2. bölüm / 3
ZAMANI SATIRLARDA ARAMAKAylin
Bölümler 3Şu an: Aylin
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Eski bir kitabın sayfalarına süzülmüş birkaç damla gözyaşını silen genç kadın, göğsündeki ağır sızıyla güçlükle doğruldu. Yavaş adımlarla yatağın üzerindeki telefonuna uzandı ve ekrana baktı. Saat, dünden bu yana hiçbir şey olmamış gibi ilerliyordu. Oysa onun içinde her şey durmuş, hatta silinmiş gibiydi.
Kalbindeki acı kalıcıydı; geçici bir kırgınlık değil, iz bırakan bir çöküştü. Birden nefesi daraldı. Sanki odanın havası çekilmiş gibi hissederek pencereye yöneldi. Dedesini kaybettiğinde bile böyle bir boşluk hissetmemişti. Şimdi yaşadığı bu duyguyu adlandıramıyordu.
Gözlerini yumdu. Hayatını ve dünden kalan anıları zihninde tekrar tekrar canlandırdı.
Aylin, hayatı boyunca dedesinin öğretileriyle büyümüş, onun sözleriyle şekillenmişti. İstanbul’un kalabalığından ve gürültüsünden ne zaman kaçmak istese, kendini dedesinin küçük memleketinde bulurdu. Bazen dedesi, onun aslında kendisi için değil, kitaplar için geldiğini söyler gibi gülümserdi.
Doğruluk payı var mı bilinmezdi; fakat Aylin, kitapları da dedesini de çok severdi. Özellikle raflardaki tozlu kitaplar… Onları okumak, onu adeta zamanlar arasında bir yolculuğa sürüklerdi. Her sayfa, başka bir hayatın kapısını aralar gibi hissedilirdi.
Edebiyata dair o derin tadı henüz tam anlamıyla keşfedememiş olsa da, kitap yazma fikri zihninin bir köşesinde hep canlıydı. Sessizce büyüyen bir hayal gibi… Dedesiyse bu hayali her zaman besler, onu sürekli teşvik eden sözlerle desteklerdi.
Aylin, dedesinin evinde kaldığı zamanlarda kalabalık bir ailenin sıcaklığını hissederdi. Orada, eksik kalan birçok duygunun yerini dolduran bir sükûnet vardı; sanki dünya biraz daha yavaş akar, insanlar biraz daha yumuşak konuşurdu.
Aylin büyürken dedesi geceleri ona hikâyeler anlatırdı. Bu hikâyelerin içinde, tekrar tekrar bahsedilen bir adam vardı. Aylin, zamanla o adamın sesine, yüzüne, hatta varlığına alışmış; onu her dinleyişinde içten içe yeniden görmek ister olmuştu.
Hatta henüz ufacık bir çocukken, bir gün dedesine o adamla evleneceğini söylemişti. Dedesi ise bu imkânsız dileğe sadece gülmüş, başını hafifçe sallayarak,
“O senin için fazla yaşlı,” demişti.
Aylin ise diretmişti. Küçük elleriyle dedesinin koluna tutunarak itiraz ederdi:
“Hayır dede… sen demedin mi simsiyah saçları ve mavi gözleri var diye? Yaşlı bir adamın nasıl siyah saçları olabilir?”
Dedesi bir an durur, sonra yumuşak bir tebessümle,
“Haklısın,” deyip konuyu geçiştirirdi.
Şimdilerde yirmili yaşlarında olmasına rağmen, o adam Aylin için hâlâ özel bir yer taşıyordu. Bu durum, erkek arkadaşı Faruk’un zaman zaman şakayla karışık bir kıskançlık dile getirmesine bile neden oluyordu.
Aylin ve Faruk’un ilişkisi ise daha çok bir dostluk sınırında kalmıştı. Birbirlerini iyi anladıklarını söylemekle yetinmiş, aşkı büyük bir risk gibi görerek adını koymaktan kaçınmışlardı. Aylin yalnızca anlaşılmak istiyordu; karmaşadan, yarım kalmış duygulardan uzak, sade bir bağ…
Faruk ise bunu kendi bildiği yöntemlerle karşılamaya çalışıyordu. Ne eksik ne fazla… Sadece sürdürülebilir bir yakınlık içinde kalmayı seçmişlerdi. Yine de aralarında, geleceğe dair kurulmuş sessiz bir plan vardı; yakın zamanda evlilik fikri, konuşulmadan varlığını hissettiriyordu.
Faruk’la tanışmaları, üniversitenin kalabalık ve gürültülü koridorlarında, neredeyse tesadüf sayılabilecek kadar sıradan bir ana denk gelmişti. Aynı bölümde olmaları, aynı dersliklerde oturmaları, aynı saatlerde kantine inmeleri… Onları birbirine yaklaştıran şey büyük bir aşkın çarpıcılığı değil, aksine hayatın sade ve tahmin edilebilir akışıydı. Bu yüzden bağları, dışarıdan bakıldığında güçlü görünmese de Aylin için yeterince güvenliydi.
Aylin’in beklentileri hiçbir zaman büyük olmamıştı. Çocukluğundan beri şahit olduğu tartışmaların, kırıcı sözlerin ve suskunlukların ardından; onun tek arzusu, sessizliğin huzur verdiği bir yuva kurmaktı. Annesiyle babasının aksine, daha az konuşulan ama daha çok anlaşılan bir ev hayal ediyordu. Faruk’un sakinliği, ölçülü konuşmaları ve fazla sorgulamayan hali, bu hayale uygun görünüyordu. Belki de bu yüzden, onu sevmekten çok, onunla huzurlu olabileceğine inanmıştı.
Zaman geçtikçe Aylin’in dünyasında yazmak, her şeyin önüne geçmeye başladı. Dedesi küçükken ona hep aynı cümleyi kurardı:
“Yazmak istiyorsan, önce okumayı öğrenmelisin; hem de herkesten çok.”
Aylin bu sözü bir nasihat değil, bir görev gibi benimsemişti. Eline geçen her kitabı okuyor, satırların arasında kayboluyor, başka hayatların içine girip kendi yalnızlığını unutuyordu. Okudukça içindeki boşluk dolmuyor, aksine büyüyordu. Ve o boşluğu doldurmanın tek yolu artık yazmaktı.
Kendini hem yazmaya hem de evliliğe hazır hissettiği o dönemde, hayat onun için bambaşka bir sayfa açmaya hazırlanıyordu—ama bu sayfa, hiç beklemediği kadar karanlıktı.
O gün, sıradan bir gün gibi başlamıştı. Şehrin telaşı, insanların aceleciliği, derslerin yorgunluğu… Her şey olması gerektiği gibiydi. Ta ki telefonu çalana kadar.
Telefonun sesi, o an her zamankinden farklı gelmişti Aylin’e. Sanki yalnızca bir arama değil, içini delen bir uyarıydı. Daha telefonu açmadan önce kalbinin sıkıştığını hissetti. Parmakları titreyerek ekrana baktı. Arayan yengesiydi.
Dedesiyle zaman zaman ilgilenen, evine gidip gelen o tanıdık isim…
Aylin telefonu açtı ama karşıdan gelen sesleri anlamakta zorlanıyordu. Kelimeler birbirine karışıyor, cümleler yarım kalıyordu. Yengesinin sesi titriyordu:
“Sabah uğradım… Kapıyı açtım… Onu… uyuyor sandım…”
Aylin’in zihni bu noktada durdu.
“…ama bu bir uyku değilmiş…”
Dünya o an sessizleşti.
Devamını duyamadı. Duymak istemedi belki de. Çünkü bazı cümleler tamamlandığında, insanın içindeki her şey geri dönülmez şekilde kırılırdı.
Aylin’in dizleri titredi. Nefesi daraldı. Gözlerinin önünde her şey bulanıklaşırken, yere yığıldı.
Etrafındaki insanlar bir anda çoğaldı. Sesler yükseldi, eller ona uzandı ama o hiçbirini hissetmedi. Sanki bedeninden kopmuş, bambaşka bir boşluğa düşmüştü.
Hastaneye götürüldüğünde günler birbirine karıştı. Uyanıklıkla uyku arasında gidip geldiği o süreçte, gerçeği kabul etmemek için zihni sürekli direndi. Dedesi hâlâ yaşıyormuş gibi düşündü. Belki bir yanlışlık vardı. Belki bir karışıklık…
Ama gerçek, sabırlıydı.
Ve eninde sonunda kendini kabul ettirirdi.
Aylin gözlerini her açtığında, eksilen bir şeyin ağırlığını daha derinden hissediyordu.
Bir süre sonra, kaçamayacağını anladı.
Biletini aldı.
Yola çıktı.
Saatler süren yolculuk boyunca camdan dışarı baktı ama gördüğü hiçbir şeyi gerçekten görmedi. Manzaralar değişti, şehirler geçti, insanlar indi bindi… ama onun içinde zaman durmuştu.
Ve sonunda o şehre vardı.
Bu kez bambaşka bir sebeple.
Bu kez, dönüşü olmayan bir vedayla.
Aylin, ayaklarını toprağa bastığı anda anladı—
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Kısa bir süre sonra çağırdığı taksi sokağın başında durdu. Kapıyı açıp arka koltuğa oturduğu an, sanki artık geri dönüşü olmayan bir yolun içine girdiğini hissetti. Arabanın kapısı kapanırken çıkan o tok ses, içinde bir şeylerin de kapanıp kilitlendiğini düşündürdü ona.
Taksi hareket etti.
Şehir aynı şehirdi; insanlar yürüyordu, arabalar geçiyordu, hayat her zamanki gibi akıyordu. Ama Aylin için zaman çoktan durmuştu. Camdan dışarı baktı, fakat gördüğü hiçbir şeyi gerçekten göremedi. Gözleri doldukça doldu, boğazındaki düğüm büyüdü. Daha fazla tutamadı kendini.
Gözyaşları sessizce süzülmeye başladı.
Her damla, kalbinin içinden kopup geliyormuş gibiydi. Bu acıyı yalnızca zihninde değil, bedeninin her zerresinde hissediyordu. Göğsünde bir ağırlık, nefesini daraltan görünmez bir el vardı sanki.
Dedesi…
Onun sesi, onun gülüşü, ona “kızım” deyişi… Hepsi birer birer zihninde canlandı. Küçükken elinden tutuşu, birlikte geçirdikleri o sakin akşamlar, nasihatleri…
Hepsi, bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu.
Ama bu kez sonu belliydi o filmin.
Ve bu son, Aylin’in kabullenmek istemediği tek gerçekti.
Taksi yavaşladı.
Şoför aynadan kısa bir bakış attı:
“Geldik.”
Aylin başını kaldırdı. Mezarlığın demir kapısı tam karşısındaydı. İçeri adım atmadan önce bir an durdu. Sanki o kapının ardında onu bekleyen gerçek, şimdiye kadar kaçtığı her şeyin toplamıydı.
Derin bir nefes aldı.
Ve indi.
Toprağın kokusu farklıydı burada. Hava daha ağır, daha sessizdi. Adımlarını yavaş yavaş attı. Her adım, onu biraz daha yaklaştırıyordu gerçeğe.
Yengesi uzakta, mezarların arasında onu bekliyordu.
Aylin’i görür görmez yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. O gülümseme, aslında bir çöküşün üzerini örtmeye çalışan ince bir perdeydi sadece.
İkisi de birbirlerine doğru yürümeye başladı.
Önce yavaş…
Sonra biraz daha hızlı…
Ve sonunda, aralarındaki mesafe dayanılmaz bir hâl alınca adımlar hızlandı.
Aylin kendini tutamadı.
Koşar gibi yaklaştı ve yengesine sarıldı.
Sıkıca. Çok sıkı.
Sanki bıraktığı an, bir daha hiçbir şeye tutunamayacakmış gibi…
İki kadının omuzları gözyaşlarıyla sarsılıyordu. Aynı acının içinden geçmenin verdiği o sessiz anlaşmayla, birbirlerine bakıyor, sonra yeniden sarılıyorlardı. Kelimelere gerek yoktu. Çünkü bazı acılar, konuşulamayacak kadar büyüktü.
Bir süre sonra yengesi, gözlerini Aylin’in gözlerinden kaçırarak başını hafifçe yana çevirdi.
Bakışlarıyla mezarı işaret etti.
Aylin o bakışı takip etti.
Ve gördü.
O an, içindeki acı bir kat daha büyüdü.
Adımları ağırlaştı. Sanki ayaklarına görünmez yükler bağlanmıştı. Ama yine de yürüdü. Yavaş yavaş…
Mezara yaklaştıkça kalbi daha hızlı çarpmaya başladı. Nefesi kesildi. Dizleri titredi.
Ve sonunda, tam karşısında durdu.
Toprağa baktı.
O toprağın altında, hayatındaki en güvenli yer yatıyordu şimdi.
Aylin’in dudakları titredi.
Fısıltıyla konuştu, ama sesi kendi kulaklarında bile yabancıydı:
“Ben geldim, dedecim…”
Bir an durdu. Gözlerinden yaşlar toprağa damladı.
“Yanında olamadım… Affet…”
Sesi kırıldı.
“Biliyorsun… bu kız bazen düşüncesiz… bazen bencil…”
Derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı.
“…ama seni çok sever.”
O an, sanki içinde tuttuğu her şey çözüldü.
Dizlerinin bağı çözüldü ve yavaşça toprağın yanına çöktü. Elleri titreyerek mezarın kenarına dokundu.
Soğuk toprak, gerçeğin en net hâliydi.
Ve Aylin, ilk kez gerçekten anladı—
Bazı vedalar, insanın içinden bir parçayı alıp götürür…
Ve o parça, bir daha asla geri gelmez.
Saatler süren o sessiz konuşma, Aylin’in içindeki fırtınayı bir nebze olsun dindirmiş gibiydi. Dizlerinin bağı çözülmüş, bedeni yorgunluktan çok, acının ağırlığıyla tükenmişti. Önünde uzanan nemli toprağa eğildi; dudakları usulca değdi toprağa. Bu, bir vedadan çok, kalbinin en derin yerinde sakladığı bir parçayı orada bırakmaktı sanki.
Ardından güçlükle doğruldu. Adımları kararsız, bakışları boştu. Onu uzaktan izleyen yengesi, bu hâline daha fazla kayıtsız kalamadı. Sessizce yanına yaklaştı, koluna girdi. Aylin’in yükü yalnızca bedeni değildi; bunu en iyi o an yanında duran kadın anlayabiliyordu.
Birlikte arabaya bindiklerinde, aralarında tek bir kelime dahi geçmedi. Buna rağmen elleri birbirinden hiç ayrılmadı. Sanki konuşurlarsa acı büyüyecek, susarlarsa biraz olsun katlanılabilir hâle gelecekti.
Yol boyunca Aylin gözlerini kapadı. Uyku değildi bu; kaçıştı. Zihnini susturmanın, kalbini bir süreliğine kandırmanın çaresiz bir yolu…
Gözlerini açtığında varmışlardı. Ancak burası, gelmek istediği yer değildi. Etrafına kısa bir bakış attı; yabancı, soğuk ve kendisine ait olmayan bir yerdi burası. İçinde hafif bir huzursuzluk kıpırdandı.
Yengesi bunu hemen fark etti. Yavaşça elini Aylin’in omzuna koydu; sesi, kırılmamaya çalışan bir şefkat taşıyordu:
“Bir süre burada kal, Aylin’cim… Acını tek başına yaşamak kolay olmayacak.”
Aylin hiçbir şey söylemedi. Söyleyemezdi de. Çünkü bazı acılar, dile geldiği anda daha da gerçek olurdu. O ise henüz buna hazır değildi.Dolu gözlerle yengesine baktı. Titreyen sesi, içinde kopan fırtınayı saklayamayacak kadar zayıftı.
“Dedemin evi… lütfen,” diyebildi güçlükle.
Kadın, karşısındaki o kırılgan hâle daha fazla dayanamadı. Başını ağır ağır salladı; bu, hem bir kabul hem de sessiz bir merhametti. Aylin ise gözleriyle teşekkür etti. Dudaklarının kenarında beliren o silik gülümseme, minnetle acının iç içe geçtiği bir andı.
Bir süre sonra evin önüne vardıklarında, arabadan birlikte indiler. Hiç konuşmadan, birbirlerine sıkıca sarıldılar. Sanki söylenebilecek her şey çoktan söylenmiş; gözyaşlarına, bakışlara emanet edilmişti. Bu vedanın kelimelere ihtiyacı yoktu.
Yengesi yavaşça ondan ayrıldı. Aylin ise birkaç adım geri çekilip eve döndü. Kapının önünde bir süre öylece durdu.
Evi ilk kez görüyormuş gibiydi.
Oysa her köşesinde, her duvarında dedesinin izi vardı. Aylin, bakmıyor; hatırlıyordu. Sanki anılar birer birer canlanıyor, geçmiş, şimdinin içine usulca sızıyordu. Burada yalnız değildi artık… çünkü hatıralar, insanı en çok yalnız kaldığında bulurdu.Yengesinden aldığı anahtarı, titreyen elleriyle kilide uzattı. Güçlükle çevirdi; anahtarın dönmesiyle birlikte kapının açıldığını haber veren o tanıdık ses duyuldu. Aylin, farkında olmadan derin bir nefes aldı ve kapıyı usulca aralayarak içeri adım attı.
Tam o anda…
İçeri girişiyle birlikte yüzüne çarpan şey, sert bir duvar gibiydi. Bir koku. Ama sıradan bir koku değil… geçmişin, hatıraların ve kaybın iç içe geçtiği o ağır koku.
Dedesinin kokusu.
Bu koku, acısını bir anda katbekat büyüttü. Dizlerinin bağı çözüldü; olduğu yere yığıldı. Parmakları istemsizce bacaklarına kenetlendi, tırnakları derisine geçti. Sanki içindeki o tarifsiz sızıyı bedeniyle bastırmaya çalışıyordu.
Ve sonra…
Sessiz kalamadı.
Tüm gücüyle, kendini tutmadan, bağıra bağıra ağlamaya başladı. Sesindeki kırılma, evin duvarlarında yankılanıyor; her yankı, acısını biraz daha büyütüyordu.
Çünkü yüzüne çarpan o şey, yalnızca bir koku değildi.
Onun artık geri dönemeyecek olan dedesiydi.
Kim bilir… Belki saatlerce öylece, olduğu yerde ağladı. Zamanın nasıl geçtiğini ne fark etti ne de umursadı. Acı, saatleri silip süpürmüş; geriye yalnızca içini kemiren o derin boşluğu bırakmıştı.
Ta ki kapının çalınan sesiyle irkilene kadar.
Bir anda toparlanır gibi oldu; ürkek bir hareketle ayağa kalktı. Kalbi hâlâ düzensiz atıyordu. Gözyaşlarını silmeye bile fırsat bulamadan, kulağı kapıya kesildi.
Saat epey ilerlemişti.
Üstelik dedesinin öyle sık geleni gideni de olmazdı.
Bu düşünce, içinde ince bir tedirginlik uyandırdı. Adımlarını yavaşlattı. Temkinli bir şekilde kapıya yaklaştı ve şüphe dolu bakışlarla kapı deliğine doğru eğildi.Kapının ardındaki kişi…
Babasıydı.
Oysa Aylin, içten içe bunun bir yabancı olmasını dilemişti. Çünkü bir yabancı, ne kadar bilinmez olursa olsun, onu babası kadar huzursuz edemezdi.
İçinde beliren o keskin hayal kırıklığıyla, bir an donup kaldı. Kaçmak istedi; kapıyı hiç açmamış gibi davranmak, o anı yok saymak istedi. Ama yapamadı.
İstemsizce uzandı kapıya.
Kapıyı açtı.
Ne bir selam verdi, ne de gözlerini kaldırıp yüzüne baktı. Sanki karşısındaki bir insan değil de, varlığına katlanmak zorunda olduğu bir gölgeydi.
Hiç oyalanmadan arkasını döndü.
Ve kapının eşiğinde bıraktığı adamı, tek bir bakışa bile layık görmeden uzaklaştı.,
Ellili yaşlarının ağırlığını taşıyan bu adam, uzun boyu ve keskin hatlarıyla bulunduğu yere yabancı olmayan bir hâkimiyet kuruyordu. Bakışlarında açıkça hissedilen bir kibir vardı; öyle ki, Aylin’in tavırları onu neredeyse hiç etkilemiyormuş gibiydi. Rahat ve umursamaz adımlarla içeri girdi, etrafı ağır ağır süzerek ilerledi.
O sırada Aylin çoktan üst kata çıkmıştı.
Dar koridor boyunca, kendi etrafında dönüp duran düşünceler gibi, durmadan yürüyordu. Adımları düzensizdi; gerginliği yüzünden okunuyor, nefesi bile onu ele veriyordu. İçinde büyüyen o huzursuzluğu saklamak imkânsızdı. Zaten… baba demeyi bile kendine yakıştıramadığı bu adamdan neyi gizleyebilirdi ki?
Kaçmak istedi.
Ama kaçabileceği bir yer yoktu.
Bu yüzden kendine bir uğraş aradı. Elleri, zihninin hızına yetişircesine etraftaki eşyaların üzerinde dolaşmaya başladı. Amaçsızca çekmeceler açtı, raflara dokundu, nesneleri yerinden oynattı. Sanki dağıttıkça içindeki karmaşayı bastırabilecekti.
Sonra adımları onu, hiç düşünmeden, dedesinin kitaplarla dolu odasına götürdü.
Kapıdan içeri girer girmez duraksadı.
Oda, hâlâ onun kokusunu taşıyordu.
Aylin, kendini zorlayarak ilerledi ve dedesinin sandalyesine âdeta bırakır gibi oturdu. Göğsünden kopan derin bir iç çekiş, odanın sessizliğinde yankılandı.
Neden gelmişti şimdi?
Hem de… her şeye rağmen…
Bu düşünceden uzaklaşmak ister gibi aniden doğruldu. Yine o aceleci hareketlerle etrafı kurcalamaya başladı. Çekmecelerden birini açtığında, gözüne takılan bir şey oldu.
Eski… yıpranmış…
Neredeyse çürümeye yüz tutmuş sayfalarla dolu bir kitap.
Tereddüt etmeden ilk sayfayı araladı.
Ve bir anda yüzüne doğru yükselen ince toz bulutu, geçmişin dokunulmamış ağırlığını taşıyarak ona çarptı.
Saatler boyunca, tek bir an bile duraksamadan okumaya devam etti. İlk sayfadan itibaren kitap, onu içine çeken görünmez bir kuvvet gibi sarmıştı; her cümle, Aylin’i kendi dünyasından biraz daha koparıp satırların arasına sürüklüyordu.
Zamanın ne zaman akıp gittiğini fark etmedi.
Okudukça kalbinin derinlerinde bir yerlere dokunuluyordu. Anlatılanlar, sanki yalnızca bir hikâye değil, onun en saklı hislerinin dile gelmiş hâliydi. Bir süre sonra gözleri doldu… ardından o sessiz yaşlar, hiçbir engelle karşılaşmadan yanaklarından süzülmeye başladı.
Ama yine de okumayı bırakmadı.
Çünkü o sayfaların içinde, kendini ilk kez bu kadar anlaşılmış hissediyordu.
Ne zaman göz kapakları ağırlaştı, ne zaman kelimeler birbirine karıştı—bunu kendisi bile anlayamadı. Kitap hâlâ ellerinin arasındayken, başı yavaşça yana düştü.
Ve Aylin, gözyaşlarının izleri henüz kurumamışken, sessizce uykuya teslim oldu.Tüm bunları zihninde evirip çeviren Aylin, elindeki telefonla saate bir kez daha baktı. Dünden bu yana aşağıya hiç inmemişti. Belki de bu, yalnızca bir gecenin uzantısı değil; yüzleşmekten kaçtığı gerçeğin ertelenmiş hâliydi. Ve o, henüz buna hazır değildi.
Pencereye yöneldi, dışarıdan süzülen solgun ışığı bir an izledi. Ardından camı usulca kapattı. Odaya yeniden çöken sessizlik, içindeki boşluğu daha da belirgin kılıyordu.
Yavaş adımlarla kitaba doğru yürüdü.
Niyeti basitti aslında—onu aldığı yere geri koymak. Sanki yerine bırakırsa, içindeki ağırlık da biraz hafifleyecekmiş gibi…
Tam kitabı çekmeceye yerleştirecekken, beklenmedik bir şey oldu.
Sayfaların arasından birkaç parça kâğıt kayarak yere düştü.
Aylin bir an durdu.
Eğildi.
Titreyen parmaklarıyla kâğıtlardan birini aldı. Sararmış, kenarları yıpranmış bir mektuptu bu. Üzerindeki yazı, zamana rağmen silinmemişti.
Ve o an—
Gözleri tek bir kelimeye takıldı.
“Aylin’e…”
Bölüm etkileşimi
