5. bölüm · Yasak Kalbin Sesi Nova
Taş Plak Parçası
Nova, odasının o loş ışığında avucunun içinde tuttuğu, kırık taş plak parçasına uzun uzun bakarken, içindeki devasa boşluğun her geçen saniye, her geçen kalp atışıyla daha da büyüdüğünü hissediyordu. Aris’in eski, fırtınalı anılarındaki tutkulu, ödün vermez ve dünyayı sarsan adam, şimdi sistemin ellerinde sıradan, tek düze bir kurumsal bir bireye dönüşürken; Nova bu korkunç değişimi engelleyemediği, hatta buna kendi elleriyle zemin hazırladığı için kendini amansızca suçlu hissediyordu.
Daha birkaç gün önceki son seanslardan birinde, Aris odanın büyük penceresinden dışarıdaki o gri şehre bakıp karşı taraftaki büyük patlamanın, isli harabelerin olduğu iş yerlerini merakla sorduğunda, Nova’nın boğazı düğümlenmiş ve ona sadece, “Merkezî altyapıda küçük bir arıza meydana geldi,” diyebilmişti. Kendi elleriyle, kendi neşteriyle söküp sildiği o muazzam devrimci ruhun geride kalan ruhsuz küllerine her gün bakmak, onun içini yakıyordu.
Nova, klinikteki mesaisinin bitimine yakın, odada kimsenin kalmadığı korunaklı dakikalarda, Aris’in en mahrem, en dokunulmaz anısına; o sisli sahil sahnesine sığındı yine. Kumanda ekranında pikseller birleşti: Aris, hırçın rüzgar uzun saçlarını her bir yana savururken gri denize karşı, ciğerlerindeki tüm nefesle ve tüm gücüyle haykırıyordu:
“Seni seviyorum, Zallulah!”
O kurşunî, kasvetli gökyüzü altında, sistemin kurallarının ve devlet baskısının asla ulaşamadığı, kirletemediği o saf, o ölümsüz sevgi haykırışı, ekranın karşısındaki Nova’nın gözlerini anında yaşlarla doldurdu. Nova o hipnotik anının içinde; Aris’in dalgaların arasına, köpüklere doğru çaresizce bıraktığı kırmızı gül buketini ve ardından hıçkırıklarla denize döktüğü gözyaşlarını izlerken, sistemin ona sunduğu steril hayatın aslında ne kadar içi boş, ne kadar anlamsız olduğunu bir kez daha anlamıştı.
Karşısındaki adamın sildiği acısı bile, kendi yaşadığı o robotik huzurdan çok daha insani ve çok daha kutsaldı.
Ancak Aris’in hiçbir uyarı yapmadan, aniden klinik merkeze gelmesi, Nova’nın bilgisayar ekranı başında günlerdir ilmek ilmek kurduğu o gizli hayal dünyasını bir saniyede yerle bir etti. Koridorun ucunda, laboratuvarın kapısında Aris’i aniden tam karşısında gördüğünde Nova’nın kalbi göğüs kafesinden fırlayacakmış gibi delicesine çarpmaya başladı.
“Sadece... Küçük bir kontrol, bir ziyaret için gelmiştim Nova Uzman,” dedi Aris, sistemin ona aşıladığı o her zamanki yeni, yapay sakinlikteki sesiyle.
Fakat bu kez pürüzsüz sesinin aksine, sistemi zorlayan, her şeyi didik didik eden bir sorgulama ışığı da vardı gözlerinde. Nova, odadaki diğer iş arkadaşlarının varlığını ve tavanın köşelerinden kendilerini izleyen otonom güvenlik kameralarını an an hesaba katarak hemen onun yanına sokuldu ve sesini neredeyse duyulmayacak bir şekilde indirerek fısıldadı: “Şimdi olmaz... Lütfen git.”
“Ama seninle acilen konuşmam gerek. Yoksa bana verdiğin o gizemli hediyeni, onu taşımaya hakkım olmadığını düşünerek senden geri almanı rica edeceğim,” dedi Aris, sesini alçaltmadan.
Ceketinin iç cebindeki o kutuyu, yani Zallulah’a yazılmış, can yakan mektupları kastediyordu. Nova, dehşet ve büyük bir panikle etrafına bakındı. Eğer kliniğin yapay zekâ filtreleri ya da korumalar bu "hediye" kelimesinden, sisteme aykırı bir veri alışverişinden şüphelenip duyarsa, her ikisi için de her şey o saniyede biterdi.
“Sen... Ne hediyesinden bahsediyorsun Allah aşkına?” diyebildi, boğazındaki kuruluğu yutkunarak ve sesini zoraki bir profesyonellikle toparlamaya çalışarak.
Hemen ardından Aris'e doğru bir adım daha yaklaştı, aralarındaki mesafeyi tamamen sıfırlayıp başını hafifçe kaldırarak adamın kulağına doğru fısıldadı: “Şimdi lütfen daha fazla tek bir kelime bile etmeden sus ve mesai bitiminde şu adrese gel. Korkma... Bende, sana ait olan bir şeyin daha var.” dedi.
Aris, Nova’nın yüzündeki bu ölümcül, telaşlı ve her şeyi göze almış halini büyük bir merakla ve dikkatle izledi. Kendini bildi bileli sistemin kurallarına sadık kalmış bu kadında, kendisine ait olan o “bir şey daha” ne olabilirdi? Nova ise ayrıldıkları andan itibaren bütün gün, laboratuvardaki ekranların başında ruh gibi gezinerek bu sorunun, bu tehlikeli gidişatın cevabını aradı.
Geri dönüşü olmayan, çok büyük bir hata yaptığını artık adı gibi biliyordu. Aris, sisteme karşı yürütülen devasa yeraltı ağının sadece küçük bir parçasıydı ve Nova, o ağın iplerini artık kendi elleriyle örmeye başlamıştı. Evindeki her şeyi dikizleyen yapay zekâyı bir şekilde susturup, her gece yatağına uzanarak Aris’in acılı anılarını gizlice izlemek, artık onun için sıradan bir kaçış hobisi değil, bu dünyadaki tek gerçek varoluş sebebi haline gelmişti.
Nova; akşam o gizli adreste Aris’e mühürlü kutudan çaldığı o kırık taş plak parçasını gösterdiğinde ya da onun zihninden kendi elleriyle sildiği, feda ettiği diğer ölümsüz anıları tek tek anlattığında, şehrin ve sistemin üzerlerine nasıl çökeceğini düşünmekten delicesine korkuyordu; ama kalbi, mantığının sesini çoktan amansızca susturmuştu.
Ertesi akşam Aris, ruhunun en derinlerinde sızlayan ve bir türlü anlam veremediği o devasa boşluğu sanki bu gece dolduracakmış gibi, nedendir bilinmez, uzun zamandır yapmadığı bir şey yaptı ve eskisi gibi harika giyinmeye özen gösterdi. Dolabındaki tek tip, gri ve ruhsuz kurumsal kıyafetleri bir kenara itip, kumaşın dokusunda saklanan ağırlığı seçmişti.
Aynadaki görüntüsüne baktığında, karşısındaki siluet sistemin ona zorla aşıladığı ehlileştirilmiş “sıradan adam” profilinden çok, elinde tuttuğu o eski mektuplarda tasvir edilen, dünyayı sarsacak dik duruşlu adama her geçen saniye daha da yaklaşıyordu. İçindeki bir güç, o eski Aris’i küllerinden çekip çıkarmak için yırtınıyordu.
Evdeki yapay zekâ Bold’a, gün boyunca Nova’dan ya da klinikten herhangi bir mesaj, bir adres güncellemesi gelip gelmediğini defalarca sormuştu. Duvar panellerinden yükselen o soğuk, robotik “Hayır, herhangi bir bildirim bulunmuyor Aris,” cevabını her aldığında, göğsündeki o daralma hissi daha da katlanıyordu. Yapay zekanın o her şeyi kusursuzca organize eden dünyasında, neden bu kadar derin bir yalnızlığın içinde boğulduğunu ve şu anki pürüzsüz hayatında aslında tam olarak neyin eksik olduğunu, o sökülen parçanın ne olduğunu vahşice sorgulamaya başlamıştı.
Mektupların sahibi olan o kadını, Nova'yı göreceği saat yaklaştıkça, zihnindeki kurumsal prangalar birer birer gevşiyordu. Aris, puslu akşamın karanlığı çökerken, aynadaki mağrur aksine son kez baktı; içindeki isimsiz eksikliğin cevabını bulmak adına, Nova'nın fısıldadığı gizli adrese doğru yola çıkmaya hazırdı artık.
Nova ise tam aksine, bu gizli buluşmanın barındırdığı ölümcül tehlikenin her bir saniyesinin farkındaydı. Aris’i, stüdyo evine davet etmeye asla cesaret edememişti. Eğer Aris bu gece gerçeği öğrenirse, sistemle el birliği yapılarak en derin travmalarının, zihninden acımasızca silindiğini kendi kulaklarıyla duyarsa vereceği o öfkeli tepkiden delicesine korkuyordu. Bu yüzden, Aris’in anılarında parıldayan huzurlu sahil kenarındaki balıkçı yerine; sistem kameralarının kör noktası olan, şehrin en dar, boğucu ve en gizli kapaklı yeraltı işlerinin yürütüldüğü tekinsiz olan küçük mekanı seçmişti.
Aris, mekâna ilk varan oldu. Bileğindeki dijital saati kontrol etti; buluşma vaktini henüz iki dakika geçiyordu. Nova’nın kendisini neden şehrin bu kadar dar, kasvetli ve havasız bir noktasına çağırdığına bir anlam veremedi. Mekanın loş ışık altındaki dar masalarının arasından geçip, dışarıdaki karanlık sokağı gören eski bir pencere kenarına oturdu.
Tam o sırada kapı açıldı ve Nova içeri girdi; yüzünde gizleyemediği yoğun bir suçluluk ve titreyen bir korku vardı. Gözleri salonda hızla turladı. Masaya oturur oturmaz, mekandaki gergin havayı dağıtmak istercesine hızla bir içecek siparişi verdi; ki yirmi altıncı yüzyılın o kaçınılmaz teknolojisi gereği, sipariş ettiği içecek saniyeler içerisinde bir robot tarafından masaya bırakılmıştı.
Nova, o soğuk bardağa elini bile sürmeden Aris’in tam karşısına, sanki sistem korumaları kapıyı kırdığı anda her an arkasına bakmadan kaçmaya hazırmış gibi, diken üstünde oturdu. Gözleri, Aris'in mektuplardaki adama dönüşen mağrur yüzünde çaresizce takılı kaldı.
“Mektupları... Okudun mu?” dedi Nova, sesi mekanın boğucu havasında titreyerek.
Aris, keskin gözlerini Nova’nın gözlerinden bir saniye bile ayırmadan, adeta ruhunun derinliklerini okur gibi sordu: “Bunların bana ait olduğunu söylemiştin. Ama bunlar bana ait değiller Nova… En azından, benim zihnim öyle söylüyor.”
Sesi, sistemin ona zorla yüklediği sahte, sakin tonda kalsa da, göğüs kafesinin altında, o mektupların kelimeleriyle büyük fırtınaların koptuğu her halinden belliydi. Nova, masadaki o gerilime daha fazla dayanamayarak titreyen elleriyle çantasına uzandı ve kutudan çaldığı bozuk, kenarı kırılmış taş plağı yavaşça masanın üzerine bıraktı.
“Sadece... Sadece sende kalsın istedim. Bunu da al lütfen, sanırım kenarı biraz kırık,” dedi, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak. Hemen ardından, Aris’in bu sarsıcı sorularından kaçmak ve konuyu tamamen değiştirmek için adamın uykusuzluğunu öne sürdü: “Uykun nasıl Aris? Hala geceleri uyumakta güçlük çekiyor musun?”
Aris, gözlerini masadaki kırık plağa dikerek derin bir nefes aldı. "Merkeze ilk geldiğimden beri, dört ay boyunca sistemin telkinleriyle olsa gerek son derece güzel uyudum. Ama son bir buçuk aydır anlam veremediğim, ağır bir uykusuzluk çekiyorum." İçinde ne yapsa dolmayan, dipsiz bir boşluk vardı. Sahte arkadaşlarıyla bir şekilde görüşüyor, aynı masaya oturuyordu ama artık onlarla da konuşacak, paylaşacak hiçbir ortak nokta bulamıyordu.
Aris, bakışlarını tekrar kaldırıp Nova’nın gözlerine dikti ve onun kendisine neden durup dururken bu kadar değerli hediyeler verdiğini tekrar, ısrarla sorguladı. Nova, panik dalgasını bastırmak için alelacele bir yalan uydurdu; Aris’in geçmişte böyle eski nesnelere ilgi duyabileceğini bir şekilde öğrendiğini söyledi.
Ancak Nova, tam o an Aris’in eski hobileri ve zihnindeki yüzlerce hastanın verileri hakkında konuşurken büyük, ölümcül bir hafıza hatası yaptı. Zihnindeki karışık veri havuzundan Aris’in karda kayak yapmayı sevdiğini hayal meyal hatırlayarak, “Kayak nasıl gidiyor peki?” diye sordu.
Aris, bu soru üzerine gözlerini hafifçe kısarak, şüpheli ve buz gibi bir bakışla ona baktı. “Ben hayatım boyunca daha önce hiç vahşi ekstrem sporlarla uğraştığımı hatırlamıyorum, hiçbir zaman kayak yapmadım Nova,”
Aris artık kafasının içinde çarpışan iki büyük ihtimalden tamamen emindi: Ya karşısındaki bu hafıza uzmanı hastalarının anılarını birbirine karıştırıyordu ya da bizzat kendisinin gerçek anılarını vahşice silmişti.
“Benim şu anki yeni hobim, karanlık odamda oturup bir roman yazmak... Bunu klinikteki verilerimden senin de biliyor olman gerekirdi. Peki, sorarım sana; daha önce ben ne yazdım, Nova? Geçmişimde ne vardı?” diye sordu, sesini biraz daha bastırarak.
Nova iyice paniklemişti; masanın altındaki parmakları birbirine dolandı. “Tabii ki... Tabii ki biliyordum. Yeni bir hobi, yazarlık…” diyerek durumu toparlamaya çalıştı ama eli ayağına dolanmıştı bir kere. Aris’in, hafızası sıfırlanmış bir adam olarak neden birdenbire, içgüdüsel olarak bir roman yazmaya başladığını, o satırların arkasındaki Zallulah özlemini neden sorguladığını çok iyi anlamıştı.
Aris, masadaki kırık plak parçasına ve kağıtlara elinin tersiyle dokunarak, “Burada bilmem gereken, benden saklanan bir şey olabilir mi sence? Ben... Ben bu ne olduğu belirsiz hediyeleri bu şekilde kabul edemeyeceğim,” diyerek ses tonunu iyice sertleştirdi. Ardından Nova'yı tamamen köşeye sıkıştıracak o can alıcı soruyu sordu: “Beni tanıdığın kadarıyla... Beni bana biraz anlat Nova. Eskiden, o operasyon masasından önce, bildiğin kadarıyla ben nasıl bir adamdım?”
Nova, “Sanatı seviyorsun, analog kültürle ilgileniyorsun...” gibi sistem tarafından kelime dağarcığına yerleştirilmiş, ruhsuz ve kurumsal cevapları verdi.
Ancak Aris’in o sarsılmaz, delici bakışlarındaki ısrar karşısında Nova, artık bu devasa yalanı tek başına taşıyamayacağını, daha fazla dayanamayacağını anladı. Gözlerinden bir damla yaş süzülmek üzereyken öne doğru eğildi ve Aris’in içinde kalan son insani, son analog haline hitap eder gibi fısıldadı:
“Aris... Sana göstermem, anlatmam gereken çok büyük bir şey var. Ama... Ama eğer benim için sadece bir hafta bekleyebilirsen...”
Aris, Nova’nın titreyen dudaklarından dökülen bu sözlerle, kadının en nihayetinde duvarları yıkıp gerçeği söyleyeceğini tüm ruhuyla hissetmişti. Nova ise o soğuk bardaktan elini çekip, adeta kendi kalbini adama teslim eder gibi ekledi: “Buna... Seni eski dünyanla tanıştırmadan önce, kendim alışmam gerek…”
Aris tekinsiz mekandan ayrılıp eve döndüğünde, içindeki amansız, dipsiz boşluk daha da derinleşmiş, göğsüne ağır bir taş gibi oturmuştu. Sadık dostu, köpeği oyun oynamak için en sevdiği oyuncağını getirip ayaklarının önüne bıraktığında bile Aris, ruhunun derinliklerinde eski neşeden, sıcak canlılıktan tek bir kırıntı bile bulamıyordu. Nova'nın sildiği, yeraltındaki artık görüşemediği, masalarında yabancı gibi kaldığı eski arkadaşlarının eksikliği, kalbinde taşınması imkansız bir yük gibiydi.
Tam o sırada odadaki dev ekranda, şehrin diğer ucunda meydana gelen bir başka büyük patlamanın daha flaş anonsu geçmeye başladı. Spikerin heyecanlı sesi salonda yankılanırken, Aris bu kaos seslerinin, bu sarsıntının ruhundaki çok eski, paslı bir teli titrettiğini fark etti. O an içini amansız bir ürperti kapladı; ömür boyu sistemin ona sunduğu bu ruhsuz, bu steril boşlukta bir gölge gibi yaşamaktan ilk kez bu kadar çok korktu.
Canı fazlasıyla sıkılan, zihni sorulara boğulan Aris, o andan itibaren hareketlerini sürekli denetleyen, biyolojik verilerini saniye saniye süzerek ona artık fazlasıyla sığ ve boğucu gelmeye başlayan yapay zekası'yı, Bold'u tek bir komutla tamamen kapattı. Bold’un o mekanik sesinin susmasıyla evde aniden oluşan ağır, yoğun sessizlik; Aris’e hem vahşi bir özgürlük hissi hem de duvarların arkasından sızan bir tekinsizlik getirmişti.
Gece yarısına doğru, boğazındaki kurulukla uyanıp su içmek için klostrofobik uyku kapsülünden çıktığında ise salonun ortasındaki masanın üzerinde, daha önce orada olmadığından emin olduğu, hiç beklemediği bir şey duruyordu.
Küçük bir not kağıdı.
