2. bölüm / 3
Yapay Zekanın Yazdığı Kitap1. Bölüm
Bölümler 3Şu an: 1. Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Mersin’in nemli ve ılık akşamında, sahil kenarındaki küçük dairenin balkonu her zamanki gibi Alisa’nın tek sığınağıydı.
Masa üzerindeki dizüstü bilgisayarından yükselen tuş sesleri, denizden gelen hafif dalga seslerine karışıyordu.
Dört dili akıcı bir şekilde konuşup yazabilmesi, ona henüz on sekiz yaşında kendi ayakları üzerinde durma özgürlüğü kazandırmıştı.
Kimseye muhtaç olmadan, kendi alın yazısını kendi tırnaklarıyla kazıyarak kurmuştu bu hayatı. İkinci el, küçük kapı numarası olan o ilk arabasını aldığında hissettiği gurur hâlâ taptazeydi.
Jasmin elinde iki kupayla balkona adım attığında Alisa başını ekrandan kaldırdı. Jasmin, sıcak kahveyi Alisa’nın önüne bırakıp sandalyeyi geriye çekerek oturdu.
"Yine sabahlayacaksın sanırım," dedi Jasmin, dostunun gözlerindeki o tanıdık yorgunluğu incelerken.
"Proje teslimi bu gece mi?"
Alisa derin bir nefes alıp arkasına yaslandı.
"Çeviri bitti sayılır. Sadece son kontrolleri yapıyorum. Biliyorsun, işimi yarım bırakmayı sevmem."
Jasmin gülümsedi. Yetimhanenin koridorlarında birbirlerine sarılarak büyüdükleri günlerden beri Alisa’nın bu dik duruşunu iyi biliyordu.
Dışarıdan bakan biri onun ne kadar eğlenceli, ortamlara ne kadar hızlı ayak uyduran, lafını sakınmayan gözü pek bir kız olduğunu düşünürdü.
Ama Jasmin, o zırhın altında ne kadar büyük kırgınlıklar, ne kadar derin acılar yattığını çok iyi biliyordu. Kimsesizlik, insanın ruhunda kapanmayan tek yaraydı.
Tam o sırada kapı zili çaldı. Jasmin saatine baktı. "Bu saatte kim olabilir ki?"
"Ben bakarım," diyerek ayağa kalktı Alisa. Daire kapısını açtığında karşısında posta dağıtıcısını gördü. Adam elindeki resmi görünümlü, üzeri hafif yıpranmış sarı zarfı Alisa’ya uzattı.
"Alisa Hanım? İmza atmanız gerekiyor, taahhütlü bir mektup."
Alisa kaşlarını hafifçe çatarak imzayı attı ve zarfı teslim aldı. Zarfın üzerinde ne bir şirket logosu ne de tanıdık bir adres vardı. Sadece gönderen kısmında bir noter mührü ve "Mardin" ibaresi yer alıyordu. Balkona döndüğünde Jasmin merakla ona baktı.
"Neymiş o?"
Alisa zarfın köşesini dikkatlice yırttı. İçinden çıkan resmi kağıdı açtığında ilk satırlar gözlerinin önünde dönmeye başladı.
Mektup, Mersin’deki yetimhaneye bırakılan bebekle ilgili yürütülen hukuki bir süreç ve DNA eşleşmesiyle ilgili resmi bir bildirimdi.
Sayın Alisa... Yapılan soybağı araştırması ve arşiv kayıtları doğrultusunda, 2008 yılında Mardin’de doğduğu gün kaçırılan ve izine ulaşılamayan Eşref Yankı ve Cevriye çiftinin öz kızı olduğunuz tespit edilmiştir...
Alisa olduğu yerde donakaldı. Göğsüne aniden amansız bir ağırlık çöktü. Bütün çocukluğu, 'Ailem beni neden bıraktı?' sorusuyla geçmişti.
Oysa şimdi karşısındaki kağıt, onun terkedilmediğini, kaçırıldığını söylüyordu. Kalbinde yıllardır biriken o karanlık boşluk bir anda sarsıldı.
"Alisa... İyi misin? Ne yazıyor orada?" Jasmin endişeyle ayağa kalkıp kağıda baktı.
Okudukça onun da yüzü soldu. "Bu... Bu nasıl olur?"
Alisa’nın elleri titriyordu ama gözlerindeki şaşkınlık kısa sürede yerini çelik gibi bir kararlılığa bıraktı. "Benim bir ailem varmış Jasmin. Beni bırakmamışlar... Kaçırmışlar."
"Peki şimdi ne yapacaksın?"
Alisa derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı, kalbinde yanan o tanıdık inanç kırıntısına tutundu.
Rahat hayatını, düzenini arkasında bırakmak zor olacaktı ama geçmişinin hesabını sormadan duramazdı. "Mardin’e gideceğim. Oraya gidip o insanların gözlerinin içine bakacağım."
Aynı saatlerde Mardin’de, taş duvarları yüzyıllık sırları barındıran devasa konakta adeta bir kıyamet kopuyordu.
Aslan Ağa, konağın avlusundaki ahşap masanın başında dikilmiş, elindeki tespihi sıkmaktan parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.
Henüz yirmi beş yaşındaydı ama omuzlarında koskoca bir aşiretin, yüzlerce insanın sorumluluğu vardı.
Çocukluğunu hiç yaşamamış, babası Süleyman ve aşiret büyükleri tarafından hissiz, sert, tavizsiz bir lider olarak büyütülmüştü.
Dışarıdan bakıldığında korkutan, öfkelendiğinde gözü hiçbir şeyi görmeyen acımasız bir ağaydı.
Fakat kimse onun içindeki derin yalnızlığı ve yüreğindeki yaraları bilmiyordu.
"Nasıl kaçar!" diye gürledi Aslan. Sesi konak duvarlarında yankılandı.
"Reyyan nasıl o düşman ailenin oğluyla kaçar!"
Babası Süleyman Ağa hışımla bastonunu yere vurdu.
"Alparslan denilen o şerefsiz benim kızımı kaçırdı Aslan! Bu kan davası yıllardır durmuştu. Şimdi o kanı durduracak tek şey silahlardır!"
Annesi Hasibe Hanım gözyaşları içinde Aslan’ın koluna yapıştı. "Yapma Aslan’ım! Kardeşinin kanı dökülmesin, Alparslan’ı vurursanız onlar da bizim ocağımıza ateş düşürür!"
Konak kapısı sertçe açıldı. İçeriye aşiretin diğer büyükleri ve Aslan’ın amcaları girdi. Yüzlerindeki ifade son derece gergindi.
Yaşlı amca Levent, ilerleyip Aslan’ın tam karşısında durdu.
"Aslan Ağa, aşiret meclisi toplandı," dedi otoriter bir sesle. "Eşref Yankı’nın ailesiyle görüşüldü. Alparslan kızımızı kaçırdı, töre ortada. Kan dökülmesini istemiyorsak tek bir yol var."
Aslan soğuk gözlerini amcasına dikti. "Ne töresi amca? Ne yolu?"
"Berdel," dedi amcası hiç tereddüt etmeden. "Yıllar önce Eşref Yankı’nın doğar doğmaz kaçırılan bir kızı vardı, hatırlarsın. Mektup gitmiş, kız bulunmuş. Bugün yarın Mardin’e adımı düşer. Aşiret büyükleri karar verdi. Silahlar susacak, berdel yapılacak. Sen o kızla evleneceksin, Alparslan da Reyyan’ı nikahına alacak."
Aslan’ın gözlerinde çakan öfke şimşekleri konağı buz kestirdi. Ailesinin sürekli "evlen" baskılarına yıllardır göğüs germişti, evliliğe her zaman karşıydı. Şimdi ise tanımadığı, hiç görmediği bir kızla sırf töre gereği nikah masasına oturtulmak isteniyordu.
"Ben kimsenin töresine kurban olmam!" diye kestirip attı Aslan. Sesi buz gibi ve netti. "Ablam bir hata yaptıysa cezasını çeker. Ben tanımadığım bir kadınla evlenmem!"
Süleyman Ağa öfkeyle öne atıldı. "Sen bu aşiretin ağasısın Aslan! Bu sadece senin hayatın değil! Eğer o kızla evlenmezsen, yarın o konak kan gölüne döner burası! Kardeşinin ölmesini mi istiyorsun?"
Aslan yumruklarını sıktı. Göğsü hızla kalkıp iniyordu. İçindeki o çocukluktan kalma yaralar yeniden kanadı.
Aşiret için, ailesi için kendi hayatından bir kez daha vazgeçmek zorunda bırakılıyordu. Gülmeyi unutmuş olan yüzü daha da sertleşti.
"O kız gelsin," dedi Aslan, sesi bu kez ürkütücü bir sakinlikte çıkıyordu.
"Gelsin bakalım. Ama kimse benden ona kocalık yapmamı, bu oyunu kabullenmemi beklemesin."
Ertesi günün akşamüstü, Alisa küçük arabasıyla Mardin’in tarihi taş yollarına giriş yaptı. Yol boyunca uzanan dar sokaklar, mistik atmosfer ve konağın kasvetli havası içine garip bir sıkıntı düşürmüştü.
Verilen adresi takip ederek öz ailesinin konağının önüne geldiğinde arabayı durdurdu.
Derin bir nefes aldı. Çantasını yanına alıp arabadan indi.
Güçlüydü, dediğim dedikti ve buraya kimseye boyun eğmeye gelmemişti. Kapıdaki korumalar onu durdurmaya çalışsa da Alisa onları dinlemeden büyük ahşap kapıyı iterek içeri girdi.
Avluya adım attığında, kendisini bekleyen kalabalıkla karşılaştı. Öz babası Eşref Yankı, annesi Cevriye ve abileri avluda dikiliyordu. Alisa bir an için kalbinin hızla çarptığını hissetti.
Anne ve babasının gözlerinde bir sarılma, bir özlem aradı.
Ama bulamadı.
Annesi Cevriye ona doğru bir adım attı fakat sarılmak yerine buz gibi bir sesle konuştu. "Geldin demek..."
Alisa şaşkınlıkla kaşlarını çattı. "Ben sizin kızınızım... Yıllar sonra bulundum. Baba ana böyle mi karşılar insanı?"
Öz babası Eşref Yankı adım atıp soğuk bir ifadeyle kızına baktı. "Yıllar sonra geldin ama tam zamanında geldin Alisa. Abin Alparslan, düşmanımız olan aşiretin kızını kaçırdı. Kan davası yeniden alevlendi. Sen bizim kızımızsın, şimdi üzerine düşeni yapacaksın."
Alisa neye uğradığını şaşırdı. Kalbindeki o küçük kız çocuğu bir kez daha ağır bir darbe aldı. Öz ailesi, onu bulduklarına sevinmek yerine bir araç gibi görüyordu.
"Ne demek üzerine düşeni yapacaksın?" dedi Alisa, sesini hiç sakınmadan, dik duruşunu bozmadan.
"Ben buraya geçmişimi öğrenmeye geldim! Siz beni ne sanıyorsunuz?"
O sırada konağın büyük kapısı sertçe vurularak açıldı. İçeriye Aslan Ağa ve arkasındaki korumaları girdi. Aslan’ın heybetli duruşu, üzerindeki koyu renkli takım elbisesi ve sert bakışları avludaki tüm havayı değiştirdi.
Aslan’ın gözleri doğrudan avlunun ortasında tek başına dimdik duran kıza kaydı. On sekiz yaşında, gözlerinde korkudan eser olmayan, çelik gibi bakan bir kız vardı karşısında.
Alisa da başını çevirip kendisine doğru yürüyen adamla göz göze geldi. Karşısındaki adamın gözlerindeki o kapkaranlık, öfkeli ve acı dolu derinliği hemen fark etti.
Aslan, Alisa’nın tam önünde durdu. İki yabancı, kaderlerinin birbirine bağlandığı o ilk anda gözlerini birbirinden ayırmadı.
"Demirci ailesinin kaçırılan kızı sensin demek," dedi Aslan, sesi tüm avluda buz gibi çınladı.
Alisa çenesini dikleştirdi. "Benim bir adım var. Alisa. Ve sen kim oluyorsun da bana böyle tepeden bakıyorsun?"
Aslan hafifçe çatılan kaşlarıyla kıza baktı. Şaşırmıştı; Mardin’de hiçbir kadın onun karşısında böyle konuşmaya cesaret edemezdi.
"Ben Aslan Ağa’yım. Ve eğer bu töre uygulanacaksa, yarın benim karım olacaksın."
Alisa acı bir tebessümle Aslan’a yaklaştı. "Karın mı? Ben kimsenin malı da değilim, töre oyunu da değilim Ağa! Kendi istemediğim hiçbir şeyi bana kimse yaptıramaz."
İki gururlu ve yaralı ruh, Mardin’in ortasında ilk kez karşı karşıya gelmişti ve ikisinin de geri adım atmaya hiç niyeti yoktu.
Son
Bölüm etkileşimi
