11. bölüm · Yer ve Gök Birleşirse
Kan
2005
29 Ocak, Cumartesi...
Adımı Gökçe koymuşlar.
Göğe ait olan demekmiş. Gökyüzü bize çok uzaktı. Ben bulutlara mı aittim?
"Anne." Diye fısıldadığımda, bulunduğumuz odada cam bile yoktu. "Biz neden buradayız."
Bana bakmadı.
Sırtımızı duvara yaslamıştık.
Bacaklarımızı öne doğru uzatmış bizim için yazılan kaderi bekliyorduk.
Ayak ucumuzda sehpaya benzeyen bir tabure vardı. Yani biraz daha uzundu ama tahtadandı...
Hemen yukarısında tavana sabitlenmiş bir halat vardı.
"Anne, " Dedim cevap vermeyeceğini bile bile.
"Anne, eve ne zaman gideceğiz. "
Gözlerinden akan yaşlar öyle yavaştı ki, zaman durmuş gibiydi.
Annem ne düşünüyordu.
Ölüm nedir bilmiyordum, insan nasıl öldürülür bilmiyordum, ben bir insanın nasıl ölüme sürüklendirildiğini de bilmiyordum...
Ben yedi yaşındaydım. Amcamın evindeydik. Bizi ölüme sürüklemişlerdi, bizi öldürülmek istemişlerdi.
Annemi.
Ve beni.
O ölürse ben nasıl yaşardım?
Annem kapıya baktı. Öyle bir iç çekerek baktı ki, aklından her ne geçiyorsa unutmak istedi sanki.
Onu bildikleri öldürecekti.
Ben de düşünmek istedim, annem çok güzel düşünüyordu...
Başımı duvara yasladım.
Fısıltılar duyduğumda geri çektim.
Kaşlarımı çattım ve duvara baktım.
"Gökçe." Bakışlarımı duvardan çektim ve anneme baktım.
Çattığım kaşlarım düzeldiğinde, "Annem." Dedim gülümseyerek.
"Korkma." Çıktı dudaklarından. Yeni yaşlar gözlerinden akıyordu.
"Söz ver, korkmayacaksın. "
Korku.
Korku ne bilmiyordum ki.
Ben çocuktum, saklanbaç oynarken ebe olmaktan korkardım, geceleri karanlıktan kaçardım.
Ölümden değil.
"Söz." Dedim ne dediğini anlamayarak. Hışımla ayağa kalktığında bakışları odanın duvarlarında gezindi.
Hızlıca gözyaşlarını silip sehpanın üzerine çıktı. Ne yapıyordu o?
Dönüp bana son kez bile bakmadan ayaklarının üzerine yükseldi.
Başını kaldırıp ipin içine geçirdiğinde kahkaha sesleri duydum.
Kime ait olduğunu bilmiyordum. Ama biri gülüyordu.
İpin uçlarını iyice sıktığında hiç beklemeden altındaki sehpayı ayak uçlarıyla geriye doğru itti.
Ne yaptığını yine anlamadım.
Keşke anlasaydım.
"Anne." Dediğimde yüzünün rengi solduğunda nefesleri boğuk boğuktu.
İki yana doğru yavaşça sallandığında başı bedeninden ayrıldı...
Güzel bedeni ayaklarımın önüne devrildiğinde belkide hayatımın en büyük çığlığını attım.
"Anne! " Dedim derin nefeslerin arasında. Onu kanı parkeleri ve beyaz çoraplarıma bulaştığında ağlayarak ayağa kalktım.
Üst üste bağırırken birileri sesimi duysun istedim.
Sanki sesimi bastırmak istermiş gibi kahkaha sesleri çoğaldı.
Annemin gözleri açıktı.
Çığlık.
Ben o gece çığlık oldum.
Saat; 01:53
Bugün iki kişi öldü.
Ve sakın unutmayın,
'Anneler kan değil, çicek kokar.'
***
İnsanlar kaç kere ölümden dönerdi, ölümden kaçardı, ölümü düşünürdü, ve ölmek zorunda kalırdı...
Aklımda dönen tek kavram; ölümdü.
Neden öleceğimi düşünüyordum?
Kafamın arkasında beni öldürmeyi bekleyen bir silah vardı. Donup kaldım, "Gökçe." Elimin üzerinde Kutay'ın elini hissettiğimde gözümden bir yaş aktı.
Öldüğünü sandığım gün elini bırakmamak üzere tutmuştum.
"Kalk, gideceğiz biri bize tuzak-" Elini bıraktığımda sözü yarıda kesildi.
Üzerinde beyaz bir gömlek vardı.
Gömleğin de benim kanım olsun istemedim.
Çünkü beyaz kana bulaşmaya en müsait renkti.
Bunu bana yedi yaşındaki Gökçe öğretti...
Ensemin arkasında bir nefes hissettiğimde yutkundum. Kutay'a ait değildi.
Arkamda bir adam vardı...
Ve bu masadan biri de değildi.
Başka bir düşman mı vardı peşimde?
Arkamdaki kişinin elleri sırtımdan aşağıya doğru benim dizimin üzerinde duran sol elime gittiğinde ürperdim.
Baş parmağı dikiş izinin olduğu yeri okşadığında nefesim boğuklaştı.
Elimin içine bir flaş bellek ve kağıt bıraktığında geriye çekildi ve silahın soğuk namlusu da benden uzaklaştı.
Dizlerim titremeye başladığında aslında Kutay'ın benden ne kadar da uzakta olduğunu fark ettim.
"Gökçe, yürüyen sen miydin? " Sol elimin içindeki kağıdı sıktığımda korkularımı yuttum ve ayağa kalktım.
Ona doğru yürüyüp koluna girdiğimde kulağına fısıldadım, "Kutay, lütfen gidelim. " Nerede olduğunu bilmediğim bir ses sisteminden derin bir cızıltı çıktığında kaşlarımı çattım.
Kutay, boşta kalan sağ elimi elinin içine gömüp koridora doğru koşmaya başladığında, biz dışında herkesin dışarıda olduğunu anladım.
Cızıltı son bulduğunda, tanımadığım bir erkeğe ait büyük kahkahalar duyulmaya başladı.
Kutay, ağızının içinde bir küfür savurduğun da beklemediğim anda beni ve kendisini kutudan dışarıya attığında anahtarı üzerinde olan kapıyı açtı.
Kilidi defalarca çevirdiğinde kahkaha sesleri hâlâ susmuyordu.
Ne ara restauranttan çıkıp arabaların önüne gelmiştik bilmiyordum ama sona kalan tek kişiler bizdik.
Kutay, beni yolcu koltuğuna ilerletip üzerime kapıyı kapattığında kendisi sürücü koltuğuna geçti. O sırada restauranttın önündeki polis ışıklarını gördüm.
"Sür! " Dedim hızlıca.
Arka da Asır oturuyordu. Olayın şokuyla birazda olsa kendine gelmişti.
Araba geriye doğru hızla gittiğinde, irkilip kemerimi bağladım.
Arka yoldan eve doğru giderken elindeki kağıdı sıktım.
İçinde ne vardı, onu bana kim verdi, neden başıma silah dayadı hiç bir fikrim yoktu...
Pencereyi sonuna kadar açtığımda başımı eğip dışarıyı izlemek istedim.
Arabanın altında yanıp sönen kırmızı ışığı gördüğümde yutkundum.
"Kutay." İkisininde bakışları bana döndüğünde işare parmağımı kaldırıp arabanın altını gösterdim.
Bu sikik herif her kimse arabanın altına ses dinleme cihazı koymuştu.
Ne olduğunu anlamayarak kaşlarını çattığında başımı iki yana salladım ve işaret parmağımı kaldırıp dudaklarıma bastırdım. 'Sus.'
Demekti bu, parmağımla bu sefer arabanın altını gösterdiğimde Asır da kendi camını açıp o tarafa baktı.
Kutay, ağızının içinde bir küfür mırıldandı.
Dakikalar içinde takip cihazı da olacağını düşünerek hepimiz arabayı terk ettik.
"Ne bok yiyeceğiz? " Asır'ın sorusuna ne cevap vereceğimi bilmediğimden of çektim.
"Kutay, " Dedim dönüp bana baktı. "çok korkuyorum. " Diyebildim sadece.
Gülümsediğinde içimi rahatlatmaya çalıştığını biliyordum. "Olur bazen, korkma. " Bakışlarındaki şefkat miydi? Yoksa acıma mıydı bilmiyorum, ama içimdeki sesler sadece oluruna bırakmam gerektiğini söylüyordu.
Yürümeye başkadığımızda hava sıcak olmasına rağmen soğuk sanki her taraftaydı.
Aklımda kafamın arkasına dayanan namlu geldi.
Soğuk ölümün hissiydi.
Cesetler soğuk olurdu, kan kokusu ciğerlerini dondururdu, ölen insanın açıkta kalan gözleri hafızana buza saplanmış bir ok gibi ölümü sunardı.
Aklından çıkartamazdın.
Eğer bir gün ölürsem tek damla kanımın akmasını bile istemezdim.
O an farkettim.
Kan beni ölümden daha fazla korkutuyorsun.
Keşke annem bana kana bulanacağımı söyleseydi.
Onun yerine ben ölmek isterdim.
Kutay, adamlarından birini aradığında dakikalar içinde bizi başka bir araba almıştı.
Bu gece onların evinde kalacaktım. Güvenlik için olduğunu söylemişti.
Tablolarla dolu bir ev,
Eğer bir ressam size aşık olursa, hiç bir zaman ölmezsiniz; sözünü çok küçük yaşlarda duymuştum.
Beni hiç çizmiş miydi?
Hiç bir zaman sevmesin, ama bir kez olsun nefret ettiğim yüzümü bir kağıda döksün istedim.
Ölümsüz olayım.
Bu sefer yalan yok,
Ben ölümden çok korkuyorum...
***
2005
29 ocak, cumartesi...
Kutay Viran Ateşer
Her çocuk sevilmek ister.
Bu onlar için ihtiyaç haline gelir, çünkü sevgi ne bilmeyenler sevmeyi de bilmezler.
Tüm insanların tek ortak noktası bir zamanlar masum bir çocuk olmalarıydı.
Aklınızda en kötüsü canlansın.
En kötüsü bile bir zamanlar masum birer çocuktu.
Ben değil miydim?
Bana lanet dediler.
Küçük bir lanet.
Bulunduğum odanın kapısı sertçe açıldığında üzerimde hiç bir şey yoktu.
Sırtımdan akan kanlar parkeleri ıslatıyordu.
Duvarın dibine sinmiştim.
Sağ elimin bileğinde bir pranga bağlanmıştı.
İlk saatler kendimi kaçmaya zorlamıltım.
Ama başaramamıştım.
Burası bir cehennem.
Ve ben bu cehennemin iblisiyim.
On yaşındaydım.
İçeriye her yarım saatte giren adam yeniden girdi.
"Kadın, yaşamayı seçti. Belki de son yarım saatin çocuk, iyi değerlendir. "
Canımı acıtmayı umursamadan omuzumdan tutup sırtımı çevirdi.
Elindeki neşterle her yarım saatte bir yaptığı gibi diğerlerinden daha derin olan yeni bir çizik attı.
Acıyla inlediğimde, bakışlarım parmağındaki yüzüğe kaydı.
"Senin çocukların var mı amca? " Dedim ona bakarak.
Kaşlarını çattığında mavi gözleri derinleşti.
Bu gözleri unutma.
Unutma Kutay.
Seslenebileceğim kadar kendime seslendim.
"Var." Dedi yanıldığımın aksine cevap verdiğinde canımın acısına rağmen gülümsedim.
"Sen onları nasıl seviyorsun amca? Çocuklarını dövüyor musun amca? Onlara lanet diyor musun? Sırtına yazılar yazıyor musun? " Yutkunduğunda adem elması oynadı.
Bana cevap vermediğinde sıradaki adımı yapmak için pranganın demirini çekerek boyunu kısalttı.
Burası da benim altın kafesimdi.
"Bir baba çocuğunu nasıl sever? " Diye mırıldandığımda bana acıyan bakışlar attı.
Boynuna astığı kamerayı kaldırıp yeniden bir resmimi çekti.
"Gülümse evlat, " Dediğinde, dediğini yapmadım.
Çıkmak için kapıya yöneldiğinde gömleğinin yakalarını düzeltti.
Aklına gelen şeyleri söylemek için bana doğru döndüğünde,
"Hiç bir baba evlatlarını sevmez. Tıpkı senin babanın ölümünü kapının ardında beklediği gibi, " Acımasızca gülümsedi.
"tıpkı, yan odanda ki kız çocuğunu babasının ölüme sürüklediği gibi. " Bakışları tavanda oyalandı.
O sırada sert bir düşme sesi duyuldu, ardından bir çığlık.
Çocuk çığlığı.
"Annesi, o yaşasın diye öldü. Ne yazık çocuğum seni annen bile sevmemiş. "
Kahkaha sesleri yükseldi.
Bu bana ait değildi, öyle gür bir kahkahaydı ki kız çocuğunun çığlıklarını bile bastırıyordu.
Kutay, Gökçe'nin çığlıklarını sevdi ilk.
Acısını duydu.
Orta yaşlı adam bana doğru eğildiğinde, mavi gözlerindeki acı kine dönüşmüştü.
"O öldü. "
Dediğinde Kutay'ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
Gökçe'nin çığlık sesleri acıyla yükseldi.
Kahkahalar hiç dinmedi.
Mavi gözler acımasızdı.
Öyle acımasızdı ki...
Bu gözlerin sahibi Yakup Atılgan'dı...
***
Gökçe Atılgan
Geçmişi silmek istesekte silemezdik.
Geçmiş bizi biz yapandı,
O olmadan biz bir hiçtik.
Kutay'ın evindeydim.
Akşam bana verilen notu ve flaş belleği çantamın içine atmıştım.
Kağıtta ne yazdığını umursamadan elimde tuttuğum beyaz flaş belleği Kutay'ın bilgisayarına taktım.
Açılan ekranda iki video kaydı gördüğümde yutkundum.
Açıklamalarında Gökçe Atılgan, Kutay Viran Ateşer. Yazıyordu.
Adımın yazdığı videoya iki kez tıkladığımda video kaydı oynamaya başladı.
Tanıdık bir oda, ben vardım.
Küçük Gökçe.
Yanımda annem.
Nefes almak bile zor gelirken video oynamaya devam etti.
Sırasıyla bütün yaşananlar kayıda alınmıştı.
Annem sehpanın üzerine çıktığında, "Hayır, " Diye inledim göz yaşları sanki akmaya alışmış gibi yanaklarımdan akarken kimsenin uyanmaması için ellerimi ağzıma kapatıyor, hıçkırıklarımı susturmaya çalışıyordum.
Kapı yavaşça aralandığında gelen kişinin kim olduğunu umursamadan ağlamaya devam ettim.
Biri omuzlarımdan tuttuğunda bu kişinin Kutay olduğunu fark ettim.
O da benim gibi oynatılan videoya baktığında bakışlarına anlayamadığım bir karanlık çöktü.
Annemin kendini astığı yerdeki çığlığım duyulduğunda hiç bir sansür olmadan o anı ikimizde izledik.
Video sona erdiğinde otomatikmen diğer kayıt başladı.
Gözlerim yerinden çıkacakmışcasına büyürken karşımda Kutay'ın çocukluk görselleri oynuyordu.
Bir fotoğrafta sadece sırtı gözüküyordu. Kanlar süzüklüyordu, derin kesikler vardı.
Çocuktu.
Ama bakışları aynıydı.
Elim dehşetle ağzıma kapandığında yanımdaki adam kaskatı kesilmişti.
Omuzlarımdaki elleri gevşediğinde, ikinci fotoğraf gözüktü.
Yüzü gözüküyordu. Duvarın en ucunda oturuyor kameraya merhamet dilenen bakışlar atıyordu.
Fotoğrafın açıklamasında bir yazı yazıyordu.
Deneme; 8
Bu sefer kabullendi, bir çocuk değil lanet olduğunu söyledi
Sıradaki bir fotoğraf değil videoydu.
İçeriye giren kişinin elindeki kamera ile çekilmişti.
Kutay'ın sırtına neşter ile derin bir kesik açmıştı.
Tanıdık ses duyulduğunda bedenim titredi.
"Kadın, yaşamayı seçti. Belki de son yarım saatin çocuk, iyi değerlendir. "
Yakup Atılgan.
O ve acımasız sesi.
Bahsettiği kadın annemdi.
Aynı evdeydik.
Kutay ve ben,
Biz çocuktuk, bizi geçmişe gömmüşlerdi.
Bizim kaderimiz başından beri birdi.
İstesede kimse bizi ayıramazdı.
Onunda gözleri dolmaya başladığında masanın üzerinde duran notu çekip aldım.
Dörde katlanmış kağıdı açtığımda, "Bir kahkaha kadar yakınınızdayım. " Yazıyordu.
Sesli şekilde okuduğumda Kutay'ın bakışları derinleşti.
Yeni bir düşman.
Yeni bir hayat,
Ve yeni bir günah.
