12. bölüm · YETİMHANE

TİLKİNİN İNİNDE KURT İZİNDE

Sudenaz Gör

Hastanenin o steril, keskin dezenfektan kokulu koridorunda ölümün soğuk nefesi, beyaz fayansların üzerinde yankılanan bot seslerine karışıyordu. 101 numaralı odanın içinde zaman, bir celladın ipi çekmesi kadar hızlı ve geri dönülemez bir ana hapsolmuştu.
İlhan, kapının küçük camından dışarıya, koridorun başına baktığında Engin’in hızla yaklaşan gölgesini gördü. Yüzü kireç gibi bembeyaz kesildi, gözbebekleri korkudan küçüldü.
İlhan: (Dişlerinin arasından dehşetle fısıldayarak) "Erhan! Çabuk lan, aynasız geliyor! Kapıya dayandı herif!"
Erhan, yatakta savunmasızca yatan, kablolara ve hayata tutunmaya çalışan Kadir’e baktı. Selim’in ve Kuzgun’un öfkesi, polisin kelepçesinden daha ağırdı onun için. Gözlerindeki insaniyet kırıntısı o an tamamen söndü. Cebindeki sustalı çakıyı tek bir hamlede açtı; metalin o keskin "çıt" sesi, Kadir’in monitördeki zayıf kalp atışlarına karıştı.
Erhan: (Vahşi bir hırıltıyla) "Konuşursan hepimizi yakarsın velet... Kusura bakma!"
Erhan, bir avcı çevikliğiyle Kadir’in üzerine çıktı. Dizlerini çocuğun cılız göğsüne bastırdı. Çakıyı havaya kaldırdı ve kör bir nefretle indirmeye başladı.
Bir... İki... Üç... Bıçağın her girişi, steril çarşaflarda taze, sıcak ve kıpkırmızı birer çiçek gibi açılıyordu. Kadir’in gözleri bir anlığına fal taşı gibi açıldı, ağzından boğuk bir inilti çıktı ama ciğerlerine dolan kan sesini kesti.
Dört... Beş... Altı!
Erhan bıçağı son kez çekip çıkardığında, Kadir’in bedeni sarsılarak yatağa yığıldı. Monitördeki o düzenli "biip" sesi, bir anda kulak tırmalayan düz bir uğultuya, ölümün uzun ve ince çığlığına dönüştü: Beeeeeeeeeeeeep...
İlhan: (Dehşetle geri çekilerek) "N'aptın lan? Öldürdün çocuğu! Manyak mısın oğlum sen?"
Erhan: (Kanlı elini üstüne silerken, gözü dönmüş bir halde) "Bıraksaydık da her şeyi komsere mi anlatsaydı? Yürü! Yol bitti, kaçıyoruz!"
Erhan, odanın penceresini tekmeleyerek açtı. Nişan, ayının Bahar kokusu odaya daldı. İkisi de birer fare gibi pervaza tırmanıp hastanenin alt katındaki çatı eklentisine kendilerini attılar.
Tam o saniyede kapı büyük bir gürültüyle omuzlanarak açıldı. Engin, silahı elinde içeri daldığında burnuna çarpan koku ilaç değil, çiğ ve sıcak kan kokusuydu. Gördüğü manzara karşısında midesinin bulandığını hissetti. Kadir, kan gölünün içinde, cansız gözlerle tavana bakıyordu. Hayat, o altı bıçak darbesiyle odadan süzülüp gitmişti.
Engin: (Yumruğunu duvara vurarak kükredi) "Allah kahretsin! Yetişemedim... Allah belanızı versin!"
Pencerenin perdesinin rüzgarda sertçe dalgalandığını gördü. Hızla cama koştu. Aşağıdaki çatıda, siyah gölgeler gibi kaçan İlhan ve Erhan’ı fark etti. Adrenalin, damarlarındaki kanı bir volkan gibi kaynatmaya başladı.
Engin: (Silahını dışarı doğru doğrultup bağırarak) "POLİS! DURUN LAN! DURUN!"
Engin, bir saniye bile tereddüt etmeden, Kadir’in kanının bulaştığı pencere pervazına tırmandı. Aşağıdaki metal çatıya atladığında çıkan o gürültü, hastane bahçesinde yankılandı.
Göztepe’nin puslu sabahında, hastanenin metal çatısı bir ölüm pistine dönüştü. Botların sac levhalara vurduğunda çıkardığı o sağır edici "güm güm" sesleri, aşağıda şifa bekleyenlerin dualarına karışan birer intikam senfonisi gibiydi.
Erhan ve İlhan, ciğerleri patlayacakmış gibi soluyarak çatının eğimli yüzeyinde adeta birer cambaz gibi süzülüyorlardı. Erhan’ın elindeki çakıdan damlayan taze kan, geçtiği her levhada kırmızı birer nokta bırakıyordu.
İlhan: (Nefes nefese, sesi rüzgarda yırtılarak) "Ulan Erhan! Arkadaki herif bırakmıyor peşimizi! Mıhlayacak bizi ensemizden!"
Erhan: (Hızını kesmeden, gözü dönmüş bir halde) "Kes sesini de bas! Şu havalandırma borusunun oradan atlayacağız! Sakın arkana bakma, bakarsan düşersin!"
İki gölge, çatının bitimindeki üç metrelik boşluğu, alt katta duran poliklinik binasının damına doğru uçarcasına atladılar. Havada asılı kaldıkları o bir saniye, hayatla ölüm arasındaki o sonsuz boşluk gibiydi. Ayakları betona çarptığında çıkan tok sesle sarsıldılar ama durmadılar.
Arkalarından Engin, gözü dönmüş bir aslan gibi aynı boşluğu hiç tereddüt etmeden aştı. Havada süzülürken paltosu bir pelerin gibi açıldı. Yere indiği an dizlerinin üzerine çöküp dengesini sağladı ve namlusunu ileriye uzattı.
Engin: (Kükreyerek) "POLİS! DURUN DEDİM SİZE! KAÇIŞINIZ YOK!"
Erhan ve İlhan, çatının köşesindeki paslı bir yangın merdivenine kendilerini attılar. Demir basamaklar, her adımda yerinden sökülecekmiş gibi çatırdıyordu. Kayarak, ellerini paslı demirlerde yakarak aşağı indiler ve Göztepe’nin labirent gibi dar, nemli sokaklarına daldılar.
Artık yukarının o geniş ufku gitmiş, yerini rutubetli duvarların, çöp konteynerlerinin ve sabahın ilk ışıklarıyla uyanan esnafın şaşkın bakışlarının olduğu o karanlık labirent almıştı.
İlhan: (Sokağın köşesinde duvara yaslanıp bir an duraksayarak) "Ayrılalım mı lan? İkimizi birden paket yapmasın bu aynasız!"
Erhan: (İlhan’ın yakasına yapışıp onu sürükleyerek) "Saçmalama! Tek yakalarsa infaz eder bizi, görmüyor musun gözündeki kanı? Şu ara sokağa dal, fırının arkasından pazar yerine çıkacağız!"
Engin, yangın merdiveninden aşağı adeta akarak indi. Ayakları yere değdiği an, kaçanların arkasından yükselen o ekşi ter ve korku kokusunu ciğerlerine çekti. Sokak arasındaki dar geçitlerde, binaların birbirine yaklaştığı o klostrofobik koridorlarda kovalamaca vites büyüttü.
Engin, köşeyi döndüğünde çocukların devirdiği boş meyve kasalarının üzerinden bir engel atlar gibi geçti. Sokağın sonunda, pazar tezgahlarının kurulmaya başlandığı o keşmekeşe doğru koşan iki gölgeyi gördü.
Engin: (Telsizine bağırarak, nefesi kesik kesik) "Merkez! 101 numara şüphelileri Göztepe arka sokaklarda, pazar yerine doğru kaçıyorlar! Takviye gönderin, çocuk katillerini elimden kaçırmayacağım!"
Pazar yerinin brandaları, uzaktan birer beyaz kefen gibi görünüyor; kovalamaca, masumiyetin öldüğü o odadan, hayatın en gürültülü olduğu o sokağa doğru taşmıyordu.
Göztepe’nin dar sokaklarından yükselen siren sesleri, pazar tezgahlarının brandalarında yankılanırken, ölümle burun buruna gelen o vahşi kovalamaca yerini sinsi bir sessizliğe bıraktı. Engin, ciğerleri yanarcasına soluyarak sokağın başına vardığında, pazarın o mahşeri kalabalığı içinde iki gölgenin izini kaybetti. Telsizine hırsla basıp, "Merkez, şüpheliler kalabalığa karıştı, çevre emniyetini alın!" diye kükrerken, aslında avının pençesinden kaçtığını biliyordu.
Pazarın en kuytu köşesinde, taze domateslerin ve çamurlu patateslerin arasında Erhan durdu. Sırtından süzülen ter, Kadir’in kanıyla karışmış, ceketi ağırlaşmıştı. İlhan nefes nefese yanına damladı.
İlhan: (Sesi titreyerek) "Yürüsene be abi! Aynasızlar her yeri tutacak, paket yapacaklar bizi burada!"
Erhan: (Gözlerini kısarak pazarın girişine baktı) "Dur lan! Kaçarsan hedef olursun, durursan dekor olursun. Tilki uykusuna yatma vakti."
Tezgahın başında duran saf irice bir adam, elindeki naylon poşeti sallayarak onlara seslendi. Adamın dünyadan haberi yoktu, tek derdi üç beş kuruş siftah yapmaktı.
Pazarcı: "Buyurun beyler, domates, salatalık... Taze taze bunlar, bahçeden yeni geldi. Vereyim mi bir kilo?"
Erhan, adamın yüzüne öyle bir baktı ki, pazarcının boğazındaki kelimeler düğümlendi. Erhan, elindeki kanlı sustalıyı çaktırmadan adamın böğrüne dayadı, sesi bir yılanın tıslaması gibi soğuktu.
Erhan: "Tüm tezgahı ver bize lan! Çabuk!"
Pazarcı: (Kekeleyerek) "N-nasıl? Anlamadım beyim..."
Erhan: (Bıçağın ucunu adamın boğazına, şah damarının tam üstüne getirdi) "Bas git lan buradan! Yürü! Arkana bakarsan, o domateslerden önce senin kafanı ezerim. Kaybol!"
Adam korkudan beti benzi atmış halde, malını mülkünü bırakıp kalabalığın arasında süzülerek kaçtı. Erhan, yerdeki kirli bir pazarcı önlüğünü İlhan’ın suratına fırlattı.
Erhan: "Bakma öyle mal mal! Giyin şunu, geç tezgahın arkasına."
İlhan, önlüğü üstüne geçirirken hayranlıkla abisine baktı.
İlhan: "Abi sende harbi tilki kurnazlığı var ya... Vallahi şeytana pabucunu ters giydirirsin sen!"
Erhan: (İlhan’ın kafasına bir tane patlatarak) "Lan sığır! 15 senedir yanımdasın, senin o mal kafana tüküreyim! Benden hiçbir şey kapmamışsın. Geç şuraya, dikil!"
Tam o sırada pazarın arasından iki resmi polis memuru belirdi. Telsizleri "Cızzt... Bip..." sesleriyle inletiyordu şehri. Polisler, her tezgaha şüpheyle bakarak ilerliyorlardı. Erhan, eline bir domates alıp bezle silmeye başladı, sanki kırk yıllık pazarcıymış gibi rahattı.
Polis: (Tezgahın önünde durup keskin gözlerle onları süzerek) "Kolay gelsin kardeş. Buradan koşan iki kişi gördünüz mü? Şöyle hırpani tipli, kaçan göçen?"
Erhan: (Yüzüne sahte bir esnaf gülümsemesi oturtup şiveli bir ağızla cevap verdi) "Valla yok be amirim... Sabahtan beri buradayız, ne koşan var ne eden. Tek koşan bizim hanımdır evde, o da mutfaktan odaya... Domates ister misin canım Bak ateş gibi, sulu sulu!"
Polis: (Etrafı kolaçan ederek) "Buraları gören MOBESE kamerası var mı bildiğin?"
Erhan: "Ne kamerası be amirim? Burası kuş uçmaz kervan geçmez yer. Domates beğenmediysen hıyar vereyim taze taze?"
Polis, Erhan’ın bu rahatlığından ve pis kıyafetlerinden kıllandı. Elini kemerine götürüp bir adım öne çıktı.
Polis: "Siz kimliğinizi versenize bir bakayım. Çıkar hüviyetleri."
Erhan: (Gözlerini kırpıştırarak) "Kim? Kimlik?"
Polis: "Kimlik ya, kimlik! Nüfus cüzdanı, hüviyet!"
Erhan: (İlhan’a dönüp kaş göz yaparak) "Ha... Kimlik... İhsan, çıkar lan kimliği!"
İlhan: (Fısıltıyla, dehşet içinde) "Abi n'apacağız? Paket olduk!"
Erhan bir anda modunu değiştirdi, yüzünü büzüp ellerini iki yana açtı, sesini iyice "gariban mülteci" tonuna soktu.
Erhan: "Valla amirim, bizde kimlik yok. Biz mülteciyiz... No kimlik, no pasaport. Ekmek parası için buralarda domates satıyoruz, kurban olam elleme bize."
Tam o sırada polisin telsizinden yüksek bir anons yükseldi: "Merkezden tüm birimlere! Şüphelilerin Korkak Sokak yönünde görüldüğü ihbarı var! Acil intikal!"
Polisler birbirine baktı. "Boş ver bu garibanları," dedi biri diğerine. "Asıl mevzu orada!" Koşarak uzaklaştılar. Erhan, polislerin arkasından bakarken domatesi hırsla ısırdı.
Erhan: "Hadi İlhan, daha fazla durmayalım burada. Kuzgun’a haber sal, kuşlar yuvadan uçtu de!"