3. bölüm / 3
ZEHİRİN FISILTISI-LEZA3.BÖLÜM
Bölümler 3Şu an: 3.BÖLÜM
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Beğeniler ve oylarınız için çooook teşekkür ederim yorumlarınızı bekliyorum 🤍
Kirpikleri...
Islanmış kirpikleri onun gizemiydi. İçinde sakladığı sırrıydı. Birbirine karışan kirpikleri gözlerinin içinde ki gizemi kurutmuş ve gözlerimin önüm daha da hissiz birine dönüştürmüştü.
Parmaklarım da onun kurumaya başlayan kanının ağırlığını tüm bedenim de hissediyorum. Artık sanki hep orada, beni temsil edecek gibi duruyorlardı.
Belki de ben, Bir katil gibi görünüyordum şüphesiz.
Evet, silahlar patladı, kılıçlar artık çekildi. Burada biri ölecekti, ya da birileri.
"Kahretsin! Birileri gelmiş oğlum çabuk lan çabuk!"
"Abi kız..." kalın sesleri geri itti kulaklarım. Hızlanan ayak sesleriyle gözlerimi açarken önce dizimde ki gözleri yavaş yavaş açılmaya başlayan Tufana hemen ardından vücudumda hissedemediğim kurşuna.
Vurulmamıştım, peki ya silah sesleri. Bizi burada kim bulabilmiş olabilir ki...
"Hicraaaan!" Bu ses... Defneydi, bizi bulan ve kurtaran demek ki oydu. Ellerim hızla titremeye başlarken kurtulmanın sevinciyle bu kez gözyaşlarım sevinçle aktı.
"Defne! Kirecin arkasındayız" daha önce sesim hiç bu kadar güçlü çıkmamıştı. Gözlerim Tufanı tekrar bulurken Tufan acıyla sarsılıyordu.
"Tufan, buradayım ve sana hiçbir şey olmayacak" defneinin adım sesleri bizi görüp son bulurken, korkakça bize baktı ve bir kaç adım geriye gitti.
"Defne, çok kan kaybediyor yardım et , birşey yap ambulansı ara hadiii!" Elleri titriyordu defnenin. Dizlerinin üzerine hızla otururken, gözleri Tufanın yarasındaydı.
"Defne hadi, bakmayı kes artık kendine gel nolursun ya!" Yüzü arkamızda ki kireçten bile belki daha beyazdı. O kadar cinayet işleriyle uğraştı ve o kadar ceset gördü, anlam veremediğim neden bu kadar ürktü.
"Tamam, sende birşey yok değil mi iyisin sen, sana zarar vermediler değil mi?"
"Defne iyiyim, nolur hadi ara birşey yap nolur!"Hızla kafasını sallarken cebinde ki telefonu çıkardı ama onu engelleyen Tufanın güçsüz çıkan sesi oldu.
"Dur!" İkimiz de eş zamanlı olarak Tufana bakarken, dudaklarının rengi kaybolmaya başlamıştı.
"Ambulansı aramayın" o an, aklıma yarasının hala açık olduğu gelirken hala ne kadar aptal olduğumu düşündüm. Üzerimde ki siyah kısa ceketi çıkarırken yarasına bastırdım ve Tufan acıyla inledi. Sanki o inlerken tüm hücrelerim can verdi.
"Tufan ne dediğinin farkında değilsin sen" Tufan derin bir nefes aldı. Bu nefes onun canını yakmış olacak ki Boncuk boncuk ter döküyordu.
"Buraya gizli geldiğimizi öğrenecekler. Bu görev benim için çok önemli" kesik kesik konuşuyordu. Ve her kelimenin arasına derin nefesler sıkışıyordu artık.
"Bu dava benim için çok önemli" gözlerim yavaş yavaş defneyi buldu. İkimizde çaresizdik ve ne yapacağımızı bilmiyorduk.
"Sorumluluğu üzerime alırım, sana hiçbir şey ol.."
"Hicran..." diyebildi kısık bir sesle.
"Lütfen, tanıdığım biri var. Beni iyileştirebilecek tek kişi o" hızla kafamı salladım. Şu an bundan başka şansımız yoktu zaten. Söylediği şeyi yapmak belki de en mantıklısıydı, düşünecek tek bir saniyem bile yok zaten.
"Defne araba uzakta mı?"
"Hayır, hemen kapının önün de. Ama oraya kadar taşıyamayız arabayı buraya kadar getiriyorum" dediğin de hızla ayağa kalktığı gibi koşmaya başladı. Sertçe yutkundum, bu sanırım hayatım da yaşadığım en çaresiz andı. Birinin çaresizce acı çekmesini izlemek.
Gözleri yine kapandı, uzun, kıvrımlı kirpikleri birbirine karışmıştı. Artık zehirdi, parmak uçlarım da onun zehiri bana karışmıştı. Sanki, artık bu gizemli adamdan bir parça taşıyordum.
"Tufan, aç gözlerini bende kal duyuyor musun, tufan!" Gözlerini zoraki bir şekilde araladı. Onu tutmaya çalıştığım kadar bilinci açık bir şekilde tutmalıyım.
İşaret parmağında ki silah dövmesi kan damlalarını barındırıyordu artık. Bu, onu daha da korkunç kılmıştı.
Defne, arabayı hemen önümüze durdurduğun da bir kolundan ben tuttum, Defne belinden kavrarken sol omuzundan vurulduğu için o kolunu sarsmamaya çalıştık, ama bunda pek becerikli olamadık ve tufan acıyla inledi.
Kısa bir debelenmeden sonra arabaya bindirdik. Ben hemen solundaydım ve Tufanın yarasını bastırıyordum. Tufan başını geriye yatırdı. Şakaklarındaki damarları kalp gibi atıyordu.
Üzerime baktım, beyaz tişörtümün önü kırmızıya dönüşmüş ve onun kanını paylaşıyordu.
"Artık biri nereye gittiğimizi söyleyebilir mi?" Derken sürücü koltuğuna geçmiş ve arabayı son sürat kullanıyordu defne.
"Tufan" dedim sessizce.
"Seni iyileştirecek kişinin nerede olduğunu söylemen lazım" tufan usulca gözlerini açtı ve sertçe yutkundu.
"Kara Ormana doğru gidin. Orada" alnı o kadar terlemişti ki, şakaklarından süzülüyordu omuzuna doğru. Artık kontrol defnedeydi. Arabayı sürebildiği hızlı kullanıyor ve elleri sadece kornadaydı.
"Siz delirdiniz mi ya, nasıl tek başınıza böyle bir yere gelmeyi cüret edersiniz. Ya ben gelmeseydim, o zaman ne olacaktı" defne hem kullanıyor hem de yüksek sesle bağırıyordu. Onu duymazdan geldim ve tufana baktım.
Yüzü...
Acı çeken bir ifade vardı. Çok kan kaybetmişti, bu saatten sonra başımıza ne gelir bilmiyorum, düşünmek dahi istemiyorum.
"Tufan... Beni duyuyor musun?" Gözlerini usulca açtı. Başını yana çevirdi ve bana baktı. Cevap vermedi, sadece gözleri dolu doluydu. Sanki bana itiraf etmesi gereken birşey var da içinden çıkaramıyor gibi.
Gözlerimi defneye çevirdim. O kadar kontrolsüzdü ki, araba oradan oraya savruluyordu. Ama şu an tüm bu olanlar zerre umurum da değildi.
Gözlerim tekrar tufanı bulurken göz bebeklerinin kaydığını ve gözlerinin usulca kapandığını görürken telaş tüm vücudumu sardı.
"Tufan hayır, hayır aç gözlerini. Tufaaaaan!" Gözleri kapanmıştı, ve nabzı hissedemeyeceğim kadar yavaştı artık.
"Defne hızlaaaan! açmıyor gözlerini Tufaaan yalvarırım aç gözlerini"
"Hicran, tamam geldik , şu sokaktan sonra ki ev herhalde"dediğin de Tufanın bize tarif ettiği yere geldik. Defne kornayı basabildiği kadar uzun basarken içeriden orta yaşlı biri çıktı. Yeni uyanmış olacak ki sersem gibiydi.
Defne arabadan inerken ben hala tufanın yarasını bastırıyordum.
"Tufan Karaer, o yaralı" adam ismi duyar duymaz kaskatı kesilirken yüzü kireç gibi oldu. Hızla kendini toparladı ve arabayı açarken gözleri beni buldu. Sanki beni tanıyordu, ve bu kez daha da şaşkındı. Adam hızla kendini toparladı ve gözlerini kaçırarak konuştu.
"Sağdan ikinci kapı. Çok kan kaybetmiş, hemen kaldıralım" Kafamı hızla sallarken tufanın kolunu omuzunun üstüne aldı.
O anda sanki herşey bir rüzgar esintisiyle saçlarımı savurarak ağır çekim de gerçekleşti.
Hayatımın arasında değersiz bir nokta vardı. Harfleri kelimeyle var edip sonsuz cümleler kuran o sözcükler benim için o kadar değerliydi ki, onu yaşama bağlamak için için de yeşeren tüm iyilikleri yok edebilirdim. Sadece o nokta yaşasın , başka hiçbir şey istemiyorum.
Zihnim paslanmış mekanların arasından sıyrılıp yine aynı noktaya geldi, Tufanın bana bakan o savunmasız gözlerine.
Bir müzik uğultusu,
Notalar akıyor kanımın içinde. Olduğum konum hakkında pek bir fikrim Yok aslında. Sıklaşan kalbimin uğultusu notalara karışıyor, kırılıyor piyona tuşları batıyor parmaklarıma. Hükmettiğim o tuşlar şimdi beni hükmediyordu.
Çıplaktım, ruhum çırılçıplak karşısında kanaya kanaya zemine sızlarcasına dökülüyor ve daha da diriliyorum. Ölmüyorum ama bu ölüm beni yaşama daha da sıkı sıkı bağlıyor. Bundan daha acı birşey olamaz değil mi.?
Odaya girerken köşede bir sedye vardı. Hemen karşısında ki köşede bir dolap ve için de binlerce ilaç. Burası sanki hastaneden bir oda gibiydi. Tufanı sedyeye yatırdığımız da adam, yaranın üzerinde ki ceketi bir kenara fırlattı ve gömleği yırttı.
"Çok kan kaybetmiş. Kurşun çok derin de değil" ilaç dolabına doğru koşup avuçlarına doldurduğu ilacı masaya yerleştirdi.
Biz dengeyle sadece kapıdan onlara bakıyoruz. İçeriye girmeye cesaret dahi edemiyorum.
"Defne, ölecek mi" adamın gözleri beni buldu Tufanın omuzuna iğneyi batırırken. Uzun uzun beni süzdü.
"Saçmalama, sadece biraz kan kaybetmiş. Merak etme iyi olacak " sıkıca elini tuttum. Ya defne gelmeseydi. İşte o zaman ikimiz de ölmüş olurduk. Aklım almıyordu bugün ve tüm bu olanlara.
Yaranın etrafını temizlerken, kurşunu çıkardı adam. Tufan derin bir uykudaydı, yüzü, dudakları masum bir çocuk gibi.
Adam kurşunu çıkarırken yıllarca bu işi yapıyormuş gibi ustaydı. Son olarak Dikiş attı ve yarayı kapattı.
Ama birşey vardı, dikkatimi çeken ilk şey oydu. Vücudun da o kadar çok dikiş iz vardı ki... zihnim aniden ürktü. Bir kez daha kendini kapattı. Zırhlı duvarlar teker teker ördü
"O iyi mi" derken sesim fazlasıyla cılızdı.
"İyi. Yarası iyi durum da. Ama çok kan kaybetmiş. Bana yardım etmelisiniz hadi" biz ne yapabilirdik bilmiyorum ama defneyle anlamsız bakışlarımızla gittik.
"Tufanla kan gurubumuz aynı. Birazdan ona damar yolu açacağım ve dikkatle beni izleyin. Sonra biriniz aynı şekilde bana damar yolu açacaksınız. Kanın ona en kısa sürede ulaşmasını sağlayacağız" sadece doğrudan benim gözlerime baktı.
"Sen... sen yapacaksın"
"Hayır" dediğim de telaş tüm bedenimi sarmıştı.
"Ben böyle birşey yapamam." daha önce kimsenin kolunu delmemiştim. Üstelik damar bu. Ya yanlış birşey yapıp patlatırsam. Hayır, hayır yapamam.
"Arkadaşın, gerekli ilaçları şu anda temin etmeli. Şuraya yazdığım kağıtları eczaneden al sonra kimseye görünmeden buraya gel" Defnenin gözlerine baktım. Hızla kafasını sallarken kağıdı eline aldı.
"Bunu yapabilirsin biliyorum" Defne odadan hızla çıktı ve artık üçümüz kaldık koca ormanda.
"Şimdi, şu ortada ki görünen damarın hemen bir kaç santim sonrasına eldiven bağla. Deriyi biraz genişletip damara iğneyi geçir ben sana dur dediğim de durursun" dediğin de usulca kafamı salladım. Tufana damar yolu açtı ve kendisi sandalyeye geçti.
"Hadi bakalım, şimdi bende başla"
"Bunu neden siz yapmıyorsunuz?"
"Çünkü kendime yapamıyorum. Sol elim pek kullanılır halde değil" dediğin de sol elini ilk kez o an baktım. Hareket etmiyordu. Yapacak pek bir şey olmadığı için mecburdum. kafamı salladım. Şu an merak ettiğim şey bu değildi, sadece Şu an herşey eskisi Gibi olsun.
Dediği şekilde Turnike uyguladım. Deriyi gerdim ve damara geçirdiğim an adamın yüzüne baktım.
"Tamam çok güzel. Şimdi kapağı çevir ve kan geldiyse doğrusunu yapmışsındır" kapağı çevirdim kan gelmişti.
Derin bir nefes verdim. Sanki o an üzerimden bir yük kalktı.
"Tamamdır. Biraz dolduktan hemen sonra tufana takarız"plastik şişeye bakarken kan olabildiği kadar hızlıydı.
"Ne zamana uyanır iyi olacak mı o"
Adam Yorgun gözleriyle Tufana baktı.
"Bir kaç saat sonra daha iyi olacak" usulca kafamı salladım. Başım dönüyordu, saçlarım dağılmış, beyaz tişörtümün önü kandan görünmüyordu. Tam anlamıyla berbat bir haldeyim.
"Onunla nerde tanıştınız" sessizlik hakim oldu sanki tüm evrene. Önce kalplerimizi soğuttu, sonra tüm dünyayı.
"Ben polisim. Tufan da özel bir dedektif. Davamıza yardımcı olmak için geldi" dediğim de ağır ağır kafasını salladı. Sormak istediğim o kadar soru vardı ki tüm bu olanları geri ittim. Şu an sadece susmak ve uyumak istiyorum. Bugünü, o anı ölüm korkusunu hepsini unutmak istiyorum. Bunun pek mümkün olacağını bilmesem de...
"Bu kadar kan yeterli olur." Dediğin de ince kabloyu tufana açtığımız damar yoluna bağladıktan hemen sonra usulca ayağa kalktı.
"Ben biraz dinlensem iyi olur. Sen halledebilirsin değil mi"
"Merak etmeyin gözüm onun üzerin de olacak" dediğim de adam gitti ve ben yine tek başıma kaldım. Sessizliğin artık tam ortasındaydım. Tufan derin bir uykudaydı. Canının yandığı o kadar çok belliydi ki ara sıra inliyor, gözlerini açıyor sonra tekrar kapatıyordu.
Gözlerimi usulca kapatırken bu sessizlikte biraz kendi başıma kaldım.
Ben, Yaralı bir adamın dengesizlik okyanusunda tek başınaydım. Bir yudum , bin acı barındırıyor. Sanki derin bir denizin içindeyim. usul usul dibe batıyorum. Ama sanki denizin hükmedici nemmişim gibi Nefes almamam hoşuma gidiyor ara sıra. Batıyorum, dibe battıkça hükmedişim son buluyor, asıl gerçekle yüzleşiyorum. Ben denizin hükmettiği kadın değilim, asıl bana hükmeden denizmiş sanki.
Düşünmeye çalıştım. Eksik o kadar parça vardı ki. Ben o parçanın neresindeyim bilmiyorum.
Neler oldu, ezgi neden kaçırıldı, öldü mü yaşıyor mu? Yaşasaydı bunca zamandır elbet bir gören olmaz mıydı? Ya da bize bir şekilde ulaşmaz mıydı?
Üstüme örtülen şeyin sıcaklığıyla kendime gelip gözlerimi aralarken Tufanın ayakta olduğunu gördüm.
"Tufan..." diyebildim kekeleyerek.
"Neden ayağa kalktın dinlenmen lazım"
"Ben iyiyim" dediğin de ilaç dolabına doğru ilerledi. Gözlerim onu takip ederken şaşkındı. Sanki hiçbir şey olmamıştı, ya da vurulan o değilmiş gibiydi.
"Ne istiyorsan bana söyleyebilirsin" cevap vermedi. Sadece dolabın kapağını açtı ve içinden çıkardığı paketi eline aldı. Bir sigara yakarken artık karanlık yavaştan çökmeye başlamıştı.
Onu ilk kez sigara içerken gördüğüm için hayli şaşkınım. Derin bir nefes çekti ve pencereyi açtı.
Pencereden sızan rüzgar tüm narinliğiyle saçlarımın arasına girip boynuma ulaşıyor. Narin sandığım o rüzgar o an beni boğuyor. Bugün, kimse yaşamamı istemiyor Gibiydi.
"Daha iyi misin?" Dudaklarımın geride bıraktığı harfler acımasızca boynumda ki rüzgara değdi. Sonra o rüzgarı tek bir Hamleyle çekti.
Evet der gibi usulca kafasını salladı. Sigara parmaklarının arasında küçüldükçe küçülüyor ve dumanı başımı yavaştan döndürüyordu.
Damar yoluna bağlı olan kabloyu ustalıkla çıkardı. Masada duran iğneyi tekrar damarına geçirirken, gözlerim sadece onu buldu. Tüm bu olanları nereden biliyordu. Sanki daha önce çok kez yapmış gibiydi.
"Seni nasıl böyle bir tehlikeye soktum anlamıyorum" dediğin de acıyla yüzünü buruşturdu. Kendini suçlu hissetmesi beni daha da suçlu hissettiriyordu.
"Sen yapman gerekeni yaptın. BÖyle birşeyin olacağını kimse bilemezdi öyle değil mi?" Dediğim de yine sessiz kaldı. Parmağında ki
Sigarayı dışarıya fırlatırken tekrar uzanmaya başlarken ayağa kalkıp ona yardım ettim. Sandalyeyi çektim ve Kendim de onun yanına oturdum.
Tufan yine gözlerini kapattı ama bu kez uyuyup uyumadığından emin değildim. Gözlerim onun işaret parmağında ki silah dövmesine takıldı. Ona istemsiz bir şekilde dokunma ihtiyacı hissederken usulca parmağımı kaldırdım ve dokundum. Gözlerini açmamıştı tufan. Ama uyumadığını eminim.
Tufan gözlerini usulca aralarken, bakışlarım onu buldu. Elimi kaldırdığım gibi tufan elimi tuttu ve usulca kalbine yaklaştırdı ve tam üstüne yerleştirdi. Artık kalbi, avucumun arasındaydı.
"Artık daha hızlı iyileşeceğine eminim" dediğin de gülümsedim. Onun kalbi, başka atıyordu. Öyle bir atıyordu ki, bu ritimi parmaklarımın arasına kazıdım sanki.
"Bunu bir iltifat olarak kabul etmeliyim o zaman" hoşuma gider gibi kaşlarımı kaldırdım ve gülümsedim.
"Neden uyumuyorsun. Dinlenmene ihtiyacın var" dediğim de bakışlarını benim üzerimden kaçırdı . Elim hala onun kalbindeydi ve onun eli benim elimin üzerinde. Şu an sadece onun sıcaklığını hissediyorum ve bu bedenim de keşmekeşi ortaya çıkardı.
Hava artık kararmaya başlamakla beraber pencereden sızan loş havayı sanki sadece bize sunmuş ve bizim dışımızda ki herşey karanlıktı.
"Bana birşeyler anlatır mısın, belki de uyumamı sağlayacak birşey" sesi kırık notalara hükmeden parmakların yıkıcı sesi gibi çıkmıştı.
Usulca kafamı salladım. Babamın yıllar önce bana anlattığı bir hikaye o an aklıma geldi. O an zihnim o oda da babama karanlığın ortasında ağlayarak baktığım ana gitti ve içim yine çok acıdı.
Ruhumun arasından sızıp beni terk eden benliğim, kanın beynimin içinde gezinmesiyle daha da derinleşip uçuruma sürükleniyordu. Hissettiğim, hissettiği kızıl tonda bir renkti.
Bu renk, acı veriyordu.
Bu renk, kaybolduğumu hissettiriyordu.
Bu renk, KAN'dı.
Başım zonkluyor, göğsüm yanıyordu. İçerisine sıkıştırılmış bedenim sıkışmış kutunun için de nefessiz kalmıştı. Nefes alamıyor, duyamıyor, dinleyemiyorum.
Sadece acı çekiyorum..
Gözlerimi aralamaya çabalarken, gözlerimin önüne bir perde inmişti ve etrafımı karanlık görmemi sağlıyordu. Başımın içinde ki ağırlıktan ziyade, başımın üstünde de bir ağırlık vardı. Bedenimden hariç, boynumdan yukarı terlemeye başlamıştım. .
Ayaklarımdan başlayıp bedenimi okşayan rüzgarın esiri olmak istedim.Şimdi şuan, bir tufan kopsa mesela. Şiddetli bir yağmura tutulsak, şimşekler çakılıp, elektrikler kesilse mesela. Karanlığın için de kendimden bihaber olmadan soyutlansam bu dünyadan. Ölmesem de sadece yok olsam, olmaz mı?
Sert rüzgar, acıdan yıpranan ruhumun yüzüne bir tokat gibi esti. Camlar açıktı ve bu hoşuma gidiyordu.
"Sadece sana Sana özel olan birşeyler" dediğin de saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Ama uzandığım koltukta şu anda uyumaktan daha da birşey istiyorum. Konuşmak mesela, ilk kez bu kadar konuşmak isteyorum. Çünkü sessizlik canımı yakıyor.
İçeri de bir ısı vardı ve Bu ısı, canımı yakıyordu. Bu ısı, bedenimi körüklemekten ziyade bedenini yakıyordu. Yanıyordum ben, hiçbir suyun dindiremeyeceği kadar yüksek Alevlerle..
Ateşin büyük ve küçük kıvılcımları düştü avuçlarıma. Anlamsız geldi herşey. Yaşadığım herşey bu andan sonra öyle bir anlamsız geldi ki.. Mesela, o gece siyah eteğimin bir kısmı yırtılırken, çektiğim acı anlamsız geldi. Mesela, yine o gecenin ardından odaya geçtiğim sırada akıttığım gözyaşlarım. Hepsi birer anlamsız cümleydi ve ben hepsinin üstünü bedenimden akan kanla birlikte sildim.
"Ne anlatmamı istersin?"İşte bunun cevabını o an kendime veremedim. Kelimeler kırık notalar gibiydi, ve ben sırf o sesi duymak için, parmaklarımı keseceğini bildiğim halde o notalara derinden basıyordum. Evet, acı çekiyorum. Parmaklarım yanıyor, ama vazgeçmiyorum. Çünkü sessizliğin hemen ardından notadan çıkan sesin beni iyileştireceğini biliyorum.. Bir yanımı kanatsa da , bir yanımı iyileştiriyordu.
"Bilmem sen ne istersen , ama şu anki sessizliği bozacak bir şey olsun" gözlerime baktı. Ama bu kez herkesten farklı bakıyordu. Sanki en derinimi görmüşte saklıyor gibi. İlk kez biri derinime inmişti.
Düşüncelerim, şeklini değiştiren bir hamur gibi aniden değişmeye başladığını hissediyorum. Ben, işte ben o an ölmeyi tekrar seçiyorum! Tekrar, tekrar öleceğimi bilsem de yine de ölmeyi seçtim. Ölüm için önce soğumam gerekirdi. Ruhumun acı çekmemesi gerekirdi. Ölmek içim yaşamın hiçbir kırıntıları kalmamalıydı. Bu kadar fazla kırıntıyla dolan bedenim, ölüme mahkum edilmeliydi.
Yine o geceye döndüm. Siyah elbisemin eteği savrulurken boynumda hissettiğim dudaklarının sıcaklığı ve hemen kalçamda hissettiğim ellerinin sertliği. O sahneyi gözlerimden atarken aklıma gelen şeyi usulca dilimde dolandırdım.
"Çok çok eskiden yeşil bir vadinin içinde bir ırmak kıyısında kurulu bir köy varmış dünyada. dünyanın öbür ucunda ve kimsenin erişemeyeceği kadar uzak bir yer.Çok eski dedik ya, o zamanlar gündüzleri pek güneşli geçermiş, yağmur yağmadıkça, geceleri hep yıldızlı olurmuş, bulutlar olmadıkça."
"Ne kadar da şanslılarmış" dediğin de gözlerime bakmıyor sadece önünde ki boş tabloya bakıyordu. Ben tepkisiz kalarak devam ettim.
"Köy sakinleri tarımla uğraşırlarmış, hayvanlar avlarlarmış ucsuz bucaksız arazilerinden, sularını kaynağı çok uzakta olan, köylerinin içinden geçen, ırmaktan alırlarmış. Zor şartlar altında yaşam savaşı verirken bile herkes bundan memnunmuş.
Köyde herkes birbirini sever, sayarmış. Çünkü o köyde hiçkimsenin kalplerin de kötülük yoktur. İşte o yüzden dünyanın en uzak köyünde yaşarlarmış ya."
"Dünyanın en uzak yerinde kötülük olmayan bir köy var Mıdır hala" sesim titriyordu. Tufanda bunu anlamış olacak ki, sadece kafasını salladı. Ama doğru olmadığını oysa ikimizde biliyorduk. Derin bir Nefes alırken tekrar başladım.
"Köyde bir tek kişinin kalbinde öyle büyük bir sevgi varmış ki bütün köyünküne bedelmiş; Dolun'un İntera'ya olan aşkıymış bu.
Genç Kız Dolun'u bilirmişte tanımazmış yakından. Dolun dayanamamış bir gün gitmiş kızın yanına. Sormuş İntera'ya onunla evlenip evlenmeyeceğini. İntera demiş ki"
"Evlenirim evlenmeye ama benim isteyenim çoktur, her gelen kişiden aynı şeyi ister benim babam. Ancak babamın bu isteğini yerine getiren benimle evlenir." Dolun şaşmış. "Sensin benim kalbimim sahibi" diyerek başlamış sözüne "Senin dileğin benim için bir emirdir, söyle isteğini hemen yapayım" demiş aşkına. İntera ise bu söze karşın hafifçe tebessüm etmiş ve demiş ki:
"Bir çiçek vardır yaprakları gümüşten tomurcukları elmastan, onu ister babam senden. Eğer onu alır gelirsen benle evleneceksin". Dolun şaşırmış ve bir heyecanla "Bekle beni" demiş İntera'ya, "hemen gidip getireyim o çiçeği ama nerededir yeri?" İntera parmağıyla göstermiş akan ırmağı "İşte bu ırmağın kaynağındadır der babam, kırk gün yürümek gerekirmiş oraya varmak için ama bir giden bir daha gelmedi şimdiye dek,çünkü oralar büyülüymüş derler, giden geri gelmezmiş çünkü buralardan çok daha güzelmiş oralar."
Dolun akıp giden ırmağa dalmış ve interanın ellerinden tutup;
"Senden daha güzel ne olabilir ki bu dünyada" demiş İntera'ya "Döneceğim, o çiçekle döneceğim çünkü seviyorum seni, çünkü sensiz anlamı olmaz benim için o güzelliğin".
Dolun çıkmış yola.Kırk gün yürümüş ırmağın yanından. Hep ne kadar sevdiğini düşünmüş İntera'yı yol boyunca. Tek aklındaki İntera'ymış, tek amacı ise o çiçek. Sonra ise onunla kuracağı yuva , ve çocukları.
Kırkıncı gün kalkmış Dolun sabah erkenden, yüzünü yıkamış ırmaktan, anlamış ki çok yaklaşmış kaynağına ırmağın suyun serinliğinden. Devam etmiş yoluna. Biraz sonra varmış kaynağa, bütün yeşilliklerle çevrili bir göl varmış kaynakta, gölün ortasında bir adacık, adacığın üstünde de o çiçek duruyormuş. Anlamış İntera'nın anlattığı çiçek olduğunu, çünkü o çiçekte intera gibi güzelmiş.Yüzmeye başlamış adaya doğru hemen. Adaya çıkınca karşışında bir adam belirmiş Dolun'un.
"Her gülün bir dikeni, koruyucusu, olduğu gibi bende bu çiçeğin koruyucusuyum, eğer almaya geldiysen ben Salut. İzin vermem buna" demiş.
Dolun şaşkın vede kararlı bir tonla "Ben o çiçeği alacağım sonra aşkıma kavuşacağım" demiş "Hiç bir şey beni kararımdan çeviremez". "
O zaman beni biraz dinleyeceksin" demiş Salut "Sana neden koparmaman gerektiğini anlatacağım, eğer hala ikna olmazsan o zaman izin veririm almana".
Dolun ikna olmuş ve çökmüş yoncaların üstüne, başlamış dinlemeye... "Eğer bir şeyi çok fazla istersen ve engelin yoksa önünde onu alırsın, hayatta böyledir, insan engelleri aşarsa yaşamına devam edebilir. Bu çiçekle sadece yaşam için bir şeyler yapacaksan engelleri kaldır önünden. Çünkü onunda bir görevi var, bu çiçek sadece 28 gecede bir açar yapraklarını ve döker parlayan tohumlarını göle, bu sayede buradaki sular yükselir ve ırmaktan taşar gider zamanla. Bu ırmak sayesinde yaşar bu doğadaki yeşillikler, insanlar, hayvanlar." demiş Salut.
Dolun başlamış düşünmeye, eğer çiçeği koparırsa kavuşacaktır sevdiğine ama kuruyacaktır ırmakları bunun yanında. Günlerce sadece düşünmüş. İnteranın uzun örgülü saçlarını, parlayan iri siyah gözlerini, gülerken yanağında beliren gamzelerini.Sonunda çiçeğin başına çöker kalır Dolun. Gümüş yapraklarında kendini görür Dolun çiçeğin. Yanında İntera vardır ama niye mutsuzdur ikiside. Aslında kalbindeki tek endişeyi görür Dolun.
Zaman geçtikçe Dolun'un düşünceleri yoğunlaşır kafasında. Mutsuzluğunu düşünür, çiçeksiz İntera'sız bir yaşam düşünür. Koparamaz çiçeği günlerce. Dolun artık yaşamaktan zevk almaz şekilde sadece aşkını düşünerek beklemeye başlar olacakları.
Bir gece çiçek tohumlarını bırakırken göle bir tomurcukta Dolun'un sertleşmiş kalbinin üstüne düşmüş, aniden Dolun kalbindeki aşkının büyüklüğü kadar kocaman bir taşa dönmüş, taş o kadar büyükmüş ki dünyaya sığmamış gökyüzüne yükselmiş ve Dünya'yla dönmeye başlamış. Böylece Ay olmuş Dolun'un kalbi Dünya'ya.
O günden sonra sadece 28 gecede bir göstermiş Dolun kalbinin tüm yüzünü, aşkının bütün parıltısını , sadece o gecelerde aydınlatmış Dünya'yı, aynı çiçek gibi."
Kalbimden sol gözüme doğru akan bir yaş döküldü. Ağlamayalı ne zaman oldu, Bu kez gerçekten utanmadan sıkılmadan sadece hıçkırırken tufan bana döndü. Konuşmasına izin vermeden sadece başımı omzuna yaslarken hala hıçkırmaya devam ediyordum.
"Biliyor musun Babam yirmi sekiz günde bir uyumazdı. Nedenini hiç sormadım, o da söylemedi" dediğim de neden ağladığımı bende bilmiyorum . Sadece o geceyi hatırladım, onun defolup gittiği gece. Babamın beni hiç sevmediği o geceler.
Korkuyordum, geçen her saniye aleyhime işlenirken deli gibi korkuyordum.
Hayallerimden korkuyorum, ölmekten değil de yaşayamadıklarım ardımdan ağlarken, ellerimden birşey gelmemesinden korkuyorum. Kendimde bir iz bırakmağım için kızıyorum ve yine korkuyorum.
Boğazımda bir ilmek oluştu. Makasın bile kesemeyeceği kadar sertti, derindi. Daha çok acı veriyordu.
"Baban çok değerli bir insandı. Ölmesi bu dünya için çok kötülük"Dudaklarım titriyor, ve hala sadece yaşlar akmaya devam ediyordu.
"Biliyor Musun ben babamı son kez görmeye girmiştim. Tek bir şey ya, tek bir ihtimalin olduğunu zannederek gittim ben onun yanına. Ama gördüğüm şey bir depremin altında kalarak can vermek"Bana yaklaşan ölüm, düşündüklerimin inşaa ettiği ağrılı bir bedene doğru ilerliyordu. Kanayan ve titreyen bedenim, tüm hücrelerimi bir Ateş gibi parçalıyordu.
Ben o gece, herkesi affetmiştim. Emre'yi , babamı, annemi. Ama o gece herkesi kaybettim.
3 eylül 2016... ne olduysa o zaman oldu zaten.
"Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. İnşa ettiğimiz herşeyin altında kalmıştık"
"Bazen inşa ettiğin, kendi binanın altında kalırsın. Çünkü bu dünya, kötüler için çok güzel. Bu dünya tek bir gün aslında. Yaşadığımız herşey bir gün. Ölürken, insan tek bir gün yaşadığını hissedermiş. O yüzden herkes bir gün için ölür"
Ruhumun yaşanabilecek yerlerine ölümün pençeleri geçirilmiş ve o pençeler toprağı kazıdıkça daha da derinleşiyordum. Kendi sonuna giriş yaptığını zannederken askında karanlığa doğru asık atmışım.
Tufan elimi çekti ve doğruldu. Beni kendi yanına çekti ve yanın da oturmamı sağlarken kafasını indirdi ve parmaklarımın ucunda ki kendi kanına dokunurken , Dokunması, bir haykırışı beraberinde getirdi.
Dokunması, derinlerde çıkan çığlığın hemen ardından daha da yanmama neden oldu.
"İnsanlar neden bu kadar acı veriyor ki" hala parmakları parmaklarımın üzerinde ve sadece kana dokunuyordu. Meğerse gün boyu sakladığım yası şimdi yaşıyorum.
"İnsanlar acı verir, insanlar seni çırılçıplak ortada bırakıp gider. Sen kıvılcımken insanlar ateş olur. Dokunduğun an alevlenirsin. İnsanlar vahşi." Yumuşak sesi kanıma karıştı sanki, ve daha çok aktı. Düşündüm de Buraya gelmeden, o patlama olmadan önce ve o gece yaşanmadan önce evet, bende mutluydum. Yada öyle zannediyordum. Belki yine gerçek bir mutluluk değildi. Ama yinde de mutlu değil miydim?
"Babam ve annem çok küçükken ayrıldılar. Babam beni anneme vermedi. Yıllarca annemi hiç görmedim, tanımadım. Babam sadece işiyle ilgilendi. O hep katıydı, o hep disiplinliydi. Bana asla gülmezdi. Onun zengin ve başarılı kızı olmalıydım ben. Bana sevgi veren tek kişi Faruk abinin karısı Ayla teyzeydi. O kadar iyiydi ki, melekti. Çocukluğumun meleği oydu" derin bir nefes aldım. Bu hikayeyi anlatmamalıydım. Kapattığım o yarayı şimdi kendi ellerimle açtım. Bir anda tüm dünyam şu an yıkıldı. Ördüğüm o duvarlar gözlerimin önün bir bir
Çöktü.
Tufan müthiş bir dinleyiciyi. Hiçbirşeyi sormadı. Neden, niçin demedi. Sadece beni dinliyordu. Orada olduğunu bildiğim bir kalp vardı.
O hayatıma girmeden önce hayatım cehennem değildi. Keşke o patlamaya girmeseydim, keşke...
"Ben çok hatalar yaptım, dedin ya sen kıvılcımken insanlar ateş olur. İşte ben dediğin o ateşim. Ben çok yaralıyım, bununla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum" dediğim de bu kez saçlarıma kaydı.
Ne yaptığını biliyorum, acılarımı temizliyor. Acılarıma dokunarak ortak olup yükünü hafifletmeye çalışıyor.Duyularım açılmıştı sanki. Ve ben herşeyi hissediyordum. Alnımın ortasında ki damarın nabzını, dışarıda uçuşan kuşların kalbimden çıkan çığlığım karşısın da çıkardığı ses eşliğin de uçuştuklarını, rüzgarın karşısın da savrulan çimenleri... Sanki milyonlarca kulağım vardı. Sanki milyonlarca elim, ama hiçbirini hareket ettiremeyecek kadar uzun değildi ömrüm. Tek bir gün...
Cebinden çıkardığı yara bandını masaya bırakırken benim gözlerim masada kalmıştı onun gözleri ise sol göğsümün içinde ki kalbime odaklanmıştı. Sanki onu görebilme gücüne sahipmiş gibi en derinime apaçık baktı. Elini kaldırdı ve avucuyla baskı uygulayarak göğüs kafesimi okşadı. Bedenim değil, kalbim okşanıyordu. . Ona karşı koymadım nedense yanlış birşey yapacağını düşünmüyordum. İri gözleri sadece gözlerime bakarken kirpiklerinin uzun olduğunu bir kez daha gördüm. Bugün, birine bu kadar bakmam tehlikeliydi. Ama sanki yıllarca tanıyormuş gibi olmam, tuhaf hissettirse de sadece teslim oldum.
Üstümde ki beyaz tişörtümü hafiften sıyırırken yara bandını atan kalbimin hemen üstüne yapıştırdı ve gözlerimden düşen her yaş onun bileklerine damlıyordu.
"Derler ki, yara bantları yarayı iyileştirmek için değil acıyı gizlemek içindir" derin bir adamdı, ve ben böyle derin bir adamla ilk kez karşılaşmıştım.
"Bundan sonra acı çektiğin her an bunu göğsüne yapıştıracağım." tekrar önüne dönerken ben hala hüzüne odaklanmıştım. Bu yaptığı şey benim için öyle büyük bir şey ifade ediyordu ki, ben ilk kez önemsenmiştim mesela. İlk kez biri yaralarıma dokunmadan beni iyileştirmek istedi.
Olduğum yerde, sadece yan profilden baka kaldım. Bu adam için bu kadar yanılmışken, şimdi yaptığı şey.
"Teşekkür ederim" dediğim de dokunduğu yer öyle bir sızlıyordu ki, kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Gözlerimi usulca araladım. Kirpiklerimin göz kapaklarıma verdiği o ağırlık tüm hislerimi istila etti. Ben, acılarımı kirpik diplerime kadar saklayan bir kızdım. Şimdi ne oldu da gözyaşlarımla beraber hayallerimi sürüklüyorum. Tam şu an da zihnim iki yıl öncesine bir kez daha gitti. Emre'nin bana verdiği o yıkım getiren geceye.
"Tufan" dediğim de karanlık siyahı gözleri beni buldu. Nefesi dudaklarıma çarpıyor, beni baştan aşağı sarhoş ediyordu.
"Vücudun da neden bu kadar çok yara izi var" gözleri dudaklarıma kayarken bu soru onu şaşırtmamıştı. Tekrar gözlerime tırmandı ve gözlerini kapatırken derin bir nefes aldı . Bu nefes biraz daha sanki bir kokuyu içine çekmek gibi birşeydi.
"Hani derler ya en çok güvendiğin insanlar en çok canını yakan insanlardır. Bunlar hepsi en çok sevdiğim insanlardan gelen izler"
Tam da şu anı, Saklayacağım kalbimde, bir kurşunla beraber büyük bir delik açarak. Bu anı asla unutmayacağım.
"Bana neden anlatmıyorsun, sana birşey mi oldu. Ya da..." kelimeleri toparlayamadım ve sessiz Kalmayı tercih ederken tam o anda kapı açıldı.
"Hicran, niye karanlıkta oturuyorsunuz" defne odayı aydınlattığın da gözlerimi kıstım. Beni tufanın yanın da böyle samimi bir şekilde görürken ufak bir şaşkınlık geçirse de belli etmedi.
"Geldin mi, bende seni arayacaktım Bayadır yoksun da" sedyeden kalktım ve defnenin yanına gittim.
"Karakola gittim. Senin hasta, Tufanın da bir davası çıktığını söyledim"
"Sen harikasın. E Faruk abi birşey söyledi mi?"
"Belli etmedi ama ararım akşam onu falan dedi. Neyse ben ilaçları buraya bırakıyorum. Benim gitmem lazım. En azından birimiz karakolda olsun ki kimse şüphelenmesin" hızlıca kafamı salladım.
"Hemen geliyorum" dedim Tufana. Cevap vermeyen Tufan hala pencereden dışarıya bakıyordu.
Defneyle odadan çıktığımız da ikimiz de kapının önündeydik.
"Ne berbat gün ya" dediğin de gökyüzüne baktım. Uzun zamandır yıldızları böyle yakından ve parıldayarak görmemiştim.
"Biz ne yapacağız defne. Ezgiyi kaçıran her kimse biz davadan çekilmeyene dek bizi rahat bırakmayacak" sessiz kaldık. Şehrin kalabalığı gibi zihnim de kalabalık ve dolu doluydu. Yıllar önce nasıl içimde ki beni kafese kapattıysam bugün onu kafesten çıkardım. Bugün özgürlüğümün ilk günüydü.
"Cuma günü Levent gelecek ama kendim de bile değilim. Neye karar verdiğimi bile bilmiyorum" O an cumaya sadece iki gün kaldığına ve yarın Yasin'le buluşacağım aklıma geldi. Evet evet, zaten tam zamanıydı ya.
"Levent'le nasıl gidiyor yani illaki heyecanlısın ama of, birbirimize vakit ayıramıyoruz bile" defneiyle uzak kalmak bu hayattan istemediğim birşeydi.
"İşler git gide karıştıkça birbirimizi unutacak gibiyiz baksana. Levent konusuna gelirsek çok heyecanlıyım bakarsan. Şu an ona o kadar ihtiyacım var ki." Tek yapabildiğim şeyi yaptım. Defnete sıkıca sarıldım ve sırtını hafiften okşadım.
"Ben senin hep yanındayım. Yanlış dahi yapsan arkandayım" dediğim de defnenin dudakları titredi.
"Hicran, ben Levent'le konuştuğum da... Bir dakika bu yara bandı da ne?" Uçları kurumuş kanın izlerini taşırken göğsümde ki yarabandına değdi. Sanki o anda bir şimşek Çaktı ve bu evi kül etti. Biz de o yıkımın altında kaldık.
"Önemsiz birşey. Çizilmişti de ondan şey yaptım. Hadi sen geç kalma artık dikkat et kendine. Bugün Tufanın yanın da kalırım"
Bana birşey diyecekti, ama son andan vazgeçmiş gibiydi. Hissettim, bana söyleyeceği şey beni üzecek birşeydi. O yüzden duymak daha istemiyorum.
"Tamam, sende dikkat et." İnanmış gibi görünmese de fazla üstelemedi ve gitti. Arabanın can yakıcı sesi benden uzaklaştıkça uzaklaştı ve gözden tamamen kaybolana dek bekledim. Tenime işleyen soğuğa rağmen yıldızlara baktım. Neden kendimi ona açtım ki, neden kendimi böylesine suçlu hissediyorum ki. Ben kimseye güvenemezken neden daha iki günde tanıdığım birine güvenmek istiyorum.
"Burada kalmakta kararlı gibisin" kafamı hızla indirdim. Gelen kişiye bakarken, Tufanın ifadesiz yüzüyle karşılaştım. Yine parmaklarının arasın da bir sigara vardı ve buna muhtaçmış gibi titreye titreye içiyordu.
"Hava hoşuma gitti. Uzun zamandır Böyle sakin bir yerde kalmayalı uzun zaman olmuş" Aramız da bir duvar vardı. Ama bugün köprülerin yıkıldığını hissettim. Aramızda birşeyler varsa bile biz onları yıkmakta eminiz gibi.
"Burası benim doğduğum ev" dediğin de hemen yanında ki sandalyeye oturdum. Şaşırdım. O zaman bu adam babası mı oluyordu?
"Babam değil" dediğin de sanki aklımı okuyor gibiydi. Beni bu kadar iyi tanıması şaşırtıyordu. Belki de sadece bana özel değildir bilmiyorum.
"Giy şunu" dediğin de üzerinde ki ceketi çıkardı.
"Onu giyer misin, daha bugün vuruldun farkındaysan?" Ceketi geri itsem de bunu kabul etmedi. Beni kendine çekti ve ceketi omuzlarıma bıraktı. Saçlarım rüzgardan dalgalanırken, onun bana yaklaşmasıyla isyan bayraklarını geri çekti ve teslim oldu. Sanki daha da elektriklendi ve saç tellerim onun yüzün de dalgalandı.
Usulca kendimi geri çekerken itiraz etmeyi bıraktım.
"Ben alışkınım" dediğin de gülümsedim.
"Vurulmaya mı?" Neden şaşırmıyorum ki ben bu cevaplara. İsmi gibi Tufandı, karışık ve öldürücü...
Cevap vermedi. Sadece küçülen sigarasından derin bir nefes daha çekti.
Kafamı Tufanın görmeyeceği şekilde sağa eğdiğim de verdiği ceketin omuz kısmın başımı eğdim ve gözlerimi kapattım.
Bu koku....
Sanki zihnimin en derinlerine ulaştı.
Bu koku....
Küçükken düştüğüm bisikletten ağlayarak anneme koşup sarıldığım da ki o kokuydu.
Bu koku...
Annemin arkasından ağlayıp, babama sarıldığım o kokuydu.
Bu koku...
Annemi ilk terk edişim de bar da deli gibi içtiğim içkinin o kokusuydu.
Bu koku...
Bendim, emreydi, defneydi, kardeşim Tuğçe'ydi, annemdi, babamdı.
Bu koku, hem iyi şeyleri hatırlatıp hem kötü anılarımı tokat gibi yüzüme indirilen darbeyi hatırlatıyordu. Sanki ölümdü, kokusu sanki ölmeden o anda ki film şeridi gibi geçmişe sürüklüyor sonra derin bir sessizlikte kendini hapsediyordu.
Gözlerimi usulca açtım. Tufan hala eskisi gibiydi, beni gördü mü bilmiyorum ama görmüş gibi değildi. Dalmıştı, düşünüyordu. Onu bu kadar düşündüren şeyi merak ediyordum ama sormadım. Tıpkı onun bana yaptığı gibi bende onun sessizliğine ortak oldum.
"Hicran, bu davadan çekil"sessizliği bozup karanlığa ihanet eden ilk kişi oydu. Düşündüğü şey şimdi belli olmuştu işte.
"Aynı şeyi bugün defne de söyleyecek gibiydi" dediğim de karanlık siyahı gözlerine baktım. Ruhu cam kırıklarıyla dolu bir adamdı. Vücudunda ki o yarlar ve gözle görülen ruhunda ki o yaralar bu adamın ne kadar acı çektiğinin göstergesiydi.
"Ben bu davayı bırakamam. Şu an bize muhtaç biri var. Ne halde olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yok" dediğim de boğazım kurumuştu. Karanlıktan hiçbir şey görünmüyordu . Sadece kapının yanın da bir mum vardı ve bizi aydınlatabildiği kadar aydınlatmıştı.
Tufanın gözleri yine en derinlerimi görmüş gibi bakıyordu. Bu histen nefret ediyorum. O yüzden gözlerimi hızla kaçırdım, korkakça, ihanet ede ede.
"Sana ne olacağı umurun da değil mi."
"Babam derdi ki, eğer polis olacaksan kendinden vazgeçeceksin. Ben kendimden vazgeçtim. Kaybedecek hiçbirşeyim kalmadı." Babamın katı kuralları vardı. Mesela bana göre yanlış olan bir çok şeyi. En başta bu sözü. İnsan kendinden nasıl vazgeçer ki. Ama babam yapmıştı. Benden, annemden vazgeçmişti.
"Baban..." dediğin de kaşlarının arasında ki boşlukta şimşekler çakıldı sanki.
"Katı kuralları olan biriymiş, ama öldüğün de bir çok insan yasa boğulmuştu. Çünkü bir devrin Suat Erezi gitmişti. İnsanlar artık daha da güvensiz hissediyordu kendini. Baban için hazırlanan belgesel de mesela, insanlar asla kötü birşey söylemiyor. Herkes kendinden bir parça gittiğini söyleyerek ağlıyordu"
Sessizce çalan piyano gibiydi sesi. Huzur ama aynı zamanda can yakıcı. Ben usulca kafamı sallarken benim ne diyeceğimi merak eder gibiydi. Ama benim zihnim sadece birşeyle yankılanıyordu.
Benim babam ölmemişti. Bunu bilen sadece Defne ve Faruk abiydi.
"Öyle, insanlarda güzel izler bıraktı. Sen peki, senin annen ve baban" dediğim de Tufanın yüz kasları aniden gerildi ve çenesi kaskatı kesildi. Yine anlam veremediğim birşey oldu. Sanki bir mayına bastım ve kendi isteğimle de o mayını patlatıyorum. Her ne olacaksa işin sonun da ben ölüyorum.
"Öldüler" detaya girmeden konuyu kapatmak istercesine sustu ve başını geriye yasladı. Şimdi daha da şah eseriydi.
Ona başın sağolsun demekten çekindim desem yeridir sanırım.
"Gençler, bu havada oturacak kadar içiniz yanıyor herhalde. Tufan oğlum hadi yatağına. Bir iğne yapayım sana yarına dimdik uyan" saatlerdir görmediğim adam bu kez bana karşı soğuk değil Güler yüzle yaklaşmıştı. Şaşırdım bu ani değişimine.
Tufan yine tepkisiz kaldı ve ayağa kalktı. Sonra gözden kayboldu.
"Sağdan ikinci odayı da sana hazırladım. Hadi çok üşütmeden sen de geç yatağına"
"Teşekkür ederim" dedim ve yanan muma üfledim. Şimdi her yer karanlığa gömüldü. Biz o karanlığın bir parçası olarak gözlerimizi yumduk...
***
Zaman aktı, ve geçmişin o kanlı pençelerine bir kız çocuğu düştü. Kız çocuğu o pençelerin bedeni arasında artık daha güçlü ve daha korkunçtu.
Artık, Geçen her saniye ömrümden beni yitiriyordu. Gözlerimi usulca aralarken, derin bir nefes aldım.
Gelen mesaj sesine baktığım da Defneydi.
"Baban yine sıkıntı çıkarmış. Doktor sana ulaşamadığı için beni aradı. Beni hemen ara."
Mesajı tekrar tekrar okurken, hızla ayağa kalktım. O sırada aramak yerine mesaj attım. Birinin duymasından korkarak.
"Burada araç vs, hiçbir şey yok. Beni alabilir misin?"
Telefonu masanın üzerine koyduğum da dağılan saçlarıma baktım. Berbat bir haldeydim. Hala beyaz tişörtümün önün de kan lekeleri mevcuttu. Oda mahkum odası gibiydi. İçeri de tuvalet vardı. Bu her ne kadar beni şaşırtsa da şu an bunları düşünecek pek vaktim yoktu. Telefonu tekrar elime aldığım gibi tekrar yazdım.
"Üstüm berbat halde, gelirken üzerime birşeyler getirsene"
"Tamam çıktım yarım saate oradayım" diye yazdığın da , telefonu yine masaya koydum. Suyu açarken, parmaklarımın ucunda ki kana dikkatlice baktım. Unutmaya çalıştığım dünü yine gözlerimin önüne getirdim. Zihnim paslanmış mekanlardan sıyrılırken bu anı, zihnime iyi kazıdım.
Su, parmaklarımı temizlerken lavabonun rengi hafiften değişti. Parmaklarım temizlenirken, içimden birşey kopup geliyordu. Ben kopuyorum.
Göğsümde ki yara bandına baktım. yüzümde ki anlamsız gülümseme kafamı karıştırırken usulca onu okşadım. Sanırım bunu buradan çıkarmayacaktım.
Yüzümü yıkayıp saçlarımı topladıktan sonra biraz da olsa toparlanmış gözüküyordum.
Dışarı çıktım ve Tufanın odasına girdim. Tufan ayakta, ayna da yarasına bakıyordu.
"Uyanmışsın çoktan. Erkencisin" dediğim de bana bakmadı.
"Kendini daha iyi hissediyorsun sanırım, ağrın fal.."
"Hicran!" Gür sesini kulaklarım acıyla hissetti. Aniden kelimelerimi neşterle yardı ve kanını acımasızca akıttı.
Düşüncelerim tek tek dağıldı. Yüzü korkunçtu, sanki benden nefret ediyor gibiydi.
"Git buradan, hemen" dediğin de kaşlarımı çattım.
"Birşey mi oldu?" Gözleri önce tişörtüm de ki kana sabitlenirken gözlerini hızla kaçırdı. Dişlerini sıktı. İçinden kendine kızdığına adım gibi eminim. Sonra gözleri tekrar bana tırmandı ve bu kez göğsümde ki yara bandına takıldı.
Tıpkı bende onun gibi yara bandına bakarken, Tufan bir Kaç adımla yanım da bitti. Yakıcı kokusu burnum acıtırken, tek hamleyle yara bandırın tenimden ayırdı ve yere attı.
Şaşkınlık için de acıyla inledim. Canım yanmıştı, canımı yakmıştı.
"Ah! Napıyorsun sen"
"Unut tamam mı, dünü ve herşeyi unut. Şimdi git!" Gürledi. Bunu neden yapıyordu bilmiyorum. Ama ben şaşkınlıkla dudaklarımı araladım ve öfkeyle soludum.
"Bir daha sakın!" Dediğim de işaret parmağımı havaya kaldırdım."Bana dokunma!"
Ve hızla oraya terk ederken evden gürültüyle çıktım. Ne olmuştu bilmiyorum ama yaptığı şey yanlıştı ve geri dönülmeyecek bir hataydı.
Ayaklarım ve ellerim hızla titrerken defneinin geleceği yöne doğru adımladım. Bu erkekler hepsi aynı, hepsi aynı. Hiçbiri, hak etmiyor. Daha dün akşam farklıyken bugün ki tavrı...
Dakikalarca yürüdükten sonra ana caddeye çıktım. Araba, kısa süre sonra görünürken defnenin beni görmesiyle ani fren yapması bir oldu.
Tedirgin bakışları arasın da arabadan inerken ellerimi havaya kaldırdım.
"Birşey mi oldu, kaçman falan mı gerekti o yüzden mi buradasın?"
"Defne nefes al ve yavaşça ver. Bana hiçbir şey olmadı. Lütfen buradan hemen uzaklaşalım" dediğim de hızla arabaya bindim. Ama defne hala etrafına bakıyordu. Uzunca kornaya basarken Defne sonun da sürücü koltuğuna geçti.
"Hicran artık birşey söyleyecek misin, iyice aklım allak bullak oldu" kafamı geriye doğru yasladım ve derin bir nefes aldım.
"Tufan beni evden kovdu. Ondan uzak durmamı söyledi, oldu mu?" Dediğim de gergince kaşlarını çattı.
"İyi de neden?"
"Nedeni falan yok, bundan sonra sadece arkadaşım o kadar." Arabayı çalıştırmadan hemen önce bakışları bir kez daha beni buldu ve gülümsedi.
"Daha önce de sadece arkadaşın değil miydi?"
"Çalıştır arabayı da gidelim. Hem tişörtüm nerde. ?" Dediğim de arabayı çalıştırdı ve gözleriyle arkayı işaret ederken poşeti elime aldım. Yine beyaz bir tişört bu kez tek farkı üzerin de koca bir MEOW yazısı vardı.
Üzerim de ki tişörtü tek hamlede çıkarırken, defne direksiyon da kaçamak bakışlarıyla beni izliyordu.
Artık temizdim, üzerim de hiçbir kan lekesi vs. Birşey yoktu. Yani Tufandan bir iz yoktu artık
"Babam neden yine kriz çıkardı ki. Sabah seni aradığın da doktor birşey söylemedi mi?"
"Hayır, ama babanı zor zapt ettiklerini söylediler. Böyle kaçamak şekilde nereye kadar" sessiz kaldım. Buna verecek tek bir cevabım olmaması ne güzel.
"Gidebildiği yere kadar gitmeli. Kimse yaşadığını öğrenmemeli." Radyodan şarkı bulmaya çalıştım. İstediğimi kısa sürede almıştım. En sevdiğim şarkılardan biriydi. Emre aydın, duymak istiyorum.
Konuşmak istemediğim için başımı çevirdim ve pencereden dışarıya baktım. Camı sonuna kadar açtıktan sonra saçlarım serbesti ve rüzgar dağıtıyordu.
Düşüncelerim , pusuya yatmış kurşunlarım ona çevrilmesinden korkarak sükuta boğulmuştu. Zihnimde masum biri bardı benim onu kurtarma şansım varken yanından gözyaşlarıyla kendimi uğurluyordum.
Belki de, Onu öldüren bendim! Benim hissizliği öldürmüştür.
Hastanenin o boğucu otoparkına geldiğimiz de gözlerim yorgunlukla kapanmaya çalışıyordu. Biraz daha direndim ve kapıyı açıp bedenimi ittirdim.
"Direk doktorun odasına gidelim. Bakalım neden huysuz kesin birşey hatırladı" dediğim de defne usulca kafasını sallarken asansörle beşinci kata çıktık.
Beyaz büyük ve parlak masanın hemen arkasında ki bakımlı, ince bacaklı kadını görürken sakin bir tavırla yaklaştık.
"Kolay gelsin, İzzet beyle görüşecektik" dediğim de kadın koyu kırmızı dudaklarıyla tebessüm ederek bize bakıyordu. Sanki bunu yapması için önceden şartlanmış gibiydi. O kadar çok esmerdi ki, kırmızı ruj ona abartı kaçmıştı.
"İsminiz?" Dediğin de Defneye kısa bir göz attım.Karşısında ki küçük kızla cilveleşiyordu.
"Hicran Erez" dediğim de kadın telefonda bir tuşa bastı ve boynunu dikleştirdi.
"İzzet Bey, Hicran hanımlar burada, odaya ağırlamamı ister misiniz?"
Karşıdan gelen sesi sakinlikle dinledikten hemen sonra usulca kafasını salladı.
"Hemen efendim gönderiyorum" dedi ve telefonu kapatıp nazikçe bize gülümsedi.
"Buyurun kendileri sizi bekliyor" dedi ve bakışlarını bizden kaçırdı.
"Teşekkür ederiz, kolay gelsin" sadece gülümsemekle yetinirken defneye döndüm.
"Defneciğim çocuklarla oynaman bittiyse gidebilir miyiz artık" Defne hoşnutsuz bir şekilde ayağa kalkarken, el salladı arkasında bıraktığı çocuklara.
"Bir kaç gün sonra evlilik teklifi alacak bir kızım ben. Çocuklara alışmam lazım" dediğin de uzun bir kahkaha atmak istedim ama bu isteği o anda geri çevirmem lazımdı.
İzzet beyin kapısını çalmaya fırsat bulmadan kapıyı aniden kendisi açtı.
"Buyurun hicran hanım, ben de sizi bekliyordum" dediğin de ikimizin suratına uzun uzun baktı. Açtığı kapıdan içeri girdiğimiz de ardımızdan kapıyı kapattı. Biz yerlerimize geçerken üstünde ki beyaz önlüğü çıkardı.
"Birşey içer miydiniz?" Dedi ve masasının başına geçti.
"Teşekkür ederiz" gergince defneye baktım. İzzet bey Hemen ardından telefon açıp sekretere bağlandı.
"Kızım hiçbir bağlantı istemiyorum. Herşeyi geri çevir ve hiçbir hastaya bugün randevu verme. Kim gelirse gelsin benim olmadığını söyle" dediğin de telefonu hızla kapattı.
"Evet hanımlar hoşgeldiniz tekrardan" ellerini birbirine kenetledi ve masaya koydu. O an doktorların hep gri renkte bir gömlek giydiğini ve bileğin de gümüş renkte bir saat olduğunu fark etmeme ne demeli. tam şu anda gereksiz birşey düşünüyorum ne güzel.
"Teşekkür ederiz İzzet bey, bizi neden çağırdınız buraya?"
"Hicran hanım babanız hiç iyi durum da değil. Gittikçe hastalığı ilerliyor, daha çok asabileşmiş durum da. Her gün yatağa bağlamak zorun da kalıyoruz." Doğrudan gözlerime baktı. Bir süre benim ne dememi bekler gibi süre tanırken ben bu sürede sessiz kalmayı tercih ettim. Doktor, tekrar devam etti ben konuşmayınca.
Babamı yatağa bağlamak. Canı çok yanıyor mudur ki.
"Artık burada kalması tehlikeli. İnanın saklamakta güçlük çekiyorum. Onu buradan uzaklaştırmamız lazım" dediğin de bu kez tepkimi merak ediyordu. Ona istediği şeyi verecektim.
"Babama söz vermiştiniz. Sizin için herşeyi yaptı, burada başhekim olarak oturuyorsanız bunun sebebi sadece babam" dediğim de tehditkardı sesim. Bunu yapmaktan elbette ki nefret ediyorum ama baştan beri bize söz verdiği gibi olmalıydı.
"Anlıyorum ama duyulursa tüm kariyerim biter."
"Duyulmayacak" dediğin de bu kez defne konuşmuştu. Bu kez Defne İzzet beye bakıyor ve birşeyler söylemek için hazırlanıyordu.
"Bunu bilen sizinle birlikte sadece dört kişi var. Birbirimize güvenmekten başa çaremiz yok" dediğin de İzzet bey ikna olmuşçasına kafasını salladı.
"Şimdi babamı görebilir miyiz peki?"
"Görebilirsiniz. Benim biraz işim var, kendiniz gidebilirsiniz değil mi?" Usulca kafamı sallarken Defneyle birlikte dışarı çıktım. Sekreter kız, bize gülümsemeye devam ederken karşılığı çok kısa oldu.
"Kurnaza bak ya, adam sana elinden geleni yaptı sen hemen kendini kurtar, yok ya!" Defnenin kızgın cümlelerine karşı sadece derin bir nefes aldım. Biraz sonra beni karşılayan şeyin korkunçluğu ile yüzleşmek için hazırladım kendimi.
Asansörden bir kat aşağıya indik ve kapıyı hızla açtım. Defne dışarı da beni bekliyordu
Bizi yalnız bıraktı ve içeri girmedi.
Ben kapıyı açarken. İçeri de boğucu bir hava vardı. Belli ki uzun zamandır havalanmamıştı.
Babam pencerenin başın da dışarıyı izliyordu. Sessizdi, ortam olabildiğince sessizlikle örülmüştü.
Düşüncelerim , pusuya yatmış kurşunlarım ona çevrilmesinden korkarak sükuta boğulmuştu.
Artık, Şakaklarımda ki damlarlar cazırdıyordu. Acıyla kavruluyordum
"Baba" dediğim de hızla arkasını döndü. Yorgun gözleri beni bulurken, zihnim geçmişin tozlu sayfalarını karıştırdı.
"Hicran" dediğin de beni hatırlaması gözlerimi hızla doldurdu.
Alzheimer. Beynin de bir fare var ve tüm hızıyla anılarını yok ediyordu.
Uzun zamandır beni unutmuş, adımı dahi hatırlamıyordu. Şimdi ilk kez bana yabancı gibi bakmıyordu.
"Ne kadar havasız burası, biraz camı açalım" dediğim de yanından geçtim. Gözleri şaşkınlıkla bana bakıyordu ama ben inatla ona bakmayı reddettim. Sertçe yutkundum ve pencereyi açarken, rüzgar aniden yüzlerimizi şeytanın pençeleri gibi ezdi geçti.
"Annen, o nerede?" Etrafına baktı. Sanki annemi görmüş sonradan kaybetmiş gibi telaşla etrafında dönüyor.
"Baba, sakin ol"
"Onu getir bana, Serra'yı bana getir. Serra, Serra"
"Baba o gitti!" Yüksek sesim hızla onu durdurdu. Paytak adımlarla yanıma yaklaşırken, yüzünün bu kadar kırışması ve yaşlanması zoruma gitti. O hep güçlüydü oysa ki.
"Nereye gitti?"
"Sen aldattın onu. Terk etti bizi" Gözlerime baktı. Hiçbir tepki vermedi. Masmavi olan gözlerine denizi sığdırdı. Geçmişim karşıdaydı. Ben annem gitmeden önce tıpkı onun gibi yaptım. Telaşla etrafımı ararken babam kolumdan tuttu ve bana geçmişimin en ağır kelimesini, en aşağılayıcı kelimesini o zaman sarf etti.
"Aldattı beni annen. Başka bir adama gitti. Seni de terk etti" bunlar kitabın ilk sözleriydi. Yamuk yumuk yazılmış ve benim göz yaşlarımla mürekkebi silinmişti.
"Bugün ayın kaçı" dediğin de kaşlarımı çattım. Ne alakaydı bilmiyorum.
"10 Eylül" dediğim de pencereden dışarıya tekrar baktı.
"Turgutu çağır bana. Çok geç kaldım. Onu öldürmeden hemen O dosyayı bul bana. Herşey onun için de" oturduğum yerden hızla doğruldum. Neyden bahsettiği hakkın da en ufak bir fikrim bile Yoktu.
"Ne dosyası , Turgut kim baba" dediğim de babam gözlerini bana çevirdi.
"Nergisin kocası. Onu hemen bul, kaçmasını şöyle yaklaşıyorlar onlar." Tüm vücudum o anda dondu. O anda, kendime karşı savunmasız olurken aklım allak bullak oldu.
"Kimsenin suçu değildi, asıl katil benim."
Katil... o kelime babama yakışmayan en ağır kelime.
"Baba, ne diyorsun sen ne katili?"
"Birini öldürdüm. Turgutla beraber. Şimdi onun peşindeler. Git onu öldürmeden bul"
Turgut dediği kişi ezginin babasıydı, ama bildiğim kadarıyla yurt dışında ve ailesiyle ilgili irtibatı yoktu.
Zihnim bir kez daha katledilirken tüm sayfalar o anda yanmaya başladı. Bu kez ateşin en koyu rengiyle birlikte tüm sayfalar da aynı şey yazılmaya başladı.
Babam bir katildi...
Bölüm etkileşimi
