3. bölüm / 2
Yıkımın eşiğindeLiman
Bölümler 2Şu an: Liman
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ester şehri, özenle kurulmuş bir liman kentiydi. Tatlı ve tuzlu deniz kokusunun yanında ağır, metalik bir koku keskin bir şekilde Marienn’in burnuna çoktan dolmuştu. Dar bir sokaktan geçerken etrafı inceledi. Çevre, düzenli ve minimal evlerle cilalanmıştı. Ayakkabısı ayağına çoktan vurmuştu ama aldırmadı. Limana yaklaştıkça gemilerin dumanı gökyüzüne karışıyor, ortalık tatlı bir telaşla hareketleniyordu. İşçilerin telaşlarının arasında Marienn, hırkasının şapkasını düzelterek başına geçirdi ve insanların arasından yürümeye devam etti. İpek kumaş, kurumuş avuç içlerine hafifçe sürtündü.
“Hey! Hızlı taşıyın malları, çabuk!”
Adım sesleri sokağın ucundan limana doğru çiğ bir tonda ilerliyordu. Düzenli ve ölçülü adımlarla yürüyen Marienn, cebindeki eski haritayı çıkarıp işaretlediği noktaya baktı.
“Tam burası.”
Ester’in en işlek caddesi önünde uzanıyordu. Kutular etrafa dağılmış, işçiler belli bir düzenle hareket ediyordu. Bazıları ağır makineleri taşıyor, bazıları ise yükleri gemilere bindiriyordu. Ester, herkesin gözünde gelişmiş ve sakin bir şehirdi. Bunun böyle düşünülmesi normaldi; çünkü tüm pislikler ustalıkla gizlenir, halkın gözü boyanırdı.
Derin bir nefes alan Marienn, kutuların arasından sıyrıldı ve genç görünümlü, iri yapılı bir adama seslendi:
“Baksana, Brenno adında birini arıyorum. Saçlarının arkası sarı olan tamirci. Boyu da yaklaşık bir yetmiş.”
Genç adam Marienn’i dikkatle süzdü. Önce gözleri parladı, ardından sahte bir gülümsemeyle karşılık verdi. Etrafındaki işçiler fısıldaşıp Marienn’i süzdü; içlerinden biri diğer ekibe gizlice el işareti yaptı. Bu tuhaftı. Brenno’yu kimse öylece gelip aramazdı.
“Senin gibi biri Brenno ile ne iş çeviriyor olabilir ki?”
Marienn hafifçe güldü; etrafını saran adamların varlığını hissedebiliyordu. Cebindeki bıçağın sapını kavradı. Köşesi oyulmuştu ve sade birkaç işlemesi vardı. M harfi kabaca kazınmış, üst kısmı hafifçe soyulmuştu. Bıçağı cebinden hızlı ama zarif bir hareketle çıkardı ve adamın şah damarına doğru bastırdı. Çok güç uygulamadı; sadece korkutmaya yetecek kadar.
İçlerinden biri yutkundu. Diğerleri nefesini tuttu ama Marienn sadece gülümsedi.
“Bilmiyorum,” dedi sakin bir sesle. “Cevabı kendin öğrenmek ister misin? Bizim gibilerden uzak durman gerektiğini kimse sana öğretmedi mi?”
Etraftaki herkesin nefesi kesildi. Homurdanmalar ve fısıldaşmalar arka planda birbirine karışıyordu ama Marienn aldırmıyordu. Havada yoğun bir gerginlik vardı.
“Ne biliyorsun? Sıradan birine benzemiyorsun.”
“Ben mi? Sadece tüccarım. O kadar.”
Adam sessizce titrek bir nefes verdi. Kalabalık arka planda yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı ki bir ses havayı delip geçti.
“Olduğun yerde dursan iyi edersin.”
Marienn kaşlarını kaldırdı, adam da şaşırmış bir halde gözünü ayırmadan sesin geldiği yöne doğru bakıyordu. İşçiler, beklentiyle dolup taşan havanın ağırlığı altında sessiz kalmayı tercih etti.
Marienn arkasını döndü ve Brenno ile göz göze geldi. Kısık bir kahkahadan sonra bıçağını geri çekti, cebine—haritanın olduğu yere—özensizce tıkıştırdı ve kollarını beline dayadı.
“Sonunda ortaya çıkma zahmetine girdiğini görüyorum, Brenno.”
Brenno sakallarını kaşıdı; motor yağıyla birleşen ağır bir benzin kokusu sarmıştı vücudunu. Kıyafeti kir pas içinde, hırkasının bir ucu omzundan sarkıyordu. Başının üstündeki gözlüğün bir camı kırıktı.
“Neden geldin buraya, Marienn?”
Marienn ıslık çaldı. Alaycı bir ifadeyle birkaç adım öne çıktı. Denizin kokusu şimdi daha da çok iliklerine işliyor, rüzgâr saçlarına dolanıyordu.
“Şimdi de bilmiyormuş numarası mı yapıyoruz? Ne için geldiğimi biliyorsun Brenno. Anlaşma. Sen bana Crow Çetesi’ndeki bilgileri, Droven’in yerini ve konumunu satacaksın; ben de sana eski ailenin ne durumda olduğunu söyleyeceğim. Bence bunu düşünmelisin.”
Brenno, Marienn’in küstahlığı karşısında gerildi. Şimdi işler kızışacak, diye düşündü Marienn. Dilini şıklattı ve arkasından ona doğru koşan işçiyi ani bir hareketle yere serdi.
“İyi düşün, Brenno. Bu şans her zaman eline geçmez.”
Brenno dişlerini yavaşça sıktı. Bir karar vermesi gerektiğini biliyordu ama teklif öylesine cezbediciydi ki kendini geri çekmek istemiyordu.
“Sana neden güveneyim ki? Sen sadece güvenilmez, hilebaz bir tüccarsın.”
Marienn sert bir kahkaha attı; gözleri tereddüt—ya da korku mu demeliydi—ile titredi. Daha da yaklaştı.
“Brenno, evet mi hayır mı? Hayır dersen başka birini bulacağım ve bir daha benimle iş yapamayacaksın.” Nefesi buğulu çıkıyordu; gözleri kararlılıkla yanıyordu.
“Tek gözünü kaybettikten sonra çok değişmişsin,” dedi Brenno ve hafif bir kahkaha attı.
“Bana Rook hakkında, Droven hakkında bilgi ver Brenno. Seni temin ederim, hakkını fazlasıyla alacaksın.”
Brenno anlık bir cesaretle elini uzattı, iç çekti. Sigarasından bir dal çıkardı, yaktı ve uzaklara bakarak derin bir nefes aldı.
“Anlaşalım. Ama Droven… şu an senin bildiğin Droven değil. Korsan oldu ve çoktan Rook’a ihanet etti.”
Marienn’in gözleri büyüdü. Duyduklarına inanamadı. Droven… Rook’a ihanet mi etmişti? Bu nasıl mümkün olabilirdi? Brenno sigarasını içerken Marienn’in yüzündeki kargaşayı fark etmişti. Dumanı denize doğru üfledi ve saçlarını karıştırdı.
“Doğru duydun. Droven artık buralarda değil. Boşuna kendini yorma ve ait olduğun yere geri dön.”
Marienn yumruğunu sertçe sıktı. O kadar sıkmıştı ki tırnakları etine batıp kanatıyordu. “Benimle her şeyi çok iyi biliyormuş gibi konuşma!” diye bağırdı. Patlamaya hazır bir saatli bomba gibi derin nefesler alıyordu.
“Kim ait olduğu yere geri dönüyormuş?”
Bastonun yere çarpma sesi tüm limanı doldurdu. İşçilerden biri bağırdı ve herkes birden eğildi.
Brenno, duyduğu sesle kaskatı kesildi. Rengi soldu, arkasını hızla döndü. Olamazdı—olabilecek en kötü zamanlamaydı.
Rook… tam karşılarında duruyordu.
Bölüm etkileşimi
