2. bölüm / 4
YUVA2
Bölümler 4Şu an: 2
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bu eve ilk adımımı attığımda, buraya hiçbir zaman ait olamayacağımı düşündüm.
Yüksek tavanlar, mermer zeminler, duvarlardaki pahalı tablolar… Her şey kusursuzdu. Öyle kusursuzdu ki insan, yanlışlıkla bir eşyaya dokunsa bütün düzenin bozulacağından korkardı.
Belki de sorun evde değildi.
Belki de bu evin sahibi, hayatındaki her şeyi böyle görüyordu.
Batur Kılıç.
Yanımda yürüyordu. Üzerindeki siyah takım elbise, yüzündeki soğuk ifadeyle kusursuz bir uyum içindeydi. Ne heyecanlı görünüyordu ne de evlendiği kadını yeni evine getirmenin ağırlığını taşıyor gibiydi. Sanki sıradan bir işini tamamlamış, şimdi de günün geri kalanına geçiyordu.
Benim içinse hiçbir şey sıradan değildi.
Ailemin şirketini kurtarmak uğruna kabul ettiğim bu evlilik, hayatımın en büyük kumarıydı. Bunu biliyordum. Ama ne kadar hazırlıklı olursam olayım, kendimi bir yabancının evinde, onun kurallarını öğrenmek üzere getirilmiş biri gibi hissetmek hoşuma gitmiyordu.
Batur ceketini çıkarıp evin çalışanlarından birine uzattı.
“Hanımefendinin eşyalarını odasına bırakın.”
Ardından bana döndü.
“Odanız benim odamın karşısında. Birazdan konuşacağız.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Ne hakkında?”
“Bilmen gerekenler var.”
“Mesela?”
Bakışlarını üzerimde gezdirdi.
“Bu evin kuralları.”
İçimden derin bir nefes aldım.
Daha kapıdan gireli birkaç dakika olmuştu.
“Önce bir hoş geldin deseydiniz, sonra kurallara geçseydik daha nazik olmaz mıydı?”
Yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
“Neva, benimle tartışmak için erken.”
“Ben de daha yeni geldim. Tartışmaya vaktimiz çok.”
Bakışları sertleşti.
“Bu evde belli bir düzen var. Oğlumun hayatında yeni birisin. Ondan sana hemen alışmasını beklemiyorum. Ama onunla ilgileneceksin ve evin düzenine uyacaksın.”
Oğlunun adını henüz söylememişti bile.
“Onunla ilgilenmek için buradayım,” dedim. “Ama evin düzenine uymakla her söylediğinizi sorgulamadan kabul etmek aynı şey değil.”
“Bunu zamanla anlayacağız.”
Söyleyiş biçiminden, zamanla benim anlayacağıma emin olduğunu çıkardım.
Yanılıyordu.
Tam karşılık verecektim ki merdivenlerden gelen küçük ayak seslerini duydum.
Başımı çevirdim.
Merdivenin son basamağında küçük bir çocuk duruyordu. Üzerinde açık renk bir tişört vardı. Bir eli korkuluğa tutunmuştu. Önce babasına, ardından bana baktı.
Onu ilk kez görüyordum ama yüzündeki ifadeyi unutacağımı sanmıyordum. Bir çocuğun yüzünde bulunmaması gereken kadar temkinliydi.
Batur elini hafifçe kaldırdı.
“Yağız efe, gel.”
Küçük çocuk basamakları yavaşça indi.
Ben de onunla aynı hizaya gelebilmek için dizlerimi kırdım.
“Merhaba, Yağız. Ben Neva.”
Gözleri yüzümde dolaştı.
“Siz benim annem değilsiniz.”
Sesi beklediğimden daha sertti.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sonra yüzümdeki gülümsemeyi korudum.
“Evet, annen değilim.”
“Benim annem var.”
“Biliyorum.”
“Onun yerine gelemezsiniz.”
Başımı hafifçe salladım.
“Onun yerini almaya gelmedim zaten.”
Yağız bir süre beni izledi.
“Ben sizi istemiyorum.”
Bu söz içime dokunmuştu. Yine de onu suçlayamazdım. Tanımadığı bir kadının bir anda evine gelmesini, babasının yanında durmasını ve hayatına dâhil olmasını istememesi çok doğaldı.
“Peki,” dedim. “Beni hemen sevmek zorunda değilsin.”
Kaşları hafifçe çatıldı. Sanırım böyle bir cevap beklemiyordu.
“Ben senin annen değilim, Yağız. Ama istersen arkadaşın olabilirim.”
Bana baktı. Küçük yüzünde bir anlığına kararsızlık belirdi.
Sonra başını çevirdi.
“Arkadaşa ihtiyacım yok.”
“Tamam. Fikrini değiştirirsen buradayım.”
Arkasını dönüp merdivenlere çıktı.
Ben gözlerimle onu takip ederken Batur’ın sesini duydum.
“Gördüğünüz gibi, kolay olmayacak.”
Ayağa kalkıp ona döndüm.
“Bir çocuğun yeni birine alışması zaman alır. Bunun farkındayım.”
“Umarım.”
Başımı iki yana salladım. Bu adamın her cümlesi, karşısındakine kendini kanıtlaması gerekiyormuş gibi hissettiriyordu.
Batur, evin çalışanlarından birine döndü.
“Akşam yemeği saat sekizde. Hanımefendiye odasına kadar eşlik edin.”
Ardından arkasına bile bakmadan uzaklaştı.
Daha ilk dakikadan anlaşmış sayılmazdık.
Ama en azından birbirimizden ne beklemememiz gerektiğini öğreniyorduk.
---
Akşam yemeğinde masanın etrafında üç kişiydik ama sanki hepimiz ayrı dünyalarda oturuyorduk.
Yağız, babasının sağında oturuyordu. Ben karşılarındaydım.
Masa kusursuz biçimde hazırlanmıştı. Tabaklar, bardaklar, çatal bıçaklar… Her şey olması gerektiği yerdeydi. Yalnızca bu masada oturan insanların yüzlerinde huzurdan eser yoktu.
Batur zaman zaman telefonuna bakıyor, zaman zaman oğlunu kontrol ediyordu. Yağız ise lokmalarını küçük küçük alıyor, arada bir başını kaldırıp babasının yüzüne bakıyordu. Sanki her hareketinin onaylanıp onaylanmadığını anlamaya çalışıyordu.
Bir süre sonra Batur çatalını tabağının yanına bıraktı.
“Dik otur.”
Yağız hemen sırtını doğrulttu.
“Çatalını düzgün tut. Yemeğini de oyalanmadan ye.”
“Tamam, baba.”
Küçük çocuğun parmakları çatalın sapına daha sıkı sarıldı. Bir lokma almak için elini kaldırdığında eli hafifçe titriyordu.
Onu izlerken içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk büyümeye başladı.
Yağız çatalını tabağına uzattı ama hareketi aceleciydi. Çatal parmaklarının arasından kayıp masaya düştü.
Çıkan metal sesi sessiz yemek odasında yankılandı.
Yağız’ın eli havada kaldı.
Batur, avucunu sertçe masaya vurdu.
Yağız irkildi. Omuzları kulaklarına kadar yükseldi, gözleri bir anda babasına çevrildi.
“Dikkatli ol!”
“Özür dilerim, baba.”
“Özür dileyeceğine önce yemek yemeyi öğren.”
Yağız başını önüne eğdi. Çatalını almak için bile hemen hareket edemedi. Sanki bir sonraki hareketinin de yanlış olmasından korkuyordu.
Artık daha fazla susamazdım.
“Abartmıyor musun?” diye sordum.
Batur, bakışlarını yavaşça bana çevirdi.
“Ben oğlumla konuşuyorum.”
“Ben de seninle konuşuyorum. Çocuk senin yüzünden doğru düzgün yemek yiyemiyor. Bir dik otur diyorsun, bir çatalını düzgün tut diyorsun, bir de yemek yemeyi öğrenmesini söylüyorsun. Daha ağzına bir lokma koymadan her hareketini kontrol ediyorsun.”
Batur’ın yüzündeki ifade değişmedi ama gözlerindeki soğukluk belirginleşti.
“Bu konunun seni ilgilendirdiğini sanmıyorum.”
“Senin oğlun olduğu için ona istediğin gibi davranabileceğini mi düşünüyorsun?”
“Çatalı elinden düşürmüş sadece! Yemekte insanın üstüne bir şey dökülür, elinden bir şey düşer. Bu kadar büyütülecek ne var?”
Batur bir süre yüzüme baktı. Sonra sandalyesini geriye çekerek ayağa kalktı.
Hareketi o kadar ani olmuştu ki Yağız başını daha da önüne eğdi.
Batur masanın etrafından dolaşıp yanıma geldi. Eğilerek kulağıma yaklaştı. Sesi alçaktı ama söyledikleri en az masaya vurduğu eli kadar sertti.
“Sınırlarınızı zorluyorsunuz, Neva. Yapma.”
Bir an gözlerimi kapatıp sakin kalmaya çalıştım.
Ardından doğruldu, ceketinin kolunu düzeltti ve hiçbir şey olmamış gibi sandalyesine yöneldi.
“Afiyet olsun.”
Sanki az önce oğlunu azarlayan, beni tehdit eden o değilmiş gibi yeniden yerine oturdu.
Ben ise olduğum yerde kalakalmıştım.
Bu adamın en sinir bozucu yanı öfkelenmesi değildi. Öfkesini bile bir kontrol aracı gibi kullanmasıydı. Sesini yükseltmeden, yüzündeki ifadeyi değiştirmeden karşısındakine haddini bildirebileceğine inanıyordu.Yağız bana bakıyordu.
Gözlerinde şaşkınlığa benzeyen bir şey vardı. Belki de ilk kez biri, onun için babasına karşılık vermişti. Ama bu şaşkınlığın altında başka bir duygu daha sezdim: korku.
Benden değil, Batur’un buna nasıl karşılık vereceğinden korkuyordu.
Ona belli etmeden hafifçe gülümsedim.
Yağız hemen gözlerini kaçırdı ve tabağına döndü.
Yemeğin geri kalanı sessizlik içinde geçti.
O akşam odama çıktığımda uzun süre uyuyamadım.
Yatağın kenarında oturmuş, gün boyunca yaşadıklarımı düşünüyordum. Batur’ın soğuk bakışlarını, emir verir gibi konuşmasını, Yağız’ın her sözün ardından biraz daha içine kapanmasını…
En çok da o küçük çocuğun korkuyla büzülen omuzları aklımdan çıkmıyordu.
Bir çocuğun yalnızca çatalını düşürdüğü için bu kadar telaşlanması normal değildi.
Yağız, babasının yanında hata yapmaktan korkuyordu. Üstelik bu korku, yalnızca o akşam yaşananlardan kaynaklanmıyor gibiydi. Sanki çok önceden öğrenilmiş, zamanla içine yerleşmiş bir şeydi.
Belki de ilk karşılaşmamızda hissettiğim şey doğruydu.
Bu evde herkesin bir kuralı vardı.
Batur’ın kuralı, her şeyin kendi istediği gibi olmasıydı.
Benim kuralım, kimsenin beni kolayca susturamamasıydı.
Yağız’ın kuralıysa hata yapmamaktı.
Ve nedense en çok onun kurallarını değiştirmek istiyordum.
.
.
Sabah gözlerimi açtığımda odanın içi hâlâ loştu.
Bir süre yatağımda öylece uzandım. Evin sessizliğine alışmaya çalışıyordum. Her şeyin bir düzeni, herkesin bir yeri vardı. İnsanların bile.
Yalnızca ben, bu düzenin neresinde durduğumu hâlâ bilmiyordum.
Yataktan kalkıp perdeleri araladım. Bahçeye düşen sabah ışığına bakarken derin bir nefes aldım. Bugün kendime biraz zaman ayırmaya karar vermiştim. En azından güne, Batur'la tartışmadan başlayabilirdim.
Ne kadar iyimser bir düşünceydi.
Yüzümü yıkayıp odadan çıkmaya hazırlanırken koridordan gelen sert bir sesle olduğum yerde durdum.
“Dikkatini ver, Yağız!”
Ardından küçük bir ses duydum.
“Veriyorum, öğretmenim.”
“Öyleyse neden yine yanlış yaptın?”
Sesin geldiği kapı aralıktı.
İçeri baktığımda Yağız'ı masasının başında, karşısında duran özel öğretmenini gördüm. Adamın elinde bir cetvel vardı.
“Bir daha yapmayacağım,” dedi Yağız.
Öğretmen cetveli masaya vurdu.
“Bunu kaçıncı söyleyişin? Elini uzat!”
Yağız elini uzattı.
Cetvelin küçük eline indiğini gördüğüm an kapıyı iterek açtım.
“Yeter! Ne yapıyorsunuz siz?”
Öğretmen irkilerek bana döndü.
“Hanımefendi, lütfen. Ders yapıyoruz.”
“Ders mi yapıyorsunuz?”
Bakışlarımı Yağız'a çevirdim. Küçük çocuk elini göğsüne çekmiş, diğer eliyle parmaklarını saklamaya çalışıyordu. Yüzünde, az önce canı yanan bir çocuğun göstermesi gereken öfkeden eser yoktu. Yalnızca korkuyordu.
Yanına yaklaştım.
“Yağız, ellerini bana gösterir misin?”
Çocuk önce öğretmenine baktı. Bakışları adamın yüzünde birkaç saniye kaldıktan sonra tereddütle ellerini açtı.
Avuçlarında farklı zamanlarda oluşmuş gibi duran kızarık çizgiler vardı. Bazıları solmuştu, bazılarıysa hâlâ belirgindi.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Bir süre o izlere baktım. İlk bakışta yalnızca birkaç kızarıklık gibi görünebilirlerdi ama hepsi aynı değildi. Bazıları eskimişti. Bazılarıysa henüz geçmemişti.
Bunlar tek bir sabahın izleri değildi.
Yağız'ın daha önce de aynı şeyi yaşadığını anlamak için fazla düşünmeme gerek yoktu.
“Ellerindeki izler…” Sesimi yumuşattım. “Bu yüzden mi?”
Yağız başını eğdi.
“Bir daha yanlış yapmayacağım.”
İçimde yükselen öfkeyi tarif edemem.
Bana açıklama yapmıyordu. Öğretmeninin yaptığından şikâyet etmiyordu. Canının yandığını bile söylemiyordu.
Yalnızca bir daha yanlış yapmayacağına söz veriyordu.
Sanki bütün bunların sebebi kendisiydi.
Başımı kaldırıp öğretmene baktım.
“Eğitim şiddet değildir.”
Adamın yüzü gerildi.
“Hanımefendi, bu çocuk disipline ihtiyaç duyuyor. Ben yıllardır bu şekilde eğitim veriyorum.”
“Yıllardır böyle yapıyor olmanız, yaptığınız şeyi doğru hâle getirmez.”
“Çocuğun derslerde dikkatini toplaması gerekiyor.”
“Bir çocuğun dikkatini korkutarak toplayamazsınız. Elindeki izleri görmüyor musunuz?”
Öğretmen cevap vermek üzereydi ki kapıda bir gölge belirdi.
Batur.
Bakışları önce bana, sonra oğluna ve öğretmenin elindeki cetvele kaydı.
Yüzünde şaşkınlık yoktu. Ne olduğunu anlamaya çalışan birinin ifadesi de yoktu. Sanki karşısında gördüğü manzara, evinde her gün karşılaşabileceği sıradan bir olaydan ibaretti.
“Burada neler oluyor?”
Öğretmen hemen ona döndü.
“Beyefendi, hanımefendi dersime müdahale ediyor.”
Batur'ın bakışları bana çevrildi.
“Neva?”
Yağız'ı yanıma çekip ellerini açtım.
“Çocuğunuzun ellerine bakın.”
Batur oğlunun ellerine baktı.
Bir an bile gözlerini kaçırmadı. İzleri gördüğünden emindim. Buna rağmen yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
Ardından öğretmene döndü.
“Derse devam edin.”
Bir an yanlış duyduğumu sandım.
“Ne?”
Batur yüzünü bana çevirdi.
“Bu konuyu ben hallederim.”
“Nasıl halledeceksiniz? Çocuğun ellerinde izler var!”
“Bunun farkındayım.”
Söylediği şey karşısında birkaç saniye konuşamadım.
Farkındaydı.
Yağız'ın ellerindeki izleri biliyordu. Öğretmenin nasıl bir yöntem uyguladığından haberdardı. Buna rağmen dersin devam etmesini istiyordu.
Beni asıl öfkelendiren de buydu. Karşımdaki adam ne yaptığının farkında olmayan biri değildi. Oğlunun canının yandığını görüyor, ama bunu değiştirmeye değer bir sorun olarak bile kabul etmiyordu.
“Demek biliyorsunuz,” dedim yavaşça. “Bütün bunlardan haberiniz var.”
Batur'ın yüzü sertleşti.
“Yağız'ın eğitiminden ben sorumluyum. Nasıl yetiştirileceğine de ben karar veririm.”
“Bir çocuğun canını yakmak eğitim değil.”
“Benim oğlumun nasıl yetiştirileceğine siz karar vermeyeceksiniz.”
“Ben de sizin oğlunuza zarar verilmesine göz yummayacağım.”
Batur bir adım yaklaştı.
“Bu zamana kadar onun sorumluluğunu ben taşıdım. Eğitimini, disiplinini ve günlük düzenini ben belirledim. Bundan sonra da böyle devam edecek. Siz karışmayın.”
“Bana karışmayın diyorsunuz ama ben az önce bir çocuğun eline cetvelle vurulduğunu gördüm.”
“Bu, sizin müdahale edeceğiniz bir konu değil.”
“Yanılıyorsunuz. Bir çocuğun canı yanıyorsa o artık yalnızca sizin konunuz değildir.”
Batur'ın çenesi kasıldı.
“Yeter.”
“Hayır, yeter değil.”
Yağız'ın gözleri ikimizin arasında gidip geliyordu. Batur her sesini yükselttiğinde biraz daha arkama siniyor, küçük elleriyle hırkamı sıkıca tutuyordu. Parmaklarının kumaşı nasıl kavradığını hissedebiliyordum. Sanki beni bıraktığı anda başına daha kötü bir şey gelecekmiş gibi tutunuyordu.
Batur bunu da fark etti. Kaşları iyice çatıldı.
“Yağız, çık oradan!”
Yağız kıpırdamadı. Aksine, arkamda biraz daha küçüldü.
Batur'ın yüzündeki ifade değişti. Bir an oğluna, ardından bana baktı. Bakışlarındaki öfkenin arasına başka bir şey karışmıştı. Sanki Yağız'ın benden medet umması, ona yapılmış bir hakaretti.
Hızla yanıma geldi.
“Batur, yapma…”
Sözümü tamamlayamadan Yağız'ı kolundan çekip yanımdan aldı.
“Sana oradan çık dedim!”
Yağız'ın yüzü acıyla buruştu. Dudaklarını birbirine bastırdı ama gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
“Ne yapıyorsun?” dedim şaşkınlıkla.
“Sen karışma.”
“Canını acıtıyorsun!”
“Neva!”
Sesindeki sertlik beni bir an duraksattı. Ama yalnızca bir an.
Yağız'ın kolunu bırakmasını bekledim. Batur bırakmadı. Küçük çocuğu kendisine doğru çekerek kapıya yöneldi.
“Bırak çocuğu!”
“Sana karışma dedim!”
Arkasından gitmeye başladım. Batur'ın adımları hızlıydı. Yağız ise ona yetişmeye çalışırken sendeleyip duruyordu. Bir eliyle babasının tuttuğu kolunu kurtarmaya çalışıyor, diğer eliyle gözyaşlarını siliyordu.
Ama ağlamaktan başka bir şey yapmıyordu.
Ne itiraz ediyor ne de babasına karşı koyuyordu.
Sanki sesini çıkarmasının hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini çoktan öğrenmişti.
Merdivenlere ulaştığımızda Batur birden durdu. Yağız'ı önüne çekerek yüzüne baktı.
“Ne zamandan beri birilerinin arkasına saklanır oldun? Ne zamandır sözümü ikiletir oldun, he?”
Yağız başını iki yana salladı.
“Ben… ben…”
“Ne sen?”
Çocuğun sesi boğazında düğümlendi.
“Bir şey yapmadım, baba.”
Batur'ın çenesi kasıldı.
“Bir de cevap mı veriyorsun?”
Yağız'ın yüzündeki korkuyu gördüğümde daha fazla dayanamadım. İleri atılıp Batur'ın kolunu tuttum.
“Yeter, bırak çocuğu!”
Beni sertçe itti.
Dengemi kaybedip geriye doğru bir adım attım. Elimi duvara dayayarak ayakta kalabildim. Birkaç saniye boyunca yalnızca yüzüne baktım. Beni itmiş olması değil, bunu Yağız'ın gözlerinin önünde hiç düşünmeden yapması öfkelendirmişti.
“Bir daha bana dokunma,” dedim dişlerimin arasından.
Batur parmağını yüzüme doğru kaldırdı.
“Sana karışma dedim!”
Yağız irkilerek gözlerini kapattı.
O küçücük hareketi gördüm.
Batur'ın parmağından değil, sesinden bile korkuyordu.
İçimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Bu çocuğun korkusunu daha fazla görmezden gelemezdim. Batur'ın öfkesinin dinmesini beklemek de bir çözüm değildi.
Ama ne yapabilirdim?
Onun evindeydim. Onun kurallarıyla yönetilen bir evdeydim. Karşımdaki adam, kendi oğlunun korkusunu bile otoritesine karşı bir tehdit olarak görüyordu.
Yine de geri çekilmeyecektim.
Batur, Yağız'ı kolundan tutarak merdivenlerden indirmeye devam etti. Ben de peşlerinden gittim.
Evin daha az kullanılan koridorlarından birine girdik.
Burası diğer bölümlere göre daha sessizdi. Duvarlar boyunca uzanan loş koridorda yürürken ayak seslerimiz yankılanıyordu. Batur'ın nereye gittiğini bilmiyordum ama içimde büyüyen huzursuzluk, birazdan göreceğim şeyin hiç hoşuma gitmeyeceğini söylüyordu.
Koridorun sonunda, penceresi küçük bir odaya açılan ağır bir kapının önünde durdu.
Anahtarı çevirdi ve kapıyı açtı.
İçeride yalnızca bir yatak, küçük bir masa ve duvara dayalı bir sandalye vardı. Duvarlar çıplaktı. Ne oyuncak ne kitap ne de bir çocuğun kendisine ait hissedebileceği herhangi bir eşya bulunuyordu.
Odaya göz gezdirirken bakışlarım yatağın üzerindeki ince örtüye takıldı. Her şey fazlasıyla düzenliydi. Sanki burası bir çocuğun ara sıra girdiği bir oda değil, birinin burada uzun süre kalması düşünülerek hazırlanmış bir yerdi.
Yağız kapının eşiğinde durdu.
Odanın içine bakarken yüzündeki ifade değişti. Ağlaması kesilmedi ama bu kez gözlerinde başka bir şey vardı.
Korku.
Burayı tanıyordu.
Bunu anlamak için bana bir şey söylemesine gerek yoktu. Küçük bedeninin kapının önünde nasıl gerildiğini, babasının elindeki kolunu kurtarmak için artık çabalamadığını görmem yetmişti.
“Onu odaya kapatamazsınız.”
Batur'ın bakışları buz kesti.
“Ne dediniz?”
“Duydunuz.”
“Burası benim evim, benim kurallarım.”
“Bu, ona istediğiniz gibi davranabileceğiniz anlamına gelmiyor.”
“Neva, sınırları öğrenmen gerekiyor.”
“Öyleyse siz de benimkileri öğrenin.”
Batur bir süre yüzüme baktı. Sonra Yağız'ın kolunu bıraktı.
Çocuk hemen yanıma gelmedi. Olduğu yerde kaldı. Sanki kimin yanına gitmesi gerektiğini bile bilmiyordu.
Bu görüntü içimi parçaladı.
Batur başını hafifçe yana eğdi.
“Eğer onu buraya kapatacaksanız önce beni çiğnemeniz gerekiyor.”
“Öyle mi?”
“Öyle.”
“Peki, sen bilirsin.”
Bir an için geri çekileceğini sandım. Belki sesimin sertliği, belki de Yağız'ın gözyaşları onu durdurmuştu. Fakat yüzündeki ifadede en ufak bir yumuşama olmadı.
Bir sonraki anda kolumdan tutup beni içeri doğru itti.
“Batur!”
Dengemi bulmaya çalışırken Yağızı da peşimden içeri soktu. Batur kapıyı sertçe kapattı.
“Biraz yalnız kalmanız ikinize de iyi gelecek.”
Kapının dışından kilidin çevrildiğini duydum.
Bir süre kapıya baktım. Ardından kolu aşağı indirip kapıyı açmaya çalıştım.
Açılmadı.
Bir kez daha denedim. Sonra avucumla kapıya vurdum.
“Batur! Kapıyı aç!”
Cevap gelmedi.
“Batur, beni duyuyorsun! Kapıyı aç dedim!”
Koridordan uzaklaşan ayak seslerini duydum. Sesler gittikçe azaldı ve sonunda tamamen kesildi.
Elimi kapıdan çektiğimde avucumun acıdığını fark ettim. Derin bir nefes aldım. Öfkemi bir kenara bırakıp arkamı döndüm.
Yağız çoktan odanın köşesine gitmişti.
Dizlerini karnına çekerek yere oturmuş, başını öne eğmişti. Küçük bedeni, kendisini olabildiğince küçültmeye çalışıyormuş gibi görünüyordu.
Yanına yaklaştım ve onun karşısına çömeldim.
“Sizi de benim yüzümden cezalandırdılar,” diye fısıldadı.
Kalbim sıkıştı.
“Hayır, Yağız. Ben kendi kararımı verdim.”
“Babam kızacak.”
“Bana mı?”
Başını salladı.
“Size de.”
Hafifçe gülümsedim.
“Bunun için endişelenmene gerek yok.”
“Bana kızınca da böyle yapıyor.”
Gülümsemem yavaşça silindi.
“Böyle derken?”
Yağız omuzlarını kaldırdı.
“Bazen konuşmuyor benimle. Bazen de odama gönderiyor.”
Bir süre cevap veremedim.
Çocuğun sesinde öfke yoktu. Kırgınlık bile yoktu.
Sanki bunların hepsi hayatın sıradan bir parçasıymış gibi anlatıyordu.
Elimi uzatıp saçlarını okşamak istedim ama son anda vazgeçtim. Henüz buna hazır olmayabilirdi.
“Yağız, bana bakar mısın?”
Çocuk gözlerini kaldırdı.
“Bir şeyi yanlış yaptığında sana anlatılması gerekir. Neyi yanlış yaptığını anlaman gerekir. Ama birinin sana kızması, seni korkutması ya da incitmesi, senin kötü bir çocuk olduğun anlamına gelmez.”
Yağız'ın kaşları hafifçe çatıldı.
“Peki, neden hep ben yanlış yapıyorum?”
Boğazım düğümlendi.
Bu soruya hemen cevap vermek istemedim. Çünkü karşımdaki çocuk, basit bir teselli cümlesinden fazlasını hak ediyordu.
“Bazen büyükler de yanlış yapar,” dedim sonunda. “Ama bunu kabul etmek onlar için zor olabilir.”
“Babam yanlış yapar mı?”
Çocuğun gözlerine baktım.
“Baban da bir insan, Yağız.”
Bir süre düşündü.
“Peki, siz yanlış yapar mısınız?”
Gülümsedim.
“Çok.”
“Size kızınca sizi de odaya mı kapatırlar?”
Kahkaha atmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Bugün öyle oldu sanırım.”
Yağız'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
Bunu görünce içim ısındı. O küçücük gülümseme, bütün gün boyunca yüzümde biriken öfkeyi bir anlığına unutturmaya yetmişti.
Yanına oturdum. Aramızda biraz mesafe bıraktım ama elimizi birbirimize uzatabileceğimiz kadar yakındık.
Bir süre konuşmadık.
Yağız ara sıra kapıya bakıyordu. Her seferinde gözlerini hızla kaçırıyor, sanki babasının geri dönmesinden korkuyordu.
“Babanın gelmesinden mi korkuyorsun?” diye sordum usulca.
Cevap vermedi.
Onu cevap vermeye zorlamadım.
“Yağız, benimle konuşmak zorunda değilsin. İstersen burada sessizce oturabiliriz.”
Başını hafifçe kaldırdı.
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
Bu kez bana biraz daha yaklaştı.
Ardından elime baktı. Bir süre tereddüt ettikten sonra küçük parmaklarını elime uzattı.
Elimi tuttuğunda onu hemen kendime çekmedim. Sadece parmaklarını nazikçe kavradım.
Sonra Yağız elimi biraz daha sıkı tuttu.
O an, bu çocuğa her şeyi bir anda unutturamayacağımı biliyordum. Babasının sesinden korkmamayı, hata yapınca kendini suçlamamayı ya da her an cezalandırılmayı beklememeyi bir günde öğrenemezdi.
Ama belki de ilk kez, korktuğunu saklamak zorunda olmadığı birinin yanında oturuyordu.
Şimdilik bu kadarı yeterdi.
Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum. Kapının dışında ayak sesleri duyulduğunda başımı kaldırdım.
Anahtarın kilide girdiğini duydum.
Kapı yavaşça açıldı.
İkimiz de ayağa kalktık.
Batur kapının önünde duruyordu. Yüzüne baktığımda yaptığından pişman olduğuna dair en ufak bir işaret göremedim. Aksine, yüzünde her şeyi kendi istediği gibi sonuçlandırmış bir adamın soğuk ifadesi vardı.
“Yağız, sen odana çık.”
Yağız başını salladı. Bana kısa bir bakış attıktan sonra hızla yanımızdan ayrıldı.
Arkasından bakarken içimde bir huzursuzluk kaldı. Onu göndermek istemiyordum ama burada, Batur'ın karşısında tutmanın da doğru olup olmadığını bilmiyordum.
Kapıdan çıktım ve Batur'a döndüm.
“Haklıydın. Sana müdahale etmemem gerekiyordu. Sonuçta sen onun babasısın, onun için en iyisini sen bilirsin.”
Batur'ın kaşları hafifçe kalktı.
“Bu kadar kısa sürede bunu kabullenmek güzel.”
Yüzümü asıp ilerlemeye başladım. Birkaç adım attıktan sonra durdum.
“Telefonum, telefonum içeride kaldı.”
Kaşları çatıldı. Kapatacağı kapıyı tekrar açıp bana baktı.
“Gir, al o zaman.”
“Hayır, ben bir daha oraya gitmem.”
Batur sıkıntıyla nefes aldı. Belli ki sabrını tüketiyordum.
İçeri adımladı.
“Biraz daha ileride olmalı. Orada oturuyorduk.”
Onun odanın köşesine doğru ilerlemesini bekledim. Telefonumu aramak için eğildiği anda kapıyı hızla arkasından kapatıp kilitledim.
Kilidin sesi duyulduğunda Batur arkasını döndü.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?”
“Telefonumu arıyordum. Sizi de biraz dinlenmeye bırakayım dedim.”
Batur hızla kapıya geldi.
“Kapıyı aç!” diyerek yumruğunu kapıya geçirdi.
Bir an irkildim ama geri çekilmedim.
“Biraz önce oğlunuzla beni saatlerce burada tuttunuz. Hatırlıyor musunuz?”
“Neva!”
“Ne oldu? Hoşunuza gitmedi mi?”
Batur kapıya bir kez daha yaklaştı. Sesini yükselttiğinde duvarlar arasında yankılandı.
“Kapıyı aç dedim!”
Anahtarı parmaklarımın arasında çevirdim.
İşte buydu.
Bütün gün boyunca herkesin onun sözünü dinlemesine, kimsenin karşısına çıkmamasına alışmıştı. Birinin onun kararını sorgulaması bile öfkesini artırmaya yetiyordu. Şimdi ise kendi kurduğu düzende, kendi kapısının ardında kalmıştı.
Yüzümdeki gülümsemeyi korudum.
“Ödeşmiş olduk, Batur Bey.”
Batur'ın yüzü gerildi.
“Bunun hesabını vereceksin.”
“Önce bir sakinleş. Sonra konuşuruz.”
Kapının diğer tarafından sert bir darbe daha geldi. Bu kez gülümsemem silindi. Onu öfkelendirmiştim, evet. Fakat asıl mesele bu değildi. Bütün gün Yağız'a yaptıklarını düşündüğümde içimdeki öfke yeniden kabarıyordu.
Bir çocuğu korkutarak yönetmek kolaydı.
Onu susturmak, emir vermek, hatalarını yüzüne vurmak…
Asıl zor olan, karşısındaki insanın da duyguları olduğunu kabul etmekti.
Batur bunu öğrenene kadar karşısında duracaktım.
Arkamı döndüm. Anahtarı avucumda sımsıkı tutarken son kez konuştum.
“Sana itaat edeceğimi sanıyorsun, Batur Kılıç. Ama bu evde kurduğun düzene boyun eğecek son kişi benim.”
.
.
.
.
.
.
.
Bölüm etkileşimi
