1. bölüm · Zamanın Gölgeleri

Gölgelerin Kraliçesi

The Artist

Kraliyet Sarayı’nın mermer sütunları, meşale ışıklarında birer gölgeye dönüşmüş, devasa salona loş bir ihtişam katıyordu. Prenses Auralia, başındaki ince işçilikle süslenmiş gümüş taçla taht salonunun en ucunda oturuyordu. Onu burada oturan sıradan bir asil sanacaklar için yüzündeki ifadede bir uyarı gizliydi: Ben bu tahtın yalnız bir varisi değilim, gölgelerin kraliçesiyim.

Bu gece, krallığın kaderini değiştirecek bir diplomasi toplantısı düzenleniyordu. İki krallık arasındaki barış görüşmeleri haftalardır sürüyor, ancak bir türlü sonuçlanamıyordu. Karşı krallığın elçisi Cassian, son oturum için saraya davet edilmişti. Onun gelişi, hem bir umut ışığı hem de karanlık bir tehdit olarak görülüyordu.

Fırtınanın Elçisi

Cassian, büyük kapılar açıldığında içeri adım attı. Gözleri bir avcı gibi salondaki herkesi süzdü. Uzun boyu, kaslı yapısı ve üzerinde taşıdığı koyu mavi işlemeli ceketle dikkat çekiyordu. Ancak asıl etkileyici olan, gözleriydi. Çelik kadar soğuk gri gözler, insanın içini okuyormuş gibi bir his bırakıyordu.

Auralia, tahtında sakin bir duruşla otururken Cassian’a dikkatle baktı. Bu adamın tehlikeli olduğunu ilk anda anlamıştı. Onun duruşunda, yalnızca bir elçinin taşıyabileceğinden daha büyük bir tehdit gizliydi. Cassian, diplomasi maskesi takmış bir kurt gibiydi ve Auralia bunu fark etmeyecek kadar saf bir prenses değildi.

Meydan Okuma Başlıyor

Toplantı başladığında Cassian, kelimeleri bir kılıç gibi kullandı. Krallığının taleplerini sıralarken sesinde ne bir tereddüt ne de bir geri adım vardı. “Bizim krallığımız, bu ittifaktan yalnızca adil olanı talep ediyor,” dedi. “Ancak görüyorum ki sizin hanedanınız adaletten çok uzak bir geçmişe sahip.”

Bu sözler, salondaki hava kadar sessizliği de keskin bir şekilde yarıp geçti. Auralia, gözlerini kısıp hafifçe gülümsedi. “Adalet, sizin gibi insanlar için genelde uygun bir maske olur,” diye yanıtladı. “Ama burada gerçekleri konuşuyoruz, masalları değil.”

Cassian, bu cevaba yalnızca bir kaşını kaldırarak karşılık verdi. “Eğer gerçeklerden bahsedeceksek, hanedanınızın taşıdığı laneti konuşmalıyız.”

Bu kelime, Auralia’nın damarlarında buz gibi bir his yarattı. Lanet. Her taht varisinin gölgesi gibi peşinden gelen karanlık kader… Ancak o, yıllardır bu kelimeyi duymamıştı. Çevresindekiler bunu asla açıkça konuşmaz, yalnızca fısıltılarla dile getirirdi. Ama Cassian, gözünü bile kırpmadan bu yasak kelimeyi dile getirmişti.

“Lanetler, korkakların uydurduğu hikayelerdir,” dedi Auralia, sesini tehditkar bir sakinlikle alçaltarak.

Cassian, ileriye doğru bir adım attı. “Öyle mi?” dedi, alaycı bir gülümsemeyle. “O halde, neden her taht varisinizin sevdiklerini kaybettiğini açıklayın. Bu bir tesadüf mü, Prenses?”

Gölgelerin Derinliği

Auralia, Cassian’ın gözlerinin içine baktı. Adamın meydan okuyan duruşunda, gerçeklerin keskin bir kenarı vardı. Ancak, Auralia’nın zekası ona bir şey fısıldıyordu: Bu adamın burada olmasının başka bir nedeni vardı. Bu bir diplomasi ziyareti değil, kişisel bir intikam hikayesinin parçası olabilirdi.

O gece, Auralia Cassian’ın saraydaki odasının önünde belirdi. Muhafızları göndermiş, yalnızca gölgelerin kucağında Cassian’la yüzleşmeye karar vermişti. Kapıyı açtığında Cassian onu bekliyordu.

“Sizi yanıltıyorsam, bunu yüzüme söyleyin,” dedi Auralia. “Ama eğer niyetiniz başka bir şeyse, bunu saklamayacak kadar cesur olun.”

Cassian, bir an duraksadı. Sonra, alaycı bir tavırla, “Cesaret mi?” dedi. “Siz cesur bir kadına benziyorsunuz, Prenses. Ama bazen cesaret, gerçeği bilmek değil, onunla yaşamayı kabullenmektir.”

Bu karşılaşma, yalnızca iki kişinin birbirine meydan okuması değildi. İkisi de farkında olmadan, kaderlerinin karanlık bir ağ ile birbirine bağlandığını hissetmişti.