3. bölüm · Zihnin Ötesinde

{2} İrade

Arza lyn

🎶Franz Ferdinand-Take Me Out

"Her cevap, yeni bir şüphenin başlangıcıdır."

2.bölüm:İrade

Zar zor bulabildiğim sınıfa girdiğim an herkesi yerinde görmüştüm ama pek de uslu şekilde değildi.

Bazısı birbirine kağıt atıyor, bazı çiftler gizliden gizliye birbirine not yolluyor, bazısı da bu karmaşaya yüzünü buruşturmuş oturuyordu. Yaklaşık kırk kişilik bir sınıftı. Kahverengi, ahşap sıralar iki kişilikti, üç büyük cam, sınıfı başarılı şekilde aydınlatıyordu. Mavi renkte Nova Mentis bayrağı da her zamanki gibi duvarda asılıydı.

Sınıf kapısını kapatıp ilerlerken seslerin biraz olsun dindiğini fark ettim. Gözüm Beliz'i seçtiği sırada bakışlar üstümde geziniyordu. Anlaşılan buraya pek yeni insan gelmiyordu. Açık açık süzen gözler üzerimdeydi.

Beliz'in yanına oturacakken ayağıma değen kalemle başımı eğdim. Daha doğrusu bana doğru atılmıştı.

"Yeni kız, versene kalemi." diyen erkeğe baktım. Kızıl saçları ensesine uzanıyordu. Bir ayağını masaya atmış, bana kibirle bakıyordu.

Bunlardan her yerde olmak zorunda mıydı?

Dudağım çok ağır bir hareketle kıvrılırken yerden siyah kalemi aldım. Onu elimde incelerken hafifçe gün ışığına kaldırdım.

"Pahalı bir şeye benziyor."

Bir takım gülüşmeler duyuldu. Gözler pür dikkat bendeydi.

"Ne o, daha önce pahalı bir kalem görmedin mi?" Gevşekce yayıldığı yerde gülmeye başladı. Ona dönüp, yüzümde gülümsemeyle ilerledim.

"Bakalım sağlam mıymış?"

Hala yüzünde aptal sırıtışı varken kaşları çatıldı. Bir anda bacağına isabeten havaya kaldırdığım kalemle panikleyerek bacağını çekti. Masa şiddetle ileriye giderken kalemi bacağının tam yanına sapladım. Tahta yarıldı, kalem orada dimdik şekilde kaldı.

"Ne yapıyorsun lan sen?" Bir hışımla ayağa kalkıp üstüme yürüdüğünde başımı dikleştirdim.

"Kalemini istedin." Yüzümdeki gülüş yok oldu.

Yüzü yüzüme çok yakınken burnundan öfkeli nefesler verdi. "Çok mu cüretkarsın sen?" Dişlerini sıktı.

Mavi gözlerinin içine doğru baktım. Yüzümün ekşimesini engelleyemedim. "İlk kez mi biri sana karşılık veriyor?" Burnumdan çıkan alaycı bir nefesle arkamı döndüm ve sırama oturdum. Tam o esnada kapı kuvvetle açıldı, sınıfa o gözlüklü adam girdi.

"Günaydın çocuklar." derken sınıfta ses çıkmadı. Yalnızca kundura ayakkabılarının darbesi duyuldu. Bu adamın mimiksiz hali oldukça korkutucuydu.

Beliz kulağıma yaklaştı. "Kaan'a aldırma, görmezden gelsen daha iyi."

Ona dönerken kaşlarımı çattım. "Neden görmezden gelecekmişim?"

"Fırat hocanın oğlu," dedi çekingenlikle. "Disiplin cezası almak istemezsin."

Bu dediğine fazlasıyla gülmek istedim ama bize bakan hoca beni engelledi. Sanki bir ölü gibi olan suratı bana çevrili olduğu için yerimde kıpırdandım.

"Dersimize başlıyoruz." Bakışlarıyla uyarı verdikten sonra tahtaya tebeşirle bir şeyler yazmaya başladı. Onu kontrol ederken Beliz'e yaklaştım.

"Burada da mı torpil dönüyor?" Gözlerim sıkıntıyla yuvarlandı. "Şaka gibi."

"Maalesef."

Her güç, algıyla başlar.

Tahtada yazılan cümle buydu.

Beliz bana defterinden bir sayfa kopardı.

"Bu derste size güç kullanmayı öğretmeyeceğiz." Hoca bize döndü. İfadesinin aksine sesi güçlüydü. "Çünkü kontrol edemediğiniz bir zihne verilen güç, silahtan farksızdır."

Çok geçmeden tüm ilgim derse kaymıştı. Aksi beklenemezdi. Bunun için yanıp tutuşan biriydim.

"Önce bir yanlışı düzeltelim. Sahip olduğunuz şey büyü değildir." Tahtaya hızlıca beynin bir görselini ve bölümlerini çizdi. Beliz'in kitabından bölümleri inceledim. Kitaplar koyu kağıttan yapılma, pek büyük olmayan boyuttaydı.

Hoca özellikle Psionik merkez yazılı yerin altını çizdi. Bunu kendileri uydurmuş olmalılardı çünkü beynin o bölgesinin başka ismi olduğunu biliyordum.

"Her insanda sinirsel enerji vardır. Sizde farklı olan, bu enerjinin beynin dışına aktarılabiliyor olmasıdır."

"Yani fark, dış enerjilerle olan etkileşimi yapabilmesi." Kaan'ın tahammülsüz sesi sınıfta yankılandı. Hocanın eli durdu. "Bunları neden tekrar öğreniyoruz?"

Hoca ona dönerken sınıfta bir ölüm sessizliği oluştu. Buna rağmen Kaan çok rahattı. Hoca elini arkasında birleştirdi.

"Bunu anlamak zor mu geldi, yoksa bilerek, bir çocuk gibi mızmızlanmayı mı tercih ediyorsun?" dediğinde gülmemek için dudağımı bastırdım. Sınıftan bazı boğaz sesleri duyuldu.

"Tek bir yeni kız için zamanımız gidiyor," diye sesini yükseltti Kaan. Ayaklanırken, "Bunları dinlemek-" diyecekti ama hocanın başının bir hamlesiyle sandalyesine tekrar kapaklandı.

Ağzım hayretle açılırken bir hocaya, bir de Kaan'a baktım. Onu sadece beyin gücüyle yerine oturtmuştu.

"Sen bana hocalığı mı öğretiyorsun?" Yavaş hareketlerle ona doğru ilerlerken benim bile tırsmama ramak kalmıştı.

"Hayır." dedi Kaan, kendini sıkarken.

Hoca, Kaan'ın çenesinden tuttu. "O zaman susmayı öğren." Bir anda öğretmen masasından oraya doğru bir cetvel uçtu, Kaan'ın eli kalktı ve cetvel sertçe eline geçirildi. Tüm bunlar olurken nefesimi tuttum.

Kaan öfkeden kıpkırmızı olmuştu.

Otoriter hocaları severdim. Hele hak edene muamele göstermeye çekinmeyenleri ayrı severdim.

"Şimdi dersimize devam edelim." Hoca büyük bir sakinlikle tahtaya ilerledi. Kaan öfkeden deliye dönerken ateş saçan gözleriyle öğrencilere baktı. Bakışlar ondan çevrildi.

"Psikokinezi, somut bir maddeyi etkileme gücüne denir ama onun dışındakiler psişik güçlerdir." Tahtaya yazılar yazmaya başladı. "Telepati, ön görü ve zihin kontrolü gibi..."

Telepati, benim gücümdü. Birinin düşünceleri arasında gezinmek, onları duyabilmek gerçekten güzel bir şey miydi?

"Güç, gördüğünüz şeyi değil, beyninizin yorumladığı şeyi etkiler." Hoca tek tek suratımıza baktı.

Dirseklerimi masaya yasladım. Bu dersten oldukça keyif alıyordum.

"Dağınık zihin güç üretemez." Bakışları bana gelince istifimi bozmadım. "Güç yoktan oluşmaz. Her kullanımın biyolojik bir bedeli vardır." Başını dikleştirdi, gözlerimin içine baktı. "Amaç daha güçlü olmak değil, daha istikrarlı ve dengeli olmaktır."

"Sizce odağı en çok sağlayan şey nedir?" diye bir soru yönelttiğinde önce bir kızın eli kalktı.

"Söyle."

"Bana göre müzik en iyi odaklanma aracı hocam."

Hoca ilk kez bir minik yaparak dudaklarını büzdü. "Ama müzik her zaman seninle olmayacak, Bade."

"Haklısınız."

"Farklı şekilde odağını sağlamalısın." Hoca yine sınıfa döndü. "Sizce nasıl yapabilir?"

İki el kalktı. Onların arasında benim elim de havaya kalkınca bakışları hemen beni buldu.

Fikrimi söylememeyi pek beceremezdim.

"Odak egzersizleri." dedim basitçe.

"Mesela?"

"En yaygını, kitap okumak."

Bir süre yüzüme baktı. "Peki ya kişi kitap okumayı sevmiyorsa?"

"Zorlamak gerek," dedim. "Tüm odak egzersizlerinde, odağın kaçtığı an tekrar kurmaya çalışmalısın. Bu döngünün sonunda kesinlikle daha tahammül edilir olur."

"İşte bu..." Yavaşça başını salladı. "İrade." Bakışlarını nihayet benden çekti.

"İradesiz, umursamaz, yalnızca keyfini önemseyen biriyseniz bu işte başarılı olmayı beklemeyin." Yerinde durdu. "Bazılarımız işte bu yüzden bu dersi tekrar almak zorunda." Kaan'a yaptığı atıfla göz ucuyla ona baktım.

Kaan bıyık altından, alaycı bir gülüşle yere bakıyordu.

"Şimdi, söyleyin bakalım. İradeyi geliştirebilecek şeyler nedir?"

Eller birbir havaya kalktı.

"Meditasyon yapmak." dedi biri.

Bir diğeri, "Küçük alışkanlıklar edinmek." diye cevapladı.

Beliz'e söz verdi.

"Tetikleyicilerle başa çıkma yolu bulmak."

"Çok güzel." Hoca sınıfın tam önünde durdu. "Bu dersten sonra sizden bir alışkanlık edinmenizi isteyeceğim. Sabah koşusu olur, günlük yazma olur."

O an bulunduğum bu ortam öyle ilginç gelmişti ki kendi üstüme, insanların hocaya odaklanmış suratına baktım.

Daha dün üniversitenin başlangıcını kutlarken şimdi bu üniformayla, doğaüstü bir gücün eğitimini alıyordum. Zaten her zaman hissettiğim yalnızlık burada daha fazla vuruyordu hücrelerime. Aklımın karmaşıklığı hat safhadaydı. Hayatımın bu değişikliği hala bir oyun gibi geliyordu. Tam olarak idrak edememiştim. Sadece önüme konulan şekilde ilerliyordum.

"Şimdiyse on beş dakika boyunca hiçbir şey düşünmeyip sadece doğanın seslerine odaklanacaksınız."

"Nasıl hiçbir şey düşünmeyeceğiz?" diye sordu bir erkek, şaşırarak.

"Gözünüz bir yere odaklanacak. Gözün odaklandığı yerde beyin de odaklanır. Gücünüzü kullanmak istediğiniz o anda, ne kadar gereksiz düşünceleri keserseniz o kadar başarılı olursunuz." Sandalyeyi sınıfın ortasına çekip oturdu. "Tek bir sese odaklanın, gözünüzün hedefine dalmasını sağlayın ve sakın başka bir şeyle dikkatiniz dağılmasın."

Sınıfta kıpırdanmalar başlarken öylece hocaya bakıyordum. Beynimi susturmak benim uzun zamandır yaptığım bir şeydi. Hayatımın bir bölümünde çokça sorguladığımı, düşünmekten uyuyamadığımı söylesem inanır mıydınız?

İnanırdınız belki ama o zaman benden saklanan sırrı öğrenmek için çabalamamama anlam veremezdiniz.

Şu an anlıyordum ki ben bu yaşıma kadar beynimi susturmak için eğitilmiştim.

Büyükannemin gece yarısı, uyuyamadığımda yaptırdığı meditasyonların, çıkardığı koşuların, kitap okumam için diretmelerinin amacını şu dakika fark ediyordum.

Bana her zaman garip, diğer çocukların asla görmediği eğitimler verirdi. Bir parkuru geçerken nabzımı belli bir seviyede tutmamı, dakikalar boyunca tek ayak üstünde ayakta durmamı isterdi.

Her şey, tek tek yerine oturuyordu.

Bir anda sert bir tokmak sesi havayı yardığında düşüncelerimden uzaklaştım.

"Beyninizdeki o gücü kullanırken etrafta bir sürü ses olacak ve siz onları duymamayı öğreneceksiniz."

Herkes bir yere odaklanmış görünürken duruşumu düzelttim. Hoca önündeki aletleri kullanmak için bekliyordu.

"Size bahşedilen bu gücü kullanmak için beyin dalgalarınızın alfa seviyesine gelmesi gerek."

Dersin son dakikaları böyle geçti. Herkes odağını korumaya çalıştı. Komik seslere karşı gülmemeye, aldırmamaya çalıştı.

En sonunda ders bittiğinde yavaşça sıradan kalktım. Beliz'le beraber sınıftan çıktık.

"Çok güzel bir dersti." dedi Beliz.

"Aynen."

"Sâre." Hocanın seslenmesiyle arkamı döndüm. Beliz hocanın bir bakışıyla bizden uzaklaştı.

"Efendim?"

Gözlüğünü düzeltti.

"Ders hakkında ne düşünüyorsun?"

Bir süre yüzüne baktım. Dudağımın köşesi kıvrıldı.

"İncelikli bir ders."

"Odakla aran nasıl?" Gözlerinde büyük bir merak parıltısı vardı.

"Orta."

Tek kaşı havaya kalktı.

"Gerçekten orta mı?" dedi çok ağır bir tonda. Dudaklarım aralanırken başımı yana eğdim. Ne duymak istiyordu?

Başını yere çevirip boğazını temizledi.

"Ayana'yı yaralamışsın."

Dudağımı ısırırken etrafa bakındım. "Oldu öyle bir şey."

"Dövüş becerilerin ileri seviyeymiş, nereden öğrendin?" Gözleri kısıldı.

"Kurs," dedim sadece. "İlgim vardı dövüşe."

Dudağını büzerken simsiyah gözlerimin içine baktı. "İnsan yaralamak farklı bir şeydir." Dudağını ıslattı. "Sen bunu tereddüt etmeden yaptın ve etkilenmedin."

Ona doğru bir adım attım. "Etkilenmediğimi nereden biliyorsunuz?"

Göz bebekleri iki gözümde hareket etti. "Görüyorum."

Burnumdan bir gülüş kaçtı.

"Gücünüz yalnızca telekinezi değil mi?"

"Kendine olan güvenin..." Sessiz bir nefes verdi. "Çok benzer."

"Neyden bahsediyorsunuz?"

"Güçlü bir telepata benzer," dedi. Kaşlarım gevşedi. "Bir dahaki derste görüşürüz."

Arkasını dönüp giderken gözlerim onu takip etti. Buradaki herkes yabancıydı ve ben kime güveneceğimi bilmiyordum.

Ders binasından çıkmak üzere kapıya döndüğümde çekik yüzlü çocukla burun buruna gelmek beni sendeletti.

"Kimleri görüyorum?" Keskin gözleri suratımda gezinirken ona kaşlarımı çattım. Dün yaptığını hala unutmamıştım.

"Git başımdan." Onu omuzundan ittirip hareketlendiğimde peşimden geldi. Üstünde birkaç düğmesi açık beyaz gömlek, oldukça gevşek bir kravat vardı. Desenli, lacivert ceket ona pek uyumlu olmasa da güzel bir hava katmıştı.

"İşini kolaylaştırdığım için bana kızıyor musun?" Kehribar gözlerini bana diktiğini görebiliyordum.

"Nereden bildin?" diye alay ettim.

Bahçeye çıktığımızda hala peşimdeydi.

"Bu kadar aptal olduğunu düşünmezdim doğrusu." dediğinde yerimde durup yavaşça ona döndüm.

"Bir yumruk daha mı geliyor yoksa?"

Gözüm dudağındaki ufak yaraya kaydı.

"Seni, beni sinirlendirmen için biri mi gönderdi?"

Dili dudağında gezinirken belli belirsiz sırıtıyordu. "Sadece nasıl olduğunu soracaktım."

Gayri ihtiyari tek kaşım havalandı.

"Nasıl olduğum neden umurunda olsun?" Gözlerimi devirerek kendimi yola odakladım.

"Çünkü dün tüm hayatın bitmiş gibiydi, dahi kız."

Adımlarım yavaşlar gibi oldu ama toparladım. Birkaç saniye yutkunmak zorlaştı. O halimi gördüğü için utanç hissettim.

"Seni ilgilendirmez."

Ondan bana yayılan tarçın kokusunun vücudumu gevşettiğini hissettim.

"Her neyse, Evren kaçar."

Bir hışımla ona dönüp, "Seni annen mi peşime taktı?" dedim. Yarım dönmüş bedenini bana çevirdi tekrar. Elleri cebindeyken ufaktan yüzü ekşidi.

"Annem neden böyle bir şey yapsın?"

Ona doğru yaklaştım, gözlerimi kıstım. "Bilmiyorum artık."

Burnundan kaçan nefes yüzüme çarptı. "Anneme güvenmiyorsun anlaşılan."

"Onunla dün tanıştık." dedim gözlerimi büyüterek.

"Güvenme zaten."

"Ne?"

Omzunu silkti.

"Yeni tanıştığın kişiye güvenmek aptalın işidir."

"Çok doğru söyledin."

Siyahlarım gözlerinde gezinirken beyaz teni güneşte parlıyordu. Ne kadar süre öyle kaldığımızı bilmiyordum ama ikimizde anlaşıp bir göz kontağı yarısına girmiş gibiydik.

Beni oradan çekip alan, Evren'in yanına yaklaşan iki kişi oldu.

"Her yerde seni arıyoruz lan, neredesin?" dedi sarışın olan. Diğeri de tamamiyle esmer bir erkekti. Hepsinin belli bir kas yapısına sahip olması gözümden kaçmamıştı. Akademi spora önem veriyordu anlaşılan.

"Gidelim." dedi gözlerini benden çekmeden önce. Diğer iki arkadaşının beni süzmesinin ardından uzaklaştılar.

Arkamı dönüp hedeflediğim yere, merkez binaya ilerledim. Artık her şeyi öğrenmeliydim. Hızlı hareketlerle binaya girip başkan odasına ilerledim.

Kapıyı çaldığımda çok geçmeden, "Gir." sesi duyuldu.

Arkamdan kapıyı kapatıp koltuğa oturdum.

"Hoş geldin, dersin nasıl geçti?" Yüzüne büyük bir gülümseme hakimdi.

"İyi." Boğazımı temizledim. "Annem ne zaman gelecek?"

Derin bir nefes aldı. "Derslerin bittiğinde seni görüştüreceğim."

"Ne zaman gelecekse o zaman görüşürüm."

"Odağının bozulmasını istemiyorum canım."

"Ne odağından bahsediyorsunuz?" İçime sabırlı soluklar çektim. "Hiçbir şey kafamda oturmamış, ne yaptığımı bilmez halde derslere giriyorum zaten."

"Sâre, seninle biraz saygılı konuşma konusunda anlaşa-"

"Ben gayet saygılı konuşuyorum."

Yüzü fazlasıyla gerildi. "Sesinin şiddetini, tavırlarını ayarla. Benimle böyle konuşamazsın."

Ayağa fırlayıp parmağımı masaya bastırdım. "Siz bu şekilde beni buraya getirip, her şeyi çabucak geri plana atmamı bekleyemezsiniz."

O kim oluyordu ki ben ondan çekinecektim?

Bir anda ayağa kalkıp taş gibi sert suratını bana yaklaştırdı.

"Hala bir şeyleri idrak edemediğini biliyorum ama benim sözümü dinlemek zorundasın. Sana fazlasıyla müsamaha gösteriyorum."

"Sözünüzü dinlemek zorundayım?" Patlayan gülüşüm odanın duvarında yankılandı.

"Her şeyi senin iyiliğin için yapıyorum Sâre." Gözlerini büyüterek kollarını iki yana açtı. "Bu okuldaki herkes için çabalıyorum ve sen bunu anlayıp bana saygı göstereceksin."

Öfkenin vücuduma nüksettiğini hissettim. "Saygı..." dedim kasvetli bir sesle. "Kazanılır, başkan. Ben henüz sizi o kadar tanımıyorum."

Gözlerini sıkıca kapatırken dudaklarını birbirine bastırdı. "Bu konuşma bir yere varmayacak." Yerine oturdu. "Senden sadece derslerini bitirmeni istiyorum. Biri elli geçe, tüm derslerin bittiğinde odama gel."

Burnumdan taşan hızlı nefesleri düzenlemekte zorlanırken yüzüne bakmaya devam ettim.

"Beliz benim bir ünümden bahsetti." dedim daha sakin şekilde.

"Bunu annenin anlatmasını planlıyordum ama madem çok merak ediyorsun..." Boğazını temizledi. "Otur."

Yerime oturup ceketimi düzelttim.

"Senin herkesten ziyade iki yeteneğin var Sâre."

Bu akademide daha neye şaşıracağımı bilmiyordum. Telepatinin yanında başka bir gücüm daha vardı. Okuduğum kitaplardaki o özel kişi olmak beklediğim son şey bile değildi. Tüm bunlara deli gibi gülmek istiyordum ama şu an sadece ağzım açık şekilde kalmıştım. Sanki bu yaşadığım başkasının hayatıydı.

"Daha önce böyle bir şey görülmedi mi?"

Başını yana salladı.

"İşte bu kadar özelsin Sâre."

Yavaşça yutkunurken duruşumu düzelttim.

"Tamam, iki gücüm olabilir ama bir başka iki kişiyi toplasak da aynı şey eder."

Bu dediğimle gülmeye başladı.

"Etmez mi?"

"İnanamıyorsun değil mi?" diye mırıldandı. "Herkesten üstün olman inandırıcı gelmiyor."

"Yani şimdi öyle demeyelim de."

Dirseklerini masaya yaslayarak bana yaklaştı.

"Gücün beyninde var olması yetmez." Dudağını yaladı. "İşte sen o iki gücü de başarılı şekilde kullanabiliyorsun."

"Benim hakkımda benden çok bilgi sahibi olmanıza şaşırıyorum doğrusu." Boğazımdan bir gülüş kaçtı. Gerçekten komik bir şeydi. Nasıl bu kadar emin konuşabilirdi.

"Çünkü sana yapılan deneylerin kaydı var," diye fısıldadı, beynime sokmak ister gibi. "Yıllardır elimde ve ben sonunda seni buldum." Gözleri bir anlığına ışık saçar gibi olmuştu. Bana büyük bir umutla bakıyordu.

Güçlü olsam ne değişirdi ki? Savaşa girmeyecektik sonuçta. Amaç deliliği önlemekti.

"Ayana'nın götürdüğü tesiste mi?" Sesim bu soruda biraz güçsüz çıktı.

Onaylayarak başını salladı.

"Vay canına." diyebildim sadece. Gözlerim hızla kırpıştı. "Peki beni nereden buldunuz?"

Rahatça arkasına yaslandı. "Uzaktan görü."

Kaşlarım havalandı.

"Yoksa Beliz mi?"

Dişlerini göstererek gülerken başını salladı. "Sonunda başardı, senin üniversiteni buldu."

"Yok artık." Histeriyle gülmeye başladım. Ben bir rüyada mıydım?

Beynimden bir sürü şey geçiyordu. Hangisine odaklansam bilemedim.

Tek bildiğim bir şey varsa, bu kadın beni bulmak için bu kadar uğraşmışken kolay kolay bırakmadı.

"Mola bitiyor, derse geç kalma."

Ayağa kalkıp hiçbir şey demeden odadan çıktım.

"Bugünkü derste ileri seviyeler psionik savunma çalışırken, hala yeterli olmayanlar fiziksel dövüş eğitimi alacak."

Gözüm, kollarını arkada bağlamış, oradan oraya gezinen erkek hocadaydı.

"Bir telepat bayıltılabilir, psikokinetik yorulabilir, zihin kontrolcüsü odaklanamayabilir," diyordu. "O gün geldiğinde hayatta kalacak tek şey bedeninizdir. Bu yüzden dövüş becerileriniz de çok önemli."

Nihayet son dersim olan savunma dersindeydim ve şaşırtıcı ki sıkılma belirtisi göstermemiştim. Günde kırk dakikalık, beş ders oluyordu ve ben her birinden oldukça zevk almıştım.

Pek de şaşırtıcı değildi aslında.

Tek sıkıntı, şaşkınlıktan ikinci gücümün ne olduğunu soramamıştım ve meraktan çatlıyordum.

Bu son ders, herkesle ortaktı. Yüz elli kişinin yarısı başka geniş, çimenlik alanda toplanmış, gerisi diğerindeydi. Benim tarafımda olanlar, dört hocanın rehberliğindeydik. Biri başkan Nâre ve ilk dersime giren Edip hoca, diğerleri yeni tanıştığım kişilerdi.

Hava öğlen olmasına rağmen kapatmıştı. Herkes rahat bir şeyler giyip düzgün bir sıraya dizilmişti. Ortada yuvarlak bir arena vardı. Üstüme omzu düşük, siyah ve kısa bir düz tişört, altıma yeşil kargo pantolon geçirmiştim.

"Yeni başlayan olmadığı için teknikler gösterilmeyecek," dedi Nâre başkan. "Herkes rastgele, yanındakiyle eşleşecek."

Onca saat, akademi hakkında birkaç bir şey öğrenebilmiştim. Bu eğitimler yalnızca kışın oluyordu ve bu senede yeni başlamıştı. Yazın isteyen burada yaşamını sürdürüp, isteyen dış dünyaya çıkabiliyordu.

Sabah dokuzda yemekhane açılıyor, dokuz kırk beş de kapanıyordu. Öğle yemeği ikide, akşam yemeği ise yedideydi. Beni derde sokan şey iş yapmanın zorunlu olmasıydı. Öğrenci başkanı bana zorla bir bölüm seçtirmişti ve bende seracılığı seçmiştim. Her bölümün bir başkanı vardı ve onun emirlerine uymak zorundaydık. Burada kendilerine bambaşka bir dünya kurmuşlardı resmen. Ve ben bu dünyanın içinde üniversiteye nasıl devam edeceğimi düşünüyordum.

İsminin Yener olduğunu öğrendiğim hoca ellerini birbirine vurdu. "Hadi bakalım, eşleşin."

Yanımdaki Lavin'e bakıp gülümsedim. Bir diğer oda arkadaşımdı ve kesinlikle Beliz'den daha iyi anlaşmıştım. Düz, uzun saçlı, salaş giyinen biriydi. En sevdiğim yanı dobra bir kişiliği olmasıydı. Söylediğine göre gücü levitation diye geçiyordu. Enerjiyle kendini havaya kaldırabiliyordu.

Tanrım, Hafsa'yı çok özlemiştim. Ayrıca annemle olan konuşmamız için arada geriliyordum. Ona çok kızacağımı biliyor olmalıydı.

Lavin vücudunu esnetti. "Bu işte ne kadar iyisin, kıvırcık?"

Yaramaz bir tavırla tek kaşımı kaldırdım. "Birazdan göstereceğim..." Çoktan çözmüş olduğum saçımı at kuyruğu yaptım. "Önce bir hocayla konuşayım."

Başını sallarken, dövüşmeye başlamış Nâre başkana ilerledim. Zaten dövüşte ileri seviyedeydim, psionik savunmaya geçmem lazımdı.

"Bende mi dövüş kısmındayım?"

Nâre hoca bana döndü. "Bugünlük öyle olsun. Hünerlerini görelim."

"Peki." Omzumu esnettim. Yerime ilerlerken görüş acıma giren Evren beni yavaşlattı. Psionik savunma kısmındaydı. Karşısındaki kız telekineziyle ona taş fırlatırken o gözlerinin içine bakıyor, öylece duruyordu. Gücünün ne olduğunu anlayamadım ama çok merak ettim. Gözlerimi kısmış, izlemeye devam ederken Lavin'in yanına gelmiştim bile.

Lavin bana omuz çaktı. "Kime bakıyorsun?"

Bir anda karşısındaki kız telekineziyle kaldırdığı şeyleri düşürdü. Onların başındaki, beyaz saçlarıyla dikkat çeken Efsun hoca alkışlamaya başladığında neden olduğunu çözemedim. Evren nihayet kıpırdanıp boynunu kaşımaya başladı. Nâre başkanın gözü oradaydı.

"Evrene mi bakıyorsun?"

"Onun gücü ne?"

Kollarını göğsünde kavuşturdu.

"Nullifikasyon deniyor," diye fısıldadı. "Güçleri etkisiz hale getirmek, çok nadir."

Ona büsbütün şaşkınlıkla baktım.

"Böyle bir güç mü var?"

Evrenin karşısındaki kız, "Harikasın." diyerek gülümsüyordu.

"Burada hiçbir şeye şaşırma kızım." Lavin bana gülerek vurduğunda geriye gittim. "Hadi, göster marifetlerini."

İki yumruğunu yüzünün hizasına sabitlediği saniye bana bir sağ kroşe salladı. Hızla adapte olup yumruğunu tuttuğumda dizime bir tekme geçirdi. Onun dövüşte iyi olduğunu tahmin edebiliyordum.

Arkaya sendelerken etrafında dönüp dirseğini geçirmek üzere yaklaştı ama bedenimi çevirerek diz arkasına attığım tekmeyle dengesini kaybederek yere düştü. Birkaç saniyede toparlanırken yumruklarımı sıktım. Anlaşılan hasar vermek serbestti.

"Bu güzeldi." dediği esnada dirseğimi karnına yaklaştırdım ama ters köşe yaparak, yüksek hızda ayağına vurup onu yerden kestim. Düşecekken onu tutup çektim.

"Devam."

Bana çabucak bir tekme savurduğunda bacağını tuttum ama aynı saniye yerinde sıçrayıp başımı bacağının arasına aldı. Beni yere düşürmeyi amaçladı ama ben bunu kendi lehime çevirmeyi biliyordum.

Onu zemine doğru vurup kafamı yüzüne geçirdim. Elleri ve bacakları gevşediğinde ondan kurtulup ayağa kalktım. O sırada fark ettiğim şey, çoğu gözün bizde olmasıydı.

Nefeslerim birbirini kovalarken omzumu gerdim. Dilimi dişimde gezdirirken ona sırıtarak baktım. Kanayan çenesine rağmen o da kocaman gülümsedi. İkimizde fazlasıyla zevk alıyorduk.

Ona doğru yaklaşırken etrafımda döndüm ve dizine tekme geçirmek üzere bacağımı savurdum. Bacağımı vuruşuyla durdurdu, ardından yüzüme sert bir yumruk geçirdi. Başım bir hışımla geriye giderken burnumda keskin bir acı hissettim. Umarım kırılmamıştı.

Görüş açımdaki kişiler yerinde durmuş, hararetli dövüşümüzü izliyordu.

"Kırıldıysa bozuşuruz." Burnumu kontrol ederken yüzümü buruşturdum. Lavin olumsuz anlamda dilini dişine vurdu. "Ayarını tutturdum."

Bu dediğine kıkırdamamak için zor durarak ona yaklaştım. Ona doğru gelen sağ kroşemden profesyonelce yana çekilerek kaçındı. Hiç beklemeden bana bir yumruk salladı, başımı eğdim ve karnına semsert olmuş yumruğumu geçirdim. Karnını tutarak geriye giderken bir anlık nefessizlikle kıpkırmızı oldu.

"Hocam," dedim terler içinde, gözümü Lavin'den ayırmadan. "Bu zarif kavganın sonu nasıl gelecek?"

Burnumdan aldığım nefesler yetmiyordu.

"Üç saniyelik hareketsizlikte biter." dedi Nâre başkan, otoriter sesiyle. Etraf ciddi anlamda sessizdi. Yalnızca diğer sahadakilerin sesi vardı.

"Bu seferlik berabere mi desek?" diyen Lavin'e kınayarak baktım.

"Pes mi ed-"
Işık hızında karnıma gelen tekmeyi son anda savuşturdum.

"Şaka yapmıştım."

Bir anda eğilerek beni belimden yakalayıp düşürmeye çalıştığında ona dizimi geçirdim. Beraber yere düşerken üstüme çıktı ve ellerimi kilitlemeye çalıştı. Bacaklarımı bedenine dolayıp alnına başımı geçirdim ve onu zemine yasladım.

Nefesler tutulmuş gibiydi ortam.

Lavin'in deli gibi inip şişen göğsüne kolumu koyarak dirseğimi boynuna yasladım. Kıpırdandı, beni üstünden atmaya çalıştı ama vücudunu sarmıştım ve bırakmaya da niyetli değildim. İki elini tek elimde savuştururken Edip hoca tarafından kolum tutuldu.

"Tamam Sâre, kalk."

Başkanın, "Galibiyet Sâre'de." demesiyle alkışlar kopmaya başladı. Gerçekten yorucu bir dövüştü.

Lavin'i yerden kaldırdım. "Çok iyiydin."

"Galibiyet sende," diyerek sırıttı. Bedenini bana vurduğunda dudağımı dişledim. "Sevdim seni."

Biraz çizik ve kan içinde kalmıştık ama güzeldi. Ne yalan söyleyeyim, başarılı olduğum işi yapmayı seviyordum.

Nâre başkan alkışlayarak yanımıza yaklaştı.

"Gurur duydum." İkimize birden baktı. "Bir dahaki ders psionik savunmaya geçin."

Lavin koluma girdi. "Şimdi biraz toparlansak olur mu?"

Başkan gülerek başını salladı.

Oradan uzaklaşmadan önce son gördüğüm şey Evren'in birçok şey barındıran yarım gülüşüydü.

"Uzun zamandır bu kadar zevk almamıştım." diye kıkırdadı.

"İyi hırpalandık."

Dudağını ısırırken başını salladı. "Sevdin mi burayı?"

"Henüz karar vermek için erken."

"Haklısın." Derin bir iç çekti.

"Senin gibi özgür ruhlu kişiler zorlanır. İlk başta bende zorlanmıştım."

"Nasıl alıştın?"

Bir süre kahve gözleri yerde gezindi. "Zorunda olduğumu anlayınca."

Bu cevapla enerjik halim bir duman gibi kayboldu.

"Pazarlık yapmayı denemedin mi?"

"Benim durumum pek de senin gibi değildi." Sesi cılız çıktığında merak vücudumda geziniyordu. "Bunun ne olduğunu bilmeden önce birçok kez kendimi havada buldum, toplum içinde bir anda havalanmaya başladım falan, bir kabus gibiydi."

"Şimdi anladım." dedim fısıltı şeklinde. İstemsizce kaşlarım büzüldü.

"Delirme raddesine geldim, o akılla pazarlık falan aklımın ucundan geçmedi." Hızlıca dudağını yaladı. "Beni ilk bulduklarında ne kadar mutlu olmuştum anlatamam. Yeni ve parlak bir hayat başlamıştı benim için."

Başımı öne eğdim.

Benim için ise yalan bir hayatın kapanışıydı tüm bunlar. Yeni olan şey bana iyi gelecek miydi bilmiyordum ve içten içe korkuyordum. Burada yanlızdım, tek bir tanıdığım, güvendiğim kişi yoktu ve benim durumuma bakacak olursak yanlış bir güven çok kötü sonuçlara sebep olabilirdi.

"Kontrol etmeyi öğrendin mi?"

Sevimli gülümsemesiyle başını salladı. "Tabii ki."

Benimde o kulak çınlamalarım, zaman dinlemeden geldiği için çoğu yerde müzik dinlemelerim bitecek miydi?

Revire girdiğimizde Lavin bir çekmeceye ilerledi.

"Burada hemşire falan yok mu?" Yataklardan birine oturdum.

"Burada öğrenciler ve sayılı öğretmenler dışında kimse yok."

"Sağlığı da mı kendiniz hallediyorsunuz?"

Elinde bir çantayla bana yaklaştı.

"Ağır bir yaralanmada İstanbul'a gidiyoruz tabii."

"Sen hangi bölümdesin?"

Çantadan bir bez ve ilaç şişesi çıkarttı. Onları havaya kaldırarak, "Sağlık." dediğinde dudağımı büzdüm.

"Vay be."

Kendi dudağını temizlemeye başladı. "Burnunu kontrol et, acıyor mu?"

"Azaldı."

"İyi, çok sert vurmamışım."

O kendine pansuman yaparken ilaçları incelemek için ayağa kalktım. Raflarda bir ton şey vardı ve hiçbirini de bilmiyordum.

"Erkek arkadaşımla burada tanıştık, biliyor musun?" Sessizce güldüğü sırada ona döndüm. "Daha doğrusu ilişkimiz burada ilerledi."

"Pansuman yapmışsın anlaşılan." Bu gülüşümü büyüttü.

"Evet." Derin bir iç çekti. "Gözlerine öyle tutulmuştum ki, aşık olacağıma emindim."

Rastgele şişeleri açıp kokladım.

"Yoksa..." Aklıma gelen şeyle ona döndüm. "Şu şeffaf gözlü çocuk mu?" Bu dediğime bir süre güldüm. "Açık mavi gözlü yani?"

"Evet, o."

"Neden hep eldivenle geziyor?" Onu gördüğüm an dikkatimi çeken bu iki şey olmuştu.

Başını yana eğdi. "Nesnelerin geçmişini görme gücü var."

Hayretle ona bakakaldım.

"Daha ne güçler duyacağım acaba?"

Elimdeki ilacı yerine bırakarak arkamı döndüm.

"Ben Beliz'e bir şey soracaktım, hemen geliyorum." dediğimde aynadan gözünü çekmeden başını salladı.

Aklımda durduramadığım düşünceler dört dönüyordu. Revirden hızla çıkıp başkanın odasına, aşağıya ilerledim. Kilitli olmaması için saçma şekilde dua ederken kolu indirdim. Bittabi kilitliydi.

Annemle konuşmama yirmi dakika kalmışken onun burada bir yerde olması lazımdı.

Sessiz ama hızlı adımlarla merdivenlerden çıktım. Kapıların ardında ne olduğunu bilmeden kulağımı dayadım ve ses gelmediğine kanaat getirdiğimde kapı kulpunu indirdim. Tüm kapılar kilitliydi. Zaten dikkatlerinden hiçbir şey kaçmazdı.

Sabırsızlığım beni boğma derecesine gelirken yüzümü sıvazladım.

"Ne yapıyorsun burada?" Taş gibi bir ses kulağımın dibinde yankılandığında arkamı döndüm. Kızıl saçları asker tıraşı olmuş, yanağında kocaman bir yara iziyle iri bir adam duruyordu karşımda. Onun Beliz'in bahsettiği Fırat hoca olduğunu anladım. Beni öldürecekmiş gibi bakıyordu.

Boğazımı temizledim. "Nâre hocayı arıyordum."

Gözleri kısılı halde beni süzdü.

"Nâre hocanın dışarıda olduğunu bilmiyor musun?"

"Ben bir süredir revirdeyim de, gelmiş-"

"Sâre." Nâre başkanın sesiyle aşağıya baktım. Yüzü mimiksiz halde, ellerini arkasında birleştirmişti. "Gel odama." Fırat denen hocayla bir süre bakıştılar.

"Geliyorum."

Hızlıca aşağıya inip başkanın odasına girdim.

"Ne işin vardı üst katta?"

"Lavabo arıyordum." Bana alttan bakışlarla bakarken koltuğa oturdum. "Ee annem nerede?"

Sesli nefesi havaya karıştı. Elleri masaya yaslıyken başını dikleştirdi.

"Kendin duysan daha iyi olur."

Masadaki kumandayı alıp televizyona doğru tuttu ve düğmeye bastı. Ne olduğuna anlam veremeyerek başımı kare televizyona çevirdiğimde annemi görmek beni fazlasıyla dumura uğrattı.

"Sâre, kızım." dedi, başı öne eğik halde. Yutkundu, konuşamadı. Buraya gelme zahmetinde bile bulunmamış mıydı?

"Yüzüne bakıp gerçekleri anlatma cesaretini kendimde bulamıyorum." Ellerini birbirine sürtüyordu.

Göğsüme oturan büyük bir yumruyla elim kıyafetimi sıktı.

"Özür dilerim..." Gözünden bir yaş aktığında burnumun direği sızladı. "Büyükannenle böylesinin daha iyi olacağına inandık." Sesi titriyordu, bu ona çok zor geliyordu.

Bu konuşmanın nefesimi keseceğini biliyordum ama beni bu kadar kötü hissettireceğini tahmin edemezdim. Ona hala anne diyordum içimden, beni yetiştiren kişiye büyükanne diyordum. Şu an o kadar farklı biri gibi geliyordu ki gözüme.

Madem beni evlatlık aldın, neden annelik yapmadın demek istiyordum. Bir sürü soru sormak istiyordum ama o sadece bana video atmakla yetinmişti.

"Sen oraya aitsin, sen çok güçlü bir kızsın." Yüzünü silerek burnunu çekti. "Beni kötü hatırlama olur mu?"

Koltuğa geçirdim tırnaklarımı. O an damarlarımın bile sızladığını hissettim. İçimdeki bu öfkeyi ne kadar da kusmak istediğimi fark ettim.

Bana yalan söylemeleri, saklamaları değildi kızdığım. Annemin bana gerçek bir anne olmamasıydı ve şimdi de bana neden diye sormama bile izin vermiyordu. O hep bu kadar bencildi.

"Kapat." dedim titreyen nefesimle. Onun için gözlerimin dolmasını bile hak etmiyordu.

Televizyon kapandı, en son gördüğüm şey annemin elini yüzüne kapatarak ağlamasıydı.

"Hiç öğrenmeyeceğim mi sandın?" dedim kendi kendime ama nafileydi. Karşımda o yoktu. Bu durumda bile yalnızdım.

"Sikeyim ya, bunu da yapamazsın." Koltuğa bir darbe geçirirken ayağa fırladım.

"Sâre, nereye?"

"Peşimden gelmeyin." Sıktığım dişlerimin arasından zorlukla konuştum. Öfkemi dizginlemeye çalışmak çok zordu. Her yeri yakıp yıkmak istiyordum. Neden her şey bu kadar zor olmak zorundaydı?

Gözyaşlarım yerçekimine mağlup gelirken aşağıya süzüldü. Kolumu yüzüme kapatarak koştum ve dışarı çıktım. Şu an tek istediğim şey yalnız kalmaktı.

İşte bu kırılmadan sonra o yalan hayatımın bittiğini anlamıştım.