12. bölüm · Yer ve Gök Birleşirse

Dönüm noktası

Hacerrr Dsdn

Bir insanın en büyük zaafı olmak, en hissedilesi duygulardandı. Sana koşulsuz güveniyor, seviyor...
Kirpiklerini sayacak kadar izliyor,
Yüzünü ezberliyor.
Seviliyorsun işte.
Doğduğun evde seviliyorsun.
Yargı bazen sadece kişiye özel olabiliyormuş.
Bunu kendi babamı vurduğum gün öğrendim.
O da bir başkasını öldürülmüştü.
Masumiyetimi sömürmüştü.
Kutay Viran Ateşer...
o benim dönüm noktamdı.
Bazen nefretim, bazen duymak istediğim tek sesimdi.
Gözlerinde kayboluyorum.
Yalan değil.
Beni suçlama yalan değil,
Her zaman boğulduğum gözleri bugün bana toprak oldu.
O gece fırtınalar koptu.
Biz birbirimiz için doğduk, bu kadere olan inancımı güçlendirmişti.
Aynı gün, aynı evde acı çeken tek kişi değildim.
O da vardı,
Sanki istediğim kadar yalana, acıya gömülebilcekmişim gibi yine yanımdaydı.
Sırtında izler vardı.
O benim içimdeki herşeyken, nasıl ona lanet diyebilirlerdi?
Kutay iyisiyle kötüsüyle bir zamanlar zaafımdı.
Şuan ise, tutunabileceğim tek dalımdı.
Biz kendi içimizde kördüğüm olmuştuk.
O gece, o odadan dışarıya çıkmamıştık.
Yerde oturuyorduk...
Sessizlik bir yemin gibi aramızdaydı.
Bilgisayarda o adam ve Kutay'ın konuşmaları hâlâ geçiyordu, ama ikimizde bunlara sağırdık.
"Çok mu canını yaktılar? " Bunları söylerken başımı omzuna yaslamıştım.
"Çok yakmadılar. " Başımı salladım.
"Yakmışlar, Kutay. Bizim canımızı çok yakmışlar. " Yutkunduğunda sol elim dizlerinin üzerinde avucumun içi tavana bakacak şekilde duruyordu.
Ve o da avucumdaki yara izini okşuyordu.
"Yaralar zamanla geçer mi Gökçe? Benim canım hâlâ çok acıyor. " Cevap vermeme fırsat vermeden devam etmişti.
"Ama yemin olsun, senin bana 'keşke ölseydin. ' deyişin bütün acılara bedeldi. " Gülümsediğinde içim acımıştı, ilk defa söylediğim bir söz için pişmandım.
Kutay, bana bunu da yaşatmıştı...
"Her yara geçmez. " Demiştim, sonrasında da gülümsemesine karşılık vermiştim.
"Sen öpersen geçer ama... " Dedim elimi kastederek.
Eğilip avucumun içine minik bir öpücük bıraktığında öyle nazik yapmıştı ki bunu, sanki öpse canım acırda üzülürüm diye. Sanki o acıyan her yerimi öpse ruhum da kalbim de kurtulacakmış gibi...
"Nasıl olduğunu biliyorum, Rüzgar söyledi. " Dedi küçük bir çocuk gibi.
"Önemi yok. " Demiştim geçiştirerek.
"Sadece tek soru sormak istiyorum, sormazsam içimde kalır. " Demiştim başımı yasladığım yerden kaldırarak.
"Neden bıraktın beni? Sorumlusu ben yaptın herşeyi?
Öyle yandı ki canım. Daha ne kadar yakabilecekmişsin gibi karşıma çıktın hem de en savunmasız anımda, neden Kutay? Neden beni bir ölüye bağladın? "
Gözleri dakikalar önceki gibi yeniden dolmuştu.
"Ben zorundaydım... " Demişti kalbimin ortasına yeniden bir ok saplayarak.
Gözlerimden acı geçmişti.
Sadece acı,
Ne bir yılımın pişmanlığı vardı, ne de boşa giden sevgimin ağırlığıydı canımı yakan.
Sanki tekrardan sevebilecekmiş gibi bakıyordu.
"Kutay." Dedim sadece gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı.
Elini kaldırıp yüzüme dokunmak, yaşları silmek istemişti.
Başımı hızlıca çevirmiş ona engel olmuştum.
Az önce avucumu okşayan eli havada kaldığında, "Çok yalan söyledin. " Demiştim.
"Ben de hepsine inandım. " Bakışlarını benden kaçırdığında elini indirip ellerimi tuttu...
Buz gibi ellerim onun ateş gibi yanan ellerinde ısındı sanki.
"Değildi ki, gerçekten değildi."
"Hiç bir şeyin yaşanmamasını isterdim. " Dedim ellerini bırakarak. Kendini boşluğa düşmüş gibi hissediyordum.
"Belki o zaman normal bir insan olurdum, artık çabalama Kutay. Ben aptal değilim, biz mutlu olamayız istediğini söyle, senin olsa bile benim kalbimde sana yer yok. "
Elimde gözyaşlarımı silip bir hışımla ayağa kalkmıştım.
Beyaz elbisemin içinde rahat değildim.
Sabahın ilk ışıkları odanın içine vuruyordu, biz onunla gece boyu konuşmuştuk.
Biraz bile olsa iyi gelmişti.
Kutay ile konuşmak, imkânsız olduğunu bildiğin halde her seferinde ölümü dilemekti.
Ve benim buna cesaretim yoktu.
Olmayacaktı...

***
Taksi durduğunda parasını ödedikten sonra kendimi hızlıca evimin bahçesine atmıştım.
Akşamdan kalan topuklu ayakkabılarım elimdeydi, çıplak ayaklarla evin önüne doğru yürürken neredeyse bayılacak gibiydim. Başıma vuran şiddetli ağrılar, ağlamaktan akan göz makyajım ve dağılmış saçlarımla berbat göründüğümün farkındaydım.
Dün akşam yaşayabileceğim en kötü günlerdendi, gerçekler gün yüzüne çıkmış ve beni öldürmek için boynuma en keskin bıçağını dayamıştı.
Ve benden kaçmamı istemişti, ecelimden ve kendimden kaçmamı.
Yaşadığım şeyler öyle ağırdı ki.
Bazen sadece bunların altında eziliyor, sesimi bile çıkartamıyordum. Annem aslında kendi isteğiyle ölmemişti.
Annem ölüme sürüklenmişti.
İntihar, en sessiz cinayetti.
Ve ben bu sessiz cinayetten geriye kalan bir çocuktum.
Çocuk olarak kaldım.
Ben hiç büyümedim,
Büyümek de istemedim.
Kutay'ın, çocukluğumla olan alakasını düşündüm.
Sıkıca gözlerimi yumup bir şeyler mırıldandığımda kapının önündeydim, ve çantamda anahtarımı arıyordum.
"Kaderimiz bir. "
Düşmanım sandığım adamla kaderim birdi.
Ve kötü olansa peşimizde başka bir düşmanın daha olmasıydı.
Yer ve gök hep birbirine çok uzaktı.
Ama artık beraberlerdi.
Çıkardığım anahtarı delikte olabileceğim en yavaş şekilde çevirdim.
Kapı içeriye doğru açıldığında anahtarı çekip çıkardım, sonra aynı şekilde çantamın içine attım.
Yavaş adımlarla salondan içeriye girdiğimde, koltukların önünde yerde boylu boyunca uyuyan Deniz'i gördüm.
Hafifçe gülümseyip çantamı koltuklardan birinin üzerine fırlatıp merdivenlere yöneldim.
Salonun ortasında uyuyordu, ve anlaşılan uykusu benim geldiğimi duymayacak kadar derindi.
Merdivenleri parmak ucumda çıkmaya başladığımda yerde yastıklar, boş kahve bardakları ve dağınık battaniye Deniz'in sabahladığını gösteriyordu.
Buğlem'in nerede olduğunu düşündüğümde, odasının ve odamın olduğu kata çıkmıştım.
Buğlem'in odasının aralık olan kapısından içeriye doğru başımı uzattığımda, amacım dün geceden sonra arkadaşlarımın güvende olup olmadığıydı.
İçeride yalnız olmadığını gördüğümde gülümsedim.
Yatağının yanındaki deri koltuktaydı, ve yanında da Rüzgar vardı. Buğlem, başını Rüzgar'ın göğsüne yaslamıştı.
Sırtları bana dönük olduğu için benim geldiğimi fark etmemişlerdi.
"Giymesen birgün de şu muhteşem ütülü gömlekleri, takımları. " Rüzgar hafifçe gülümsediğinde, Buğlem devam etti. "Çıksan şu abi modundan ölür müsün be Rüzgar? "
Rüzgar üzerindeki beyaz gömleğin yakalarını düzeltti.
"Benim gibi birinin, senin yanına yakışmasını istemişimdir belki. " Buğlem utandığında olduğu gibi beyaz teni kızardığında odama gitmek için başımı kapının kenarından çektim. Belliki onlar da erken kalkmış ya da hiç uyumamıştı. Elimdeki topuklu ayakkabıları giyinme odamın kapısının önüne fırlattığımda sarsak adımlarla
odamın kapısını açtığımda arkamdan kapatıp iki kez kilitledim.
Odanın ortasına doğru yürüyüp üzerimdeki elbiseyi tek seferde çıkardım.
Banyoma ilerleyip duşakabinin içine girdim ve soğuk suyu sonuna kadar açtığımda titredim.
Üşümek istediğim için uzun süre suyu kapatmadım.
Dışarı çıktığımda saçlarımı kurutma gereği duymadan omuzlarımdan geriye doğru savurdum.
Üzerime rasgele bir pijama takımı giyip yatağıma uzandım ve gözlerimi sıkıca yumdum.
Kafamda öyle çok seneryo döndüki en sonunda yataktan kalkıp köşedeki kitaplığın yanına gittim ve kitapların arkasına sakladığım günlüğü çekip aldım.
Elimde tuttuğum beyaz kapaklı defteri de alıp yatağıma geri döndüm.
İlk sayfasındaki şiir Kutay'ın öldüğü gün, en son yazdığım şiir ise Kutay'ın geri döndüğü gündü.
Tükemmez kalemin arasında durduğu boş sayfayı açıp yazmaya başladım.
Sığınamadım kalbine,
Sığamadım gökyüzüne,
Denizler taştı içimde,
Bir görsen beni...
İçimde bir melodi,
Öyle güzeldi sesi,
Anımsattı seni.
Yağmur koktu anılarımız.
Mevsim yaz,
İçimde bir ayaz,
Her şiir ölümsüz,
Sensiz olduğum kaçıncı güz?
Gülümsediğimde bu neşeden uzaktı.
Kapının önünde adım sesleri işittiğim de hızlıca sayfanın üzerine bir tarih atıp beyaz kapağı kapattım ayağa kalkmadan eğilip yatağımın altına doğru iteklediğimde kapım çalındı.
"Geliyorum bekleyin! " Dedim ve hızlıca yataktan kalkıp ıslak saçlarımı tepeden dağınık bir şekilde topuz yaptım.
Aylar önce babamla yaşadığım bana kafes gibi gelen ev, şimdi arkadaşlarımla geçirdiğim günleri özlememe neden oluyordu.
Hayat garipti, seni bazen öyle bir çıkmaza sokardıki bu çıkmaz seni bulutlarda hissettirirdi.
Bazen kurtuluş sandığın bulutların en tepesinden aşağıya atardı seni.
Kimsesizlik kalpte başlardı, kalbindeki her insan senin ailen olurdu.
Bomboş bir kalp seni kimsesiz yapardı,
Kalbimdeki insanlar ise senin herşeyin olurdu...

***
"Çekilin yoldan Ferhunde geliyor! " Deniz, evin içinde sürdüğü pembe akülü arabasıyla mutfağa girdiğinde, Buğlem ellerini kuruladığı mutfak havlusunu kafasına fırlattı.
Saat öğlen 13:30 'a geliyordu ve biz hâlâ kahvaltı yapamamıştık.
Gece boyu uyuyamadığım için gözlerimin altı mosmordu. Oturduğum mutfak sandalyesinde Buğlem'in ocağın karşısında pişirdiği menemeni izliyordum.
"Gökçe bir şey de şu salağa! Nereden buldu bu arabayı? " Deniz, kıkırdadığında bindiği araba çocuklar için olduğu için bacakları içine tam sığmıyordu ve olabildiğince yavaş gidiyordu.
Buğlem, dolaptan bir doğrama tahtasını çıkardığında İnci'nin getirdiği soğanları doğramaya başladı.
"Of! Herşey hazırken 'menemen' diye tutturmak neyin saçmalığı? Hem de soğanlı" Deniz arabadan inip eliyle ağzını kapatıp kusuyormuş gibi yaptı.
"Sanane? Ben bunu sana yapmıyorum hem." Kaşlarımı çattığımda, "Kime yapıyorsun?" Dedim imalı bir bakışla.
"Bana yapıyor. " Rüzgar mutfak kapısından içeriye girdiğinde Deniz'in bindiği arabayı tek eliyle kaldırıp köşeye çekti.
"Sakın bana bunu yan villada ki çocuktan çaldığını söyleme. " Dedi Deniz'e dönerek.
"Hayır, bu hediye geldi bana. "
Deniz, yanıma doğru gelerek kolunu omzuma sardı.
"Ayıp gerçekten, " Eliyle önce Buğlem'i gösterdi.
"Bu kız! " Dedi bağırarak, sonra diğer eliyle Rüzgar'ı işaret etti.
"Bu rüzgar gülüne menemen yapıyor! " Elini alnına vurup 'nasıl olur? ' ifadesi yaptıkdan sonra kendimi tutamayıp kıkırdadım.
"Bu zaten evleniyor, hayata bak ben daha geçen ay Rusya'da kiramı zor öderken şimdi inanılmaz büyük bir evdeyim. "
Kaşlarımı çattım ve, "Susun artık, açlıktan midem patlayacak çiğ bütün bir soğanı bile yerim. "
Ayağa kalkıp mutfaktan çıktığımda salona doğru yürüdüm.
Öyle bir kişiliğim vardı ki, dün gece sabaha kadar ağlayabiliyorken şimdi gülmekten karnım ağrıyabiliyordu.
Arkamdan gelen Deniz, sabahtan sonra toplanılan salona baktı ve iç çekti.
"Kişiselleştirmiştim ben burayı, yerde kahve bardağı müzem vardı mesela. " Omuz silkip.
"Yerde ölü gibi yatıyordun. "
"Geldiğini gördüm ama çaktırmadım. " Dediğinde çekip kendi sandalyeme oturdum. Yanıma oturduğunda yüzündeki gülümseme tebessüme dönüşmüştü.
"Dün gece nerdeydin? "
Dün gece aklıma geldiğinde yutkundum.
"Kutay'la birlikteydim. " Dedim, ona yalan söylemek istemiyordum.
Kaşları havalandığında, "Sana kötü birşey mi söyledi? Geldiğinde çok kötü gözüküyordun. " Başımı hızlıca iki yana sallayıp dehşetle ona baktım.
"Hayır tabiki, yorgundum sadece... "
Elini omzuma koyduğunda.
"Evlenmek falan, sanki biraz acele ediyorsun. Ömrüm boyunca toplasan iki, üç sevgilim olmuştur çok bilmiyorum böyle işleri ama yeni tanıştığın biriyle evlenmek... " Benim gibi duraksadı.
'Saçma' diyemedi, 'güvenli değil' de diyemedi.
Elimi kaldırıp omzuma koyduğu elini tuttum.
"Onu yeni tanımıyorum Deniz, babamla ortak işleri varmış. "
Ona yalan söyleyeceğimi bildiğim için dilimi ısırdım.
"Daha önce de konuşmuştuk, ama hiç bu kadar yakından görmemiştim, ikinci buluşmada beni sevdiğini söyledi zaten, ben de onu çok seviyorum. Ondan başka biriyle evlilik hayali bile kuramam. "
Bakışlarını benden kaçırdığında kafasında netleşmeyen bir şeylerin olduğunu anladım.
"Onu unutabildin mi Gökçe? Adını bile bilmediğimiz çocuğu. "
Yutkunduğumda bedenim bıçak gibi kesilmişti.
'Aynı kişiler. ' diyemedim, 'O çok değişmiş' deyip omzunda iç çeke çeke ağlayamadım.
"Unuttum."
Gülümsediğimde nasıl durduğumu bilmiyordum ama o da bana güldü.
Mutfaktan Buğlem ve Rüzgar'ın konuşma sesleri geliyordu.
"Arabayı nerden buldun? "
Dedim konuyu değiştirmek için.
"Dedim ya, hediye. Kimin aldığını ben de bilmiyorum. "
Elimi daha sıkı tuttuğunda yüzündeki gülümseme genişledi.
"Dün annem beni aradı Gökçe, iyi olup olmadığımı sordu. "
Beklemediğim bir şekilde kaşlarım havaya kalktı.
Ben de onun gibi gülümsediğimde.
"O beni hiç aramazdı, şaşırdım ama belli etmedim."
İçeriye Rüzgar ve Buğlem girdiğinde kötü bir koku onlarla beraber içeriye girdi.
"Konuşmaya daldık menemen biraz yandı, ama olsun nasıl güzel kokuyor değil mi? " Dedi Rüzgar.
Yüzümü buruşturduğumda, "Ne menemenmiş ya bir salmadı anasını satayım! " dedi Deniz, başını iki yana salladığında.
"Yanmadı fazla kızardı. "
Dedi Buğlem.
Masadaki kahvaltı tabağımı kendi önüme çekip çatalımla ağzıma yeşil zeytinlerden birini attım.
"İçinde yumurta var değil mi bunun? Veganım ben yiğemem. " Benim yaptığımın aynısını Deniz de yaptı ve, "Ben doğdum doğalı tavuklardan nefret ederim zaten. "
Buğlem, kaşlarını çattığında Deniz ona dönüp öpücük attı.
"Özür dilerim minik kuşum, bütün bu menemeni rüzgar gülü yiğecek. "
"Yerim ki, ne var bunda? "
Rüzgar, tavayı önüne doğru çekti ve Buğlem'in yaptığı menemeni ekmek bana bana yemeye başladığında hepimiz dehşetle onu izliyorduk.
"Aşka olan inancım başladı resmen, bu nasıl kral bir hareket adamın dibisin! "
Rüzgar, son lokmayı ağzına attığında herkes zar zor bitirdiğini biliyordu.
"Çok güzel olmuş gülüm, ellerine sağlık. " Dediğinde,
Deniz ile aynı anda yüzümüzü buruşturduk.

***
Asır Ateşer
Hiç bir baba yaramazlık yapan çocuğunu sokak ortasında dövmezdi,
Hiç bir anne, kundaktaki bebeğinin 'bir piç' olduğunu diretmezdi.
Ve hiç bir çocuk suçlu doğmazdı.
"Lan Yunus! Yine nereye soktun beni? " Girdiğimiz oyuncakçının içinde işsiz gibi Yunus'un koleksiyon yaptığı figürlerin yeni serisi için gelmiştik.
Kocaman mağazada sürekli ortadan kayboluyordu.
Sinirle burnumun kemerini sıktığımda telefonum yeniden çaldı.
Meşgule atıp tekrar cebime attım.
Bulunduğum reonda üst üste dizilmiş oyuncak arabalar vardı.
Bu sebeple çok fazla çocuk buraya dizilmişti.
"Yunus delirtme beni gel şuraya kayboldum! "
Çocukların bakışları bana döndüğünde kaşlarımı çattım.
Bu küçük veletlerden hiç ama hiç haz etmezdim.
"Bakar mısın buraya? "
Bakışlarım aşağıya doğru kaydığında boyu neredeyse dizlerimde biten kız çocuğu ile gözlerim kesişti.
Siyah saçları, ve mavi gözleri bana birini hatırlatınca yüzümü buruşturdum.
"Ne var çocuk? "
İşaret parmağını kaldırıp en yukarıdaki pembe akülü arabayı gösterdi.
"İndirsene şunu anneme göstereceğim. " Omuz silktim ve gösterdiği arabaya baktım.
"Siz çocuklar o kadar salaksınız ki, annenden gidip gerçek bir spor araba istesen geleceğine yatırım yaparsın. "
Gösterdiği arabaya bakıp yüzümü buruşturdum.
"Renge bak pembe. "
Kaşları çatıldığında bana dönüp, "Her kız pembeyi sever."
Saçlarında en tepeden bir örgü vardı. Renkli tokalarla süslemişlerdi.
"Hem bana salak dedin, anneme söyleyeceğim seni. "
Gülümsedim.
"İki tane de çay söyle. "
Uzun saçlarını geriye doğru savurduğunda, "Çok kabasın. "
Dedi.
Bana yukarıdan baktığı için ona doğru eğildim.
"Tamam sus, veriyorum. "
Arabanın kurulmamış kurulu halini yanında gördüğümde yerinden çekip yere koydum.
"Al da rahat et. "
Arkamı dönüp gideceğim sırada aklıma gelen şey ile geri döndüm.
Ona doğru eğilip, "Her kız sever mi böyle arabaları? "
Başını aşağıya yukarıya iki kez salladığında gülümsedim.
Çekip aynı kutulardan bir tane de küçük cadı için aldığımda, "Başımı çok ağrıttın gidiyorum ben. " Dedim ona doğru.
Annesi geldiğinde bana deliye bakar gibi bakıyordu, ama zaten benim de deliden farklı bir halim yoktu.
Kasaya doğru yürüdüğümde neredeyse bütün mağazayı sepeye koyan Yunus'u gördüm.
Ensesine hafifçe vurduğumda yerinde sıçradı.
"Napıyorsun yarım saattir?İçeride 0-5 yaş aralığındaki kabileye akşam yemeği oluyordum! "
Kaşlarını çattığında.
"O elindeki ne? "
Dedi arabanın kutusunu göstererek.
"Hiç birşey, konuşmuyorum seninle cezalısın! "
Akşam saatlerinde arabayı kurmuş, sonra da yaşadığım evin bahçesine bırakıp gelmiştim.
Sadece yüzünün alacağı ifadeyi merak ediyordum.
Umarım.
Umarım bu deliyi son görüşüm olmaz.
Çocukların bakışları bana döndüğünde, "Bakar Buğlem, Sensiz olduğum kaçıncı güz?