4. bölüm · YETİMHANE

SONUN BAŞLANGICI

Sudenaz Gör

Aytunç, içeri doktorun girmesiyle ayağa kalktı.
Doktor son muayeneyi yapıp,
“Delikanlıyı çıkarabiliriz. Uzun süre kolunu zorlamasın. Verdiğim egzersizleri yapsın, tez zamanda iyileşir,” dedi.
Arda, serum hortumunun çıkarıldığı yerdeki pamuğu umursamadan elinin tersiyle sildi. Yatağın altındaki o eski, altı aşınmış, bağcıkları kopmak üzere olan bez ayakkabılarına uzandı.
Ayakkabılarını giyerken parmakları titriyordu ama bu korkudan değil, bedeninin maruz kaldığı ani adrenalindendi. Sağ ayakkabısının topuğuna basarak ayağını içeri itti, kopuk bağcığı alelade bir düğümle sıktı. O an omuzundaki dikişler gerildi, yüzü acıyla bembeyaz kesildi ama tek bir inilti bile çıkarmadı.
Ceketini —eğer ona ceket denirse, kolları yırtık o ince şeyi— omzuna attı ve kapıya doğru bir hamle yaptı. Aytunç’un yanından bir gölge gibi süzülüp geçecekti ki…
Aytunç, Arda’nın sağlam olan kolunu dirseğinden yakaladı. Pençe gibi değil, ama bırakmaya hiç niyeti olmayan, sarsılmaz bir kararlılıkla tuttu. Arda olduğu yerde çivilenmiş gibi kaldı; sırtı Aytunç’a dönüktü.
Aytunç: (Sesi alçak ama odadaki oksijeni tüketecek kadar baskın)
“Nereye Arda? Bu hâlde, omzunda taze dikişlerle nereye gidiyorsun?”
Arda kolunu kurtarmak için hafifçe silkelendi ama Aytunç’un eli yerinden oynamadı. Çocuk yavaşça başını çevirdi, gözleri öfkeyle kısıldı.
Arda:
“Bırak beni komiser! Görevin bitti. Beni diktirdin, ölmedim işte. Şimdi aç kapıyı.”
Aytunç, gözlerinde belli olan bir acıma duygusuyla:
“Nereye gideceksin? Yerin yurdun var mı?” diye sordu.
Arda gözlerini devirdi. Bir şey söylemeden önce yere, sonra karşısındaki adama baktı. Gerçekte gidecek bir yeri olmadığını o da biliyordu.
Aytunç’un eli, çocuğun kolunda nabzını arar gibi duruyordu. Arda’nın zayıf bileği, Aytunç’un avucunun içinde kaybolmuştu.
O an Aytunç tekrar söze girdi:
“Bak, gidecek yerin yok. Bu yüzden benimle geliyorsun,” dedi.
Sesi tok ve kararlıydı.
Arda: (Acı bir gülüşle)
“Nereye? Nezarete mi?”
Aytunç:
“Hayır… Eve. Güvenli bir yere.”
Arda “ev” kelimesini duyduğunda, sanki yabancı bir dilde bir küfür duymuş gibi irkildi. Gözlerinde ilk kez nefretin yerini saf bir şaşkınlık ve derin bir güvensizlik aldı.
İçinde buruk bir hâl oluştu. Artık bedenini kendisi yönetemiyordu.
“Gitsem mi, gitmesem mi?” diye düşündü.
Gitse ne yapacaktı? Karşısındaki adamın kim olduğunu bile bilmiyordu.
“Acaba gerçekten polis mi? Polis olsa beni çoktan bir yurdun önüne bırakırdı…” diye geçirdi içinden.
Bu düşünceler kafasında dönüp dururken bir yandan da kendine kızıyordu.
“Saçmalıyorum galiba. Polis işte… Hem arabası sahte olacak değil ya. Polis olmasa beni ne yapacak? Çeyizine mi koyacak?” diye düşünmekten kendini alamıyordu.
Hastane koridorunda ilerlerken Aytunç, Arda’yı kolundan sıkıca tutmuş, hastanenin otomatik kapılarından dışarı, serin gece havasına doğru çıkarmıştı. Aytunç’un zihninde tek bir düşünce vardı: Bir an önce güvenli bir yere ulaşmak ve bu gizemi çözmek.
Ancak Arda’nın adımları hastane çıkışındaki kaldırımda aniden kilitlendi.
Hastanenin beyaz, steril ışığı arkalarında kalırken caddenin karşı tarafındaki sönük bir sokak lambasının altında bir karaltı belirdi. Arda’nın bakışları, yolun karşısındaki elektrik direğine yaslanmış, karanlığın içinden onları izleyen o adama takıldı.
Bu, Kuzgun’du. Asıl adıyla Rıza.
Çetenin sokaktaki eli ayağı, çocukları birer gölge gibi yöneten, vicdanı nasır tutmuş o adam… Az önce Arda’yı hastane odasında ziyaret eden iki adamın da abisiydi.
Arda, Kuzgun’u daha önce sadece bir kez görmüştü. İlk başta çıkaramamıştı ama sonra eline bakıp tanıdı.
Kuzgun’un yüzük parmağı kopuktu.
Tepeden vuran sokak lambasının ışığıyla aydınlanan Kuzgun’un üzerinde uzun, siyah bir palto vardı. Ağzındaki sigaranın koru, karanlıkta küçük, kanlı bir göz gibi parlıyordu.
Kuzgun hiçbir şey yapmadan, sadece orada durarak Arda’ya bakıyordu. O bakışta bir emir, bir tehdit ve Arda’nın boynundaki görünmez zincirin tıkırtısı vardı.
Arda’nın yüzündeki o hırçın ifade, yerini saf bir dehşete bıraktı. Vücudu kaskatı kesildi, nefesi boğazında düğümlendi.
Kuzgun’un orada olması, Arda için “sonun başlangıcı” demekti.