı. Genelde suçları yazılıydı."
Hayır. Bu iğrençleşmeye başlamıştı. Bütün fotoğraflarının oluşu, onda bir kanıttı. Ayrıca beni çok önceden beri takibe almış olmalıydı. Yoksa fotoğraflarımın olması imkansızdı. Bunun babası ile bir ilgisi yoktu. Zaten peşimdeydi ve ben sadece onu daha fazla öfkelendirip ölüm günümü yakınlaştırmıştım. Karşı saldırıya geçecektim ama ilk hamleyi ondan beklemeliydim.
"Sisteme sızdığının bilgisi gitmiş midir? Ona göre ya karşıdan saldırıyı bekleyeceğiz ya da saldırıya geçeceğiz."
"Hayır gitmedi. Sistemde bir alarma veya bunun hakkında mesaja rastlamadım."
Peki...
"Saldırıyı ondan beklemek en doğrusu. Eğer haberi olsaydı, saldırırdım ama karşılığını çok iyi alabileceğimi biliyorum. Beni en çok zorlayan düşmanım Zincir."
Bu sefer Barlas konuşmaya başladı.
"Şimdi dinlen," bana söylüyordu. "Saldırıyı bekleyelim. Ama tetikte olalım."
Kafamı salladım ve odadan çıktık. İlk olarak bahçeye gittim.
"Babama haber verin. Korumayı arttırın. Düşmanımız var. Her an saldırı gelebilir."
Barlas'ın yaklaştım. "Yukarı çıkıyorum. Bir şey olursa ara beni."
Odama çıktığımda uyumayı umdum ama yatakta saatlerce dönmekten başka bir şey yapmadım.
***
Kerem ile çalışma odasında oturuyorduk. Ses yalıtımlı duvarlar ve kamera ve dinleme cihazı tespit edildiğinde bağlantısını kesen cihazlar sayesinde rahatça konuşuyorduk.
Önümdeki kahveden bir yudum daha aldım.
"Aslan boş durmayacak. Ondan gelecek olan atağı hala bekliyorum. Neden 3 gün oldu ama geri dönüş yapmadı?"
Babam düşünceli gözlerini karşısındaki duvardan ayırmıyordu.
Aniden bana döndü. "KAT'ın kimliğini bulamama az kaldı."
Kaşlarım çatıldı. "Ne buldun?" Gözleri gözlerimde oyalandı. "Seninki gibi deniz mavisi gözleri var. Maskenin altındaki yüzü çok merak ediyorum. Fiziği de seninkine çok benziyor."
Komik bir şeymiş gibi güldüm. "Aaa, tesadüfe bak ya. Sonuçta bu söylediklerin sadece bende değil ama bu beni şüphelilerin arasına alacağı için korkuyorum."
Aklına bir şey gelmiş gibi biraz duraksadıktan sonra tamamen bana döndü. "Kızım, geri atak olarak ya beni ya da öz babanı öldürebilir." Dudaklarımı büzdüm. "Sana bir şey olmasın. Benim için bu yeterli."
Evet olmaması lazımdı. Üvey kardeşim bu ay doğacaktı ve babasız büyümesini istemiyordum. Bir anda Kerem'in telefonu art arda çalmaya başladı. Onun malikanesindeki bir koruma arıyordu. Telefonu hoparlörde değildi ama duyuyordum. "Abi, yenge doğuruyor acil gel."
Keşke başka bir şey düşünseymişim.
Kerem çok fazla telaş yapıyordu.
Hemen arabalardan birine atladı. Bense motorla daha hızlı olur diye koca canavara bindim. Kaskımı takar takmaz oradaki korumalardan birini aradım ve hastaneyi öğrendim. Bizim hastanelerden birine gidiyordu. Konumu bildiğim için hızlıca oraya sürdüm. Yaklaşık 4 dakika içinde hastaneden içeri girişimi yaptım.
Kerem benden iki dakika sonra içeri giridi.
"Benim oğlum mu doğacak şimdi?" Gerçek bir gülümseme ile karşılık verdim. "Evet, baba. Altay'ım doğacak." Nedense kendi öz kardeşim gibi sahiplenmek istiyordum. Aramızda 26 yaş vardı. Ona çok iyi bakmak istiyordum.
Yaklaşık 8 saat doğumu bekledik. En sonunda doğumhaneden bir doktor çıktı. Dudaklarını içe kıvırmıştı. Mahcup bakışlar atıyordu. Bir dakika, kimi kaybettik?
"Başınız sağ olsun. Anneyi kaybettik."
Siktir!
Kerem ilk doktorun dediğini idrak etmeye çalıştı. Anlayınca başladı felaket. "O şerefsiz bebek yüzünden karımi kaybedemem."
Daha gün ışığı bile görmemiş bir bebeğe şerefsiz dedi...
"O benim çocuğum değil. İstemiyorum. Karımı istiyorum." Ağlamaya başladığında kendimi hepten kötü hissettim.
Üvey bile olsa kardeşimdi. Emine artık yoktu. Annesi yoktu. Babasının ne olacağı belli değildi. Ne yapacaktı. Acı ile doğmuştu.
Kerem'e sakinleştirici iğne yaptılar ve odaya aldılar. O sırada Altay doğumhaneden çıktı.
Hemşireler konuşarak onu götürürken arkalarında gittim ama beni fark etmediler. "Çocuğu babası istemiyor. Küvezde kaldıktan sonra yurda verilmeli. Baba ikna edilemiyor."
Gözlerim şok içinde kocaman açıldı. "Hayır!" Diye bağırdım arkalarından. Hemşireler durup bana döndü. "Bebeğin neyi oluyorsunuz?" Altay'a minik bir an baktım. Çok tatlıydı. Yeni doğduğu için eziş büzüş bir bebekti ama yine de çok güzeldi.
"Ablasıyım. Ben bakacağım."
Nasıl bakacağım?
Hemşireler kafalarını salladı. "Bugün evinize göndeririz. Maşallah bebeğiniz çok sağlıklı. Fakat boyu normal bir bebek boyundan bayağı fazla. Normal bir bebeğin boyu 40 ila 50 arası olurken bu güzel bebek 61 cm doğdu. İleride iki metre bir genç adam ile karşılaşabilirsiniz."
Acı içinde gülmeye çalıştım. Üzerinde kıyafetleri vardı. Çok güzel masmavi tulumu vardı.
Hemen Barlas'ı aradım. "Benim odamın yanındaki odaya bebek odası yaptırın. Erkek bebek. Kardeşim bizde kalacak. Sonra anlatırım." Kardeşimin taburcu işlemleri bitince onu da alıp çıktım. Korumalardan biri motorumu getirirken, ben araba ile malikaneme gidiyordum. Kucağımda ise Altay'ım vardı.
Hemşirelerden mama ile beslememde bir sıkıntı olmadığını öğrenmiştim ama korumalardan anne sütü bulmalarını istemiştim. Biraz fazla istemiştim. Çünkü anne sütü dondurucuda saklanabiliyordu.
Malikaneye varınca daha odası hazır olmadığı için Altay'ı odama götürdüm. Yatağımın üzerine bıraktım. Daha hareket bile edemiyordu. Kapıyı kitleyip, önünde yere çöktüm.
İçimde birike birike canımı yakan göz yaşları ardı ardına yanağımdan süzüldü. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Ağlamamın şiddeti ile omuzlarım sarsılıyordu. Minik bebek korkmasın diye kapının önünde ağlarken canım çok yanıyordu.
"Neden?" Dedim acımı bastırmaya çalışırken. Her acı fiziksel olmuyordu. İnsanın ruhuna zarar vermek, bedenine vermekten daha kolaydı. Benim ruhumu çürütmüşlerdi.
"Neden, sen?" Altay'a yönelik söylüyordum. Onun anlamayacağını biliyordum ama şu an bunu bilerek hareket edecek kadar kafam yerinde değildi.
Altay garip homurtular çıkarmaya başladı. Bir kaç saniye sonra da ağlamaya başladı. Kapının önünden kalkıp yanına giderken bile hıçkıra hıçkıra ağlıyordum.
Onu kucağıma alıp sakinleştirdim. Minik bedenini kucağımda tutarken hala sayıklıyarak göz yaşlarımı akıtıyordum. "Ben sana nasıl bakacağım? Kanlı ellerimi nasıl teninde gezdireceğim? Nasıl intikamımdan vazgeçeceğim? Zincir ya beni seninle vurursa? Ben ne yapacağım? Masum minik bir bedeni nasıl intikam uğruna kaybedebilirim?" I
Ağlamaktan yorgun düşerken, çift kişilik yatağımın sol tarafına Altay'ı yatırdım. Uykuya dalan Altay hareketlendi ama uyanmadı. Bende yanına uzandım. Bacaklarımı kendime çekip, ellerimi göğsümde birleştirdim. Ağlamaktan yorgun düşen bedenim ve ruhum hemen uykuya daldı.
Altay'ın şiddetli bir şekilde ağlaması ile uyandım. Saate baktığımda 6 saattir uyuduğumu gördüm. Uzun zaman sonra ilk defa bu kadar uzun uyumuştum.
Altay'ı kucağıma aldığımda acıktığım bildiğim için onu aşağı indirdim. Normalde iki saat gibi aralıklar ile beslenmesi gerekiyordu. Ama uzun süre uyuduğu için sütünü içememişti. Saat 02.03 olduğu için tüm çalışanlar uyuyordu. Bir elimde Altay varken diğer elimle dondurucudan çıkardığım sütü ısıtıyordum. Süt yeterli sıcaklığa gelince biberonla koydum ve kucağımda içirmeye başladım.
Ayak sesleri duymaya başladığımda, Altay sütünü bitirmişti. Biberonla kenara bırakıp acil durum tuşuna yaklaştım. Ona basarsam alarmlar çalacaktı. Ama kimin geldiğini bilmiyordum. Sakince karanlıkta bir gölge olup tuşun yanında bekledim. Adım seslerinin sahibini gördüğüm gibi tuşa bastım. Alarmlar çalmaya başladı. Beyaz maskeli ve maskesini boynunda minik bir zincir olan, Zincir'in adamı korku ile etrafa bakmaya başladı. Alarmlardan dolayı yerim belli olmuştu. Kırmızı ışıklar beni belli etmişti. Ayrıca Altay bağıra bağıra ağlamaya başladı. Adam bana döndü ve silahını bana doğrulttu. Gözlerim dehşetle büyürken bağırmaya başladım. "Sakin! Bebek var. Yapma. Bebek var, korkar." Tam tetiğe basacaktı ki silah elinden kayıp düştü. Yere kanlar akmaya başlayınca, Altay ile beraber arkamı döndüm. Altay'ı çalışan kızlardan birine verdim ve Barlas'ın yanına gittim. Adamın ensesinde bıçak vardı. Yüzümü buruşturarak yanından geçtim. "Ne zaman cevap vereceğiz?" Barlas'ın sorusuna cevabım hiç gecikmedi. "Sadece bir kaç ay sabredin. Bu küçük bir şeydi. Sinirlenip daha fazlasını yapınca bizim daha fazlasını yapma hakkımız olucak."
Yerdeki adamı gösterdim. "Temizleyin ve güvenliği arttırın. Ayrıca sadece Zincir'e minik sürprizi için teşekkür edin." Barlas'ı yanımda sürükleyerek Warm'ın yanına çıktım.
Gözümü taratıp içeri girdim. O da arkamdan geldi. "Warm."
"Buyur, Arzu." Warm'ın yapay sesi ile gözlerimi ekrana diktim. Yanımda ki Barlas ise beni izliyordu.
"Güvenliği arttır. Korumaların hepsine mesaj ile bildir. Kerem'den 150 tane daha koruma alsınlar. Zaten Kerem'in haberi bile olmaz. O başka şeyler ile meşgul." Warm direkt bütün dediklerimi yaptı.
"Zincir'in sistemine bak. Bir gelişme var mı?" Warm'ın ekranında ki dönen yuvarlak halka, baktığını gösteriyordu. "Bir şey bulamadım. Çok temiz. Sadece senin ve öldürdüklerinin fotoğrafları var." Garip mırıltılar çıkardım.
"Sence intikamı daha erkene mi almalıyız, Barlas?" Cevap alamayınca Barlas'a döndüm. Kara bakışları bendeydi. Sadece bende. Dalmıştı. Bana bakarak dalmıştı.
"Barlas?"
Gözleri büyüdü ve ardından normalleşip artık boş olan bakışlarını gözlerime çekti. "Ne? Ha! Şey... Bence erkene almalıyız. Plana başlayalım."
Hatırladığım şey ile dudaklarım büzüldü. "Ama Altay var." Kısık sesim, Barlas'ı düşündürdü. "Onu neden yetimhaneye bırakmıyoruz?" Gözlerim dehşetle açılırken, sinirli bakışlarım onu buldu. "Aptal! Kerem zaten onu öldürmek istemiyor mu?" Sonra ona sert bir şekilde çıkıştığımı fark ettim.
"Özür dilerim. Abarttım ama bu konu benim için çok önemli."
Barlas kafasını sallayarak onayladı. "Haklısın. Seni anlıyorum."
"Altay'a buradaki çalışanları bakar. Yanına koruma da koydururum. Yarın planı konuşmak için sabah 5'te burada olun." Konuşmam biter bitmez soluğu Altay'ımın yanında aldım.
Uyanmış, çalışan abla Kudret ile oyun oynuyordu. 45 yaşındaki Kudret abla, 42 yaşındayken eşinden ayrılmış ve SMA hastası çocuğu ile ortada kalmıştı. Sonra burada işe başlamıştı. Bize çocuğunun SMA hastası olduğunu yeni söylediği için parayı fazlası ile temin etsekte çocuğunu kurtaramamıştık. Bu konuda geç kalmıştı. Ayrıca çocuğu bir oğlandı. Sadece 4 yaşındaydı.
"Kudret abla," diye ona seslendim. Hemen bana döndü. "Gel kızım, seni istiyor. Zor zapt ettim." Gülümseyerek uzanan bebeği kucağıma aldım. Sırtını ovalamaya başladım. Kudret abla imalı gözler ile bana baktı. "Yeni yemek yedi, haberin olsun." Ben daha olayı yeni kavrarken bir ses duydum. O ses bu çocuktan mi çıktı? Gözlerim kocaman olurken yavaş yavaş bakışlarımı Altay'a çevirdim. Utanmaz! Bide gülüyordu. Olmayan dişlerini bana sunması ne kadar mantıklı ki?
Sakin ol, Arzu. O bir bebek.
Kucağımdaki bebeği Kudret ablaya postalayıp, hemen kaçtım. Arkadan Kudret ablanın gülüşünü duydum ama umursamadım.
Merdivenlerden aşağı inerken Barlas'ın düşünceli bir şekilde karşısına odaklandığını gördüm. Baktığı yere baktığımda, boş, gri duvara odaklandığını fark ettim. Yakışıklı çehresi içindeki savaştan dolayı gerilmişti. Her zaman dağınık olan kumral saçları diğer günlerden bir fark barındırmıyordu. Siyah pantolonu ve siyah deri ceketi onu daha karizmatik yapıyordu.
"Barlas," diyerek ilgisini üstüme çektim. Gözleri hemen beni buldu. Baştan aşağı süzdü. Üstümde siyah bir külotlu çorap, acı kahve mini ve hafif dar bir etek, üstümde beyaz bir badi ve ayaklarımda ise yine kahverengi bir çizme vardı. Gözlerinde oluşan beğeni beni şaşırttı.
"Duvara attığın sevgi dolu bakışlardan neydi öyle?" Dedim, ciddi olmayan bir tavırla. Beni alaya alıp, sahte bir şekilde gülümsedi. Kehribarları, bakışlarımı esiri haline getirmişken konuşmaya başladı. "Hı hı, sevgi az kalır aşk dolu bakışlarımı fark etmemiş olmazsın."
Ne dediğinden çok şey anlamadım ama bende dalgaya vurarak göz devirdim. Tam yanından geçiyordum ki kolumdan tutarak beni durdurdu.
"Nereye? Şu an vücudunun her yanında olan silahları anlayabiliyorum." Gözlerim büyüdü. "Çok mu belli oluyor?" Sıcak bir şekilde gülümsedi. "Belli olmuyor ama ben anladım." Gözlerimi kısarak onu inceledim. Sonra olduğum yerde dikleştim ve gözlerimi büyüttüm. "İn misin, cin misin oğlum? Beyninde çip mi var, manyak."
Erkeksi bir kahka attı ama kısa sürdü. "Nereye gidiyorsun?" Nasıl bu kadar çabuk ciddileşebiliyordu? "Sanane be!" Diye çirkefleşip yanından geçtim ve arabalardan birini aldım. Mercedes G serisi arabaya denk gelmiştim yine.
Görev yapmaya gitmiyordum. Sadece Zincir Beyimizin malikanesinin içine, bilgisayar yardımı ile sızmayı deneyecektim. Belki daha fazla şey çıkardı. Uzun uğraşlar sonucu sadece güvenlik kameralarına sızmayı başarmıştım.
Salonun güvenlik kamerasının görüntüsüne geçtiğimde onu gördüm, Aslan'ı... Belki de Zincir...
Elindeki telefona bakıyordu. Sanki odağı orada değildi. Kafasını yavaşça yukarı kaldırdı. Güvenlik kamerasından göz göze geldiğimizde gülümsedi. Korkunç bir gülümsemeydi. İnsanı ürkütüyordu.
Beni tespit ettiklerini bilgisayarda verilen uyarı ile anladım ve hemen sistemden çıktım. Bu bile 10 dakikamı almıştı. Arabaya binip, malikaneye döndüm. Apar topar yaptığım işi elime yüzüme bulaştırmıştım.
Peki neden beni tespit etmesine rağmen bir saldırıda bulunmamıştı?
Malikanenin bahçesine arabam girdiğinde korumalar hemen yerlerine geçti. Arabanın kapısını kendim açıp anahtarı korumalardan birine attım. Havada yakalayıp arabaya yürüdü.
İçeri girer girmez ilk işim Altay'ın yanına gitmek oldu. Minik bebeğimiz, henüz çok genç olan bir çalışan olan Sevgi ile oynuyordu. Onun minicik kıkırtılarını duymak çok güzeldi. Daha iki günlük bir bebekti. Gözleri yeşilimsi bir maviydi şu an. Ama baktığımızda tahminen koyu yeşil gözleri olacaktı. Minik olduğu için kahka atamıyordu ama Minik kıpırtı gibi sesler çıkarıp gülümsüyordu.
Hemen yanına gidip onu kucağıma aldım. Kafasına elimle destek verdim ve kendi etrafımda bir kez döndüm, ona sıkıca sarılırken.
"Altay'ım..."
Dedim, fısıldarcasına. Her bebeğe has olan o kokuyu, derin bir nefes alarak içime çektim. Onunla beraber odama çıkıyordum ki odamın yanındaki hafif aralıklı kapısı ile durdum. Onun odasını gördüm. Bitmişti. Kapıyı itip içeri girdim.
Beyazlara bezenmiş, çok tatlı bir odaydı. Beşiği kapının karşısındaki köşede duruyordu. Beşikten uzak bir yerde duvara montelenmiş bir beyaz dolap vardı. İçinde ise bir sürü kıyafet, bez, bebek maması vb. şeyler vardı. Penceresi vardı fakat kilidi vardı. Sadece içeri havanın girebileceği kadar açılıyordu. Anahtar ise dolabın üstündeydi.
Kucağımdaki Altay'ı beşiğine bıraktım ve odaya göz gezdirmeye devam ettim. Minik bir oyun alanı vardı. Yerde yapboz şeklinde halı vardı. Minik bir bebek olduğu için oyuncaklar hep büyük ve parçalar ayrılmayacak türdendi.
Altay'ı biraz salladım. Hemencecik uyudu. Tam çıkıyordum ki kapı aniden açıldı. Etraf karanlıktı. Çünkü bebek uyutmuştum. Işığı açamıyordum ama gözüm karanlığa alışmıştı. İçeri giren kişi birden beni duvara yapıştırıp boğazıma elleri ile baskı uygulamaya başladı. Altay sesimi duymasın diye nefes dahi almadan bekledim. Kim olduğunu seçemiyordum. Son anda boynundaki dövmeyi azda olsa gördüm ve hemen adamı ittim. Ensesinden tutarak dışarı sürükledim.
Adamın yüzüne dirseğimi geçirdim ve onu bayılttım. Boynundaki zincirli el dövmesi Kerem'in sembolüydü. Altay için gelmiş olmalıydı. Adamın belindeki susturuculu silah ile onu öldürdüm. Sonra Barlas bir anda karşımda belirdi. "Neredesin lan sen? Altay burada ölmek üzereyken neredeydiniz?" Diye sesimi yükseltmeden onu ayarlamaya başladım. Tam konuşucaktı ki yerdeki bedeni gösterdim ve oradan uzaklaştım. Kudret ablaya Altay'ın yanında olmasını söyledim ve malikanenin bahçesine çıkıp olay sırasında görevde olan korumaları karşımda dizdim.
"Neredeydiniz lan siz? Ne yapıyordunuz? Şerefsiz içeri girerken siz neredeydiniz? Ya bebeğe bir şey olsaydı? Bunu canınızla ödeyeceğinizi bilmiyor muydunuz?"
Bağırarak söylediklerimle hepsi kafasını yere eğdi. Aralarından en cesaretli olan Cemal konuştu.
"Duvara kurşun sıktılar. Kurşunun kaynağını ararken girmiş olmalı."
Sinirle yüzümü avuçladım. Saçlarımı, parmaklarımı geçirerek geriye doğru attım. Öfkeli sesim onların kulağına ulaştı. "Sizin görevlerinin ayrı! Bir kısmınız bununla ilgileniyor ama Peki kapıyı korumakla görevlendirdiklerim?"
Hepsi başını yere eğdi. Öfkeli bakışlarım hepsinde teker teker gezerken sesli bir şekilde nefesimi verdim. "Bir daha olursa..." Bu sefer derin bir nefes aldım. "Olmasın." Oradan uzaklaştım.
Malikaneye girip, Warm'ın yanına çıktım. Çünkü konuşma esnasında şifreyi göndermişti. İçeri girdiğimde kırmızı ışıklar ve tehlike alarmı çalıyordu. Ekranda gördüğüm yazı ile tedirginliğim ön kat arttı.
"Sistemde Z¡nC¡6 adlı bir cihaz tespit edildi."
Zincir şu an güvenlik kameralarından dışarıdakiler izliyordu. Hemen bilgisayarımın başında geçtim ve 8 dakikanın sonunda onu sistemden atabildim. Çok güçlüydü. Ayrıca bu gücü korkutucuydu.
Stresli ve agresif bir ruh hali ile ikinci motorum olan kan kırmızısı motoruma bindim ve malikaneden uzunca uzağa sürerek uzaklaştım. Issız bir tepeye vardığımda motoru durdurdum ve inip, çimenlere oturdum. Ancak birisi beni kolumdan tutarak sertçe kaldırdı ve beni kendisine çevirdi. Karşımda gördüğüm kişinin silueti beni korkutuyordu ama dışarı yansıtmayacak kadar tecrübeliydim.
"Aslan..." Diye fısıldadım. Kaşları çatıldı. "O kim? Ben Zincir. Tanıyorsun sanıyordum." Gözlerimi onun kahvelerinden çekmedim. Aramızdaki yakınlık beni rahatsız etmeye başlayınca yerimde rahatsızca kıpırdandım. Beni rahatsız etmesinin sebebinin aslında bana olan yakınlığından çok, ondan ürkmemden olduğunun farkındaydım.
Dudakları ağır bir şekilde yana doğru kıvrıldı. "Sence o küçük mikrobun ölümü için kim benimle iş birliği yaptı?"
Gözlerim dehşet içinde büyüdü. Aniden söylenecek şey miydi?
Bakışlarım bu sefer öfkeli bir hal aldığında ona gözlerimi diktim.
"Kim?!" Bağırışımla kısık sesle bir küfür savurdu. "Kulağımı deldin, manyak karı!" Onu umursamadığımı belli edercesine omuz silktim.
"Söylesene, lan!" Bu sefer bağırmadan, sadece ona yönelik öfkemle konuşmuştum.
"Bilmek ister misin?" Gözlerimi devirdim. "Bilmek istiyorumda soruyorum, aptal!"
"O zaman cevabını verelim..."
Umarım 5. Bölümü beğenmişsinizdir.
