2. bölüm · Zihnin Ötesinde
{1} Uyanış
[Medyadaki görseli incelemeden geçmeyiniz]
🎶Nirvana-Smells Like Teen Spirit
"Her insan bir sır taşır. Bazıları ise o sırrın ta kendisidir."
1.bölüm:Uyanış
⚝
Adım sesleri ve fısıltılar harmanlanarak kulağıma geldiğinde bilincim açılmaya başlamıştı. Önce tenimde hissettiğim yumuşaklık kendini gösterdi, ardından aklım yavaşça yerine geldi. Gözlerimi aralarken her şey birbir gözümün önünden geçti.
Bulanıklık kendini netliğe bırakırken bir hışımla doğruldum. Nefes alış verişlerim kulağımın dibinde yankılanıyordu.
"Neredeyim ben?"
İki yatak daha bulunan küçük bir odadaydım. Bulunduğum beyaz örtülü yatak kesinlikle rahat değildi ve olanları algılamakta zorlanıyordum.
"Uyandı." Kapının eşiğinde gördüğüm üç kişinin biri tanıdıktı. Bana doğru geldikleri sırada ayağa fırladım. Beni şiddetli bir baş dönmesi karşıladı.
"Nereye getirdiniz beni?" Sesimi güçlü çıkartmaya çalışsam da başımın acısını hissetmek tonumu kısıyordu.
Upuzun, siyah saçlara sahip, çekik gözlü bir kadın elleri önünde kenetli halde bana yaklaştı. İlk dikkatimi çeken şey farklı renkte olan gözleriydi. Arkasında Ayana ve gözlüklü bir adam daha vardı.
"Korkma Sâre, güvendesin." Kadının naif sesi bana hiçbir etki etmemiş, yalnızca alayla gülmeme sebep olmuştu. Başımda koca bir yara açılmışken güvende miydim?
Belirsizlik, devasa karmaşıklık beni öfkelendiriyordu.
"Korktuğumu sana düşündüren nedir?" İstemsizce yumruğumu sıkarken etrafa bakmaya çalıştım. Burası revir gibi bir şey olmalıydı. Etrafta bir sürü şişe ve sağlık aletleri vardı ve lanet olsun ki camdan dışarısında sadece bir deniz görüyordum. Hava kapkaranlıktı.
Neredeydim ben böyle?
Kadın temkinli şekilde bana yaklaşmaya başladı. "Biz senin tarafındayız, sakinleşirsen sana her şeyi açıklayacağız."
Parmağım havaya kalktı, pencereyi gösterdi. Oraya doğru gidip daha dikkatlice baktım.
"Neredeyiz biz, ada falan mı?" Hırçın dalgalar karaya vururken bu gerçekle fazlasıyla sarsıldım. Bir diğer sağ taraftaki pencereye gittiğimde karşımda yine deniz vardı. İşte şimdi biraz korkabilirdim.
"Tatlım, lütfen sakin ol." dedi bir kez daha. Arkasında duran Ayana bana yumuşak bakışlarla bakıyordu. Bu beni daha çok sinirlendirdi. Kendilerini ne zannedip de beni buraya getirmişlerdi? Kimdi bu üç, yabancı suret?
"Ne istiyorsunuz benden, beni buraya mı kapatacaksınız?" Sesim istemsizce yükseldi. Tanrım, ben bir adadaydım, ben bir adada tutsak kalmıştım. Buradan nasıl kaçacaktım?
Ağlamama ramak kalmıştı. Çaresizlikten gözyaşlarım yerine sinirime tutunmaya çalıştım.
"Burası Nova Mentis Akademisi canım, senin gibileri eğittiğimiz bir ye-"
Ona doğru hiddetle yaklaştığımda istifini bozmadı. "Neyden bahsediyorsun sen, ne senin gibisi?" Başını yana eğerek, dudağını birbirine bastırarak bana baktı sadece. Hepsinin bakışında bir şefkat görüyordum ve bu beni delirtecekti.
"Sakin olursan her şeyi anlatacağız Sâre." diyen Ayana'ya yüzümü buruşturdum.
"Sen sesini çıkarma, seninle işim bitmedi." Ona neredeyse tükürdüm. Sesli bir nefes vererek geriye gitti. Neşter sapladığım omzu sargıya alınmıştı.
"Bitmek bilmeyen kulak çınlamalarının asıl sebebini merak etmiyor musun?" Gözlüklü adam yavaşça öne doğru geldi.
Göğsüm panikle inip kalkıyordu, ne yapacağımı bilemez halde öylece onlara bakıyordum.
"Neymiş sebebi?" Sesim küçümser çıktı.
"Bak..." Kadın bana bir adım daha yaklaştı. "Sana yaklaşımımız yanlış düşüncelere kapılmana sebep oldu, biliyorum."
Buna histeriyle gülmeye başladım. "Yanlış düşünce?" Öfkemin ortalığı yakmasına ramak kalmıştı.
"Burası senin gibi özel güçleri olan çocuklar için eğitici, koruyucu bir okul Sâre."
Bu kez gülüşüm kahkahaya dönüştü.
"Kamera şakası falan mı?" Yüzüne doğru yaklaştım. "Benimle dalga mı geçiyorsunuz?" Şiddetle, saçlarımı kulağımın arkasına atıp kapıya koştum. Odadan çıktığımda merdivene ilerledim. Bir sürü oda vardı bu katta. Bir sarayı andıran görünüşüyle insanı büyüleyebilirdi ama ben yalnızca tutsaklık hissettim.
Koca merdivenlerden indiğimde bir tür ambleminin olduğu zemine ayak bastım. Yüksek tavanın ardında yıldızlar gözüküyordu. İncelemeyi kesip geldiğim yönü kontrol ettiğimde üçünün de bana üst kattan, rahatlık dolu bir tavırla baktığını gördüm.
Hemen kapıya koşup onu açtığımda büyük bir bahçe karşıladı beni. Soluk soluğa kalmış halde tekrar merdivenlerden inip etrafa bakındım. Bacaklarım olabildiğince çevik davranmaya çalıştı.
"Buradan nasıl gideceğim?"
Son hızda bir merdivenden daha indim. Etraf sakindi, neden sakin ve bomboştu bilmiyordum. Telaş içinde her tarafım titremeye başlamıştı. Burnumun ucu sızlıyor, gözlerim yanıyordu.
Ayağım takılıp düştüğümde boğazımdan ufak bir mırıldanma kaçtı. Hemen toparlanıp koşmaya devam ettim. Ufak ışıklandırmalarla aydınlatılıyordu her yer. Göğsüm ağzımda atarken kendi etrafımda döndüm. Bu yer fazlasıyla büyük ve sistemli görünüyordu. Bir sürü devasa bina vardı.
Yönümü şaşırdığım dakikalar üstte o üçü göründü. Kurbanına bakan bir katil gibiydiler.
"Sakinleşinceye kadar bekleyeceğiz." dedi kadın. Nereye gittiğimi bilmezken ormanlık alanın içine doğru koştum. Tek bildiğim şey kaçmam gerektiğiydi.
Karşı koyamıyorsan kaç, Sâre.
Üstümde deri ceketim olmadığı için soğuk tenime işliyordu. Ormanın içinde ışık hızında ilerliyordum ama nereye gideceğimi bilmiyordum. Adada nereye gidebilirdim ki?
Aldığım nefes ciğerlerime yetmezken yavaşladım. Dalgaların karaya vurma sesi kulağımın dibinde yankılanıyordu. Ormanın sessizliği ve karanlığı, kasveti dibine kadar hissettiriyordu.
"Ne halt yiyeceğim ben?" Yüzümü sertçe sıvazlarken sesli bir küfür savurdum. Yüzümü ellerimin arasına bırakırken bir ağacın gövdesine çöktüm. Bildiğim tüm küfürleri sıralarken onları dinlemem gerektiğini anlamıştım. Zorundaydım. Buradan kaçış yoktu. Mantıklı olmalıydım.
"Çok yaratıcı." Dibimde kalın bir erkek sesi duymamla ufak çığlığım ormanı doldurdu.
"O neydi?" Etrafa gözümü gezdirirken yukarıdan parmak şıklatması duydum.
"Buradayım, şeker kız."
Bir erkeğin ağaç dalından sarktığını görünce geriye gittim. Ağzım şaşkınlıkla aralandı.
"Yarasa mısın sen, ne yapıyorsun orada?" Sinirle gözlerimi devirdim. Burası ucubeler yeri miydi?
Gördüğüm kadarıyla uzun saçlı, çekik gözlü bir erkekti. Elinde tuttuğu elmayı ısırdı.
"Bacak kaslarımı geliştiriyorum."
"Ne kadardır oradasın?" Kendi derdimi unutmuş gibi bunu sormama inanamıyordum.
"Rekor gelecekti ama sayende fazla dayanamayacağım." Bir anda dalı tutup doğruldu ve kendini aşağıya attı. Göğsüm şişerken geriye gittim. Omzunun biraz altında biten saçları siyahtı. Üstünde siyah bir gömlek ve siyah kot vardı. Böyle bir tip daha önce görmediğime emindim.
Her yutkunduğumda boğazım acıyor, aldığım nefeslerin yarısı boğazımda takılıyordu. Oldukça afallamış haldeydim.
"Devam et, gidiyorum ben." Rastgele bir tarafa ilerlerken beni izledi.
"Denize mi atlayacaksın?" diye seslendiğinde arkamı döndüm. Çok güzel soruydu. Muhtemelen bu yön denize çıkıyordu.
"İşine bak." Başka bir yöne dönüp ilerlerken arkamda adım seslerini işittim.
"Kimsin sen?" Sesi boğazından geliyordu.
"Tanışmamıza gerek yok, muhtemelen beni bir daha görmezsin."
Onun tarafından kısık bir gülüş duydum.
"Bu adaya bir kere geldiysen, onun olacağını pek sanmam."
Ona doğru dönüp başımı kaldırdım.
"Sen kimsin, öğrenci mi?"
Yanağının içini ısırırken başını salladı. "Aynen."
Burası gerçekten bir akademi gibi gözüküyordu ama amaç tam olarak neydi ve benim burada ne işim vardı? Kimse beni zorla böyle bir yere tıkamazdı.
"Beni buradan çıkartabilir misin?"
Dudağının köşesinin yavaşça yukarı kalktığını gördüm.
"Hoşlanmadın mı buradan?"
"Soruma cevap alabi-"
"Sâre, neredesin?" O kadının sesini duymamla gözlerim büyüdü.
Karşımdaki çocuk, "Bura-" diyecekken çabucak ağzını kapatıp onu ağacın arkasına çektim.
"Kapa çeneni."
Kaşları çatılırken eli elimi kavradı ve ağzından çekti. "Yenisin anlaşılan." diye fısıldadı.
"Lütfen, sus."
"Akıllı biri olsan buradan kaçamayacağını anlardın."
"Sus dedim."
Siyah gözlerimi ona dikerken kollarını göğsünde kavuşturup ağaca yaslandı. Uzundu, kaslıydı, tuhaf şekilde çekiciydi.
"Çaresizlik..." diye mırıldandığı sırada etrafa bakıyordum.
"Sâre, hadi konuşalım."
"Bir dakika," diyerek doğruldu çocuk. "Sâre Aydoran sen misin?" Bir anda sesi ağır bir tona büründü. İşte bu da beni fazlasıyla şaşırttı.
"Beni tanıyor musun?"
Başını yana eğerken yüzümü inceledi. Gözlerini kıstı, incelemeye devam etti.
"Bir soru sord-"
Bir anda, "Buradayız!" diye bağırdığında ağzım şaşkınlıkla açıldı.
"Ne yapıyorsun?"
Bakışlarını benden çekmedi.
"Buradayız, anne." dediği an ağzım mümkünmüş gibi daha da açıldı.
"Tabii ya." Kendime kızarak tırnaklarımı avucuma geçirdim ve topuklamaya karar verdim. Tam arkamı dönmüşken kolumdan yakaladı.
"Nereye kaçmayı düşünüyorsun, dahi kız?"
Beni hiddetle kendine çektiğinde ona bir yumruk geçirdim. "Çek elini üzerimden."
Başı yana düştüğünde eli dudağına gitti. "Kuvvetliymişsin."
"Daha fazlasını göstermeyi dilerdim ama, zamanım yok." diye tısladım ve koşmaya başladım. Tam gideceğim yönde ortaya çıkan üç adamla yerime çivilendim.
"Kimse sana zarar vermeyecek, yerinde dur." dedi en öndeki. Dişlerimi sıkarken arkamdaki o çocuğa baktım. Başını aşağıya eğmiş bana alttan bir gülüş atıyordu. Benimle resmen alay ediyordu.
"Sâre..." Arkamda onun annesi göründü. "Lütfen artık konuşalım."
Pes etmem gerektiğini anladığımda yavaşça omuzlarım çöktü, ağzımdan bir nefes verdim. Başka şansım yoktu. Ayrıca pek de tehdit gibi görünmüyorlardı. Belki onlarla anlaşabilirdim.
"Hemen, şu an anlatın her şeyi." Temkinli bakışlarla her birini süzdüm.
"Kulak çınlamalarının sebebinin telepati yeteneği olduğunu söylesem, bana inanır mısın?"
Önce kaşlarım çatıldı, ardından yavaşça dudaklarım aralandı. En sonunda büyük bir gülüş kopardım.
"Film mi çekiyoruz burada?" dedim bitmeyen gülüşümün arasından. "O psikoloji-"
"Hayır işte Sâre, değil." dedi çabucak.
"İnkârı bırakıp aklını kullan Aydoran." diyen çocuğa döndüğümde hiçbir şey gerçekçi gelmiyordu. Bu insanlar ne diyordu, burası ne için vardı?
Çocuk baş parmağıyla başının yanına bastırdığında fazla ciddiydi. Sonrasında arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. Tüm bunlar tamamen gerçekti.
"Sen..." diyebildim. "Sen ne diyorsun?"
"Hiç korkma canım, biz bunun için varız." dedi kocaman, zarif gülümsemesiyle.
"Ne anlatıyorsunuz?" Bir yere oturma ihtiyacı hissederek yere çöktüm. Alıklık başıma vurmuş gibi öylece etrafımı çevrelemiş kişilere baktım.
"Telepati yeteneği..." diye hayranlıkla gülerken bana yaklaştı. "Çok nadir bir yetenek var sende, Sâre."
"Saçmalık." Sesim fazlasıyla kısık çıktı. Bana yaklaşmaya devam ederken bakışlarım yerdeydi.
"O kulak çınlamaların, bazen duyduğun fısıltılar bu yüzden." dediğinde başımı kaldırdım.
"Nereden biliyorsun?" dedim ağzımın içinden. Beynim allak bullaktı ve şu dakika her şeyin darmadağın olduğunu biliyordum.
"Çünkü bastırılan telepati insana bunu yapar." derken yanıma oturdu.
"Bu..." Nefesim göğsümde sıkıştı. "Bu nasıl olur?" Yüzüne baktım. Eliyle sırtımı sıvazlarken dudaklarını birbirine bastırdı.
"Küçükken yapılan bir deney sonucu, Sâre."
"Deney m-" Aklıma o izlediğim video gelince elim ağzıma kapandı. "Bu bir şaka olmalı." Gözlerim artık dolmaya başlarken başımı eğdim.
"Sen çok özel bir kızsın, bu muhteşem bir şey."
"İnanamıyorum."
Boğazını temizlerken doğruldu. "Yarın annen gelecek." Şaşkınlıkla kaşlarım havalandı. "Bir de gerçekleri ondan duyarsın."
"Annem mi?" Şaşkınlığım artık kusma derecesine gelirken ayağa kalktım. İhanet duygusuyla cebelleşmeye çalıştım.
"Annem her şeyi biliyor muydu?"
Neye şaşırdığıma kızdım o anda. Gerçekten neye şaşırıyordum? Benden sakladıkları bariz bir şey vardı ve ben bunu kurcalamamıştım. O sır buydu. Hayatımın en büyük gerçeğini saklamışlardı benden. İçimde olan şeyi saklamışlardı.
Seni alıkoymaya çalışan herkesi öldür Sâre. Ancak o zaman normal bir yaşam sürebilirsin.
Geriye doğru giderken zorlukla yutkundum.
"Bunu sakın ama sakın aklından çıkartma, sen özgür olmalısın. Hiçbir şeye kanmayacaksın, duydun mu beni?"
O sözler kulağımda yankılanırken tüm hücrelerim şüphe doluydu. Büyükannem beni bunun için mi uyarmıştı? Ama annemin geleceğini söylüyordu.
"Ben deney falan hatırlamıyorum." dedim daha güçlü bir sesle.
"Unutturdular."
"Sizde üzerimize çalışmıyor musunuz?" Şüphelerimi gidermem lazımdı.
Gözleri büyüdü. "Hayır, asla." Ellerini kaldırdı. "Biz beyninizin içindeki o gücü kontrol etmenizi, içinde kaybolmamanızı öğretiyoruz."
"Ben o gücü kullanmak istemiyorum."
"Gerçekten istemiyor musun?" dedi gülümseyerek. Bu sorusu beni sessiz bıraktı. Kim istemezdi ki süper gücü olmasını?
"Asıl mesele gücünü kullanmak değil Sâre," dedi arkadan, gözlüklü adam. "Belli bir yaştan sonra o güç seni delirtecek ve biz bunun olmasını engellemek için sizi eğitiyoruz."
"Bizde senin gibiyiz." Kadın beni elimden tuttu, Ayana ve o adamı gösterdi. "Ben başardım, hepiniz başaracaksınız."
"Delirmek mi?" İşte bu olmamıştı.
"Hava soğuk, sana sıcak bir çay yapayım. Öyle konuşalım." dedi tamamen sıcak bir tonda.
Bu sözlerden sonra başka yapabileceğim bir şey yoktu. Usulca başımı salladım.
Beni kollarıyla sardığında beraber ilerledik. Soğuktan titrediğimi şu an fark ediyordum.
"Neden bunları kafamı yarmadan anlatmadınız?" dedim sitemli halde. Düzgünce, aksiyonsuz şekilde anlatsalar bunlar olmayacaktı.
"Çekip gidecektin, inanmayacaktın."
"Seni buraya getirip göstermemiz lazımdı." diyen de Ayana olduğunda gözlerimi devirdim.
"Saçmalık."
Merdivenlerden çıkıp yine aynı binaya girdik. "Saat kaç, niye her yer sessiz?"
"Gece yarısı çünkü, herkes uykuda." diye yanıtladı kadın.
Beraber bir odaya girdik. Kitaplarla dolu bir çalışma odasıydı. Ayana ve diğer adam dışarıda kalmıştı.
"Otur tatlım." Masanın yanındaki koltuğa oturduğumda o da karşıma oturdu.
"Benim adım Nare, bu akademinin başkanıyım."
"Belli oluyor." Dudağımı dişledim. Bana büyük bir sabırla bakıyordu.
"Şimdi, sizin gibi üstün yeteneğe sahip kişiler otuzundan sonra sapıtmaya başlar. En geç kırkından sonra."
"Nasıl yani?"
"Beyinlerinde ki güç onları ele geçirir, yalnızca etrafa zarar vermek isterler, ciddi anlamda bir deli gibi davranırlar."
"Bu kontrol edilmiyor mu?" Dehşetle yüzüne baktım.
"İşte biz bu yüzden burayı kurduk canım. Gücünüzü bastırmak zorunda kalmayın, yalnız olmadığınızı anlayın diye." Bana doğru eğilerek gözlerimin içine baktım. "Maalesef her gücün bir bedeli var."
Bu sözüyle sertçe yutkundum. "Bu lanet deneyleri kim yaptı, nasıl yaptı?" diye sorduğumda sıkıntılı bir nefesle arkasına yaslandı.
"Bir adam, sahipsiz çocukları kullandı." dediği an kanın beynime gitmediğini hissettim.
"Sahipsiz?"
Kaşları büzüldü, elime doğru uzandı ama ben ayağa fırladım.
"Benim annem var." Bir kez daha gözlerimin dolmasını engelleyemedim. Tüm bu gerçekler gözyaşı olarak döndü. Sindirmek istemediğim gerçeklerdi. Tüm hayatımın yalan olduğunu haykıran gerçeklerdi.
Başını yana salladı. "Var ama sandığın kişi değil Sâre."
"Ne..." Boğazım düğümlendi. "Ne saçmalıyorsunuz siz?" Başımı ellerimin arasına alıp vurmaya başladım. "Her şey, tüm bildiklerim yalan mı?"
Ayağa kalktı ve omuzlarımdan tuttu.
"Üzgünüm Sâre." Ellerini sertçe ittirdim. Boğulma hissiyatıyla ellerim boynuma kapandı.
"Nasıl oldu?" dedim zar zor. Göğsüme koskocaman bir taş oturdu sanki. Hayatımın hiçbir bölümünde bu kadar ağırlık hissetmedim. Bu kadar yalnız hissetmedim. Her ne kadar ilgisiz olsa da bir annem var dedim, beni seven bir büyükannem vardı dedim. Her şey benden saklanmıştı.
"Ne oldu onlara?" diye bağırdım.
"İkisi de trafik kazasında hayatını kaybetti."
Gözyaşlarım sicim gibi akarken arkamı döndüm. Kolay kolay ağlamazdım ben, kolay kolay hiçbir şey etkileyemezdi beni ama bu çok ağırdı. Bugün tam anlamıyla bir kabus olmalıydı.
"Kendini asla yalnız hissetme, lütfen canım." Kolumdan tuttu. "Biz burada çok güzel bir yaşam kurduk. Eminim sen de seveceksin."
"Benim derdim bu mu şu an, ne yaşamı?" Ondan uzaklaşıp kapıya ilerlerken burnumu çektim. Fiziksel bir darbe olmasa da kendimi dövülmüş gibi yorgun hissediyordum. İçimdeki bu acı derimi yakıyordu. Sanki hiç bitmeyecekmiş, biten şey hayatım olmuş gibiydi.
Odadan çıktığımda peşimden geldi.
"Burada biz birbirimize yetiyoruz." diyordu hala. "Dış dünyada yalnızca bizi kullanmak istiyorlar Sâre."
"Sus."
Ben bahçeye çıkarken hala arkamdan geliyordu. O anda kulak çınlamasının başlamasıyla yüzüm buruştu.
"Eğitimin bitene kadar tüm ihtiyaçların karşılanacak." Kolum yüzüme kapandı, ağlamam kesilmedi. "Herkes ilgili olduğu işin başında, tarım yapıyor, sanat yapıyor, burası Nova Mentis dünyası Sâre."
Başımı gökyüzüne kaldırdım. Derin bir nefes çektim içime. Yetmedi, bir kez daha çektim. Atmosferdeki tüm oksijeni çeksem yetmeyecek gibiydi. Kulaklarım patlayacaktı, elimi götürmemeye çalıştım çünkü zaten etki etmezdi.
"Acını çok iyi anlıyorum, bende senin gibiyim. Burada çoğu kişi senin gibi."
Acını anlıyorum Sâre.
Kulağımın dibindeki ses arkama dönmeme, irkilmeme sebep oldu. Kulaklarımın çınlaması azalır gibi olmuştu o an. Çok geçmeden şiddetine devam etti. Ben sadece kadının yüzüne bakakalmıştım.
Bir şans ver.
Tüm bu olanlar gerçekti. Canlıydı, gerçekleşiyordu. Ben onun düşüncelerini duyuyordum. Bu da onu biliyor gibiydi.
Ben, onun kafasındaki düşünceyi duymuştum. Bu az kalsın bir deli gibi kahkaha atmama sebep olacaktı ama kendimi tuttum. Kafatasımın içindeki beynim neler yapıyordu böyle?
"Buradaki herkesin yetim olduğunu mu söylüyorsun?" dedim zorlukla.
Bana doğru bir adım attı.
"Bu güç genden de aktarılır tatlım." Yüzümü ellerinin arasına aldı. "Bazısının ailesi delirdi ve en sonunda hayatına son verdi. Bazısı zihnini kontrol etmeyi öğrendi ve şimdi burada öğretmenlik yapıyor."
Ben bir distopyaya mı düşmüştüm?
"Nasıl bir sistem kurdunuz siz?" Yumruğumu sıkmaktan avucumu kanattığım saniyeler kulak çınlaması azaldı.
Gülümsedi. Güzel ve keskin yüzlü bir kadındı.
"Bu adayı satın aldım ve yıllarca kendi dünyamı inşaa ettim."
"Ve sizin gibi olanları zorla buraya getirdiniz." Tek kaşım havalandı. Başını yana sallayarak bu dediğime güldü.
"Öyle olmadığını sana ispatlayacağım, sadece bir şans ver." Bana umutla, alttan bir bakış attı.
Kupkuru olmuş dudağımı ıslattım, gözlerim etrafta gezindi.
"Ben üniversite okuma-"
"İster dondur ister derslerine gitmeye devam et. Burası bir hapishane değil."
"İstediğim zaman gidebilirim yani?" Buna şaşırmıştım.
"İzin alarak, tabii ki."
Bu özgürlüğüme yediğim büyük bir pranga olurdu ama dediği şeyler fazla ciddiydi.
"Delilikten bir kaçışım yok mu?"
Dudağını birbirine bastırırken başını yana salladı.
İçimdeki tüm nefesi dışarı verdim. "Umarım çok sıkı kurallarınız yoktur." Yüzümde gülümseme baş gösterdiğinde aynı anda onun da gülüşü büyüdü.
"Nova Mentis'e hoş geldin!"
⚝
"O kadar endişelendim ki Sâre, inanamıyorum sana!"
Hafsa'nın tam olarak on dakikadır bana olan sitemini dinliyordum ve fazlasıyla haklıydı. Kim bilir günü nasıl zehir olmuş, kendini harap etmişti. Dün gece ona iyi olduğuma dair mesaj yazmıştım ve bu sabah erkenden beni görüntülü aramıştı.
"Telefonum bozuldu birden, affet." diyebildim. Onun yerinde olsam daha fazla kızabilirdim. Saatlerce emniyette bulunmamı beklemişti.
"Her neyse, olan oldu artık." Hala sinirli olduğu belliydi ama sakinleşmek için derin bir nefes verdi. "Annen iyi mi, ne zaman döneceksin?" Ona annemin kaza geçirdiğini söylemiştim. Bu yalanın doğruluk payından dolayı bir süre kendime gelememiştim.
Gerçek ailem bir kazada ölmüştü.
Dudaklarım aralandı ama bir süre bir şey çıkmadı. Derslere gidecektim ama yurtta onunla kalamazdım. Buna nasıl bir yalan bulacağımı bilmiyordum.
"Bilemiyorum, en kısa sürede gelmeye çalışacağım."
Bana verilen tekli odanın duvarına karşı duruyor, etrafı göstermemeye çalışıyordum.
"Çok geçmiş olsun aşkım, özleyeceğim seni." Dudağını büzdüğünde gülümsedim.
"Ben şimdiden özledim, sarı fırtına."
Dişlerini göstererek kıkırdarken kapımın çalmasıyla başım oraya çevrildi.
"Ben kapatıyorum şimdi, sonra tekrar ararım."
"Tamam hayatım, öptüm!"
Ona öpücük attıktan sonra telefonu kapattım. Yüzümdeki gülüş aniden kayboldu. Ona yalan söylediğim için kendimi kötü hissediyordum.
"Gel." dediğimde odaya Nâre başkan girdi.
"Günaydın tatlım." Topukluları zeminde yankı bırakırken perdelere ilerledi ve onları açtı.
"Günaydın."
Bana verilen o da süit bir otel odası gibiydi ama dekorasyonu daha eskiydi.
"Bugün ilk günün, önce sana odanı göstereceğiz." diyerek bana döndüğünde kaşlarım çatıldı.
"Odam burası değil mi?"
Elbette değildi. Tüm öğrenciler tekli kalıyor olamazdı. Kim bilir kaç kişiyle kalacaktım?
"Burası misafir odası." Ellerini her zamanki gibi önünde birleştirdi. "Gel benimle." Kapıya ilerlerken üstüme bir bakış attım çünkü yalnızca bir croplaydım. Kıyafetlerime acilen kavuşmam lazımdı.
"Yurttan tüm eşyaların toplandı, yakında burada olur."
Merdivenlerden inerken tek gördüğüm kişi temizlik yapan bir adamdı. Sarkaç saat dokuz buçuğu gösteriyordu.
"Teşekkür ederim." dedim. O sırada temizlikçi adamın bakışlarını üstümde yakaladım. Hemen başını çekip yeri süpürmeye devam etti.
Binadan çıkarken, "Burası merkez bina," dedi. "Genelde sakin olur, öğrencilerin pek işi olmaz."
Bahçeye çıktığımız gibi aşağıdan sesler gelmeye başladı. Kafamı çevirip baktığımda bir sürü gencin bahçede olduğunu gördüm. Merdivenlerden o alana ilerledik.
"Burada öğrencilerin kaldığı binalar var." Parmağıyla iki büyük, mavi çatılı binayı gösterdi. Bütün yapıların rengi aynıydı zaten.
"Nasıl bu kadar zengin olabildiniz?" diye sorduğumda durup bana döndü. Yavaşça gülmeye başladı. Bunu gerçekten merak ediyordum. Adayı almasını geçtim bir sürü muhteşem yapı vardı.
"Doğruyu söylemek gerekirse..." Bana birkaç adım yaklaştı. "Zamanında kötü işler yaptım."
Bu cevap beni büyük şaşkınlığa uğrattı.
Ellerini iki yana açtı. "Bunu saklamıyorum çünkü amacım burayı inşaa etmekti."
"Ne gibi kötü işler tam olarak?"
Tek kaşı havalandı. "Hayal gücüne bırakıyorum." Arkasını dönüp yola devam ettiğinde peşinden gittim. Bir yetim kolay kolay bu kadar zengin olamazdı zaten.
Öğrencilerin olduğu bahçeden binaya ilerlerken gözüm birkaç kişiye takıldı. Gruplaşmış gençlerden bir erkek sırıtarak bir taşı havaya kaldırdı. Bir diğeri o kaldırdığı nesneyi yalnızca beyin gücüyle parçaladığında gözlerim belerdi. Gözlerimi kırpıştırma ihtiyacı hissettim.
"Sadece taş mı?" diye alayla güldü gruptan bir erkek daha.
"Hadi be." dedim kendi kendime.
"Aklından ne geçtiğini duyabiliyorum Utku, iğrençsin!" diyordu bankta oturan bir kız. Başım oradan oraya çevrilirken beynimin durduğunu hissediyordum. Bazı bakışlar bana değiyordu, hatta neredeyse herkes bir kere dönüp bakmıştı. Yeni olduğum fazla belli oluyordu.
"Şaşırtıcı değil mi?" diyen başkanın sesiyle hayata döndüm.
"Fantastik bir kitaba düşmüşüm gibi."
Bu dediğime gülerken binaya giriş yaptık. Binalar iki parçaydı. Cinsiyete göre ayrılıyor olmalıydı.
"Burası kızların kaldığı bina." Eliyle etrafı gösterirken ona selam veren öğrencilere başını eğdi.
"Günaydın hocam." dedi, arkasında iki kız daha bulunan bir sarışın kız. Ardından gözleri beni süzdü.
"Yeni kız mı?" Tek kaşı havalandı. Bakışlarında pek bir hayır göremiyordum.
"Sonra tanışırsınız Gazelciğim." Merdivenlerden çıkıp sonunda bir odanın önüne vardık. Kapıyı çaldığında birkaç saniye sonra açıldı. Karşımıza epey değişik tarzda bir kız çıktı.
"Hocam, buyurun." Kenara çekilip geçmemizi bekledi. Kahküllü, saçlarında örgüler ve boncuklar olan bir kızdı. Kat kesimli saçına yeşil bir bandana takmıştı.
Başkan, "Yeni oda arkadaşın, Sâre." dediğinde gülümseyerek bana baktı.
"Beliz ben, çok memnun oldum." Uzattığı eli sıkarak tebessüm ettim.
"Bende."
Odada üç tane yatak bulunuyordu. Ferah ve geniş bir odaydı. Üç tane yatak, çalışma masası ve dolap bulunuyordu. Upuzun camın önünde de üçlü koltuk ve masa vardı.
Başkan kapı tarafındaki yatağı gösterdi. "Bu üniforman." Pahalı görünen lacivert ceketi bir süre süzdüm.
"Fena değil." Beyaz gömlek ve ceketle aynı desende kravat ve etek vardı.
Başkan Belize döndü. "Lavin nerede?"
Üniformanın kumaşını kontrol ettim. Burası daha önce hiç görmediğim şekilde özenilmişti. Her bir odası, kıyafeti, çatısı bile özenliydi. Acaba bir rüyada olabilir miydim?
"Erkenden derse gitti." diye cevapladı Beliz.
"Tamam, bundan sonrası sende." Başkan bana dönerek, "Umarım ilk günün güzel geçer." dediğinde gülümsemekle yetindim.
Ağzımın içini ısırırken karşımda kocaman gülümsemesiyle bana bakan Beliz'in konuşmasını bekledim. Başkan odadan çıktı.
"Demek o Sâre sensin." Ellerini birbirine vurduğunda anlamak ister gibi ona baktım.
"Adım kendimden önce mi geldi?" Yatağa oturdum.
"Ah tabii," dedi aydınlanmış gibi. "Her şeyi yeni öğrenmiştin, doğru."
Alayla, "Yarama tuz basma." diye mırıldandım.
Yatağımın yanındaki komodinden bir kağıt aldı. "Onu sonra konuşuruz."
"Bir şey soracağım." dediğimde bana baktı.
"Sor." Yüzünde güller açıyordu.
"Ne kadardır burada eğitim görüyorsun?" Dağılmış saçlarımı karıştırma isteği duydum.
"Burası açılalı iki sene oldu." Bu da beni şaşırtan bir cevaptı. "Ben geçen sene geldim."
Anladığımı göstererek başımı salladım.
Gözleri elindeki kağıtta geziniyordu.
"Şimdi, zorunlu derslerini söylüyorum..." Yanıma oturdu. "Zihin disiplini, psikokinezi temelleri, savunma, güç anatomisi ve zihin etiği."
"Vay."
"Güce göre ayrılan dersler de yarın, ilk gününde bunları öğrenmelisin." Çok hevesli bir şekilde rehberlik yapıyordu. Tatlı biriydi.
"Anladım."
"Dersler onda başlıyor, yani hazırlanmak için yirmi dakikan var."
"Yeterli." Yataktan kıyafetleri alıp lavaboya ilerledim. Kafamda bir sürü soru işareti vardı, her geçen saniye fazlalaşıyordu. Hepsinin cevabını almalıydım.
En önemlisi, kimseye güvenmemeliydim.
Gözlerim aynadaki bedenimde gezinirken üstümdekileri çıkarttım. Daha önce bu kadar renkli bir şey giymemiştim sanırım.
Önce beyaz gömleği geçirdim üstüme, ardından elim kravata gitti ama çok geçmeden onu takmamaya karar verdim. Bu kadarı da zorunlu olmamalıydı.
Ceketimi, eteğimi ve çorabımı da giyip lavabodan çıktım. Beliz de çoktan giyinmiş, saçını yapıyordu.
"Hazırım."
Bana döndüğünde gözleri saçımda gezindi. "Saçların çok güzel."
Gülümseme ihtiyacı duydum. "Sağ ol."
Bana doğru geldi.
"Ama rahat etmen için toplamalıyız." Cevap beklerken gülümsemeye devam etti.
"Gerek yok be-"
"Bunu yaptığım için bana teşekkür edeceksin." Beni omuzlarımdan tutup çalışma masasına oturttuğunda gözlerimi kırpıştırdım.
"Sana güzel bir topuz yapacağım." Eline tarak ve toka aldığı sırada ısrarımın gereksiz olacağına kanaat getirerek çenemi kapattım. "Şanslısın çünkü Nova Mentis'in en iyi kuaförlerindenim."
Kaşlarım havalandı. "Gerçekten mi?"
"Tabii ki!"
Saçıma bir şeyler sıkıp taramaya başladı. Önde küçük tutamlar bırakarak alttan saçıma güzel bir topuz yaptı.
"Bu akademinin mevcudu kaç, biliyor musun?"
Saçımı eliyle düzeltirken dudağını büzdü. "Öğrencilerin sayısı yüz elli falandır."
"Öğretmen?"
Son kez saçıma baktıktan sonra yüzüme çevrildi gözleri. "Başkanla beraber yedi öğretmen var."
"Psikokinezinin gerçek olduğuna hala inanamıyorum."
Sandalyemi tutarak bana doğru eğildi. "Bu dünyada kim bilir daha neler var. Hiçbir şeye şaşırmam."
Gözlerinin içine bakarken benden uzaklaştı ve aynanın karşısında üstünü düzeltti. "Gidelim."
"Senin yeteneğin ne?" Sandalyeden kalktım. Tam o sırada aynada gördüğüm yansımam fazlasıyla yabancı geldi. Renkli bir kıyafet, tertipli bir saç, yumuşak bir yüz. Normalde buğulu makyajlar yapar, simsiyah giyinir ve kıvırcık saçımı kendi haline bırakırdım. Bu gördüğüm kişi daha canlıydı.
"Uzaktan görü."
Şok etkisiyle çığlık atmamak için zor durmuştum. Uzaktan görü mü demişti o?
"Nasıl yani, istediğin birinin nerede olduğunu görebiliyor musun?" Çok hızlı şekilde söylemiştim bunu. Bu kadarını da gerçekten beklemiyordum. Beyin nasıl böyle şeyleri yapabilirdi?
Her zaman her şeyin enerji olduğunu biliyordum. Beynimizde bilinmeyen birçok şey vardı evet ama düşündüğüm şeyler asla bunlar değildi. Tüm bunların nasıl olduğunu öğrenmek için sabırsızlanıyordum.
"Öyle dediğime bakma," dedi buruk bir tebessümle. "Çok nadir başarıyorum."
"Bu bile harika!" Histeriyle gülmeye başladım.
"Sen kendine bak bence, asıl harika olan sensin."
Kaşlarım çatıldı.
"Artık şunu açıklar mısın?"
Bakışlarını kaçırırken kadrajına girmeye çalıştım. Artık merak ağzımdan taşacaktı.
"Başkan söylese daha doğru olur." Ağzına bir fermuar çekip kapıya ilerledi. Üstelememeye karar verdim. Elbet öğrenecektim.
"Buradan istediğin zaman gidebiliyor musun?"
Omuz silkti. "İstemiyorum ki."
"Bu ada sana yetiyor mu yani?" dedim hayretle. Acaba beyinlerini yıkamış olabilirler miydi? Burada ne halt döndüğüne emin olmadan kalıcı olmayacaktım.
"Dış dünyada kendi benliğimizi saklamamız gerekir Sâre." Bana döndü. "Burada ise olduğumuz gibiyiz."
"Buradaki disiplinden elbet sıkılırs-" derken, "Sâre!" diye seslenen başkana döndüm. "Odama gel canım."
Beliz, "Aynı dersteyiz, sana yer tutacağım." dediğinde başımı salladım ve başkanın odasına ilerledim.
"Kapıyı kapat." Odaya girip koltuklardan birine oturdum.
"Beş dakikaya ders başlıyor." dedim, kendi koltuğuna yerleşti.
"Dersleri almadan önce kabul sözleşmesini imzalaman gerek." Eline bir fotoğraf makinesi aldı. "Poz ver."
"Sözleşme mi?" Üstümü düzelterek kameraya baktım. Fotoğrafımı çekip kamerayı masaya koydu.
"Evet, basit bir prosedür." Kağıdı benim önüme doğru ittirirken kalemi de masaya koydu.
Fazlasıyla güvensizlik dolu bakışlarım yazılarda gezindi.
Nova Mentis Akademisi'ne kabul edilen her öğrenci aşağıdaki maddeleri okuyup kabul ettiğini beyan eder.
Madde-1
Öğrenci, akademi bünyesinde uygulanacak teorik, fiziksel ve zihinsel eğitim programlarına katılmayı kabul eder.
Madde-2
Öğrenci, sahip olduğu yeteneği akademi sınırları içerisinde yalnızca eğitim amaçlı ve yetkili eğitmen gözetiminde kullanacaktır.
Madde-3
Başka bir öğrenci üzerinde rızası dışında güç kullanılması kesin olarak yasaktır.
Belli bir yerden sonra kaşlarım havalandı.
Madde-4
Güç kullanımına bağlı fiziksel veya zihinsel belirtiler gözlemlendiğinde öğrenci, Akademi Reviri tarafından uygulanacak tedavi ve gözlem sürecini kabul eder.
Madde-5
Öğrenci, akademi bünyesindeki tüm bilgilerin gizliliğini koruyacağını ve kurum dışındaki kişilerle paylaşmayacağını kabul eder.
Madde-6
İzinsiz şekilde akademi sınırlarını terk etmek disiplin ihlali sayılır.
Madde-7
Her öğrenci, akademi yaşamının sürdürülebilirliği için belirlenen üretim alanlarından (tarım, mutfak, sağlık, teknik bakım, sanat, terzilik vb.) en az birinde aktif görev almakla yükümlüdür.
Madde-8
Akademi yönetimi, öğrencinin kendisine veya çevresine zarar verme ihtimali bulunduğunu değerlendirdiği durumlarda güvenlik protokollerini uygulama yetkisine sahiptir.
Alayla dilimi dudağımda gezdirirken kağıdı ona doğru ittirdim. "Ben bunu imzalamam."
Kaşları çatıldı. "Hangi maddeyi beğenmedin?"
"Öğrencilerin yaş skalası nedir?"
"Eğitime on üç yaşından itibaren başlıyoruz."
Kollarımı göğsümde kavuştururken arkama yaslandım. "Reşit bir insana göre bu maddeler bir tutsaklık."
Burnundan derin bir soluk verdi. "Hepsi sizin iyiliğ-"
"Ben yirmi yaşında gayet bilinçli bir bireyim ve çocuk muamelesi yapılmasından da hiç hoşlanmam, başkan hanım."
"Sâre," diye başladı ağır ve biraz sert bir tonda. "Beynindeki o güç hakkında hiçbir şey bilmiyorsun."
Doğrularak masaya yaklaştım. "Öğrenirim."
"Bak..." Ellerini masada birleştirdi. "Bize henüz güvenmediğini biliyorum ve anlıyorum da." Kağıtları toplamaya başladı. "Sana, bunu imzalaman için bir hafta vereceğim. O süre içinde her şey kafanda netleşecek."
"O sözleşmeyi asla imzalamayacağım." Dudağımı dişlerken istemsizce küçümser tavırda sırıtıyordum çünkü fazla komikti. Özgürlüğüne ket yemek istemeyen biri bunu neden imzalardı? Delirme korkusundan mı?
Bu dünya üzerinde hiç kimseye tam anlamıyla güvenmiyordum, güvenmeyecektim. Beynimin bir köşesinde hep aynı söz tekrar edip duracaktı.
"Pekâlâ, bir hafta sonra görüşürüz." Duruşunu dikleştirdi.
Ayağa kalktım. "İmzalamazsam beni buradan gönderecek misiniz?" Pazarlık yapabilirdik ama bunu istemiyorsa bir bit yeniği vardı.
"O gün geldiğinde bakarız Sâreciğim, dersine geç kalma." Farklı renkte olan gözlerinin içine bakarken dudağım kıvrıldı.
"İyi günler." Botlarımın zeminde bıraktığı seslerin ardında odadan çıktım.
Nova Mentis...
Bakalım beni neler bekliyordu.
⚝
