1.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Merve Kadir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 1.BÖLÜM

.Saliselerin saniyeleri kovaladığı gibi koşmaya başladım. Kelimelerim boynumdaki ipe dizilerek teker teker intihar etti. Kanımın önce uyuştuğunu, sonra da satırlara döküldüğünü hissettim. Uyuşuyor bedenim... Güçlü adımlarımın geride bıraktığı ayak sesleri yağmurun o cıvık sesiyle birleşiyor ve gökte bir şimşek çakıyordu. Gök, karanlığı bulutları parçalarcasına aydınlatıyordu. Ama bunu umursamayacak kadar öfkeliydi zihnim.Saat yok, zaman yok. Sadece ölüm var. Nefesim kesiliyor, artık bir an önce o mektuba kavuşmak istiyorum. Vücudum bu istekle, şimşeğin acı haykırışıyla parçalanıyor. Delik deşik oluyorum; her bir hücrem bir yerlere savruluyor.Kirpiklerimden düşen ince sızıyı yanaklarımda hissetmemin verdiği ağırlık, bir kez daha omuzlarımı düşürdü. Ben bir kez daha bu yükle eziliyordum.Söylediği o kadın karşımdaydı. Elinde de bir mektup."Mektubu istiyorum. Mektubu bana ver!" saygısızca ona bağırıyorum öfkeden. Kadın, paslanmış, yıllardan beri yıkanmamış kıyafetlerine rağmen hâlâ ışıl ışıl bakıyordu. Vücudundaki yaralar artık yüzünde de çıkmaya başlamıştı. Sanki gözlerinin etrafındaki her bir kırışık, gözyaşlarının acısını muhafaza ediyordu.Titreyen ellerimle mektubu açarken, mürekkebin o ağır kokusu burnumu istila etti. Anılarımın arkasına saklanan çocukluğum bana sesleniyordu. Gıcırtılı sesler uğulduyordu zihnimde; bir toz parçası gibi oradan oraya savruluyordum."Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl... Ben oradaki çizgiyim. O çizgide gizlenen korkuyum. Yaşanmışlıkların önünde duran bir katilim. Senden aldığım o mutluluk, bana getirilen dayanılmaz acıydı. Bir kalem gibi sadece yazdım ve hükmettim kelimelere. Hiç durup düşünmedim. Toyluktu belki de; acının dilimleneceği kuvvetli öfkeyi kabullenememiştim. 'Rüyalar bile geceleri bekler gizlice görünmek için' der Ataol Behramoğlu. Ben bekleyemedim. O safir gözlere aldanıp cehennem oldum."Hâlâ aç bir şekilde soluduğum hava yetersizdi. Ciğerlerim artık kabul etmiyordu. Derin derin nefes alırken, mürekkebe damlayan gözyaşım dayanılmaz bir acıyı daha sırtladı."Ölmek için fazla gençsin evlat..."Dudakları ince bir çizgi halindeydi, yıllara yenilmiş gibiydi. Mektubun devamını okumak için güç toplarken, yaşlı kadının hâlâ yanımda fark etmemiştim. Yine ona tutsak olmuştum işte, yine canımı yakmasına izin vermiştim. O zırhlarla ördüğüm duvarlar tek bir kurşunla yıkıldı. Ben o yıkık duvarın altında ezilerek can verdim. Ruhum kayboldu, ruhum bana karşı düşman oldu."Ölümün yaşı yoktur. Erken ya da geç, fark etmez. Arkandan ağlayan kimsenin kalmamasından sonra ne kadar genç olursan ol; adı belli, öldün işte."Kendimi devam eden mektuba mıhlanmış gibi hissetsem de gökyüzünden usul usul çiseleyen yağmura odaklandım. Üşümek içimdeki yangınlara iyi geliyordu."Ben hasta bir kadınım, ne zaman öleceğim belli olmaz..."Derin derin öksürürken, peçetesine damlayan kan lekelerini umursamadı bile."Neden durdun? Okusana mektubun devamını!"Belli ki o, bana vermeden önce okumuştu. O satırlar acımı deşmeye devam etse de mektubu bir kez daha açtım."Dilerdim ki, acını harmanlamak yerine hafifletecek bir şeyler yapayım. Su olsam, yağmur olsam... Yüreğine dokunan tek bir damla olabilsem. Ama senin hiçbir zerrene dokunamayacağımı biliyorum. Artık avuçlarıma doldurulan suyun berraklığı gitmiş durumda. Bu da demek oluyor ki, gerçekleri sükûnetle anlatamam.Yine aydınlık bir sokakta, yağmur çiselerken yaşlarının benim damlalarımın aktığı mürekkeple buluşması, suçumun ne kadar ağır olduğunun göstergesi. Biliyorum, ben senin katilinim. Ben o küçük çocuğun da katiliyim, kalbinin de, sevincinin de, parmaklarının da, gözlerinin de katiliyim...""Evlat... Mektubu bitirdikten sonra seni bekliyor olacağım. Kızma ona tamam mı? Ne olursa olsun..."Tekrar durdu kadın. Nefese ihtiyacı olduğu için zoraki bir sesle mırıldandı; sanki ölmeden önceki son nefesiydi."Ne olursa olsun, kızma kendine. Sorumlusu sen değilsin."Gitti. Kızaran gözleriyle son kez bakıp, sokak delisi sandığım o kadın gözü yaşlı bir şekilde uzaklaştı. Ben de ona aldırmayıp mektubun devamını bu kez daha büyük bir merakla, hiç durmaksızın okumaya devam ettim."Meğer uzun sandığımız bu dünya, korkup kaçmak ya da gurur yapmak için çok kısa. Senin hayatını çaldığım o gün, inan bana yaptığım en büyük hataydı. Ben sadece kendi bedenin katili olmadım; sende bıraktığım izlerin de katiliyim. Yirmi sekiz yıl boyunca beklediğin, hayallerini kurduğun o anne, sana mektubu veren o kadın. Eğer şu an bu satırları okuyorsan, sana kızım demekten utandığımı bil istiyorum. Anneni ve seni, kendi menfaatlerim için istemediğim bir hayata sürüklediğim için özür dilerim kızım. Sen benim hatalarım yüzünden ölmedin; sen yeniden doğdun. Şimdi mektubu bulduğun yere git... Hoşça... kal."Mektup titreyen ellerimden, ayağımın altındaki yağmur suyunun oluşturduğu küçük gölete düştü. Mürekkep suya karıştı ve her yer simsiyah oldu. Benim kalbim gibi...Parmaklarımdaki kanın çekilişini hissediyorum. Yıllardır hasretiyle, acısını bile sevdiğim kadını özlerken... Meğer az önce yanımdaydı. Ve ben onun sadece sokak delisi olduğunu düşünmüştüm.Ayağa kalkarken, zihnimin etrafındaki anılar birer birer sıyrılıp yankılandı:"Baba, nerede annem? Onu çok özlüyorum, bu evde yapamıyorum onsuz.""Annen yok, annen öldü! Bizi bırakıp gitti. Duydun mu beni? Haydi sen de git, sen de bırak beni!"Onu bırakmadan önceki son kelimelerdi. "Annen öldü" demişti. Ama yaşıyordu. Saatler önce mektubu aldıktan sonra kaçtığı dar sokağa girerken bir ambulans sesi işittim...Hasta bir kadının, onun gibi hasta bir evladın kalbinde çınladı o siren. Ona koşmaya giden yol, onun ölümü oldu. Bu da babasının son kötülüğü oldu.Elimdeki kâğıdın cazibesine kapılmıştım. Öyle özenle yazılmışlardı ki, kelimelerin hepsi sanki ipe dizilip intihar ediyor gibiydi.Karşımdaki kadına baktım. Ağlamaktan gözleri şişmişti."Nesrin Hanım, acınızı anlıyorum ama müsaadenizle size birkaç soru sormam gerekiyor."Gözü yaşlı kadının yüzüne baktım."Bunu kızınız yazdı, öyle değil mi?""Evet, Ezgi kaybolmadan önce yazmış. Bunun gibi birçok kâğıt var. Ben elime ne geldiyse onu getirdim, işiniz için bir ipucu olur diye."Kâğıda bir kez daha baktım. Aslında normal görünüyordu; acı çeken, yıllarca annesini arayan bir kızın dramatik hayatını anlatıyordu. Bir dedektif olarak sezgilerimin bu kadar yoğun çalışması normal miydi, bilmiyorum."Babasıyla arası nasıldı peki?"Kadın gözlerini kaçırdı. Saklayacak çok şeyi vardı; söylemesi ya da söylememesi gereken sırlar... Ama kızı için mecburdu."İyi değildi ama yine de geçinip gidiyorduk. Bizim Ezgi biraz dik başlıydı, beyim de kızardı; 'Kız dediğin hanım hanım olacak' derdi."Kafamı salladım. Kadın, yaşlarını serbest bırakırken yaşadığı acıya rağmen anlatmaya devam etti:"Naif bir kızdı. Yazmayı çok seviyordu. Bana hep, 'Yazarken bir şeyleri anlatıyorum aslında' derdi. Ne anlatıyorsun diye sorduğumda, 'Her şeyi anne, her şeyi anlatıyorum; insanlığı, aşkı, acıyı, nefreti...' derdi."Duraksadı. Hızla nefes alıp verirken elleri titremeye başladı."Tamam Nergis Hanım, biraz sakin olalım. Kendinizi iyi hissettiğinizde tekrar devam ederiz.""Kızımı bulacak mısınız hanım kızım?""Elimden geldiğince... En kısa sürede."Kalbime dokunan kâğıda son bir kez göz atarken sırtımı sandalyeye yasladım.♣️️ 2 Hafta Sonra ♣️Sokak lambalarının aydınlattığı kaldırıma doğru ilerlerken, yine o tanıdık his tüm bedenimi istila etti. Bana olan bakışları, kaleme dokunuşu, konuşması... Hissettiğim şeyin tarifi yoktu, kelimeler bu yoğunluğa direnmeye çalışıyordu. Karanlık, gecenin gizemini daha da gün yüzüne çıkarırken yavaştan insanların kalplerini yakıyordu sanki.Zihnim onun baş parmağındaki silah dövmesiyle aydınlanıp sönerken, usulca gözlerimi sahilin serin rüzgarına teslim ettim.Düşünüyorum... Mesela neden o silah dövmesi beni bu kadar ürkütüyordu ki? Ben o kadar suçlu tanımışken, üstelik o suçluların gözlerine doğrudan bakma cesareti bulmuşken; her gün belimde taşıdığım o silahın sadece ufak bir çizimi neden beni bu kadar huzursuz ediyordu?"Sence de çok tuhaf değil mi?"Yutkundum. Denizin sonsuzluğu gibi cümlelerimi de boşluğa uğurladım. Bugün hava benim için başka türlü esiyordu."Tuhaf olan ne?"Kulaklarımı çizen o sesle bakışlarımı kıvırcık saçlarına çevirdim. Defne, aynı karakolda görev yaptığım en yakın arkadaşımdı. İkimiz de polistik; benden farkı cinayet masasında çalışmasıydı. Ben kayıp şahıslara bakıyordum ama babamdan miras kalan meslek aşkıyla cinayet dosyalarıyla da yakından ilgileniyordum."Bugün gelen o adam... Dedektif olarak aramıza katılan yeni komiser."Defne’nin bıyık altından hafifçe gülümsemesiyle başımı sola çevirdim. Sahilde koşturan çocuklara baktım; birbirlerine su sıçratırken hiç olmadığı kadar mutlu görünüyorlardı. Anlamsız bir ifadeyle yüzümün gülümsediğine emindim."Yani diyorsun ki sen şimdi, bu gizemli adam ilgimi fazlasıyla çekti ama bana yüz vermiyor, doğru mu anladım?"Kaşlarımı çatıp sahte bir kızgınlık takındım yüzüme."Defne, bunu da nereden çıkarıyorsun? Sadece teşkilatın gerçek bir dedektife ihtiyacı vardı. Hem biliyorsun ki Ezgi davası tüm Türkiye'nin sahiplendiği bir dosya. Acaba gelen kişi gerçekten doğru kişi mi, onu tartmaya çalışıyorum.""Doğru olmasa, bunca insanın arasından o seçilmezdi değil mi?""Orası öyle ama... Bu davanın asıl sahibi benim, o yüzden çok dikkatli olmam lazım."Defne sessizce beni dinlerken, ayağım parmaklarına kadar uzanan denizin serinliğiyle derin bir nefes aldım."Bugün benim için de pek iyi geçmedi.""Ne oldu?"Defne ellerini arkaya verip bacaklarını uzattı. Kıvırcık saçları rüzgârın şiddetine göre usul usul havalanıyordu."Beş yaşında bir kız çocuğu arıyorduk kaç gündür, biliyorsun zaten. Bugün cesedine ulaşıldı. Üzerinde annesinin parmak izi vardı."Defne’nin gözlerindeki o derin hüzne çarptım. Kendi yüzümün nasıl göründüğünü bilmiyorum ama en az onun kadar hissettim o acıyı."Hicran... Annesi ya, annesi! Onu öldürmüş olamaz, değil mi?""Bilmiyorum," dedim kafamı sağa sola sallayarak. "Beş yaşında bir kız çocuk ne yapmış olabilir ki? Annesi sonuçta ama henüz kesinleşen bir şey yok, her şey meçhul."Defne sessizce onayladı. Çözüm için her kelimenin ne kadar değerli olduğunu bildiğinden, susmayı tercih ediyordu."Ama asıl katili bulacağım, çok az kaldı."Tam o sırada telefonu titredi. Birkaç mesaja göz atarken dudağını hafifçe ısırdı. Arada bir onu izlediğimin farkında bile değildi. Kafasını dağıtmak için soru sormadım; zaten kafamda çözülmeyi bekleyen o kadar çok düğüm vardı ki..."Yarın Ezgi'nin bilgisayarındaki şifre çözülecek büyük ihtimalle. Ama bundan sadece Faruk Bey'in haberi var. Çemberi kendimce olabildiğince daralttım."Defne beni dinlemiyor gibiydi. Telefonun ekranından kaldırdığı başıyla, ekrandan yansıyan ışık yeşil gözlerini daha da belirginleştirmişti."O zaman davanın sonuna yaklaşıyor olabilirsin. Kızın her şeyi o bilgisayardadır.""Öyle ama yine de 'bitti' demek için çok erken."Kısa bir sessizlik anında, Defne’nin elindeki telefonu refleksle çektim."Ne yapıyorsun iki saattir o telefonla?"Mesajlar kısmına hızla göz atarken, ekranda gördüğüm son yazı gözüme çarptı: "Gelemeyeceğim, üzgünüm...""Ya Hicran, kaç defa söyledim böyle yapma diye!"Telefonu elimden kapıp ekranı kararttı. Ne gördüğümü anladığımı fark edince bakışlarını kaçırdı ve avucuna doldurduğu kumları usul usul yere dökmeye başladı."Defne... Bana bakar mısın? Neden benden kaçıyorsun? Ben senin en yakınınım. Seni yargılayacağımı düşünüyorsan yanılıyorsun."Defne yüzüne savrulan saçlarını bileğindeki yeşil tokayla hızla toparlayıp bana baktı."Aynı şeyi düşünüyorsun değil mi? Onu oyaladığımı, onun beni umursamadığını...""Ben sadece senin üzülmeni istemiyorum. Seni ağlarken görürsem, Levent'in elinden çekeceği var, benden söylemesi."Gözleri dolu dolu baktı bana. Bu, minnet dolu bakışlarından biriydi. Derin bir nefes aldı; göğüs kafesi inip kalkarken gözlerini gökyüzüne çevirip alt dudağını dişledi. Ağlamamak için direndiği o kadar belliydi ki..."Çok yoğun bu aralar. Amerika'daki master eğitimi için gitti... 'Giderken geleceğimiz için' demişti. Onu anlamaya çalışıyorum, yoruluyor haliyle ama ben onu çok özlüyorum."Kısık, denizin hırçın sesine nazaran daha kırılgan bir sesle konuşuyordu. O konuştukça sanki deniz ayaklarımıza daha hızlı çarpıyordu."Onun seni sevdiğine inanıyor musun?"Gözlerime baktı telaşla. Bende bir şeyler arar gibi gözleri yüzümde gezindi ve usulca kafasını salladı."Seviyor... Sevmese neden devam ettirsin ki? Hem bu kez iki hafta sonra kesin geleceğine söz verdi. Affettirecekmiş kendini."Usulca Defne'nin elini tuttum. Ona ne kadar güç verebilirdim bilmiyorum ama sadece gülümsedim."Eğer sevdiğini hissediyorsan, o zaman birbirinize biraz zaman tanıyın. Üstüne fazla gitme. Döndüğünde her şey yoluna girecek, emin ol."Duymak istedikleri tam olarak buymuş gibi yüzü aydınlandı. Ne kadar iyi bir dostum olduğumu bilmiyorum ama söylediklerimi içtenlikle söylediğimden emindim."Hadi artık sümüklü, ağlamayı bırak da kalkalım. Yarın uzun ve yorucu geçecek."Burnunu sıkarken gözlerini kapattı."Heeey! Acıdı ama!""Acısın diye yaptım zaten!"Ayağa kalktıktan sonra, bana her daim ağır gelen çantamı omuzladım. Arabamıza doğru yürürken gülümsüyorduk; o arabayı ikimizin dişimizden tırnağımızdan artırarak, kaç gün aç kaldığımızı bilmeden ortak biriktirdiğimiz parayla almıştık."Bu sefer ben kullanacağım!" dedim sesimdeki çocuksu iddiayla."Daha dün sen kullandın, yaptığına tam anlamıyla mızıkçılık denir!""İyi, aman hemen ağlama, al kullan!" Anahtarı ona fırlattım. Zafer kazanmış gibi güldü; benim yaptığım ise sadece gözlerimi kısmak oldu."Ne zamandır böyle sahil keyfi yapmıyorduk, iyi geldi sanki..." Defne'nin çelişkili sesiyle arabaya binerken onu onayladım.Eve vardığımızda ikimiz de yorgunluktan bitap düşmüştük. Işığı bile açmadan odalarımıza çekildik. Üzerimdeki kıyafetlerden kurtulurken kendimi yatağa bıraktım.Hep başını yastığa koyduğu an uyuyan insanlara özenmişimdir. Yıllardır bende bu lüks olmamıştı. Zihnim o kadar çok şeyle meşguldü ki, uyumayı bırakın bazen yemek yemeyi bile unutuyordum. O yüzdendir ki geceleri hiçbir zaman sevemedim.Gece lambasının bıraktığı loş odada gözlerimi kapattım. Olanları, olacakları bir kez daha geçirdim zihnimden. Beni ürküten o silah dövmesini... Hissettiğim her neyse, yarın için fazlasıyla endişe vericiydi.Belki de sadece fazla şüpheci biriyim. Bence öyle; babadan kalma tek özellik olsa gerek.Telefonumun ısrarla çalmasıyla gözlerimi açtığımda, ani kalkışımdan dolayı ellerim zangır zangır titriyordu. Neden insan sabahın köründe aranırdı ki? Zaten uzun bir gün olacaktı, bir saat daha uyumama neden izin vermiyordunuz?Telefonu elime alıp arayanın Yasin olduğunu görünce, içimdeki tüm titremenin yerini derin bir soğukluk aldı. Yasin, dijital dünyada ne var ne yok bilen, dâhi sayılabilecek bir bilgisayar kurduydu."Günaydın Yasin... Rüyanda beni gördüğünü söyle, çünkü başka kimse bu saatte arayamaz da!""Saat kaç olursa olsun arayabileceğimi söylemiştin.""Kesin başardın, değil mi? Şifreyi kırmayı başardın!""Yasinden kaçar mı kızım hiç? Bekliyorum seni, çabuk gel."Telefonu kapattığımda kalbim deli gibi çarpmaya başlamıştı. Bu kadar erken olacağını tahmin etmiyordum. İşte bu harika bir haberdi; günüm şimdiden mükemmel başlamıştı bile.Hızla kalkıp duş aldım, ardından kıyafetlerimi giyindim. Saçımı sıkı bir at kuyruğu yaparken Defne'ye kısa bir not yazdım:"Ezgi'yle ilgili yeni bir gelişme oldu, çıkmam lazım. Arabayı alıyorum, karakolda görüşürüz."Notu kapıya yapıştırıp evden çıktım. Asansörün düğmesine bastıktan sonra gelmeyeceğini anlayıp hızlı adımlarla merdivenlerden koşarak inmeye başladım. Bitiyordu işte; bu işin sonuna adım adım yaklaşıyordum."Bugün neşelisin."Duraksadım. Sokağın karşısında duran, üstü başı perişan haldeki yaşlı adama baktım. Her gün buradaydı. O an, bugüne kadar ona neden burada olduğunu hiç sormadığımı fark ettim."Harika bir haber aldım Yasin... Şey, yani günümün kötü geçmesine imkân yok!"Belli ki içmişti. Elindeki şişeden bir yudum daha alırken yüzünü ekşitti ve kirlenmiş sakallarının arasından güçlükle konuştu:"Bir gün daha yalnızlığa merhaba... Bugün bazı kararlar aldım. Hayata bir kez daha mesafeliyim artık. Bir kez daha güçlü, bir kez daha yenilmiş..."Avuçlarından destek alarak ayağa kalktı. Aramızda pek mesafe yoktu. Yırtık kıyafetleriyle burukça gülümserken şişeyi havaya kaldırdı:"Bu şişeyi bugün Yıldız Ablam için kaldırıyorum. 'Sevmeler yalan olunca gitmeler kolay olur' demişti... O da gitti, çoktan gitmiş de ben benden gitmesine izin vermemişim."Öylece kaldım. Yüzümdeki burukluğun tarifini yapamazdım. Adam usulca elini kaldırdı, hoşçakal der gibi başını salladı ve paytak adımlarla sokaktan uzaklaştı.Kimdi bu adam? Bilmiyorum. Ve bu zamana kadar neden onunla hiç konuşmadığımı, arabaya binerken kendi kendime sorguladım. Yalnızdı ve dinlenmeyi hak eden bir öyküsü olduğundan emindim. İlk işim yarın onunla konuşmak olacaktı.Arabayı Yasin'in evine doğru sürerken radyoda Yıldız Tilbe çalmaya başladı. Nasıl bir tesadüftü bilmem ama hoşuma gitmişti. Sesi biraz daha açıp gaza yüklendim. Sabahın ilk saatleri olduğu için yollar sakindi.On dakika sonra Yasin'in hem evi hem de ofisi olarak kullandığı sokağa giriş yaptım. Arabayı uygun bir yere park edip kapıyı çalmamla, sanki kapıda beni bekliyormuş gibi anında açılması bir oldu."Ayakta mı bekliyordun, ne bu hız?""Aradığım dakikadan beri kapıdayım desem?"İçeri girip ceketimi çıkarırken nazikçe elimden aldı."Gözlerini parmaklarımdan çekirdek gibi ayırma Yasin, evlenmedim, alyans yok yani!"Yüzük olması gereken parmağımı sallarken usulca elimi tuttu."İstersen doldurabilirim o parmağı.""Teşekkür ederim, elimi yerinde bırakman benim için yeterli."Koridora doğru yürümeye başladım. Kırmızı tonlarının hâkim olduğu, dağınık ama sıcak bir evi vardı. Çalışma odasına adım attığımda ise o dağınıklığın kelime anlamı gözlerimin önünde şekil değiştirdi."Bu kadar ekran arasında aklını kaçırmamış olman mucize."Uzun bir kahkaha attı. Yan gözle onu süzerken etrafı incelemeyi ihmal etmedim."Yıllardır böyle yaşıyorum, alıştım."Kendi etrafında dönen sandalyesine otururken boydan aşağı beni süzdü. Bu bakış hiç hoşuma gitmemişti."Bilgisayarı alabilir miyim?" dedim net bir sesle.Kaşlarını havaya kaldırdı: "Önce akşam yemeği sözü istiyorum.""Yasin, çocuk değiliz ikimiz de. Bugün çok işim var, bilgisayarı alıp hemen çıkmam lazım.""Tamam, alma demiyorum ki... Hem illa bugün ver demiyorum. Mesela perşembe günü? Tam beş gün müsaade sana, işlerini halledersin."Derin bir nefes aldım. Yasin'e ilk kez işim düşüyordu ve bunun karşılıksız kalmayacağı aşikardı."Peki... Perşembe saat yedi de alırsın beni karakoldan.""Harika, anlaştık! Al bakalım emanetini."Beyaz kasalı, kenarları pembe olan dizüstü bilgisayarı uzattığında gözlerim doğrudan ekrana kilitlenmişti."Teşekkür ederim." Hızla arkamı dönerken Yasin arkamdan gelmeye başladı."Sana kahve yapabilirdim aslında, hiç mi vaktin yok?"Vestiyerdeki ceketimi üzerime geçirirken hızlıca cevap verdim: "İnan olsaydı kalırdım. Kendine çok iyi bak!"Bilgisayarı havaya kaldırıp gülümsedim."Tekrar sağ ol!""Ne demek, her zaman."Klasik Yasin. Hiç değişmemişti. Umarım perşembeye kadar bir aksilik çıkmazdı. Şu an bunu düşünecek lüksüm yoktu.Tekrar arabama bindim. Karakol buraya çok yakın olduğundan beş dakikada vardım. Saat o kadar erkendi ki beni görenler şaşırdı. Kısa selamlaşmaların ardından kendi odama doğru yürüyüp kapıyı açtığımda, gördüğüm manzara karşısında olduğum yerde çakılıp kaldım.Oydu. Silah dövmesi olan o adam.Siyah gözleri beni bulduğunda kaşları çatıldı. Bir dakika ya... Asıl şaşırması gereken bendim! Bu saatte, burada, benim odamda ve üstelik masamın karşısına kendi masasını kurarak ne arıyordu?"Erkencisiniz."Parmağındaki kalemi hafif bir sesle masaya bıraktı. Geriye yaslanıp gözlerime anlamsız bir ifadeyle baktı."Gece boyu çalıştım."Kaşlarım havaya kalktı. Gerçekten şaşırmıştım."Neden buradasınız peki? Benim odamda yani..."Tekrar kâğıtlara dönmüştü ki, gözleri yeniden beni buldu."Faruk Bey'in fikriydi. Bana sorarsanız, birlikte çalışmamız iyi bir fikir olacak gibi."Kendi masama geçerken usulca kafamı salladım. İşte fırtına kopuyordu ve ilk gerçek sınavımız başlıyordu."Anladım... Ama keşke bana haber verme gereği duysaydınız. Özel eşyalarım da buradaydı.""Masanıza dokunmadım. Sadece dosyalara kısa bir göz attım ve almam gereken notları aldım."Uzaktan yayılan o keskin kokusunun verdiği huzursuzlukla kıpırdandım. Bu kadar sert olmasına gerek yoktu. Umarım onunla çalışabilirdim.Bilgisayarı masaya bırakırken, Tufanın dikkatle bana bakması beni biraz terletti. Ama önce içindekileri benim görmem gerekiyordu."Bilgisayar sizin mi?"Kafamı hareket ettirmeden gözlerimi kaldırdım."Evet.""Güzelmiş," dedi şüpheci bir ses tonuyla.Sessiz kalıp ekranın açılmasını beklerken önümdeki not kâğıdını hazırladım. Tufanın hâlâ üzerimdeki bakışlarını hissediyordum. Bir şeyler sezmişti ama belli etmemeye özen gösterdim.Mail kutusunu açtığımda her şey önüme serildi. Sayısız mesaj vardı; geneli yazdığı hikâyeleri öven okurlardı. Ancak kaybolmadan önceki son iki gün içinde, Enes Yayar adında biriyle yoğun bir şekilde mesajlaşmıştı.Kimdi bu?Kimseye cevap vermeyen kız, neden bu adamla bu kadar çok konuşmuştu? Resme tıklayıp görseli zihnime kazıdım."Bana yalan söylüyorsunuz, değil mi? O bilgisayar sizin değil."Bakışlarımı hızla kaldırdım. Karşılıklı masalardan öfkeyle bana bakan adama bakarken boğazımı temizleyerek yutkundum."Bunu da nereden çıkarıyorsunuz?""Hicran Hanım, biz bir ekibiz. Eğer ortada bir bilgi varsa, bunu benimle de paylaşmak zorundasınız. Buraya sadece bu masada oturmak için gelmedim."Kelimeleri tane tane seçerek konuşmuştu. Hem tehditkâr hem de haklıydı. Neden ısrarla bu adama güvenemediğimi bilmiyordum ama söylediklerinde sonuna kadar haklıydı.Tam cevap verecektim ki Faruk Bey'in odaya girmesiyle kelimeler boğazımda düğümlendi.Faruk Abi... Babamın en yakın dostu. Eşini iki yıl önce kaybetmişti. Alya Abla o kadar müthiş bir kadındı ki, sanki dünyaya herkese iyilik dağıtmak için gelmişti. Yıllarca çocuğu olmamıştı, sonra hamile kalmış ancak ne yazık ki karnındaki bebeğiyle birlikte vahşi bir şekilde öldürülmüştü. Katilinin kim olduğu uzun süre bulunamamış, ama ansızın karakola gelen genç bir adam cinayeti itiraf etmişti. Herkes inanmak istediği şeye inanmıştı; ama ben gerçeğin çok daha farklı olduğuna emindim.Faruk Abi'yle aram çok iyidir. Bana olan sonsuz güveni sayesinde birçok dosyayı birlikte çözmüştük. O benim sırdaşımdı."Hicran, neler oluyor? Attığın mesaj doğru mu? Ezgi'nin bilgisayarını kurtardın mı?"Telaşla Tufan'a baktım. Kaşlarını çatmış, gözlerinden ateş saçar gibi bana bakıyordu."Faruk Bey, ben bu davadan çekiliyorum!"Elindeki dosyayı gürültüyle masaya bırakan Tufan, Faruk Abi'nin şaşkın bakışları altında ayağa kalktı."Ne dediğinin farkında mısın evladım sen?""Gayet farkındayım! Dün geceden beri ofisteyim, bilgi toplamak için uyumadan çalışıyorum; ama ekip arkadaşım bu bilgisayarın Ezgi'ye ait olduğunu bile benden saklıyor!"Oturduğum sandalyeden yavaşça kalktım. Gözlerim sadece Tufan'daydı."Ben...""Hicran, doğru mu bu?"Usulca kafamı salladım."Eğer bir ekibsek, her şeyi bilmem gerekir, öyle değil mi? Bu davada tek başımıza değiliz. Eğer iş ayrımı yapılacaksa, biz bu maçı şimdiden kaybetmişiz demektir!"Faruk Abi şoke olmuştu. Benim böyle bir şey yapmayacağımı bildiği için benden gelecek açıklamayı bekliyordu."Sadece... İlk önce benim incelemem gerektiğini düşündüm. Elbette paylaşacaktım.""Bence artık yalan söylemeyi bırakın derim size.""Ne yani, bana yalancı mı diyorsunuz?" Öfkeyle Tufan'a döndüm."Aynen öyle diyorum! Kimseye güveniniz yoksa, bu davayı gidin tek başınıza çözün o zaman!"Seslerimiz odayı doldurmuştu."Çocuklar! Lütfen biraz sakin olun, burası çocuk parkı değil!"Faruk Abi'nin otoriter sesiyle susmak zorunda kaldık. Hâlâ öfkeyle soluyorduk."Hicran, bu yaptığının yanlış olduğunu biliyorsun değil mi?" Faruk Abi bana cevap hakkı tanıyordu. Başımı öne eğip Tufan'dan gözlerimi kaçırdım."O yüzden bundan sonra her şeyi birlikte hareket ederek yürüteceksiniz. Tufan deneyimli bir dedektif, ona güvenebilirsiniz."Güvenmek... Bundan pek emin olamasam da mecburen başımı salladım."Güzel. Madem kavganız bitti, bana son gelişmeleri aktarın. Hicran, seni dinliyorum."Derin bir nefes aldım. Öfkem hâlâ tazeydi ama işin ciddiyetini biliyordum."Bilgisayardaki mail adreslerinde kuşkulu bulduğum bir isim var: Enes Yayar. Kaybolmadan iki gün önce bu isimle uzun yazışmaları olmuş. Normalde kimseye cevap vermeyen kız, bu adamla saatlerce mesajlaşmış. En son buluşma noktasını kararlaştırdıktan sonra ortadan kaybolmuş."Önce Faruk Abi'ye, sonra Tufan'a baktım. Tufan dikkatle, hatta gözünü bile kırpmadan beni izliyordu. Bu yoğun bakış tenimdeki ısıyı artırırken, sıkı topladığım saçlarımı hafifçe gevşetme ihtiyacı duydum."Saat 11.12... Kaybolmadan sadece üç saat önce. Üç saat on beş dakika, birini yok etmek için fazlasıyla yeterli bir vakit."Tufan masasından kalkıp yanıma doğru ilerledi. Bilgisayarı önüne çekip masaya doğru eğildiğinde, o baş döndürücü kokusu bir kez daha tüm dengemi bozdu. Sanki geçmişten, çocukluğumdan kalma bir anıyı tetikler gibiydi."Eski bir fabrikada buluşmuşlar. Bu fabrika iki yıl önce yanmıştı... Demirören Fabrikası."Tam o anda Faruk Abi irkildi. İkimiz de şaşkınlıkla birbirimize baktık. Bunun sadece bir tesadüf olması imkânsızdı.Çünkü orası, Alya Abla'nın öldürüldüğü yerdi."Hemen! Hemen bir ekip kur Hicran! Etrafta ne kadar kamera kaydı varsa topla, hadi, hadiiii!"Masamdaki silahı hızla alıp belime yerleştirirken Tufan benden çok daha profesyonel ve sakindi; ben ise içerideki fırtınayı bastırmaya çalışan biri gibiydim.Odadan çıkmadan hemen önce Faruk Abi'ye baktım. Berbat görünüyordu; sanki bir dakika içinde on yaş yaşlanmıştı. Karısını hala ne kadar çok sevdiği her halinden belliydi.Kurabildiğimiz en hızlı ekiple Demirören Fabrikası'na doğru yola koyulduk. İkimiz de gergindik, ikimiz de nefes almayı unuttuk. O an, Defne'yi gün boyunca hiç görmediğimi fark ettim. Çıkarken karakolda da yoktu. Her neyse, bu iş biter bitmez arayacaktım."Üç saat orada ne yapmış olabilirler ki? Sizce de burada atladığımız bir şey yok mu?"Polis arabasında yan yanaydık. Tufan kuşkulu gözleriyle uzun süre sadece yüzümü inceledi; sanki asıl suçlu benmişim gibi."Bilmiyorum... Cevabını birazdan birlikte göreceğiz."Telefonuna bir mesaj düştü. Benden biraz uzaklaşıp ekranı açtığında, gördüğü şeyle tüm damarlarının gerildiğini fark ettim. Kötü bir şey olmuştu; hatta kötüden de öte bir şey... Telefonuna hızlıca bir şeyler yazdı, sonra sildi ve cebine attı. Gözleri tekrar beni bulduğunda gerginliği doruktaydı.Ve gözlerim yine, ısrarla işaret parmağındaki o silah dövmesine takıldı.Bakışlarımı camdan dışarı çevirip telefonumu çıkardım ve Defne'ye mesaj yazdım:"Göremedim bugün seni, birkaç saate işim biter. Merak ettim, iyi misin?"Telefonu cebime koyduğumda Tufan'ın bakışlarını sırtımda hissediyordum ama arkama bile dönmedim.Şimdi... Hepimiz uçurumun kenarındaydık. Hepimiz korkuyorduk. Hepimiz hayatta kalabilmek için geriye doğru adımlıyorduk; arkamızda bizi bekleyen daha büyük bir uçurumun olduğundan habersiz.Hissiyatımın peşindeki bu adamı yakalamak isterken, aslında kendi felaketime koştuğumu biliyordum. Binlerce ses, binlerce çığlık vardı kafamın içinde. Ve ben, o seslerin beni tüketeceğini bildiğim halde gelmesine izin veriyordum.Artık varmiştik. Arabalardan inerken komiserin gür sesi saniyelerin akışını kesti:"Arkadaşlar, herkes dört bir yana ayrılsın! Bulabildiğiniz tüm kamera kayıtlarını istiyorum!"Demirören Fabrikası... En son iki yıl önce gelmiştim buraya. O zaman Alya Teyze sağ bulunur umuduyla çaresizce beklemiştim. Şimdi ise tüm o acı hatıralar zihnimde yeniden canlanıyordu."Hicran Hanım, burayı gören tek bir kamera kaydı var. Bu taraftan gidelim."Nereden biliyordu ki burada kamera olduğunu? Çıkmaz sokak gibi görünen bu yerde...Gösterdiği yere doğru ilerlerken karanlığın içine batıyorduk."Burada sadece bir kamera olduğunu nereden biliyorsun?""Küçükken burada çalışmıştım. Hemen arkada birkaç dükkân var, muhtemelen oradan giriş yapmış olmalılar. Kamera kaydı olan tek nokta da orası."Karanlıkta başımı salladım."Burası çok karanlık.""Bir polis için fazlasıyla korkaksın.""Korkaklıkla alakası yok, karanlığı pek sevdiğim söylenemez.""Öyle bile olsa, iş gereği her şeyi bir kenara bırakıp duygularınızı öldürmelisiniz."İticiydi, gıcıktı, sinir bozucuydu. Gözlerimi karanlıkta ona doğru kıstım. Benden uzundu, omuzları iriydi. Tişörtünün altındaki kaslı yapısı belirgindi."Ben duygularımı işim için bile öldürmekten yana değilim. Bizi biz yapan zaten duygularımızdır."O önde, ben arkasında yürüyordum. Polis olan bendim ama sanki o beni koruyormuş gibi bir his vardı havada. Tam o an durduğunda, aramızdaki mesafeyi hesap edemediğim için bedenim sert sırtına çarptı."Ah!"Duracağını tahmin etmediğim için kısa bir an birbirimize temas ettik."Seni sen yapan sadece budur."Silah dövmesinin olduğu işaret parmağını göğsüme, tam kalbimin üzerine bastırdı. Sanki gerçek bir silahı bana doğrultmuş gibiydi. Kalbim o an göğüs kafesimi parçalayacak gibi çarptı; boğazım kurudu, kulaklarımda hafif bir çınlama başladı.Konuşmadım. Ağzımı bile açamadım. Tufan'ın karanlıktaki o keskin yüz hatlarını seçebiliyordum. Benden uzaklaşmak için hamle yaptığında, arkasından değil yanından hızla geçmek isterken ayağım taşa takıldı."Ah!"Yere doğru kapaklanırken ellerim sert bir zemine değil, yumuşak ve yapışkan bir şeye çarptı.Bu bir taş değildi. Toprak ya da demir de değil...Bu bir insandı."Tufan!"Avuçlarıma bulaşan sıvının ne olduğunu karanlıkta göremesem de kokusundan ve sıcaklığından kan olduğuna emindim."İyi misin?""Burada... Burada biri var!"Tufan telefonunun fenerini açtığında, gördüğüm manzara karşısında kelimenin tam anlamıyla dondum kaldım.Yerde boylu boyunca yatan gencin yüzünde tek bir kâğıt parçasından ibaret bir yazı yapıştırılmıştı.İşte zamanın durduğu o saniye... Ellerimdeki kana baktım; parmaklarım zangır zangır titriyordu.Tufan cesedin yüzünü kaplayan kâğıdı dikkatle alırken telefonun ışığını daha da yaklaştırdı. Büyük harflerle yazılmış o lanet cümleyi okurken nefes almayı unuttum:"BU DAVADAN VAZGEÇİN. YOKSA HEPİNİZ TEK TEK ONUN GİBİ ÖLÜRSÜNÜZ!"Polis olduğum gerçeği aniden beynime balyoz gibi indi. Belimdeki silahı hızla kavrayıp ayağa kalktım ve etrafı taradım. O an, yerde yatan çocuğun yüzüne daha önce hiç dikkatli bakmadığımı fark ettim.Yavaşça eğilip parmağımı boynuna götürdüğümde karşılaştığım yüzle ikinci ve en büyük şoku yaşadım.Bu... Enes Yayar'dı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

62okunma 13beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18