1. bölüm / 1
ZAREF1 Bölüm: Zedelenmiş kırıntılar
Bölümler 1Şu an: 1 Bölüm: Zedelenmiş kırıntılar
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm 1:Zedelenmiş kırıntılar
Bölüm sözü
''Zihin bir hapishane, kalp bir mahkeme; hükmü veren ise görünmeyen bir güç.''
⏱
Saatler önce şehrin o gürültülü havası artık geride kalmıştı; ama onun yerine geçen rahatsız edici sessizlik, bütün tüylerimi diken diken ediyordu. Camdan dışarıyı izleyen gözlerim ilk önce babama kaydı. Suratında buz gibi bir ifade vardı; ama gözlerindeki hesaplayıcı ifade bir şekilde kendisini belli ediyordu.
Annemde ise durumlar daha karışıktı. Gözlerinde dingin bir sakinlik olsa da cama yaslanmış, derin düşüncelerin esiri olmuştu.
Bu garip, sessizlik dolu ortam insanı rahatsız etmekten başka bir şey yapmıyordu, ve ben de o sessizliğin en ücra köşesindeydim. Bir nebze olsun içimdeki bu hissin gitmesi umuduyla elimi sırt çantasının içerisinde duran kullaklığıma attım.
Kulaklığın gümüş rengi arasında dalgalar oluşturan kırmızı şeritler vardı. İçindeki siyah kulak yastıkları olan kısmı oldukça yumuşak bir görüntü veriyordu. Telefonun ekran kilidini açıp kulaklığı Bluetooth'a bağladım. Dakikasında arka planda açılan kısık sesli müzikle zihnimin başka diyarlara sürüklendiğini hissediyordum ve bu his her şeye bedeldi.
Gözlerimi camdan dışarıya çevirip derin bir nefes aldım. Dışarıdaki özgürce uçan kuşları ve ormanın içerisinde koşan karartıları görünce kendimi kapana kısılmış bir hayvan gibi hissettim o an.
Başımı biraz yana çevirip iyice grileşen gökyüzüne baktım. Grinin en güzel ve büyüleyici rengine bürünen gökyüzü sanki başka bir boyuttaymış gibi hissettiriyordu; öyle saf ve muhteşem bir görüntüsü vardı ki...
Kulaklığımdan gelen hafif müzik sesiyle zihnim bulanıklaşıyor ve beni başka bir boyuta götürüyordu. Kulaklığımdaki müzik sesi alçaldıkça arka fondaki ritimle uyumlu bir şekilde, tüyleri diken diken eden tıslama sesi artmıştı. Bunun üzerinde fazla durmadım; omuz silkip dinlemeye devam ettim. Normal bir ritmin fon müziğiydi işte.
Ama tıslamalar azalmak yerine artmaya devam etmişti. Kaşlarımı çattım ve kulaklığı kulağımdan ağır hareketlerle çıkartıp arabanın içerisindeki ortama odaklandım. Aynı sessizlik hâkimdi ortama; ama o tıslama sesleri de müziğin içerisinde olamayacak kadar gerçekti.
Tuhaf bir şekilde müzikle uyumlu ve senkronize ama bir o kadar da gerçekti ve tınısı zihnimde yankılanıyordu. Sanki zihnimde bir çatlak vardı ve o ses, çatlağın içerisinden sızmış bir lanetti. İşin ürkütücü kısmı ise o tıslamaları hâlâ duymamdı. Kulaklığı çıkartmıştım ama o sesler beni terk etmemişti; aksine daha da çoğalmışlardı. Zihnimde yankılanan her bir tıslamayla, sanki zihnimdeki tüm sesleri susturabilirmiş gibi ellerimi sıkıyordum. Kahretsin.
Tıslamaların hâlâ zihnimde birer davul edasıyla yankılanmasını hissediyordum. Issız bir sessizliğin içerisindeki rahatsız edici çanlar çalıyordu ve ben o çanları nasıl susturacağımı bilmiyordum. Bir tereddütle kulaklığımı geri taktım. Sesi yine kısıktı; bu sefer daha sakin ve ruhu yatıştıran bir melodisi vardı. Ve o tıslama sesleri hâlâ devam ediyordu; ama o kadar yüksek ve rahatsız edici değildi bu sefer.
Sonunda tıslamalar yumuşak bir ritim kazanırken başımı cama çevirip dışarıyı izlemeye başladım. Yemyeşil, yüksek ağaçlarla dolu ürkütücü bir ormandı burası. Havanın grileşmesi atmosferi ağır bir yükle dolduruyordu. Tam bir korku filmi teması vardı burada: hava kararıyor, bir ormandayız ve konuşmayan gizemli ebeveynler var.
Düşündüğüm şeylerle tedirgin olurken başımı sola çevirip dikiz aynasına bakmıştım. ve babamın gözleriyle göz göze geldim. Onun gözlerindeki o soğuk, hesaplayıcı bakış anbean değişip ortaya karanlık, parıltılı bir hâl alırken boğazıma bir yumru oturdu. Sanki birisi kalbime bir korku tohumu ekmişti.
"İyi misin Kayra? diye değerlendirdi. O gülümsemeden sonra kanı çekilmiş gibi olan yüzümü toparlamak için yüzüme zoraki bir tebessüm kondurup dikiz aynasından derinlemesine bana bakan koyu gözlere bakarken boğazım kurumuştu ve bir türlü sesimi bulamıyordum.
İçim ürperiyordu be.
Yüzüme zorunlu bir gülümseme yerleştirdim ve kahverengi irislere baktım. "İyiyim baba, sadece... biraz üşüdüm." demiştim ellerimi birbirine sürterken.
Gözlerini kısarak bana bakmaya devam ettiğinde bunun bir yalan olduğunu biliyormuş gibi başını biraz yana yatırıp alaycı bir tavırla gülümsedi. Sağ ön koltuktan birkaç hışırtı sesi geldiğinde bakışlarımı oraya çevirdim. Annem, koltuğunda geriye dönmüş ve şaşkın bakışlarla bana bakıyordu.
"Bu havada mı bir tanem? Hava 34 derece... Hasta mısın sen?" Elini alnıma ve boynuma koyup ateşimin olup olmadığına bakarken gözlerinde farklı bir bakış vardı; ama tam olarak ne olduğunu anlayamıyordum. Donuktu... Aynı babamın gözleri gibi. Sesinden sadece soğukluk hissedilebilirdi. Hoş, zaten çocukluğum deney tüplerinin arasında olan bu iki insanla geçmişti. Annem ve babam... İkisi de saygı gören birer bilim insanıydı. Onların bu bilimle yönetilen ve bazı tehlikeleri olan dünyaları bazen kafa karıştırıcı ve ulaşılmaz geliyordu benim gözüme.
Annemin alnımdaki elini tutup, her ne kadar endişesi yalan ve düzmece de olsa sakinleşmesi adına elini dudaklarıma yaklaştırıp yumuşak bir tüy kadar hissedilmeyen bir öpücük bırakmıştım avuç içine. Gözlerimi annemin yeşil gözlerine çevirdim. Belki gözlerinde bir sevgi kırıntısı görürüm diye düşünüp ümitlenirdim hep. Ama hayır; ikisinin gözlerinde de hep bir soğukluk vardı.
Aramızda hiçbir zaman ailevi bir bağa sahip olmadığımız için bunu artık takmıyordum; ama ilkokulda bunun nedenini çok düşünmüştüm ve mantıklı bir neden bulamamıştım. Gözlerimden ötürü olduğunu bile düşünmüştüm.
İnsanların bakışlarını umursamazdım ama ailemin bir bakışı benim içimde bir soru yağmuruna neden olurdu. Öyle ki bir şeyle uğraşırken hep aklımın bir köşesinde yer edinirdi. Yeteri kadar mükemmel olmadığım için olduğunu bile düşündüm. Her şeyi mükemmel yapana kadar tekrar tekrar çalışıp gecemi gündüzüme katardım, sırf onların gözlerinde bir parça sevgi kırıntısı görmek uğruna. Lens takmayı sevmeyen ben artık lens takıyordum.
Onlar gibi soğukkanlı olmayı öğrenmiştim artık. Geride kalan, elinde tuttuğu oyuncak ayısının tek gözü çıkmış ve bana hüzünlü gözlerle bakan o çocuk artık yoktu. Gitmişti. Çünkü büyümek demek, çocuk tarafının altın bir kafese kapatılması demekti.
Bu ne kadar zor olsa da onu o kafese ben kapatmıştım. Ama onun güvende olabileceği tek yer de orasıydı. Ve insanlar... Kendileri gibi olmayanı sevmezler.
Avucumun içerisindeki elin çekilmesiyle düşüncelerimden sıyrılmıştım. Gözlerimi anneme çevirdiğimde koltuğuna geri oturduğunu gördüm. Yine düşüncelerinin arasında kaybolmuştu. Babam da yola odaklanmıştı. Yüzündeki ifadeye bakılırsa o da bir şeyler düşünüyordu. Her ne düşünüyorsa parmak boğumları direksiyonu sıkmaktan beyazlaşmıştı. Canını sıkan bir şey olduğu belliydi.
Saatler sonra araba ilk defa yavaşlamaya başladı. Başımı cama çevirip geldiğimiz yere baktım. Hâlâ ormanda olduğumuzu gördüm ama daha tenha bir bölgesindeydik. Gitmemiz gereken yerin eski araştırma tesisi olduğuna emindim. Oysa bu kafa karışıklığı, kaşlarımı kaldırarak babama bakmamı sağladı.
Elimi temkinli bir şekilde kapı koluna uzattım. Sağlam bir şekilde tuttuğumdaysa babama bir soru yöneltmek için duruşumu düzelttim: "Ne oldu baba... Neden buraya geldik?"
Dikiz aynasından babama bakarken olabilecek her şeye karşı kendimi hazırlıyordum. Elim kapı kolunu sıkıyordu; her an bu kolu çekmek ve kaçmak için hazırlıklıydım. Kalbim patlayacakmış gibi hissediyordum. Arabanın motoru hafif titredi ve ardından durdu.
"İn Kayra, geldik." Babamın her zamankinden daha soğuk olan sesi, buz gibi içimi dondurmuştu. Bu da bana bir 'kaç!' uyarısı veriyordu.
Hafif bir şekilde kafamı sallayıp kapıyı açtım. Dış dünyanın soğuk rüzgârı üzerime doğru eserken arabadan inmek tehlikeli hissettiriyordu. Derin bir nefes verip arabadan indim ve kapıyı da arkamdan seri bir hareketle kapattım. Birkaç saniye yerimde dururken aklımdan kaçış planı yapıyordum. Sırtımdaki hafifliğin rahatsızlığıyla kafamı arkaya çevirip kontrol ettiğimde sırt çantamın sırtımda olmadığını fark ettim.
Geri arabanın kapısına uzanıp kendime doğru çektiğimde arabadan 'klik'diye bir ses geldi ve açılmadı. İçime sinen panik duygusuyla kapıyı zorladım; ama ne kadar çekersem çekeyim açılmıyordu. İçime yüklenen sinirle kafamı kaldırıp babama baktım. Ona baktığımda dudağı sağa doğru kıvrılmıştı ve yavaş hareketlerle cebindeki araba anahtarını alarak kafasının hizasında tutup salladı.
"Bunu mu arıyorsun?.. Kayra."
Bakışlarım babam, anahtar ve araba arasında sıkışıp kalmıştı. Elimi babama uzatıp avuç içimi açıp kapattım; niyetim beni zorlamadan anahtarı bana vermesiydi. Ama o anahtarı cebine attı. Kollarını göğsünde birleştirip bana meydan okurcasına tek kaşını kaldırmıştı.
"Artık kendi yollarını bulman gerekiyor, öyle değil mi?"
Ağızımdan küçük bir kıkırdama çıktı. Yıllardır bana dediği şey buydu. Ne zaman bir şeyde başarısız olursam dediği şey asla değişmiyordu.
Derin bir nefes aldım ve o kahve irislere çevirdim gözlerimi. İkimiz de gözlerimizi kaçırmazken: "Merak etme, ben kendi yollarımı bulmayı biliyorum." diye karşılık verdim. "Şimdi anahtarı ver." anahtarı vermezse arabayı kendi yöntemlerimle açmak zorunda kalacaktım.
Onaylamazca bir mırıltı çıktı dudaklarının arasından ve usulca elini kaldırıp arabanın camına üç kez tıklattı. Bu ses sanki beynimin içerisindeki sinir sisteminin fazlaca uyarıldığını hissettiriyordu. Sessiz bir odanın içindeki cam sesinin yankılanan hâli gibiydi.
Rahatsız ediciydi.
Beynimde yankılanan bir tıkırtı vardı ve o tıkırtı sesi cam sesinin ta kendisiydi: tak tak tak. Sanki bir transa girmiştim. Bir yandan camın o tak tak sesi, bir yandan kulaklarımı sağır ediyordu.
Bunlar gerçek değildi; zihnimde yankılanıyordu sadece.
Başımın döndüğünü ve görüşümün bulanıklaştığını çok az da olsa anlayabiliyordum. Bacaklarımdaki güç bir anda çekildiğinde düşmemek için elimi kaldırıp arabaya tutundum. Yer sanki deprem oluyormuş gibi titriyordu.
Eğer o gün babam, canı kadar sevip sakladığı o bilim projesini beni kaçırıp fidye isteyenlere verseydi belki de zihnimde bunlar yankılanmazdı. Ama reddetti... ve o da oğlunu kaybetti.
Daha çok da o su dolu akvaryumda kaybetmişti.
Omzuma koyulan elle kendime geldiğimde hızla kafamı kaldırıp elin sahibine baktım. Hatırladığım şeyler içimi yakıyordu. Onların gözünde evraklar kadar bile değerimin olmadığını biliyorum... ama bir gün umuyorum ki beni severlerdi. Ama iş işten çoktan geçmiş olacaktı. O gün onları karşılayacak bir Kayra olmayacaktı; ölen bir çocuğun ruhu olacaktı.
Babam bana o soğuk gözleriyle bakıyordu. Buraya neden geldik bilmiyordum ama içimdeki ses bunun tehlikeli olacağını söylüyordu.
Ben düşüncelerimde bir girdap misali dönerken babam omuzlarımdan tutarak beni hafifçe öne doğru ittirdi; önden yürümem için. Ama benim arabayı açmam gerekiyordu ve çantamı almam lazımdı. Hayır, çantayı çok sevdiğimden değil; içerisinde taşıdığım şok tabancası orada kaldığı içindi bu tutumum.
İçimdeki sinir katsayısı tavan yaparken ben sadece düşünüyordum ve bir plan yapıyordum zihnimde kaçmak için; ama aklıma iyi bir plan gelmiyordu ve zamanım kısıtlıydı. Aklıma gelen planların hepsi fevri bir davranış tutumu sergilememi olanak tanıyordu.
Düşünürsem zamanım tükenir.
Derin bir nefes verdim. Bunu yapacağıma inanamıyordum. Fevri bir davranış... ve bunu yapan, kişi de benim.
Hızlı bir hareketle arkamı döndüm ve hiç vakit kaybetmeden yumruk yaptığım sağ elimi cama geçirdim. Cam parçalanıp kırıkları elimi keserken tek düşündüğüm şey neden bunu yaptığımdı; ama yapılmış bir şeyi sorgulamak işe yaramazdı.
Çantayı elimle tuttuğum gibi ensemdem ve kolumdan tutulup toprağa sırt üstü yapışmam bir oldu. Ne olduğunu anlamak için dirseklerimin üzerinde yükselip baktığımda o soğuk bakışların artık öfkeli bir yanardağı gibi yandığını görmüştüm.
Ne yalan söyleyeyim, onu ilk defa böyle görmüştüm. Normalde soğuk olan o bakışların şimdi bir yanardağ edasıyla yanması, beni hiç çıkışı olmayan bir yola sürükleyeceğinin sinyallerini az çok veriyordu ve benim endişemse tam olarak burada başlıyordu.
Onlar birer bilim insanıydı.
İşaret parmağını tehditkâr bir şekilde salladı ve bir adım attığında uyarırcasına bana doğru baktı. "Sakın!" dedi. Tehdit edercesine, adım adım bana yaklaşırken gözüme öfkeli bir boğa gibi geliyordu. Yanıma kadar geldiğinde yukarıdan bana baktı, çantayı sert bir şekilde kendisine çekti, fermuarı açtı ve içerisindekileri yere döktü. Ben kıpırdamadan, çantanın içerisinden dökülenlere bakıyordum.
Birkaç dakika sonra çantanın içerisindeki her şey yerdeydi. İstediği şeyi bulamamış olacaktı ki yerdekilere bir bakış atıp kafasını bana çevirdi. Bakışlarındaki şüphe her şeyi ele veriyordu; çantanın içerisinden o şok cihazının çıkma ihtimalinin yüksek olduğunu o da çok
iyi biliyordu. Ama yoktu.
Ortada sadece etrafa saçılmış kitaplar vardı.
Kaşlarımı çatarak kitaplara baktım. Şimdi hepsi kirlenmişti! Rahatsızlıkla derin bir nefes verdim, ellerimi yere yaslayarak kalktım, tam karşısına gelerek durdum ve çantayı elinden sertçe çekerek aldım. Hızla yere eğilerek kitapları çantaya düzenli bir şekilde dizmeye başladım.
Son kitabı da yerleştirdiğimde yerimden doğruldum, yüzüme alaycı bir gülümseme yerleştirip babama baktım. Yüzündeki ifadeye bakılırsa bozguna uğramış görünüyordu ve bu da beni keyiflendiren bir diğer etkendi.
"Aradığını bulamadın mı yoksa?" Alaycı ses tonuyla konuşmam onu sinirlendiriyordu; çünkü babam ciddiye alınmamayı hiç sevmezdi. Ben de bunu bile bile damarına basmaktan geri durmazdım ama dozunu kaçırmamak şartıyla. Yoksa başıma ne gelebileceğini ben bile bilmiyorum ve öğrenmek bile istemezdim.
Omuzumu ittirerek beni önüne aldı. Gözleri sinirle parlarken, "Yürü," dedi kayanın sertliğini andıran sesiyle. Onu şu anda sinir etmek, görünmez bir iplikle belayı kendime doğru çekmekle aynı şey olurdu. Bu yüzden sesimi bile çıkarmadan yürüdüm; bana eşlik etmesine izin verdim.
Büyük ağaçlarla dolu ormana girerken nefesim daralıyordu. Sanki boğazımı sıkan görünmez bir el vardı ve tam kaburgalarımın iç kısmında, gerginlikle bütünleşmiş bir ağırlık hissediyordum.
Yürürken elini omuzumdan hiç çekmemesi ve beni yönlendirmesi sinirimi bozan bir şeydi; ama daha çok, tuttuğu omuzumu sıkıp durmasıydı. Yanımda duran elimi cebime sokup oradaki sert demiri parmaklarımın arasına alıp sıktım. Babam çantayı çekip almadan önce şok tabancasını cebime saklayabilmiştim.
Ormanın derin sessizliği bir gölge gibi üzerimize düşüyordu. Normalde sessizliği severdim ama bu, insanın içini korkuyla dolduran ve rahatsız eden sessizlikti; bunu sevmem mümkün değildi.
Yürürken etrafı inceliyordum. Annemin yanımızdan gelen sakin adımlarına nazaran dudağının hafif yana kıvrılması, içindeki heyecanın bir göstergesiydi. Babamınsa gözlerindeki o hınzır pırıltılar, iç ürperten türdendi.
Hafif esen rüzgâr yaprakları dans ettirirken, bir karartı geçti ağaçların arasından. Ne olduğunu tam görememiştim bile ama bildiğim bir şey varsa, o da insanların o kadar iri olmadığı ve dört ayak üzerinde durmadığıydı.
O şey iriydi ve dört ayak üzerinde duruyordu. O şey her ne ise, umarım bir daha karşılaşmam.
İçime oturan huzursuzlukla cebimdeki metali daha sıkı kavradım. Bir plan lazımdı bana; ikisini de tek yakalayabileceğim ve etkisiz hâle getirebileceğim bir plan.
Adımlarımı aniden durdurduğumda ikisi de durup bana bakmıştı. Bakışlarındaki şüphe tohumlarını gözle görülür bir şekilde görüyordum. O şüphe tohumlarını onlar toprağa ekip büyütmeden halletmem gerekiyordu. Şayet o tohumlar büyürse, bunun sonucu olarak vücuduma bağlı olan kablolar olacağına emindim.
Onlar bana anlamsızca bakarken ben sadece ona bakıyordum. "Çalılıklara gidiyorum." dedim ve hızla ikisine de bakmadan sağ tarafa doğru yürümeye başladım. Arkamdan gelen kurumuş yaprak ve dal kırılma sesleriyle onun da peşimden geldiğini anlamış oldum. "Malum, ormandayız; seni tek bırakmak olmaz." diyen sesi sinirimi bozmuştu.
"Emin misin? Eşini orada tek başına bıraktın." Buna karşılık beklemeden omuz silkti, sanki umurunda değilmiş gibi. "Ona bir şey olmaz, merak etme; başının çaresine bakmayı bilir annen." Ses tonundaki anlamsız sakinlikle bir bütün olan beden hareketleri fazla sakindi.
Yürürken sessizliğimizle birlikte kayboluyorduk. Eğer yanımda o olmasaydı, kulaklıklarımı takar, sessizliğin ve huzurun paha biçilemez keyfini sürerdim.
Kararan hava, ortamı kasvetli bir ambiyansla şekillendiriyordu. Şu an onun her yerde peşimde olması, kendimi izlenen ve kaçması engellenmeye çalışan bir numune gibi hissettiriyordu ve bunu bilinçli bir şekilde yapması, zaten gergin olan atmosferi daha da geriyordu.
Yeterince uzaklaştığımıza karar verince durdum. Benimle senkronize bir şekilde adımları durunca, sol çaprazımda bulunan ağacın yanına gidene kadar peşimden gelen adım seslerini dinledim. Ben hızla ağacın arkasına geçerken, o da diğer tarafında bekliyordu.
Yalanımın gerçekçi gözükmesi için elimdeki su şişesinin kapağını yavaşça açtım ve ağacın altına doğru dökmeye başladım. Arada bir ayağımı kıpırdatarak ayağımın altındaki yaprakların ses çıkartmasını sağlıyordum. Şişedeki su yarılanıncaya kadar ağacı suladım.
Bu kadarının yeterli olduğunu fark ettiğimde kapağı kapattım.
Sol elimle cebimde tuttuğum şok tabancasını cebimden çıkarttım ve yanımda tutarak arkama gizledim ağacın arkasından çıktım. İçimde bastırılmış bir yanardağı da harekete geçmişti o an. Sinir, tüm vücuduma dolanan bir iplik gibi beni mahvediyordu; dolanıyor ve tek tek düğüm oluyordu. Bana ait olmayan bir yola girmişim gibi hissediyordum;
Nefeslerim yavaşlamış, bakışlarım avına tetikle yaklaşan bir yırtıcı edasıyla bana bakan adama yakalanmıştı. Beni görünce yaslandığı ağaçtan ayrıldı ve yanıma doğru gelmeye başladı. Her adımında bakışları daha da alevleniyordu gözlerine baktığımda dümdüz gözlerime dikmiş bana o bakışı atıyordu.
Kontrol bende bakışı
Her şeyin kontrolü zaten onda oldu; her zaman, elleri rahatlığını belli edercesine yine kumaş pantolonunun ceplerindeydi.
Her adımında bu orman daha çok daralıyordu. Avucumun içerisindeki metalin soğukluğu bana güven verirken, onun varlığı tehdit edercesine kaburgalarımın kasılmasını sağladı. İçimdeki duyguların arasında çırpınıp kaybolmamaya çalışan o minicik kırıntı, sadece bir beklentiden ibaretti.
Elimi arkamdan çıkararak şok tabancasının görünmesini sağladım. Ona doğru doğrulttuğum anda adımları, sanki yere çivilenmiş bir tahta parçası gibi, anında yürümeyi kesti. Gözlerinde ilk defa tereddüt içerisinde olduğunu gördüm.
O kontrolcü adam ilk defa tereddüt içerisindeydi.
Babamın gözlerinde ilk kez gördüğüm o tereddüt saniyeler sürmüştü sadece, ama o saniyeler yıllardır üzerime örttüğü görünmez zincirlerin bir halkasını gevşetmeye yetmişti.
Şok tabancasını ona doğrulttuğumda kolumu titretmedim. Kalbim hızla atıyordu, evet; ama korkudan değil. Bu, içimde yıllardır bastırılan bir öfkenin, bir benliğin kendini özgür kılma şekliydi.
"Bir adım daha atarsan," dedim. Sesim düşündüğümden daha sakindi. Kaşları çatıldı, dudaklarının kenarı gerildi. O an fark ettim: Babam tehlikelere alışkındı ama belirsizliğe gelemezdi. Kontrol edemediği şeyler onun dünyasında yer edinmezdi.
"Yapamazsın," dedi. Sesi sakindi ve hâlâ emirdi. "Cesaret edemeyeceğin şeylerle oynamamalısın," diye devam ettiğinde dudaklarımdan alaycı bir ses çıktı. Hâlâ yapamayacağımı sanması komikti. Oysa kaçırıldığımda kendimi kurtarmak için ne yapmam gerektiğini bilmiyordu; ne yaşadığımı, sadece bu ailenin içerisinde doğduğum için yaşamıştım.
Yani bir hiç uğruna.
Parmağımı tetiğin üzerine daha çok bastırdım ve ateşledim. Mavi beyaz ışıklar, hafif bir cızırtı çıkararak onun tam göğsüne isabet ettiğinde bedenini bir titreme esir aldı. Yaptığıma ihtimal dahi vermemiş olacaktı ki gözleri şaşkınca açıldı. Bir şey söylemek için dudaklarını araladı.
"Sen..." diye sorguladı sadece; sanki bunun bir hata olduğunu düşünüyormuş gibiydi ses tonu. Vücudu bir anlığına ileri doğru savruldu, sonra dizleri çözülür gibi
oldu. Şok tabancasının cızırtılı sesi kesilirken ormanın sessizliği geri döndü; ama bu, az önceki kasvetli hâli değildi. En azından benim için bu sessizlik huzur vermişti.
Sessizlik çöktüğünde ilk yaptığım şey nefes almayı hatırlamak oldu. Göğsüm sanki uzun zamandır ilk kez gerçekten genişliyordu. Babamın bedeni birkaç saniye daha ayakta kalmaya direndi; sonra bir ağacın gövdesine yaslanıp ağır ağır yere kaydı. Çıkan ses... Tok, içi boş bir düşüş sesi.
Yıllardır içimde yankılanan o otoriter tonun, toprağa çarpıp susması
gibiydi. elim hâlâ havadaydı. Şok tabancasını indirip indirmemem gerektiğine karar veremiyordum. Parmaklarım kilitlenmişti sanki. Gözlerimi ondan ayırmadan birkaç adım geri gittim. İçimdeki ses "şimdi" diyordu. Kaç. Düşünme. Kaç.
Ama tam o an, yaprakların arasından gelen bir çıtırtı duyuldu.
Boynumdaki tüyler aynı anda diken diken oldu. Annem. başımı çevirdiğimde onu birkaç metre ötede, karanlıklaşan ormanın içinde gördüm. Yüzünde telaş yoktu. Çığlık atmadı. Koşmadı. Sadece... izliyordu. Bu, beni babamın öfkesinden daha çok ürpertti. Çünkü annem hiçbir zaman reflekslerle hareket etmezdi; her şey hesaplıydı.
Bakışları bir an yerde yatan babama kaydı, sonra tekrar bana döndü. Dudakları çok hafif aralandı.
"Bunu yapacağını düşünmemiştim," dedi. Sesinde ne panik vardı ne de öfke. Bir bilim insanının deney sonucuna bakarken kullandığı o nötr ton... Midemi bulandıran da buydu.
"Ben de," dedim. Sesim sandığımdan daha kısıktı. "Ama artık
şaşırmıyorum." elindeki küçük kumandayı fark etmem birkaç saniye sürdü. Siyah, avucuna tam oturan, tek tuşlu bir şeydi. Gözlerim refleksle kemerime, boynuma, bileklerime kaydı. Bir şey mi vardı? Bir sensör? Bir çip?
Annem bakışlarımı takip etmiş gibi başını hafifçe yana eğdi. Dudaklarının kenarı neredeyse fark edilmeyecek kadar yukarı kıvrıldı. Gülümseme değildi bu; daha çok, bir hipotezin doğrulanmasından duyulan memnuniyet gibiydi.
"Boynunda değil," dedi sakince. "Onu çoktan söker atardın." Kumandayı baş ve işaret parmağı arasında çevirirken attığı her küçük hareket, kalbimde yankılanan yeni bir alarm gibiydi.
Elimdeki şok tabancasını istemsizce daha sıkı kavradım ama annem buna zerre tepki vermedi. Sanki o silah... onun denkleminde yoktu.
Yavaş ve sakin adımlarla birlikte yürümeye başladığında her hareketini izliyordum; sakin nefes alışını, adımlarındaki sarsılmaz ve dik duruşunu. O an aklıma dank etti: asıl tehlikeli olan manipüle edendir, yani annem.
Annem bir adım daha yaklaştı. Kumandayı cebine geri koydu; artık ona ihtiyacı yokmuş gibiydi. "Bak," dedi, sesi ilk kez gerçekten yumuşamıştı.
Bu yumuşaklık, yıllardır özlemini çektiğim ama hiçbir zaman güvenemediğim türdendi. Bal gibi. Zehirli ama tatlı. Bir adım daha attı. Aramızdaki mesafe artık birkaç nefeslikti.
Şok tabancasını hâlâ ona doğrultuyordum ama parmağım tetiğe basmıyordu. Annem bunu fark etti. Hep fark ederdi zaten. Zayıflıklarımı benden önce görme gibi lanetli bir yeteneği vardı. "Titremiyorsun," dedi gözlerime bakarak. "Bu güzel. Demek ki korkmuyorsun."
"Yanılıyorsun," dedim dişlerimi sıkarak. "Sadece... alışığım." Başını yavaşça salladı. Onaylar gibi. "Evet," dedi.
Babam yerde yatıyordu. Hâlâ hareket etmiyordu. Annem bir an bile dönüp ona bakmadı. Sanki o, artık deneyden çıkarılmış bir değişkendi. Geriye sadece ben kalmıştım. "Biliyor musun Kayra," dedi, sesi yine o mide bulandıran sakinliğe bürünürken, "sen hiçbir zaman zayıf değildin. Sadece... yanlış ortamdaydın." İçimde bir şey huzursuzca kıpırdadı. Yanlış ortam.
"Saçmalama," dedim ama sesim yeterince sert çıkmadı. Annem bunu da fark etti. Gülümsedi. Bu kez daha belirgin. "Saçmalamıyorum," dedi.
Bir adım daha yaklaştı. Artık geri çekilmem gerekiyordu ama ayaklarım beni dinlemiyordu. Sanki toprağa kök salmıştım.
Annem çok yavaş bir şekilde elini kaldırdı. Avucunu bana doğru çevirdi. Boştu. Silahsızdı. Tehditkâr değildi.
Başımı salladım. "Beni
kandıramazsın," dedim ama cümlem inandırıcı değildi. İçimdeki o küçük, aptal umut kırıntısı... kıpırdanıyordu. Annem bunu hissetti. Her zaman hissetti. "Ben seni kandırmıyorum," dedi yumuşakça. "Sadece gerçeği, kaldırabileceğin hızda söylüyorum."
Bir an sustu. Sonra son darbeyi indirdi: "Eğer seni gerçekten önemsiz görseydik Kayra... şu an yerde yatan kişi sen olurdun." orman sessizdi. Kuşlar bile susmuştu sanki. Elimdeki şok tabancasını fark etmeden biraz indirmiştim. Annemin gözleri buna kaydı ve parladı.
"Gel," dedi, elini bana doğru
uzatarak. içimde iki ses çarpışıyordu.
Biri "kaç" diyordu. Diğeri ise fısıldıyordu: Belki bu sefer gerçekten görülürsün. Ve bu fısıltı... annemin sesine çok benziyordu.
Tam ağzımı açıp konuşacağım sırada gelen kırık dal sesiyle durdum ve yan gözle babamın düştüğü yere baktım. Ayağa kalkmıştı ve arkasındaki ağaca yaslanmıştı; kollarını göğsünde birleştirmiş bir vaziyette bizi dinliyordu.
Bana baktı ve gülümsedi ama o gülümseme alaycı bir gülümsemeydi. Bir bakışlarıyla bile kendime olan güvenimi yok etmeyi başaran bu kişiler benim ailemdi.
Onlara karşı gelmeye çalışırsam bunun başarısız olacağını biliyordum. Benim şok tabancasını sakladığım gibi, onlar da hazırlıklı olabilirlerdi. İki kişiye karşı tektim ve onlar kadar donanımlı değildim. Birisinden kurtulmaya çalışsam, diğeri mutlaka engel olurdu.
Kaçmaya çalışsam eninde sonunda yakalanacaktım; ya bir hafta sonra ya da iki ay sonra... Elbet bulacaklardı yerimi. Yani eninde sonunda onların gözlerindeki o bilimsel denek olacaktım.
Gözlerimi sıkı sıkı yumdum ve sesimdeki sinirli tınıyı bastırmadan, "Tamam, gidelim," dedim ve benim için ayrılmış kara lekeye gitmeyi kabul ettim.
Yürürken adımlarımızın altında çıtırdayan kuru yaprakların sesi bile fazla mükemmeldi; sanki kuşların ötüşü ise kulaklarıma çarpan bir melodi gibiydi, öyle güzel.
Ormanın derinliklerine doğru giderken sadece bir son değilmiş gibi geliyordu bana. İçimden bir ses, bunun daha başlangıç olduğunu diyordu ya da her şeyin sonunu getirebilecek bir şey olduğunu.
Aramızdaki sessizlik sanki bir anlaşmaydı ve ben, bu sessizliğimle o anlaşmayı kabul etmiş, mühürlemiştim.
Ağaçların daha sık olduğu ormanda ilerliyorduk. Babam önde yürüyordu, annem ise arkamdan geliyordu. Bense aralarında kaçması engellenen bir tutsak gibiydim. Ellerim, üzerimdeki gri kapüşonlunun başlığına gitti ve başlığı kafama geçirdim.
Gelen esinti eşliğinde burnuma gelen kokuyla yüzümü buruşturdum; çünkü bu koku benim gittiğim yere ait olan kokuydu. Metal ve kimyasalın o keskin kokusu mide bulandırıcıydı.
Ağaçların seyrekleşmeye başladığı alanda ilerliyorduk, rüzgarda dans eden yaprakların hışırtısı eşliğinde ve uzaktan gelen vahşi hayvan sesleriyle adım adım o steril kokulu yere yaklaşıyorduk:
eski araştırma tesisine.
O yer hakkında hatırladığım bir diğer şeyse, durmadan yüzüme karşı gülümseyen bilim insanları olmuştu. O soğuk demir kapıların arkasındaki sırların acımasızlığı, her adımımda içime bir hançer edasıyla batıyordu.
İleride görünen yüksek kaya yığını görüş açısına girdiğinde, bir şey parladı. Parlaklık, ilk olarak gözüme vurduğunda gözlerimi kıstım. göz alıcı ışığa ramen ayaklarım beni ileri götürüp Kaya yığınına yaklaşırken, eski tesisin kapısı silüet gibi belirdi.
Metal gri tonlarında, sensörlü bir kapıydı. Sensörlü olmasını, yüzeyinde hiçbir şey olmamasından anlamıştım. Pürüzsüzdü; bile bile kayayla yakın renk tonlarına sahipti. Kayaların arasında kamufle edilmiş bir kapıydı. Eğer o parlaklık yüzüme çarpmasaydı, burada bir kapı olduğunu anlamayacaktım bile.
Ben bunları düşünürken, kuru yaprakların hışırtı sesiyle birlikte iki tanıdık siluet de yanımda belirdi. Annem, emrivaki bir tavırla kolumu tuttu.
“Kayra,” dediğinde sesindeki tonlamayı içimde hissetmiştim. Ürkütücü ve nazik bir tavırla gülümsedi, ardından babama baktı. Gözlerindeki o sessiz anlaşmayı okumaya çalıştım ama olmadı, yapamadım; o anlaşmayı okuyamadım.
Sonra o an geldi. Yeryüzüne cehennemin kapıları açılıyordu. Metal kapıdan ilk önce bir ses geldi; aynı kapının kendisi gibi mekanik bir ses, fısıltı gibi… Sonra aniden kapı yukarı doğru kaydı. İçeriden gelen steril kokusu ve serinlikle iliklerime kadar ürperdim ama başımı yine de dik tuttum.
Sanki hiçbir şey beni yıkamaz gibi.
Bu açılan, başka bir boyut gibiydi ve bu kapı bir portaldı sanki. İçeri girmesem bile bembeyaz duvarlar ve uzun bir koridorun olduğunu görebiliyordum. İşin ters kısmı ise buraya gelen iki bilim insanının olmasıydı.
Beyaz önlüklü, saçları kulak hizasında, elindeki belgeleri tutan mavi gözlü bir adam vardı. Bakışları bile ne kadar profesyonel olduğunu anlatmaya yetiyordu. Gözlüğünü düzeltip adama bir şeyler anlatan, uzun kestane rengi saçları ve yeşil gözleriyle bir kadın vardı.
Daha dikkatli incelemeye başladığımda adamı tanıdığımı fark ettim. O adam, benim kişisel doktorum olan Igor Eresgi’ydi. Ailemle konuşmaya tenezzül bile etmediğimden her şeyimi ona anlatırdım; korkularımı, kâbuslarımı, mutlu olduğum şeyleri, kaygılarımı… Her şeyimi o adama anlatmıştım. Ve şimdi o güvendiğim adam, benim karşımda yer alıyordu; onların yanındaydı.
O ikisi yaklaşırken, ayaklarımın altındaki toprak çekiliyormuş gibi hissettim. Kendim dışında en çok güvendiğim kişi, en başından beri benim karşımdaymış ve ben o planları yaparken ona da anlatmıştım; çünkü ondan başka danışabilecek ya da güvenebileceğim birisi yoktu.
Onlar yakına gelinceye dek doktora baktım. Nasıl yaptın? demek geldi içimden. O an, bunu nasıl yapabilmişti? Bana neden doktor olduğundan bahsettiğinde onun için üzülmüştüm. Bana kardeşini bir trafik kazası sonrası kaybettiğini ve bundan sonra kimsenin ölmesini istemediği için doktor olduğunu söylemişti.
Tam karşımda durduklarında, ikisinin de odak noktası bendim. Kadının soğuk bakışları sabit, hesaplayıcı ve dingindi; ama doktorun bakışlarında hafif bir oynama gerçekleşti. Kısa sürdü.
Babamın elini tekrar omzumda hissettiğimde dişlerimi sıktım. Sinir bozucuydu, çok. O elini alıp keseceğim, senin ikisini de, ant olsun ki keseceğim.
“Her şey hazır mı?” diyen sesini duyduğumda içimde savaş çanları çalıyordu ama ben o çanların iplerini koparıp attım; kılıç ve kalkanı şimdilik yere bırakıp miğferimi çıkarttım. Şu anda bir kurban gibi görünmem gerekiyordu.
“Elbette hazır, bekliyoruz.”
Ne için? demek istedim ama diyemedim; çünkü bu lanet olası yolu ben seçtim. Benim seçimimle buraya gelmiştim. Her ne kadar onlar kendileri yapmış sansalar da… Çok mu zordu ki o belgeleri ve onları polise vermek? Hayır.
Ben bunları düşünüp içimde bir kasırga oluşturmuşken, onların hakkımda ne düşündükleri benim için önemli değildi.
Ve bu düşüncelerim, boynuma saplanan bir iğne tarafından susturulduğunda hâlâ devam ediyordu. Ama o kadar yüksek ve rahatsız ediciydi ki kulaklarımı koparmak istedim.
Ayağımın altındaki toprak çekilirken ve düşerken, içeri bir adım attım ve duvara tutundum. Kafamın içerisinde deprem oluyordu sanki. Görüşüm bulanıklaşırken bir çift ayakkabı gördüm. Sonra… sonra…
Karanlık beni sıcak yatağına yatırdı ve direnemedim.
●○°•.
Oldu mu hep emin değilim yorumlarınız benim için önemli onları eksik etmeyin buraya kadar gelmişken yıldızı boyarsanız çok mutlu olurum şimdilik hoşçakalın
Bölüm etkileşimi
