4. bölüm · Yüreği Kana Bulanan Adam
-2 Ev
Yorum yapmayı unutmayın lütfen.^^
YÜREĞİ KANA BULANAN ADAM
The Neighbourhood - Softcore
Bölüm -2 Ev
"Koştun
Soluklandın
Göğsündeki yangında
Bana bir ömür yaktın."
Dakikalar birbirine sarılıp saatlere evrilirken hava çoktan kararmıştı, sabahtan beri soluduğum kahve kokusu genzimi artık yaktığı için kısa bir sigara molasına çıkarken fark etmiştim bunu. Aslında mola bile vermeyecektim çünkü mola vermeyince daha erken çıkabiliyordum ama biraz daha kahve kokusunu solursam kusacağımı hissediyordum oysa ben kahveyi çok severdim. Hayat bize biraz garipti işte, bazen sevdiğin şeylerden soğuyabiliyordun.
Derin ve sıkıntılı bir nefes alıp kafenin girişinin çaprazında kalan boş mermer saksılardan birine oturdum ve cebimdeki paketi çıkardım, uzun süredir benimle olduğu için ezilen paketin içindeki son dalı ve çakmağı alıp paketi kenardaki çöpe fırlattım. Paket çöpün kenarına çarpıp yan tarafa düşerken homurdandım ve sigarayı dudaklarıma dayayıp yaktım.
Kirli duman derin nefesimle ciğerlerime dolarken rahatladığımı hissettim, günde en fazla üç dal içmeye çalışıyordum ki tamamen bağımlı olmayayım. Bazı günler hatta haftalar hiç içmediğim bile oluyordu ama bazen içmezsem boğuluyormuş gibi hissediyordum. Oysa beni boğan şey aslında sigaranın kendisiydi.
On beş dakikalık mola boyunca derin derin nefeslenmiş, kafeye girip çıkan insanları izlemiş ve düşünmüştüm. Bu yıl mezun olacaktım, ne yapmalıydım, nasıl ilerlemeliydim? Yanımda bana yol gösteren biri olmadığı için bunları düşünmek bile beni strese sokuyordu, görmezden gelebileceğim son ana kadar halının altına süpürüyordum.
Ne zaman halının altındaki o tortuya takılırdım bilemiyordum ama bu önemli değildi, şimdilik.
"Yapacağım artık bir şeyler." diye mırıldandım mermerden kalkarken, rüzgârı önüme aldığım için bile şanslı hissediyordum.
İçeri girerek ne kadar müşterimiz olduğunu anlamak için masaların olduğu kısma kısa bir bakış attım, hâlâ doluyduk. Sırada bekleyen birkaç grubun yanından geçerek kasanın arka kısmına yöneldim ardından önlüğümü giyerek boşları toplamak için olan siyah kutuyu aldım ve masalar arsında gezinmeye çıktım.
Kafenin bahçe kısmı ön tarafta değil de arka taraftaydı ve bu yüzden bile çok tercih ediliyordu, arabaların gürültüsü olmuyordu, kaldırımdan geçen insanlar size dik dik bakmıyordu falan ve açtığımız kısık sesli müzik bile duyulabiliyordu.
Boşalan masalardan birini toplarken masanın cam yüzeyinden yere damlayan dökülmüş kahveyi fark edince sabır diledim, damlayan kısmı hariç çoğunluğu kurumaya başlamıştı. Bundan nefret ediyordum, döktüysen söylerdin ve bizde o an silerdik. Etraftaki dolu masalara rağmen neden buranın boş olduğunu anlamıştım, içeri giderek masaları sildiğimiz mavi bezi aldım ve kuruyan yerlere bastırarak silmeye başladım, siyah kutuyu çimlerin üstüne bırakmıştım.
"Nasıl o ölmemeliydi?" Sol tarafta kalan dörtlü arkadaş grubundan biri aniden bağırdığında irkildim ve bakışlarım oraya kaydı, sarı saçlı kız bağırdığını yeni fark etmiş gibi utanarak sesini alçalttı.
"Onun ölmesi gerektiğini hepimiz biliyorduk, Tuna."
"Senin bilmen benim bildiğim anlamına gelmez?" dedi Tuna denen çocuk gıcık bir sesle, ne hakkında konuştuklarını merak etmiştim. "Bir şansım olsa," dedi siniri bozulmuş gibi. "O şansı da onu yaşatmak için kullanırdım, erkek karakterler kötü olsa bile ölünce ağlıyorsunuz ama ben kadın karakter için keşke yaşasaydı dediğim için meydan dayağı yemediğim kalıyor."
"Aynı şey değil Tuna, biz ana karakterlerden bahsediyoruz sen yan karakterlerden, hatta yan bile sayılmaz." Dedi Tuna'nın karşısında oturan kırmızı saçlı kız.
Tuna gözlerini devirdi "Tamam Sıla en haklı sizsiniz, siz onu yaşatırsınız ben farklı birini." Dedi alayla.
"İyi ki bir soru sordum, tek bir şansım olsa şu karakteri şu yüzden yaşatırdım diyecektiniz." Dedi sinirle Sıla. "Hayır, niye hem ortamı hem beni gerdiniz? Döverim sizi."
Sarı saçlı kız konuşmaya tekrar dâhil oldu gülerek. "Tuna'nın baş erkek karakterden dayak yemesini isterdim, of çok eğlenceli olurdu."
Tuna suratını ekşitince Sıla da güldü. "Tuna aşko dayo yiyo." Dedi kahkahalar eşliğinde. İstemsizce gülümsedim, büyük ihtimalle liselilerdi ve hayat dolulardı.
Masayı yeterince sildiğime karar verince çimlere bıraktığım kutuyu aldım ve içeriye girmeden önce bahçenin en köşesinde kalan çöp kovasına ilerledim, kutudaki çöpleri boşalttıktan sonra içeriye girdim. Siyah kutunun içinde birkaç kupa ve fincan kalmıştı, bazı müşteriler plastik bardaklardan kullanmamayı tercih ediyordu.
Mesaim bitene kadar yapılabilecek tüm işleri yapmıştım, kasadan sipariş almıştım, istenen yiyecekleri ısıtmıştım, çıkışıma yarım saat kala ise kafenin üst katını kapatmıştım. Kapatmadan öncede süpürüp paspaslamıştım, bu işi sırasıyla yapıyorduk ve bugün sıra bendeydi.
Sonunda patronum çıkabileceğimi söylediğinde ağlayarak teşekkür edecektim resmen, kafe normalde gece üçe kadar açıktı ama ben sekizde çıkıyordum. Gecenin üçüne kadar sipariş alıp hazırlamak... Düşüncesi bile korkunçtu.
Üstümü değiştirdikten sonra diğer çalışanlara veda ederek kafeden ayrıldım, nedensizce üstüme bir enerji binmiş gibiydi, tamam nedensizce olmayabilirdi günde üç bardak kahve içiyordum ve üstüne soluyordum. Bazen yanlış yapılan siparişleri kim denk gelirse o içiyordu ve o anlık iyi geliyordu ama çoğu kafein içerdiği için akşamları enerji patlamaları normal geliyordu.
Üstümdeki enerjim ve cebimdeki günlük maaşımla yavaşça yürümeye başladım, bir gün daha bitmişti, iyiydim. Otobüs durağına vardığımda kenardaki cam ekrandan otobüsümün ne zaman geleceğine baktım ve omuzlarımı düşürdüm, daha çok vardı.
Boş durağın demir koltuğuna oturdum ve kollarımı göğsümde bağladım, gözlerimi kapatıp sessizliği dinledim biraz. Aklımda bugün bulduğum kitap dönüp duruyordu, kitabı almıştım, sırtımdaki çantamın içindeydi.
Saçma ve uçuktu ama denemek istiyordum, kaybedecek bir şeyim yoktu. Sürekli düşünmektense bir kere deneyip olmayınca utancımı kendi içimde yaşamak istiyordum. Aslında istemsizce tüm gün boyunca hangi kitabın sonunu değiştiririm diye düşünmüştüm ama sonrasında kulak misafiri olduğum konuşma düşüncelerimi farklı yöne çekmişti.
Hangi karakteri yaşatırdım?
Yirmi iki yıllık hayatım boyunca sayısız kitap okumuştum ve bu da sayısız hayata denk geliyordu, sayısız ölü karakter. Gerçekçi bakarsak hiçbiri canlı değildi ama hayal dünyamın penceresinde hepsi etten kemiktendi.
On iki yaşında ilk okuduğum kitaplardan birini hatırlıyordum, aslında yaşıma uygun değildi ve okumam yasaktı ama okumuştum ve ilk kez ölüm hakkında bu kadar filtresiz bir şeyler okuduğum için şok olmuştum. Ama enine boyuna düşününce ne kadar beni etkilese de yaşatmak isteyeceğim bir karakter değildi ölen kişi.
İstemsizce güldüm, eğer biri düşüncelerimi okuyabilseydi çok beyaz gömleğe sarılı bir halde akıl hastanesi yolunda olurdum.
On üç ve on dört yaşımda okuduğum tüm kitaplar neredeyse fantastikti ve abartmış olacağım ama her sayfada bir karakter ölüyordu ve kitaplar seri halindeydi, o kitaplardan herhangi bir karakter seçebilmem imkânsız ötesiydi. Hepsi yaşamayı hak ediyordu.
On beş, on altı ve on yedi yaşımda çoğunlukla polisiye okumuştum ama üç yaşımda da okuduğum tek bir kitap hatırlıyordum, gözlerimi açtım. Bu sabah kapağını incelediğim o kitabı sayısız kez okumuştum hatta şu anda bile ezbere birkaç replik söyleyebilirdim. Duraksadım, bunun üstüne düşünmesem kitaba bu kadar bağlı olduğumu hatırlamayacaktım.
Kitaba değil, karaktere bağlısın.
İçimdeki sesin söylediği şeyi duymazdan geldim ve otobüsün geldiği görerek doğruldum, kafamda yaşatacağım isim kırmızı ışıkla yanıp sönüyordu. Bir yanım buna inanırken diğer yanım buna anca çocukların inanacağıyla dala geçiyordu, inanmak bazen zararsızdı.
Otobüse binerek boş bir yere oturdum ve çantamı kucağıma aldım ve varmak için dakika sayıyordum, en son ne zaman bir şey denemek için bu kadar heyecanlanmıştım hatırlamıyordum bile.
Eve vardığımda hızlıca bir duş almış ve şortlu pijama takımımı giyerek çantamdaki kitabı çıkarmaya niyetlenmiştim ki odamın kapısı çaldı, Balca'nın yarın erkenden dershaneye gitmesi gerekiyordu bu yüzden büyük ihtimalle uyuyordu ve kapıdaki annemdi.
Gel dememe kalmadan kapıyı hafifçe aralayan annemle göz göze geldim, istemsizce kucağımdaki sırt çantamı daha sıkı kavradım. Annemin benimkine benzeyen gözlerindeki yorgunluğu aramızdaki mesafeye rağmen okuyabiliyordum, annem gülümsedi. Farkında değildi ama bu gülümsemesi düşünmem gereken bazı şeyleri suratıma çarptı.
"Çay yapmıştım bir tanem," dedi yavaşça, sadece durup konuşması bile neden içime yük bindiriyordu? Ağarmış saçlarını çenesine gelecek şekilde kestirmişti birkaç hafta önce, zayıf yüzünde bu model çok güzel durmuştu.
"Uyumadan önce bir bardak içer miyiz?" derken hafifçe gülümsediğinde sıkıca tuttuğum çantamı yatağımın üstüne geri bıraktım.
"Sen iste beş bardak çay içeriz annem." Diyerek ayaklandım, dediğim şeyler birlikte suratında resmen güneş doğdu. Bir anneyi mutlu etmek bu kadar kolay mıydı?
Annemi omuzlarından tutarak küçük balkonumuzdaki masaya oturttuktan sonra ikimize de bir bardak çay doldurdum ve dün yaptığı ortası reçelli kurabiyelerden bir tabak koydum, midemde yer var mıydı emin değildim ama anne kurabiyesi dene gerçek için ikici bir mide alabilirdim bile.
Elimdeki tepsiyle birlikte balkona girdim ve tepsiyi küçük, yuvarlak masaya bırakarak annemin karşısına oturdum, sırtımı duvara verirken annem nerden çıkardığını bilmediğim bir şalı bana uzattı. Gülümsedim ve şala sarıldım, hava güzeldi ama yeni duş almış tenim hasta olmaya meyilliydi.
"Uzun zamandır seninle çay içmiyoruz." Derken çoktan çay bardağının kulpunu kavrayarak şekersiz çayından bir yudum almıştı bile, çayın sıcaklığı dilini yakmış olmalı ki hafifçe irkilmişti.
"Zamanım olmuyor ki annem." dedim şakayla karışık sitemle. "Şaka bir yana, sadece bir haftadır balkon sohbetlerimize ara verdik çok uzun bir zaman değil ki anne."
"Anne olunca anlarsın." Dedi hemencecik, güldüm. Anne olabilirsem anlardım. "Ya da anne olmadan da anlayabilirsin, birini yeterince sevdiğinde ondan ayrı kaldığın bir dakikanın bile bin saate denk geldiği düşündüğünde beni anlarsın." Diyerek yaptığı gafı halının altına süpürdü.
"Ne yani beni binler saat özledin mi?" diye şımardım aniden, bedenimle birlikte aklımı da burada tutmalıydım, annemle geçirdiğim vakit sadece anneme aitti.
Annemin reçelli kurabiyelerini silip süpürdükten sonra gözüme iğne batıyormuş gibi hissetmeye başlamıştım, çay bardağının dibinde kalan son yudumu da içerek ikinci bardağımı da bitirince esnedim ve ayaklandım.
Annemle daha uzun oturmak harika olurdu ama çok geç olmuştu, anneme iyi geceler dileyerek sıkıca sarıldım ve saçlarından öptüm.
"Beni çok özleme," dedim gülerek ama gülmemin sonu esnemeyle bitmişti. "Binlerce saat özlersen binlerce saat sarılırım bırak beni diye isyan edersin sonra."
Annem uslanmayacağımla ilgili bir şeyler söyledikten sonra gözlerimden öptü ve onu o balkonda yalnız bıraktım.
Onu o balkonda yalnız bıraktım.
Odama girip ışığı yakmadan kapımı kapattım ve yatağıma oturarak yatağımın ucundaki küçük ışığı yaktım, küçük ama yeterliydi. Yatağın üstündeki çantamı kavradım ve açarak içinden kitabı çıkardım.
Loş ışığın yansıdığı kapağını yavaşça açtım ve durdum, kendimi yeni bir karakter olarak yazabilirdim bu iyiydi. Kitabı çalışma masamın üstüne koydum ve çantamdaki kalemliği de yanına attıktan sonra kitaplığıma ilerledim. Gerginlikten ellerimin terlediğini hissedebiliyorum.
"Yüreği Kana Bulanan Adam." Diye fısıldadım kitabı kavrayıp çekerken, terleyen avuçlarım kitabın yüzeyinde küçük izler bıraktı, suratımı buruşturdum.
Hızlıca çalışma masama ilerledim, yatağımın ucundaki ışık buraya daha az vuruyordu ama daha rahattım. Bir anlığına durdum ve odamın canımı araladıktan sonra masama oturdum, hava hafifçe eserken nemi gitmiş saçlarım yüzümü kaşındırıyordu.
Kalemliğimdeki ince uçlu kalemi aldım ve üstünde Tek Bir Şans yazan kitabın ilk sayfasını araladım aynısını içine girmek istediğim kitaba da yaptım, tabii önceliğim istediğim hayatı yazmaktı. Bu zordu, hatırlamadığım ayrıntılar yazdıklarımla çelişirse zorlanabilirdim.
Soğuk bir rüzgâr ensemden vurdu, gerçek bile olmayan bir şeyi bu kadar ayrıntılı düşünmenin heyecanını bir anlığına kaybettim. "Herkes heyecanlanırdı." diyerek kendimi rahatlattım ve boş sayfayı kalemimle lekeledim.
Ne yazdım, ne kadar yazdım bilmiyordum ama uykusuzluktan sulanan gözlerimden bir damla yaş kitaba damlayınca son cümlemi tamamladım ve dikleştim. Tam olarak kaç sayfa doldurduğumu saydığımda dolu dolu beş sayfa yazdığımı fark ettim, aklıma gelen her şeyi yazmıştım. Kaçı gerçek olurdu, kaçının etkisi olurdu bilmiyordum ama aklımda kalması için yazdıklarımı üçten fazla okudum.
En sonunda kitabın nasıl içine gireceğimi yazan kâğıdı aldım ve tekrar okuduktan sonra iki kitabın ortasına koydum, masanın kenarında duran kalemliğe uzanarak içindeki küçük maket bıçağını aldım.
Bıçağı yavaşça açarak omuzumun üstünden kapıma baktım, yapmalı mıydım?
Eğer gerçekse ve eğer kitabın içine girersem buradaki hayatıma ne olurdu? Oradaki zaman ile buradaki zaman aynı mıydı? Yüzümü ovuşturdum, gerçek değildi ve denememden zarar gelmezdi.
Sağ elimde tuttuğum maket bıçağını daha sıkı kavradım, "Özür dilerim." Diye fısıldadım öncelikle ve sol avucumun içine uzattığım bıçağı derime sapladım. Acı etimden kemiğime sarılırken bıçak titreyen sağ elimden masaya, oradan da yere yuvarlandı. Bunu umursamadım.
"Kanım sayfaların mürekkebine karışıyor, seninle harmanlanıyorum, seninle nefes alıyorum."
Avucumdan damlayan kanı kütüphanede bulduğum kitaba damlattım, kan tanesi sayfanın tam ortasına düşerek bir ağacın kökleri gibi harflere dolandı. Avucumun yandığını hissederken devam ettim, enseme vuran soğuk artık yoktu. Soğuk sanki tüm bedenime yayılmış gibiydi, dişlerimi sıktım.
"Beni kabul et ve sonunu değiştirmeme izin ver."
Dudaklarımdan dökülen cümlenin sonuna geldiğimde iki kitabın ortasında duran kâğıda avucumun da birkaç damla aktı. Önemli olanın kanımın değmesi olduğunu düşünerek bunu umursamadım ama yine de elimi kâğıdın üstünden çektim ve masanın boş kısmında tuttum.
Masanın beyaz yüzeyi kırmızı damlalarla lekelenmişti, elimi Piyan'a uzattım ve kanımın onun sayfalarını lekelemesine izin verdim. Alnımdan akan teri hissedebiliyordum.
"Tek bir şansımı ver bana."
Kanım kitabın siyah mürekkebine değdiği anda kulağımın çınladığını hissettim, sanki tenime hızlıca su taneleri çarpıyordu, yağmur sesi kulağımda bir ilahi gibiydi. Burnuma dolan toprak kokusuyla dudaklarımı araladım.
"Pages d'encre de mon âme."
Ve aniden bütün seslerin yok olduğu hissettim, titriyordum. Gözlerimi sımsıkı kapadım ve avucumu göğsüme bastırdım, avucumdaki kesiğin sıcaklığı göğsüme bulaşırken kafamı salladım.
"Aptal." Diye fısıldadım kendim için, değişen bir şey olmamıştı ve avucum ağrıyordu. Gözlerimi açmadan hıçkırdım.
Avucum çok acıyordu.
Buğulu gözlerimi açarak ayaklandım ve masanın üstündeki kitaplara baktım, kan damlalarının arasındaki kitaplar benimle eğleniyormuş gibi geliyordu. Sinirle kitapları yere attım.
Masaya arkamı dönerek kapıya adımladım ve o an bir şey oldu. Önce yerin sallandığını hissettim ve gözlerim korkuyla açılırken tenime hızlıca bir şeyler damlamaya başladı. Korkudan göğsüm daralırken kafamı yukarıya kaldırdım ve evimin tavanı yerine bir sokak lambasının sarı ışığı beni karşıladı. Artık zemin sallanmıyordu ama çıplak ayaklarımın ıslandığını hissedebiliyordum.
Yağmur yağıyordu.
Gözlerime gelen damlalara rağmen ışığa bakmayı bırakmadım, çünkü kafamı indirdiğimde evde olmaktan korktum. Gözlerime yağan yağmurdan mı yoksa ağladığımdan dolayı mı anlayamamıştım ama yağmur yanaklarımdan daha hızlı akıyordu.
Kafamı indirdim ve ela gözlerimin gördüğü ilk şey boş bir sokaktı, bu sokağı biliyordum, bu sokağı tanıyordum.
Bu sokak birinin eviydi.
Gülümsedim.
"Ben geldim." Diye hıçkırdım dizlerimin bağı çözülürken. "Evimden evime."
Titreyen dudaklarımı ısırdım ve gözlerimi kapattım, sola doğru düştüğümü hissettim. Sanki ruhum bedenimden elini ayağını çekiyormuş gibiydi. Son hatırladığım şey yaşlı gözlerimi kapatan göz kapaklarıma vuran farın yakıcı ışığıydı.
***
Sonunda kitabın içine girebildik, umarım sevmişsinizdir. Teşekkür ederim.
140823'2300
