5. bölüm · Yarım Kalan

Dördüncü Bölüm: Fırtınadan Önce

🧚🏻‍♀️ 🧚🏻‍♀️

KARAN'IN GÖZÜNDEN
Hastane kapısından çıktığımız an Mert yanımda sigarasını yakıp telefonda biriyle konuşurken ben yaralı halimi çok belli etmeden tutarak bankın kenarına oturdum.

Acı vardı.

Ama rahatsız edici bir şey değildi. Sadece varlığını hatırlatan bir sinyal gibiydi. İnsanlar buna "acı" derdi, ben "dikkat dağıtıcı veri" derdim.

Mert hâlâ ayaktaydı.

Telefonu kulağında, sesi sertti.

"Arabayı attığım konuma getirin, bekliyoruz."

Ben arkamı bankın sırtına yasladım. Başımı hafifçe kaldırıp hastane kapısına baktım.

İçerisi hâlâ hareketliydi.

Ama artık bana ait değildi.

Ben orada kalmam.

Mert telefonu kapattı, sigarasını yere atıp ayağıyla ezerek söndürdü. Yanıma oturup vücudunu öne eğerek ellerini önünde birleştirdi ben ise yayık pozisyonda elimle yaralı olan bölgemi kapatıyordum. Aramızdaki sessizliği Mert bozdu.

"Koskoca altı sene, işin komik kısmı sen yaralan adamlarda bula bula bu hastaneyi bulsunlar." Hafif güldü.

"Güldüğün şeye dikkat et, elimde kalma"

"Tamam tamam kızma şampiyon, kalk araç geldi," dedi Mert, hafif alaylı bir tonda.

Zorlanarak olduğum yerden kalkarak araca bindim. Kapı açıldı, içeriye girdim. Mert arkamdan bindi. Kapı kapanınca dışarıdaki ses kesildi. Yolda ilerlerken sessizlik vardı. Mert koltuğa yaslanmış, camdan dışarı bakıyordu. Ara sıra telefona dokunuyordu ama konuşmuyordu.

Ben başımı hafifçe geriye yasladım.

Gözlerim açık ama zihnim kapalıydı.

Hastane...yarım kalan cümleler...beklenmedik yüzler...

Hepsi yavaş yavaş geride kalıyordu.

Tam o sırada telefon çaldı.

Ekrana baktım.

Antonio Castelli.

Kendisine "Tony" diye sesleniriz. İtalyan. Ama Türkçeyi benden bile düzgün konuşur. Bizim "temiz iş" diye adlandırmadığımız her şeyin dışarıdaki bağlantısı. Ne zaman bir şey resmi sınırların dışına taşsa, ya da önemli bir bilgi öğrense gelir bize anlatırdı, Antonio'nun adı da o işin içine karışırdı.

Bir saniye bile tereddüt etmedim.

Açtım.

"Konuş."

Sesim düz çıktı. Ne soru vardı ne selam.

" Abi durum düşündüğümüzden hızlı kötüye gidiyor. Adamlar yer değiştirdi... ve biri sınırı aştı."

Ben dinledim.

Yüzümde en ufak bir değişim olmadı.

Ama bakışlarım sabitlendi.

Camdan dışarı akıp giden şehir bir anda arka plan oldu.

Mert yan gözle bana döndü. Konuşmadı. Sadece dinlediğimi biliyordu. Antonio adı geçtiğinde zaten işin rengi değişirdi.

"Devam et," dedim.

"Yer netleşti. Liman tarafı, eski depo hattı... haritalarda artık görünmeyen bloklar var ya, onların en arkasında."

"Denize yakın olan değil... içe gömülü olan bölüm. Tır girişinin kapatıldığı eski alan."

Kısa bir nefes. Karan Antonio'nun dediklerini pür dikkat dinliyordu.

"İçeride hareket var. Sabit değil. Devriye gibi değil... daha çok bekleme düzeni."

"Üç giriş saydık. İkisi aktif, biri kapalı tutuluyor. Ama kapalı olanın içeriden kullanıldığını düşünüyoruz."

Ses biraz düşer.

"İki araç içeride. Plakalar değişmiş. Takip edilebilir değil ama stil aynı değil... profesyonel değil, yeni kurulmuş bir ekip."

Bir an durur.

"İsim yok. Ama yüz var."

"Dün geceki transferde görünen bir adam. Siyah mont, kel. O yönetiyor gibi."

"Risk yüksek Karan. Çünkü içeride ne yaptıklarını bilmiyoruz. Sadece sakladıklarını biliyoruz."

"Zaman penceresi dar."

"En fazla on beş, yirmi dakika sonra içeriyi ya boşaltırlar ya da tamamen kilitlerler."

Son cümle daha ağır gelir:

"Ve şunu net söyleyeyim... bu iş iz bırakmıyor. İçeri giren herkes ya işin parçası oluyor ya da dışarı çıkmıyor."

Bir an sustum.

Sonra başımı hafifçe öne eğdim.

Mert'e bakmadım bile. Telefon hâlâ elimdeydi, ekran açık, Antonio'nun hattı diğer tarafta bekliyordu.

"Konumu at. Biz hallederiz."

Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra Antonio'nun sesi tekrar geldi, daha düşük ama artık plan modundaydı.

"Gönderiyorum. Beş saniye içinde düşer."

Telefon kapandı.

Ekrana baktım.

Konum geldi.

Dediği gibi Liman tarafı. Eski depo hattı.

Bir nokta.

Bir işaret.

Hepsi bu kadar.

Telefonu kilitlemeden önce Mert'e uzattım.

"Bak."

Mert aldı, ekrana göz gezdirdi. Kaşları hafifçe çatıldı.

"Eski depo hattı mı?" dedi.

"Evet," dedim.

Soru değildi. Mert başını hafifçe geriye yasladı. Bir nefes verdi.

"Orası temiz değil," dedi.

"Hiçbir yer değil," dedim.

Şoför aynadan baktı.

"Yön değiştiriyoruz mu?" dedi.

Bir saniye bile düşünmedim.

"Evet."

Mert bana döndü.

"Antonio ne dedi?"

"Zaman dar," dedim.

Sadece bu.

Detaya girmedim. Gerek yoktu.

Mert zaten anladı.

Çünkü benim "zaman dar" demem, başkasının "felaket" demesiydi.

Araba sağa kırdı.

Şehir değişmedi.

Ama yön değişti.

Mert sigarasını yaktı.

"Yine bela," dedi yarım gülümsemeyle.

"Bela değil," dedim.

"İş."

Bir süre sessizlik oldu.

Camdan dışarı baktım.

Liman tarafına yaklaşırken ışıklar azaldı.

Sesler geri çekildi.

Şehir burada daha farklıydı.

Daha sessiz.

Daha gerçek.

Mert telefonunu kontrol etti.

"Kaç kişi gireceğiz?" dedi.

Gözüm yolda kaldı.

"Gerekirse tek," dedim.

Mert başını salladı.

"Bunu sevmiyorum," dedi.

"Zaten sevmek zorunda değilsin," dedim.

Araba yavaşladı.

Eski depo hattı uzakta görünmeye başladı.

Metal, gölge ve karanlık.

Mert bana baktı.

Bu kez şaka yoktu.

"Buradan sonrası geri dönüşsüz," dedi.

Ben kapıya elimi koydum.

"Zaten hiçbir zaman olmadı."

Arabadan indiğimizde limanın o ağır kokusu doğrudan yüzüme çarptı. Gece ilerlemişti ama depo bölgesi hâlâ tamamen sessiz değildi. Uzaklardan gelen motor sesleri, metal sürtünmeleri ve rüzgârın taşıdığı belirsiz gürültüler havaya karışıyordu.

Karşımda duran eski depo, dışarıdan bakıldığında yıllardır kullanılmıyormuş gibi görünüyordu. Paslanmış kapılar, kırık camlar ve karanlığın içinde kaybolan duvarlar...

Ama görüntüler çoğu zaman gerçeği anlatmazdı.

Ben buna yıllar önce alışmıştım.

Mert yanıma geldi.

"İçerisi boş gibi duruyor."

Gözlerimi depodan ayırmadan cevap verdim.

"Boş olsaydı Antonio aramazdı."

Mert hafifçe başını salladı.

Çünkü o da biliyordu.

Antonio gereksiz telefon açan biri değildi.

Depoya yaklaşırken adımlarımızın sesi bile yankılanıyordu.

Kapıya ulaştığımızda içeriden herhangi bir hareket görünmüyordu. Bu normal insanları rahatlatabilirdi.

Beni değil.

Sessizlik bazen gürültüden daha tehlikelidir.

Çünkü neyin saklandığını göremezsin.

İçeri girdiğimizde gözlerim birkaç saniye içinde karanlığa alıştı.

Depo dışarıdan göründüğünden daha büyüktü.

Üst üste dizilmiş kasalar, metal raflar ve yıllardır dokunulmamış hissi veren ekipmanlar etrafa dağılmıştı.

Ama bir şey hemen dikkatimi çekti.

Toz.

Bazı bölgelerde vardı.

Bazı bölgelerde yoktu.

Birileri yakın zamanda buradan geçmişti.

Mert de fark etmiş olacak ki sessizce yanıma yaklaştı.

"Yeni izler."

"Ben de görüyorum."

İlerlemeye devam ettik.

Depo derinleştikçe içerideki hava değişmeye başladı.

Burası terk edilmiş bir yer gibi görünse de aslında terk edilmemişti.

Birileri kullanıyordu.

Sadece görünmemeye çalışıyordu.

Antonio'nun verdiği bilgiler doğru çıkmıştı.

Deponun arka tarafında saklanmış bölüm vardı.

İlk bakışta duvar gibi görünen metal panel aslında gizlenmiş bir geçitti.

Mert paneli görünce hafifçe güldü.

"Bu kadar uğraşmışlar demek."
Ben cevap vermedim.

Çünkü ilgilendiğim şey uğraşmaları değildi.
Neyi sakladıklarıydı.

İçeri geçtiğimizde işin asıl kısmı ortaya çıktı.

Birkaç saat önce kullanıldığı belli olan ekipmanlar, yarım bırakılmış evraklar ve aceleyle boşaltılmış alanlar...

Birileri burada bulunmuştu.

Ama bizim geleceğimizi öğrenmiş gibi ortadan kaybolmuşlardı. Mert masanın üzerindeki belgeleri incelerken ben etrafı dolaştım.

Bazı isimler.
Bazı adresler.
Bazı bağlantılar.

Hepsi küçük parçalar halinde duruyordu.

Tek başlarına anlamsız.

Bir araya geldiklerinde ise değerli.

Saatler geçti.

Depoda düşündüğümüzden daha fazla şey bulduk.

Antonio'nun istediği bilgiler, eksik kalan bağlantılar ve birkaç önemli isim...

Buraya gelmemizin nedeni boşuna değildi.

İşimiz bittiğinde depo eski hâline dönmüştü.

Sessiz.
Karanlık.
Ve yine terk edilmiş gibi.

Ama artık içeride ne olduğunu biliyorduk.

Bu yeterliydi.

Dışarı çıktığımızda hava daha da soğumuştu.

Mert derin bir nefes verdi.

"Bu kadar yol için fena değildi."

Arabanın kapısını açarken ona baktım.

"Kolaydı."

Mert güldü.

"Senin için her şey kolay zaten."

"Bizde birileriyiz la"

Araca bindim.

Motor çalıştı.

Depo arkamızda kalırken gözlerimi bir an kapattım.

Antonio'nun araması, hastane, yaralı gövdem...

Hepsi birkaç saat içinde yaşanmıştı. Her şey tek bir gecede tamamlanmıştı.

EFTELYA'NIN GÖZÜNDEN

Zarfı masanın üzerine bıraktım.

Normalde merakıma yenilen biri değildim ama bu kez içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı.

Gönderen yoktu.

İsim yoktu.

Sadece benim adım.

Bir süre öylece baktım.

Sonunda zarfın kenarını yırtıp içindekileri çıkardım.

Önce katlanmış bir kâğıt düştü.

Ardından başka bir şey.

Eski bir fotoğraf.

Fotoğraf yere düştüğünde ilk başta ne olduğunu anlayamadım.

Eğilip aldım.

Ve nefesim bir anlığına kesildi.

Parmaklarım istemsizce sertleşti.

Çünkü elimde tuttuğum şey sıradan bir fotoğraf değildi.

Yıllardır görmediğim bir andı.

Yıllardır unutmaya çalıştığım bir gündü.

Fotoğrafın köşeleri yıpranmıştı.

Bazı yerleri yırtılmıştı.

Yağmurdan ıslanmış gibi duran lekeler vardı üzerinde.

Ama yine de seçebiliyordum.

Beni.

Ve onu.

Karan'ı.

Yağmur yağıyordu.

İkimiz de sırılsıklamdık.

Fotoğraf tam o güne aitti.

Her şeyin bittiği güne.

Her şeyin koptuğu ana.

Altı yıl geçmesine rağmen o günü unutamamıştım.

Unutmak istemediğimden değil.

Unutamadığımdan.

Boğazım düğümlendi.

Gözlerim fotoğrafa kilitlendi.

"Bu..."

Kelimeler ağzımdan çıkmadı.

Çıkamadı.

Çünkü bu fotoğrafın varlığını bile bilmiyordum.

O gün bizi kim çekmişti?

Neden çekmişti?

Ve daha önemlisi...

Bu fotoğraf altı yıl boyunca kimin elindeydi?

Kalbim rahatsız edici bir şekilde hızlanmaya başladı.

Elimi kâğıda uzattım.

Titrediğimi o an fark ettim.

Kâğıdı açtım.

İçindeki yazı kısa ama yeterince ağırdı.

"Bazı insanlar gider.

Bazı hikâyeler yarım kalır.

Ama bazı hesaplar hiçbir zaman kapanmaz."

Altında isim yoktu.

İmza yoktu.

Hiçbir şey yoktu.

Ama nedense gözüm sürekli fotoğrafa gidiyordu.

Çünkü o yazıdan daha korkutucu olan şey şuydu; Birisi altı yıl önceki o günü biliyordu.

Bir süre ne kadar öyle kaldığımı bilmiyorum. Fotoğraf hâlâ elimdeydi. Gözlerim aynı noktaya takılmıştı.

Yağmur.
Karan.
Ben.
Ve aramızdaki o birkaç adımlık mesafe.

Komik olan şu ki, fotoğrafa bakan biri iki insanın yağmur altında durduğunu görürdü.

Ben ise bir vedayı görüyordum.
Bir sonu.

Bir daha açılmamak üzere kapandığını sandığım bir kapıyı.

Yutkundum.

Boğazımdaki düğüm geçmiyordu.

Kâğıdı tekrar elime aldım. Satırları yeniden okudum. Sonra bir daha. Belki farklı bir anlam bulurum diye. Belki gözümden kaçan bir şey vardır diye.

Ama yoktu.

Kelimeler aynıydı.

Anlamları da.

Kafamın içindeki karmaşa ise her geçen saniye büyüyordu. Çünkü bu zarfın en korkutucu yanı tehdit içermesi değildi.

En korkutucu yanı birilerinin geçmişimi biliyor olmasıydı. Hem de detaylarıyla.

Telefonumu elime aldım.

İlk düşündüğüm kişi Selin oldu.

Onu aramak için rehbere girdim.

Parmağım ekranın üzerinde birkaç saniye bekledi.

Sonra vazgeçtim.

Bunu telefonda anlatamazdım.

Nasıl anlatacaktım ki?

"Kanka bil bakalım noldu o zarfın içinden altı yıl önce terkedildiğim yerde gizlice çekilen fotoğraf çıktı."

Saçma geliyordu.

Benim kulağıma bile saçma geliyordu.

Telefonu masaya bıraktım.

Tam o sırada gözüm yeniden fotoğrafa kaydı.

Ve ilk defa daha dikkatli baktım.

Bu kez Karan'a değil.

Fotoğrafın tamamına.

Arka plana.

Çevreye.

Detaylara.

Kaşlarım yavaşça çatıldı.

Çünkü o güne dair hatırladığım bir şey vardı.

Biz yalnızdık.

En azından ben öyle sanıyordum.

Ama bu fotoğraf uzaktan çekilmişti.

Hem de saklanarak.

Bu açıdan çekilebilmesi için birinin bizi izlemiş olması gerekiyordu.

İçime soğuk bir his yayıldı.

Yavaşça doğruldum.

Fotoğrafı yüzüme biraz daha yaklaştırdım.

Hayır.

Bu mümkün değildi.

O gün...

Bizi biri izlemişti.

Ve biz bunu hiç fark etmemiştik.

Kalbim yeniden hızlandı.

Bu kez sebebi Karan değildi.

Sebebi fotoğrafı çeken kişiydi.

Çünkü altı yıl boyunca sessiz kalan biri, bugün ortaya çıkmaya karar vermişti.

Ve nedense içimdeki ses bunun sadece başlangıç olduğunu söylüyordu.

Tam o sırada telefonum titredi.

Mesaj.

Ekrana baktım.

Bilinmeyen numara.

Bir saniye boyunca açıp açmamak arasında kaldım.

Sonra mesaja dokundum.

Tek bir cümle vardı.

"Fotoğrafı bulduğuna sevindim."

O an kanımın çekildiğini hissettim.

Çünkü zarfı gönderen kişi yalnızca geçmişimi bilmiyordu.

Beni izlediğini de biliyordu.


Sabah uyandığımda odanın içine süzülen güneş ışıkları gözlerime vuruyordu. Birkaç saniye boyunca tavana bakarak öylece yattım. Dün gece olanları düşünmemek için kendimi zorladım. Zarf, fotoğraf, bilinmeyen numaradan gelen mesaj... Hepsi zihnimin bir köşesinde bekliyordu. Sanki ben onları görmezden geldikçe daha da büyüyorlardı.

Başımı yana çevirdiğimde komodinin üzerinde duran zarfı gördüm. İçimden derin bir nefes verdim. Hayır. Bugün bunu yapmayacaktım. Bugün bütün günümü geçmişe takılı kalarak geçirmek istemiyordum.

Tam o sırada telefonumdan peş peşe bildirimler geldi.

Selin'den gelen mesajları görünce istemsizce gülümsedim.

"On dakika içinde evinden çıkmıyorsan kapını kıracağım."
"Ve bikinilerini giy itiraz istemiyorum bekliyorum şekerim"

Mesajın devamında üç tane tehdit içerikli emoji vardı.

Başımı iki yana sallayarak yataktan kalktım. Siyah taşlı bikinimi giyip gerekli eşyalarımı aldıktan sonra o ruh sömürücü zarfı evde bırakarak dışarı çıktım. Selin'in bazen dünyanın en yorucu insanı olduğunu düşünüyordum. Ama galiba tam da bu yüzden iyi geliyordu. İnsana düşünmeye fırsat bırakmıyordu.

Bir saat sonra sahildeydik.

Pazar günü olmasına rağmen hava mükemmeldi. Gökyüzü masmaviydi. Deniz uzaktan bakıldığında sanki gökyüzüyle birleşiyormuş gibi görünüyordu.

Selin yanımda durmadan konuşuyor, bir yandan da etraftaki insanları yorumluyordu. Bir ara kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum.

"Şu adama baksana ne kadar yakışıklı."

"Selin."

"Ciddiyim. Tam benlik."

"İnsanları rahat bırak."

"Ben bırakıyorum. Gözlerim bırakmıyor."

Sahil boyunca uzun uzun sohbetler edip eğlendik hatta bi ara Selin tam birini tavlarken adamın evli olduğunu öğrenip az kalsın başımıza yeni bir bela açıyorduk.

Ayakkabılarımızı elimizde taşıyor, ayaklarımızı kumların içine gömerek ilerliyorduk. Dalgalar bazen kıyıya kadar ulaşıyor, ayak bileklerimize çarpıp geri çekiliyordu.

Uzun zamandır ilk defa gerçekten rahat hissettiğimi fark ettim.

Ne telefonuma bakıyordum ne de aklıma gelen her düşünceyi didikliyordum.

Sadece o anın içinde kalıyordum, o an fark ettim ki ne kadar zamandır böyle hissetmemiştim.

Bu kadar hafif.
Bu kadar düşüncesiz.
Bu kadar normal.

Denizden çıktıktan sonra sahildeki küçük büfelerden dondurma aldık. Islak saçlarımız omuzlarımıza yapışmıştı ama ikimizin de umurunda değildi.

Bir banka oturup denizi izledik.

Selin yine konuşuyordu.

Ben yine yarısını dinliyordum.

Ama bu kez hoşuma gidiyordu.

Çünkü hayat ilk defa uzun zamandır bana normal görünüyordu.

Sanki hiçbir şey olmamış gibi.

Sanki geçmiş altı yıl önce gerçekten geride kalmış gibi.

Sanki dün gece o zarf hiç gelmemiş gibi.

Güneş yavaş yavaş batmaya yaklaşırken sahilin sonuna kadar yürüdük. Gökyüzü turuncuya dönmüş, denizin üzerine yumuşak bir ışık bırakmıştı. Etraftaki insanlar dağılmaya başlamıştı. Rüzgâr hafifçe eserken gözlerimi kısa bir an kapattım.

O an her şey huzurluydu.

Sessizdi.

Ve güzeldi.

Ama nedense içimdeki o küçük huzursuzluk hissi tamamen kaybolmamıştı.

Sanki yaklaşan bir şey vardı.

Henüz göremediğim ama varlığını hissettiğim bir şey.

Ve ne kadar güzel bir gün geçirirsem geçireyim...

Bunun çok uzun sürmeyeceğini hissediyordum.

>>>

Sizce o zarfın amacı ne?

Eveet yine bir bölümün sonuna geldik yorum yapmayı ve oylamayı unutmayıın💜💜