2. bölüm / 2
ZAMANIN ÖTEKİ YÜZÜTaş Duvarlar Arasında
Bölümler 2Şu an: Taş Duvarlar Arasında
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Zehra uyandığında ilk hissettiği şey, soğuktu.
Ama bu, bir pencerenin açık kalmasından gelen soğuk değildi.
Bu, taşın içinden gelen, kemiklere işleyen bir soğuktu.
Gözlerini aralamak istedi. Kirpikleri ağırdı, sanki biri üzerine kum serpmiş gibiydi. Başını oynattığında, altındaki sertliği fark etti. Yumuşak bir yatak değildi bu. Üzerinde yattığı şey sertti ama üstündeki kumaş kalındı, ağırdı.
Nefes aldı.
Hava… farklıydı.
Nemli. Eski. Kapalı.
Zehra gözlerini açtı.
Tavan… düz değildi.
Ahşap değildi.
Taştı.
Bir an hiç kıpırdamadı. Gözleri tavanda gezindi. Aralarında ince çizgiler olan büyük taş bloklar… örümcek ağları… soluk bir kandil ışığı.
Kalbi hızlandı.
“Bu… mümkün değil,” dedi fısıltıyla.
Başını yavaşça sağa çevirdi. Oda küçüktü. Duvarlar kalın, pencereler dar ve yüksek. Pencerenin önünde ağır, koyu renkli bir perde vardı. Işık, aralığından sızıyordu.
Zehra doğrulmak istedi.
O an üzerindeki ağırlığı fark etti.
Üzerinde… kendi kıyafetleri yoktu.
Elini kaldırdı. Koluna değen kumaş kalındı. Yumuşak ama ağır. Parmakları titreyerek göğsüne doğru indi. Üzerinde işlemeli, uzun kollu bir elbise vardı. Rengi soluk bir kremdi, üzerinde ince altın iplikler işlenmişti.
“Neredeyim ben…” diye fısıldadı.
Sesi odada yankılandı.
Bu yankı, ona yalnızlığını hatırlattı.
Yatağın kenarına oturdu. Ayaklarını yere indirdiğinde taş zeminin soğuğu tenine değdi. İrkilerek geri çekti. Bu kadar gerçek olması… işte asıl korkutan buydu.
Bir rüya bu kadar ayrıntılı olmazdı.
Başını iki elinin arasına aldı. Alnı zonkluyordu. Kütüphane… kitap… minyatür… Holofira ismi…
“Bayılmış olmalıyım,” dedi kendi kendine.
“Bir yerdeyim. Bir hastanedeyim belki.”
Ama bu düşünce bile onu ikna etmedi.
Ayağa kalktı. Odanın köşesinde, duvara yaslanmış metal çerçeveli bir ayna vardı. Aynaya doğru birkaç adım attı. Kalbi göğsüne sığmıyordu artık.
Aynaya baktı.
Karşısındaki yüz… kendi yüzüydü.
Yeşil gözler.
Beyaz ten.
Uzun kahverengi saçlar… ama dağınık değil, örülmüştü.
Dudaklarının üstünde ve altında… o iki ben hâlâ oradaydı.
Zehra nefesini tuttu.
“Ben… benim,” dedi fısıltıyla.
“Ben Zehra’yım.”
Ama aynadaki Zehra… yabancıydı.
Saçları onun örmediği şekilde toplanmıştı. Kulaklarında küçük, sade küpeler vardı. Boynunda ince bir zincir… hiç hatırlamadığı bir şey.
Kapının dışından ayak sesleri geldi.
Zehra irkildi. Aynadan hızla uzaklaştı. Kalbi kulaklarında atıyordu. Kapı ağır bir gıcırtıyla aralandı.
İçeri yaşlıca bir kadın girdi. Başında örtü vardı. Elinde bakır bir tas taşıyordu.
Kadın Zehra’ya baktı, başını hafifçe eğdi.
“prenses,” dedi.
Sesi sakin, alışılmış gibiydi.
Zehra donup kaldı.
“Ben… pardon?” dedi tereddütle.
Kadın kaşlarını hafifçe çattı ama şaşırmadı. Tasını masanın üzerine bıraktı.
“Sabah oldu,” dedi. “Biraz su içmen iyi olur.”
Zehra bir adım geri attı.
“Burası neresi?” diye sordu.
Sesi, kendi kulağına bile yabancı geliyordu.
Kadın kısa bir duraksamadan sonra cevap verdi.
“Yarhisar.”
Bu kelime, Zehra’nın içine taş gibi düştü.
Yarhisar.
Tarih kitaplarında okuduğu yer.
Bir harita üzerinde ezberlediği isim.
“Yarhisar mı…” diye mırıldandı.
Kadın Zehra’nın yüzüne daha dikkatli baktı ama yine de sorgulamadı. Sanki Zehra’nın bu hâli… normaldi.
“Dinlenmelisin,” dedi sadece. “Bugün uzun bir gün.”
“Ne… günü?” diye sordu Zehra.
Kadın kapıya yönelirken durdu. Geriye dönüp ona baktı.
“Düğün hazırlıkları var,prenses.”
Kapı kapandı.
Zehra odada tek başına kaldı.
Dizlerinin bağı çözüldü. Yatağa oturdu. Ellerini titreyerek dizlerinin üzerine koydu. Düğün… Yarhisar… prenses diye hitap edilmesi…
Bu bir rüya değildi.
Ama aklı da buna başka bir açıklama bulamıyordu.
“Ben kimim?” diye fısıldadı.
Cevap yoktu.
Ama sanki taş duvarlar, ağır perdeler ve o yabancı elbise tek bir ismi fısıldıyordu.
Henüz yüksek sesle söylenmemiş…
Ama yaklaşan…
Holofira.
Bölüm etkileşimi
