4. bölüm · ZAMANIN UNUTTUĞU SIR

4. Bölüm

Doğa Beykont

İso ve Fadime: Yeni Bir Başlangıç
İso’nun o tarihi itirafından sonra, evdeki o eski, gergin havadan eser kalmamıştı. Artık mutfakta kavga sesleri değil, fısıldaşmalar ve utangaç gülüşler yankılanıyordu.
Fadime, sabah kahvaltısı için kuymak yaparken, İso arkasından sessizce yaklaşıp kollarını onun beline doladı. Fadime irkilerek arkasına döndü, yanakları kuymaktan taşan tereyağı gibi kızarmıştı.
"Ula İso! Çekil bakayım, yakacaksın yemeği," dedi ama sesinde o eski hırçınlıktan eser yoktu; yumuşacıktı.
İso, çenesini Fadime’nin omzuna yasladı. "Yansın Fadime, varsın yemek yansın. Biz bugüne kadar boşuna zaman kaybetmişiz. Bak, ne güzel yakışıyoruz yan yana. Sözüm sözdür sana, bu düşmanlıkların, konağın baskısının bizi yıkmasına izin vermeyeceğim. Kendi yuvamızı, kendi ailemizi sıfırdan, tertemiz inşa edeceğiz."
Fadime kaşığı bırakıp İso’nun ellerini tuttu. Gözlerinin içi gülüyordu. "İnşa edelim İso... Sen arkamda böyle dağ gibi durduktan sonra, ben Karadeniz’i karşımıza almaya razıyım," dedi. İki inatçı kalbin birleşmesi, önlerindeki tüm zorluklara karşı en büyük siperleri olacaktı artık.
Esme, Adil ve Eleni: Sıcacık Bir Yuva
Köyün diğer tarafında, Adil ve Esme’nin evinde ise yılların hasreti son buluyordu. Esme, mutfakta Eleni’ye el açması börek yapmayı öğretiyordu. Yıllarca birbirlerinden habersiz geçen günlerin acısını çıkartırcasına, sürekli kızına dokunuyor, saçlarını öpüyordu.
"Bak güzel kızım, Karadeniz’in böreği bol malzemeli olur, sevgini de katacaksın içine," diyerek gülümsedi Esme.
Eleni, annesinin bu anaçlığı karşısında gözleri dolarak ona sarıldı. "Anneciğim... Hala rüya gibi geliyor. Sizinle, bu evde olmak..."
Adil içeri girdiğinde, karısı ve kızının bu sarılışını görüp gözlerini sildi. Yıllarca öldü bildiği kızı tam karşısındaydı. Gidip ikisine birden sarıldı. "Şükürler olsun yaradana... Sizi bana bağışladı ya, artık ölsem de gam yemem," dedi.
Oturma odasında sobanın yanında çay içip, eski günlerden, gelecekte kuracakları güzel hayallerden konuşuyorlardı. Esme, Adil ve Eleni; dışarıdaki dünyaya karşı üç kişilik, sıcacık ve aşılmaz bir kale gibiydiler.
Kendi Dünyalarında İki İmkansız: Oruç ve Eleni
Ancak Eleni’nin kalbinde, bu sıcacık aile tablosunun bile dindiremediği bir sızı vardı: Oruç.
Aynı günün akşamında, herkes yatağına çekildiğinde Eleni sessizce pencerenin kenarına oturdu. Oruç ise evin arkasındaki büyük ceviz ağacının gölgesinde bekliyordu. Birbirlerinin yanına gidemiyorlardı belki ama göz göze gelmek yetiyordu onlara.
Eleni pencereyi hafifçe araladı. Oruç, cebinden çıkardığı küçük bir ıslıkla Karadeniz’in o dertli sevdalık havasını çaldı incecik. Bu onların gizli diliydi. Eleni elini kalbine koydu, Oruç da uzaktan ona el salladı. Onlar, ailelerin düşmanlığından, Şerif’in planlarından uzakta, sadece ikisine ait olan o küçük, temiz dünyada yaşıyorlardı. İmkansızdılar ama birbirlerinin nefesi olmuşlardı.
Ve... Sıkıntılar Baş Gösteriyor
Fakat bu huzur, fırtına öncesi sessizlikten başka bir şey değildi.
Konağın karanlık odasında Şirin hanım ve Şerif, Hicran’dan aldıkları istihbaratla hain planlarını çoktan hazırlamışlardı. Şerif, adamlarını toplayıp Adil’lerin evinin çevresine gözcü dikmişti bile.
"Bu sessizlik hayra alamet değil ana," dedi Şerif, sinsice sırıtarak. "Oruç ile Eleni’nin sevdası, o Adil ile Esme’yi de, onlara arka çıkan İso’yu da bitirmemiz için bize altın tepside sunulan bir fırsattır."
Diğer tarafta, Gezep ile Hicran patika yolda buluşmuştu. Gezep, Hicran’ın yüzündeki o tehlikeli gülüşten şüphelenmişti. "Hicran, ne karıştırırsın yine? Gözlerin bir tuhaf bakar," dedi.
Hicran omuz silkti. "Ben bir şey karıştırmam Gezep. Ama yakında bu köyde öyle bir fırtına kopacak ki, kimse evinde rahat oturamayacak," diyerek gizemli bir şekilde uzaklaştı.
Fırtına kapıya dayanmak üzere! İso ve Fadime kenetleniyor, Adil’in ailesi huzuru buluyor ama Oruç ve Eleni’nin sevdası patlamaya hazır bir bomba gibi hepsinin ortasında duruyor.