2. Bölüm: Göz Göze

Yazar: Merve .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 2. Bölüm: Göz Göze

Kapıdan adımımı atmamla birlikte içeri dolan sessizlik, boynuma dolanan görünmez bir ip gibi hissettirdi kendini. Burası birkaç saat önce kahvemi aldığım o sıcakkanlı mekân değildi artık. Işıklar sönük, içerisi neredeyse bomboştu. Sadece birkaç masa… ve o masa.

Adam hâlâ oradaydı. Yüzü yine net seçilemiyordu ama etrafındaki adamlar aynıydı. Üç kişi. Aynı soğuk duruş, aynı göz temasından kaçınan bakışlar. Ama bu kez masada biri daha vardı. Başı öne düşmüş, kolları arkadan bağlanmıştı. Sandalyeye yapıştırılmış gibiydi.

O an gözlerim dondu. Kalbim boğazıma yükseldi.

Yavaşça geri adım attım ama gözlerim hâlâ oradaydı. Adamın biri,o bağlı kişiye bir tokat attı. Ardından başını sertçe arkaya çekti. Gözlerinin önünde bir şeyler söylüyor, ama sesi duyamıyordum. Bir diğeri cebinden çıkardığı bir şeyle adamın yüzüne yaklaştı.

Bir... penseydi.

Nefesim boğazımda takılı kaldı. Koşmam gerektiğini biliyordum ama ayaklarım sanki yere çivilenmişti. Göz göze geldik. O... en başta oturan adam. Karanlıkta kalan, ama varlığı tüm odayı sindiren adam. Gözlerini bana dikti.

İşte o an hareket edebildim.

Arkamı dönüp kapıya yöneldim. Bir şey söylemediler. Peşimden gelen olmadı. Kapıyı açarken dizlerim titriyordu ama ses çıkarmamaya çalıştım. Dışarı çıktığımda, yazın sıcak havası bile tüylerimi yatıştırmaya yetmedi. Koşmadım. Koşarsam fark edilir, koşarsam korktuğum belli olurdu.

Ama kalbim kaçıyordu içeriden. İçimde kıyametler kopuyordu.

Sokağın köşesine ulaştığımda dönüp arkama baktım. Kimse yoktu. Ama gözlerim, o karanlık adamın bakışlarını hâlâ üstümde hissediyordu. Adımlarım hızlandı, sanki o sessizlik beni hâlâ izliyordu.

Eve vardığımda kapıyı sertçe kapattım. Arkama yaslandım, nefes nefese kalmıştım. Ellerim titriyordu. Cebimden telefonumu çıkardım. Arayabileceğim birini düşündüm. Kimse yoktu.

O gece boyunca tek bir cümle yankılandı zihnimde:
"O adam... beni gördü."

Ve artık bu hikâyede sıradan bir izleyici değildim.
Harika, o zaman

Saniyeler... sadece birkaç saniye sürdü her şey.

Kapıdan içeri girmem, buz gibi bir sessizliğin beni yutması ve gözlerimin, karşımdaki korkunç manzaraya çarpması.

Daha birkaç saat önce, loş ama huzurlu bir ortamda kahvemi alıp çıktığım bu kafede artık huzura dair tek bir iz yoktu. Işıklar kısılmış, müzik kapatılmış, içerisi sanki bir film sahnesi gibi soğuk ve gerçek dışıydı. Ama bu filmden çıkış yoktu. Ben içindeydim. Ve bu gerçekti.

Adam hâlâ oradaydı. O karanlıkta oturan, etrafındaki iri yapılı adamlarla birlikte. Masanın başında, ağır ve sessiz bir şekilde oturuyordu. Ama şimdi bir fark vardı.

Ortadaki sandalyeye bir adam bağlanmıştı.

Omuzları düşmüş, kafası öne eğikti. Elleri arkadan, kalın plastik kelepçelerle sımsıkı bağlanmıştı. Vücudu yorgundu ya da baygındı, emin olamadım. Ama kafasına sert bir darbe geldiğinde aniden başını kaldırdı. Kanlı, morarmış gözleriyle bir anlığına boşluğa baktı. Diğer adamlar etrafındaydı. Biri bağırıyor, diğeri ağzını kapatıyordu.

O an fark ettiğimi sanmamışlardı.

Beni görmediler... Sandım.

Tam arkamı dönüp sessizce çıkmayı planlarken, kafasını yavaşça bana doğru çeviren tek bir kişi oldu. O karanlık adam.

Onun gözleriyle karşılaştım.

Soğuk, ifadesiz, hatta biraz da ilgisizdi. Ama içinde başka bir şey vardı... Tanımadığım ama tanıdığımı hissettiren bir karanlık. Göz göze geldiğimiz an, içimde bir şeyler yerinden oynadı. Adımlarım istemsizce geriye doğru kaymaya başladı.

Hiçbir şey demedi. Elini bile kaldırmadı. Ama ben her şeyin bittiğini hissettim.

Koşmaya başladım.

İçimden sürekli aynı cümle geçiyordu:
"Gördüm. Her şeyi gördüm."

Sokağa çıktığımda nefesim kontrolsüzdü. Ayaklarım bedenimi taşıyamayacak kadar ağırlaşmıştı. Havanın sıcaklığı, az önce gördüğüm o sahnenin yarattığı buz gibi hissi eritmeye yetmiyordu. Hızlı adımlarla köşe başını döndüm, sonra bir daha. Sanki her adımda biri arkamdan gelecek gibiydi. Ama hiç kimse yoktu. Ya da ben öyle sanıyordum.

Eve vardığımda kapıyı titreyen ellerimle açtım. İçeri girdim ve hemen arkamdan kilitledim. Karanlık salonda, nefesim yankı gibi duvarlara çarpıyordu.

Yere çöküp dizlerimi karnıma çektim.

Kalbim, gördüğüm şiddetin ve adamın o donuk bakışlarının etkisiyle darmadağın olmuştu. İçimde tuhaf bir huzursuzluk vardı, her şey gerçekti. Kafamın içinde sürekli bir şeyler dönüyordu. Kafede işkence gören adam kimdi? Neden oradaydı? Ve en önemlisi… ben şimdi ne yapacaktım?

Telefonumu elime aldım. Polisi aramak geçti aklımdan. Ama durdum.
Ya beni görmüşse? Ya adamlar güçlü bir gruba aitse? Ya bu iş, sadece bir adamın karanlık meselesi değilse?

Titreyen parmaklarımla ekranı kilitledim.
Hiçbir şey olmamış gibi davranmalıydım. En azından şimdilik.

Ama içten içe biliyordum.

Beni gördü.

Ve böyle adamlar, iz bırakmaz. Tanık bırakmaz.

Kalkıp pencerenin perdesini araladım. Sokak hâlâ sessizdi. Mahallede yaz akşamının o ağır havası hâkimdi. Ama her şey değişmişti. O sokaklar artık benim için güvenli değildi.

Işığı kapatıp yatağa uzandım ama uyuyamadım. Gözlerimi her kapattığımda, adamın yüzü beliriyordu. Karanlıkta o gözlerle bir daha karşılaşmak istemiyordum.

Ve saat sabahın dördüne yaklaşırken, telefonuma bir bildirim geldi.

"Beni gördün."
"Şimdi sıra bende."

Nefesim kesildi. Elimden telefon kaydı.

Gecenin sessizliği bir anda kurşun gibi ağırlaştı.

Artık hiçbir şey aynı olmayacaktı.

Sokağın ucuna vardığımda kafam allak bullaktı. Adımlarım düzensizdi, ellerim hâlâ biraz titriyordu. Bütün vücudumu sarmalayan bir ter vardı; yazın sıcağından değil, beynimde dönüp duran o manzaranın ağırlığındandı bu.

Kafede gördüğüm şeyin, sıradan bir akşam yürüyüşünün parçası olmaması gerekiyordu. O anı tekrar hatırladım: Yerde kıvranan bir adam, elleri arkadan bağlanmış, ağzı kanlıydı. Diğerlerinin gözleri hiçbir şey hissetmeyen birer boşluktan ibaretti. Ve tam ortada… o adam. Sakin. Neşesiz. Konuşmadan işini yapıyordu. Birinin canını yakmak onun için bir ekmek almak kadar sıradan gibiydi.

Yürürken telefonumu açıp müzik dinlemeye çalıştım. Ama olmadı. Kulaklığı taktım, sadece dış dünyanın sesini kesmek içindi bu. İçimdeki uğultuyu bastıramıyordu.

Sanki etrafım bir anda daha sessizleşti.
Sanki gecenin o yaz serinliğinde bir şeyler bana fazlaydı.

Düşünmemeye çalışarak eve ulaştım. Apartmanın kapısını hızlıca açıp merdivenlere yöneldim. Asansör çalışmıyordu, ama merdivenleri tırmanmak hiç bu kadar uzun sürmemişti. Kalbim boğazıma çıkmış gibiydi. Kapımı açıp içeri girdim. Kapatır kapatmaz hemen kilidi çevirdim.
Sonra bir daha.
Sonra zinciri taktım.
Sonra bir süre kıpırdamadım.

Oturduğum yerde elimi saçlarıma götürdüm. “Ben ne gördüm?” dedim kendi kendime, kısık bir sesle. Gerçekten… ne görmüştüm? Belki de yanlış anladım. Belki adam gerçekten yaralıydı, belki de kavga etmişlerdi. Ama kafedeki o sessizlik… diğer müşterilerin olmaması… çalışanların yokluğu… O yer fazlasıyla tuhaftı.

Bütün gece uyumadım. Arada sırada telefonuma baktım. Hiçbir bildirim yoktu. Sosyal medya sessizdi.
Sanki dünya dönmeye devam ediyordu ama ben... bir yerde sabit kalmıştım.

Sabah olmuştu. Pencereden içeri hafif bir aydınlık süzülüyordu. Havanın rengi hâlâ geceyle gündüz arasında kalmış gibiydi. Göz kapaklarım ağırlaşsa da kapanmalarına izin vermedim. Uyursam rüyamda o adamı tekrar görürüm diye düşündüm. Rüya gibi ama... çok fazla gerçekti.

Öğlene doğru, biraz olsun toparlanmış hissettim. Belki de o kafeye bir daha gidersem, gerçekten ne olduğunu anlayabilirdim. Belki bana bir açıklama yaparlardı. Belki... belki çok saçma bir şeyin içine girmiştim ama tamamen yalnız kalmak daha kötüydü.

Üzerimi değiştirdim. Siyah bir tişört, rahat bir kot. Saçlarımı toplayıp buz gibi bir suyla yüzümü yıkadım. Kendimi bir nevi zırhlamıştım. Artık o kadar korkak olmayacaktım. Olayı çözmeden bu işin içinden çıkamayacaktım çünkü.

Dışarı çıktım. Adımlarımı ölçülü atıyordum. Bu sefer farklıydı. Kalabalığın içindeydim ama sanki herkes bana bakıyor gibiydi. Gözlerimi kaçırdım, sokak tabelalarını takip ederek kafeye yaklaştım.

Köşe başına geldiğimde... durdum.

Kafe yoktu.

Yerinde küçük bir inşaat tabelası vardı:
"Bu alan tadilata kapalıdır.”
Tüm camlar gazeteyle kapatılmıştı. İçeri bakmak mümkün değildi.

Dün gece gördüğüm o ışıklar... o içerideki karanlık dünya... şimdi sadece boş bir dükkandı.

Yavaşça yaklaştım, cama parmak ucumla dokundum. Cam soğuktu. İçeriden gelen bir yaşam belirtisi yoktu. Sadece sessizlik. Sadece gri duvarlar.

Ve o sırada...
Yandaki duvarda bir şey fark ettim.

Küçük bir iz.
Kahverengi.
Çok belli olmasa da, parmak izine benzer bulanık bir leke.

Ve hemen altında—küçük bir kağıt parçası yere yapışmıştı. Eğildim, kağıdı aldım. Sanki bir makbuzdu ama üstü çizilmiş. Sadece şunlar okunabiliyordu:

> “Sipariş: double espresso”

İsim: Zeynep

Saat: 22:49

Bunu ben sipariş vermedim. Zaten adımı da kimseye söylemedim.

Ve ben double espresso sevmem.Yere baktım. Ayaklarımın altındaki taşlar bile bana sert geliyordu. Bu artık saçma bir meraktan fazlasıydı.

Beni biri izliyor olabilir miydi?

Olabilir miydi yok bizzat izliyordu.

Elimdeki makbuzu sıkıca tuttum.
Yavaşça arkamı döndüm.
Ve ilk defa, tüm bedenimi donduran o hissi yaşadım.

Karşı kaldırımda biri vardı. Siyah gömlekli, elleri cebinde. Yüzü seçilmiyordu ama başı tam bana dönüktü. Hareket etmiyordu. Sadece... bekliyordu. Sanki... beni bekliyordu.

Gözlerim kısılmadan bir adım geri attım.
O da bir adım ileri geldi.

İşte o an, adımlarımı hızlandırdım. Bu sefer gerçekten koştum.

Adımlarımı hızlandırırken kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. Kafamdaki tek düşünce: “Görmedim. Hiçbir şey görmedim.” Ama bu artık yalan söylemek gibiydi kendime. Gördüm. Hem de fazlasıyla. Ve o da bunun farkındaydı.

Sokak köşesini döndüğümde kalabalık bir yere çıktım. İnsanların arasında olmak biraz nefes almamı sağladı. Ama ne fayda... O adamın duruşu, gölgesi gibi zihnimdeydi. Onu bir daha görmesem bile, beynime kazınmıştı.

Bir kafeye girdim, kalabalık olan bir yere. En arkada bir masa bulup oturdum. Elimde hâlâ o garip makbuz vardı. Katlayıp çantama koydum. Telefonumu çıkarıp ekranıma baktım. 12:17. Zaman durmuş gibi hissediyordum.

Gözlerim bir an camdan dışarı kaydı.

Ve...

Hayır.

O… O yine oradaydı.

Bu kez karşı kaldırımda değil, birkaç bina gerideydi. Sigara içiyordu. Gözlük takmıştı, ama tanımamak imkânsızdı. Varlığı, diğerlerinden farklıydı. Sokakta yürüyen insanlar gibiydi ama sanki hiçbiri ona çarpmıyor, dikkat etmiyordu. O bir siluet gibiydi. Sadece bana görünüyordu sanki. Veya... sadece ben fark ediyordum.

Ayağa kalktım, titreyen ellerimi pantolonumun yanına sildim. Göz temasını bozmadım. Camın arkasından onu izlemeye devam ettim. O ise... birden kafasını çevirdi. Direkt bana baktı. Ve gülümsedi.

O gülümseme... zoraki değildi. Korkutucu değildi. Ama sanki her şeyin kontrolü onda gibiydi. Sanki, bu oyunu o kurmuştu. Sadece ben değil, bütün taşlar onun kontrolündeydi.

Kafedeki garsona yanaşıp "Tuvalet nerede?” diye sordum. Eliyle köşeyi işaret etti. Hemen yürüdüm, kapıyı kapattım, kilitledim. Lavaboya yaslanıp aynaya baktım.

Kendi gözlerime baktım. Bu ben miydim? Dün gece sokakta yürüyen o yalnız kız mıydım hâlâ?

Yüzümdeki o yorgunluk, gözlerimin altındaki morluklar... uykusuzluktan değildi sadece. Korku, şüphe, merak. Her şey üst üste binmişti. Ve en kötüsü: bir çıkış yolum yoktu.

Çantamdan tekrar o makbuzu çıkardım.
İsim: Zeynep.
Ama ben Zeynep değildim.
Yine de o kağıt neden oradaydı? Neden benim adım değil, ama sanki bana ait gibi duran bir şeydi?

Belki... belki bu sadece bir uyarıydı. Belki bana verilen zaman kısıtlıydı.

Kapı birden tıkırdadı. Biri tutamağa dokunmuştu.

Donakaldım.
Nefes bile almadım.

Ama ses çıkmadı. Kimse bir şey demedi.
Sadece... bekledi.

Kapının altından ayakkabı gölgesi görünüyordu. Bekliyordu. Nefes alır gibi değildi. Hareket etmiyordu. Orada dikiliyordu.

Bir adım geri çekildim. Ellerim lavaboya uzandı. Eğer bu kapı açılırsa… elimde bir şey olmalıydı. Ama metal bir şey yoktu.
Sadece içimde yükselen panik vardı.

Birden ayak sesi uzaklaştı. Gölge gitti.

Dakikalar geçti. Belki sadece saniyeydi. Ama bana göre sonsuzdu. Derin bir nefes aldım, kapıyı araladım. Koridor bomboştu.

Çıkarken bir not gördüm.
Lavabo aynasının kenarına iliştirilmiş, küçük beyaz bir kâğıt.
Kalemle yazılmıştı.
Tek bir cümle:

"Kaçarken bile iz bırakıyorsun.”

Nefesim kesildi.

Artık bu bir tesadüf değildi.
Bu... bir takipti.
Ve ben çoktan hedef alınmıştım.

Lavabonun aynasında hâlâ kendi yansımama bakıyordum. Elim o not kâğıdına uzandı.
"Kaçarken bile iz bırakıyorsun.”

Kelime kelime beynimde yankılanıyordu bu cümle. Kimin yazdığı belliydi ama neden yazdığı hâlâ karanlıktı. Kâğıdı parçalayıp çantamın en derinine sakladım. Dışarı çıktım. Kapının arkasında biri var mıydı, yok muydu diye bile bakmadan hızlı adımlarla kafeden ayrıldım. Gecenin serinliği artık huzur değil, diken diken bir tedirginlik olmuştu tenimde.

Mahalle sokakları bile değişmiş gibiydi. Her köşe karanlık, her gölge derin, her ses ürpertici. Ayakkabımın asfalta her değen sesi yankılanıyordu kulaklarımda. Ellerim titriyordu ama hâlâ bir ‘normal’ davranma çabası içindeydim. Panik, zayıflıktır... Bunu fark ederlerse daha kolay hedef olurdum. Sanki birisi beni uzaktan izliyordu ama ne yaparsam yapayım onu göremiyordum.

Biraz ileride bir büfe vardı, ışıkları açıktı. Oraya yöneldim.

“Abi telefonunu kullanabilir miyim?” dedim hızlıca. "Şarjım bitti de…”

Adam biraz şaşkın baktı ama onayladı. Hemen 155’i tuşladım.

“Polis İmdat, buyurun.”

Yutkundum.
“Sessiz konuşacağım. Beni biri takip ediyor. Ciddi söylüyorum, birkaç sokak ötede yeni açılan bir kafede şahit olduğum bir şey yüzünden olabilir. Lütfen bir ekip yollayın...”

“Hanımefendi, açık adres alabilir miyiz?”

“Bilmiyorum!” dedim boğazımdaki düğümle. “Ama Ümit Mahallesi’nde, Tepe Sokak’tayım şu an, burada bir büfede…”

Tam o anda telefon elimden alındı. Büfeci yüzüme boş boş bakıyordu.
Ama... elimi tutan o değildi.

O adamdı.

Kafede işkence yaparken gördüğüm, karşı kaldırımdan bana bakan, sigarasını izlediğim adam. Yanıma nasıl gelmişti? Ne zaman? Nasıl fark etmemiştim?

Telefonu kapattı, büfeciye baktı. “Bu genç hanımefendi biraz fazla film izlemiş gibi.” dedi soğuk bir tebessümle. “Kusura bakmayın.”
Adam tek kelime etmeden başını salladı, geri çekildi.

Ben ise donakalmıştım. Bir adım bile atamıyordum.

Adam bana döndü. Gözlük takmamıştı bu kez. Gözleri... kelimenin tam anlamıyla karanlıktı. Ne duygu, ne öfke, ne şefkat... sadece dipsiz bir boşluk.

"Bu şehirde görmemen gereken şeyleri gören insanlar iki gruba ayrılır." dedi.
“Ya unutur... Ya da hatırlamanın bedelini öder.”

Boğazım kurumuştu. Sesim çıkmıyordu.
Ama o yaklaştıkça, içimden bir ses bağırıyordu:

“KAÇ!”

O an bacaklarım kendi kararını verdi. Döndüm ve koşmaya başladım. O da arkamdan gelmedi. Hayır. En azından adım sesi duymadım. Ama o bir şekilde önümdeydi. Hangi yöne saparsam sapayım, o hep karşımda belirdi.

O artık sokak lambası değil...
O artık gölge değil...
O artık benim kabusumdu.

Bir çıkmaz sokağa sapmıştım fark etmeden. Soluk soluğa kaldım. Arkamı döndüğümde onun o ağır adımlarla üzerime yaklaştığını gördüm. Durdum. Kaçmak bir işe yaramıyordu artık. Dönüp yüzüne baktım.

“Kimsin sen?” dedim.
“Ne istiyorsun benden?”
Sesim çatallıydı. Ama güçlüydü.

O durdu. Ceketinin cebinden bir şey çıkardı.
Bir fotoğraf.

Üzerinde benim fotoğrafım vardı.

Ama... bu o geceye ait değildi. Bu fotoğraf yıllar önceye aitti. Ve... ben bu fotoğrafı çektiğimi bile hatırlamıyordum.

“Beni unuttun.” dedi.
“Sadece gözlerinle değil. Kalbinle de.”
Sonra cebinden bir şey daha çıkardı.
Kimliğim.

Ama bu kimlikteki isim “Zeynep”ti.

Zeynep benim eski adım değildi. Ben asla Zeynep olmadım.

O an kafamda bir şey kırıldı.
Sanki bir anı... beynimin köşesinden fırlayıp gözlerimin önüne düştü.

Ben bu adamı tanıyordum.

Ama nereden?

Ne zaman?

Nasıl?

Geri çekildim. "Bu bir oyun." dedim. “Ben seni tanımıyorum.”
Ama onun sesi hâlâ sakindi:

“Tanıyorsun. Zamanı geldiğinde hatırlayacaksın. Ama o zamana kadar seni gözümün önünden ayırmam.”

Göz kırptı.
Arkasını dönüp gitti.
Sokakta yalnız kaldım.
Sadece titreyen ellerim, hızla atan kalbim ve...

...kendimle yüzleşmeye yaklaşan gerçeklerimle.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

13okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…