3. bölüm · Yanlış Taraf

O TOKAT

hiladan sayfalar

Gözlerimi zonklayan bir ağrıyla açtım. Sağ avucumu yatağa bastırarak doğruldum. Başımda gezen ağrı dayanılmaz hâle geliyordu. Parmaklarımı alnıma bastırıp gözlerimi kapattım.

Gözlerimi yavaşça açtım. Prazosin içtiğim her gecenin sabahı böyleydi. Başımdaki ağrı zihnimi bulanıklaştırırdı. Ayağa kalkıp bir kaç saniye bekledim. Komodinin üzerindeki telefonuma uzanıp şarjdan çıkardım. Saate baktım, saat 03.58’di.

Telefonumu alıp odadan çıktım. Salon karanlık ve sessizdi. Yiğit müziği gece uyumadan önce kapatmış olmalıydı. Mutfağa ilerledim, başımın ağrısı yarım saate geçerdi. Ben de o zamana kadar yiyecek bir şey hazırladım. 04.30’da evden çıkmamız gerekiyordu.

Buzdolabını açıp göz gezdirdim. Ne hazırlamalıydım? Hiç bilmiyordum. Omlet yapsam yer miydi acaba? Sabahın köründe başka yapacağım bir şey yoktu zaten. İki yumurta çıkarıp tezgâha koydum. Ocağın üstündeki çaydanlığı alıp içindeki çayı döktüm. Temiz su koyarak tekrar ocağa koyup altını yaktım. Dolaptan küçük bir tava çıkarıp çok az yağ koyduktan sonra onu da ocağa koydum.

Ben omleti yaparken yan taraftaki odanın kapısı açıldı.
“Günaydın,” dedim pişen omleti kesip tabağa koyarken.

“Günaydın,” yeni uyandığını belli eden bir sesle dedi

Banyoya doğru yürürken ben tabaklara peynir, zeytin koyup masaya bıraktım.

“Yardım edilecek bir şey var mı?” Mutfağa girip bir adım arkamda durdu.

Domatesleri doğrarken başımı iki yana salladım. "Kahvaltına başlayabilirsin." Dedim.

Bir şey demeden sandalyeye çekip oturdu. Ben de dilimlediğim domates ve salatalıkları masaya koydum. Çayın suyu kaynamıştı, üst bölmeye çayı koyup beklemeye başladım.

“İyi misiniz?”

Sesi kulaklarıma dolarken gözlerimi kapatıp açtım. Nefret ettiğim soruları soruyordu bana.

“İyiyim,” sert bir sesle cevap verdim. Susarda konuşmaz diye.

Korumalarıma karşı hep yumuşaktım ama sabahları insan sesini kaldıramıyordum. İlaçlar genellikle sinirlerimle oynardı. Cevabımdan sonra susmuştu. Kalbini kırmış mıydım acaba? Daha yeniydi zaten, tanımıyorduk bile birbirimizi. Derin bir nefes alarak çayları ince belli bardağa koydum. İkisini de elime alıp masaya döndüm.

“İlaçlar yüzünden sabahları biraz sinirli olurum.” Çayı önüne koyarken kendimi açıklamak zorundaymış gibi hissediyordum.

“Daha dikkatli olurum,” dedi, kendi sandalyeme geçip oturdum.

Bir kaç saniye yüzüne baktım. “Sormak istediğin bir şey varsa sor.” Gözlerinde merak vardı, görmüştüm. Zaten yanıma kim gelse ilk soracağı şey ilaçlarım olurdu. Neden bu kadar çok ilaç kullandığımı merak ederlerdi. Ya da deli raporumu sorarlardı. Ah bir ben de bilsem neden o raporun verildiğini diye geçirirdim içimden.

“İlaçları neden kullanıyorsunuz?” Lafı dolandırmadan direkt sorması hoşuma gitmişti. Gözlerimiz birbirimizin üzerinde geziniyordu. Bu adam farklıydı ama farkı neydi anlayamıyordum. Sadece hissediyordum.

Senin hislerinde yalan, unuttun mu?

İçimdeki o küçük kızın dedikleri yoruyordu beni. Onu her öldürmeye çalıştığımda bana daha çok kin besliyordu. Ne yapmıştım ona, benden bu kadar nefret edecek?
Sahi ne yapmıştım ben çocukluğuma…

"Çünkü ihtiyacım var."

Ben çayımdan bir yudum alırken oda tabağına bir şeyler koyuyordu. Durup bana baktı, cevabım kafasını daha çok karıştırmıştı.

"Neden?" Dudaklarımda küçük tebessüm oluştuğunda kafam iki yana salladım.

"Değişik birisin ama sevdim." Dedim, Yiğit ise bir şey demeden önüne döndü, kahvaltısını yapmaya başladı. Ben sabahları yemeyi sevmediğim için sadece bir dilim peynir ve birkaç tane zeytin yemiştim.

Yalancı çok severdin küçükken.

İçimdeki o küçük kızı duymazlıktan gelerek çayımı içtim.

Kahvaltın ardından kalkarak hazırlanmak için odalarımıza çekilmiştik. Siyah kumaş pantolon giyerek üstüme lacivert uzun kollu badi giydim. Siyah ince kemerimi taktım. Dolaptan siyah kumaş gömlek alıp giydim. Saçımı tarayıp tepeden topladım. Hafif makyaj yapmam gerekiyordu çok yorgun duruyordum. Ama hâlim de yoktu. Kenardaki lacivert spor ayakkabı mı giyip telefonum alarak kutudan çıktım.

"Yiğit" odasına doğru seslenirken o mutfaktan çıkmıştı. Benden hızlı hazırlanmış olmalıydı. Siyah takım elbise giymişti. Saçları az öncenin aksine şimdi düzenliydi.

"İlacınızı içmeniz gerek."bir elinde ilaç vardı diğer elinde ise bir bardak su.

"Ah unutmuşum onu." İlerleyip elindeki paketten hat çıkardım. Su bardağının da ondan aldığımda o paketi bırakmak için salona yürüdü. Ben de ilaç içerek bardağı masaya bıraktım.

Evden beraber çıktık. Ben kapıyı kilitleyince tekrar yürümeye başladık. Bahçe kapısından çıktığımızda onu da kilitledim. Eğilerek anahtarı kaldırım taşın altına koydum. Yanıma alamazdım, aldığında kaybediyordum. Ben de böyle çözüm bulmuştum.

Doğrulara arabaya yürüdüm. Yiğit kapımı açmış beni bekliyordu. Koltuğa yerleştiğimde kapıyı kapatıp arabanın etrafında dönerek o da yerine oturdu. Ben kemerimi takarken o kemerini hızları takıp arabaya çalıştırdı.

"Dünkü depo mu?" Diye sorunca yolda olan bakıştırayım ona çevirip başımı salladım. "Evet" Dedim, tekrar önüme dönüp yolu izledim.

Sessizliğin hakim olduğu araba yolculuğu sonunda bitmişti. Yiğit arabayı deponun önünde durdurunca kemerimi çözüp kapıyı açarak indim. Deponun kapısına doğru yürürken Yiğit de yanımda yerini almıştı.

İçeri girdiğimde gözüme çarpan ilk şey depon ordusuna duran kamyon oldu. Babam da kamyonun yanında durmuş önünde iki adama bir şeyler söylüyordu.

Kapının açılma sesi ile bakışır bize döndüğünde gözlerimiz buluştu. Gülümseyerek kalan mesafeyi tamamlayıp yanında durdum. Babamın da yüzüne gülümseme yerleşince beni kendine çekerek sarıldı. Bugün oldukça mutluydu. Mutlu olduğu gün hep sarılırdı bana, mutluluğunu paylaşmak ister gibi. Ben de kollarım ona doladım birkaç saniye sonra geri çekildi.

"Bu teslimat çok önemli." Gözlerin üzerime dikerek konuşmaya devam etti. "Eğer iyi geçerse bizim i
İspanya'daki kolumuz olacak, daha da güçleneceğiz."

"İyi geçeceğinden emin olabilirsin." Dedim, kendime güvenerek.

"Son hazırlıkları yapın." Dedi yanımızda duran adamlara. Tekrar bana döndü. "Adamın adı Mickey, adrese gittiğinde ilk olarak adamları sizi karşılayacak. Daha sonra Mickey seni yemeğe davet edecek, kabul edeceksin."

"Neden yemeğe devet edecek, teslimat değil miydi bu?" Diye soruyu yöneltirken babam gözlerini kısarak bana baktı. İşi sorgulamamdan nefret ederdi.

"Kendisi öyle istedi. Ve sen de kabul edeceksin." Gülümseyerek bana doğru bir adım attı. "Değil mi canım kızım."

Babamın cümlesinin altında yatan tehditi bir ben biliyordum. Eğer yapmazsam ilaçlarını vermem ve içindeki acıyla baş başa kalırsın diyordu gizlice. Pes ederek usulca başımı salladım. Pes etmemle babamın gülüşü büyümüştü. Elini uzatıp yanağımı okşadı kulağıma yaklaşarak, " iyiliğin için, daha mutlu ve güçlü olmamız için yapıyorum." Dedi ve geri çekilerek kamyona bakmak için uzaklaştı benden.

İyiliğimiz için yapıyor. O tehdidi asla yerine getirmeyecek. Babam bana kıyamaz. Zihnimde bu cümleleri tekrar ederken kenardaki koltuğa oturdum.

Tehdidi yerine getirdiği gün olmuştu, en çok da sana kıyardı.

Her şey kötüye sürüklemekte bir numara olan içimdeki o küçük kız konuştu. Onu duymazdan gelirken gözlerimi depoda gezdirdim.

Birkaç ay önce babam depoyu yenilemişti. Önceden insanı boğuyordu, şimdi eklenen pencereler ve ışıklarla daha aydınlık olmuştu. Bir de üst katı vardı babamın çalışma alanı. Oraya da aynı değişiklikler uygulanmıştı.

Babam yiğit'in yanında durmuş Yiğit'e bir şeyler diyordu. Konuşması bitince bana baktı. Gitme zamanımız geldiğini anlamıştım. Yiğit arkasına dönüp çıkınca ben de kapıya doğru yürüdüm.

"Dediklerimi sakın unutma." Depodan çıkmadan önce babam son uyarısını yapmıştı.

Tüm korumlar hazırlıklarını yapmış, arabalarında bekliyorlardı. Bende arabama doğru yürüdümde Yiğit arka kapıyı açmıştı. Ben arabaya girip yerleşince o da kapıyı kapatarak şoför koltuğuna oturdu.

Önümüzdeki araba hareket etmeye başladığında bizde hareket etmeye başladık. Üç araba gidiyorduk arkamızdaki kamyonu saymazsak.

"Yanınızda çanta var. Fatih Bey biraz makyaj yapsın diyerek verdi." Yiğit'in dediğiyle yanıma baktım. Siyah bir makyak çantası ve yanında da makyaj aynasıvardı. Makyaj yapmak istemiyordum ama mecbur yapmam gerekiyordu.

Çantayı kucağıma koyup açtım. İçinden kapatıcı ve makyaj süngerini çıkarttım. Kapatıcıyı sadece gözaltılarıma sürecektim.

Göz altlarımdaki koyuluğu kapatacak kadar sürdükten sonra pembe tonlu allığı çıkarıp yanağıma ve göz kapağıma sürdüm. Maskarayı da kirpiklerimin ucuna sürüp bıraktım son olarak gül kurusu çıkarıp dudağıma sürdüm.

Çantayı kapatarak yanıma koydum. Aynadan kendime baktım çökmüş yüzümü az da olsa renk getirmişti.

Araba durunca aynayı bırakarak camdan dışarı baktım. İki katlı bir malikaneye gelmiştik. Yiğit kapım açık çoraptan inip etrafa baktım. Biz bahçenin girişinde durmuştuk bahçenin ortasında uzun boylu lacivert takım elbise giymiş sarışın bir adam duruyordu. Yanında da esmer güzel bir kadın vardı.

Adam beni gördüğünde sevinmiş gibi gülümsedi. Yanında ki kadın ise bana değil arkamdaki Yiğit'e bakıyordu.

"Gözümüz yollarda kaldı." Dedi adam bana doğru gelirken.

Babam İspanyol olduğunu söylemişti ama gayet düzgün Türkçe konuşuyordu. Kendisi İspanyol'um demese kimse İspanyol olduğunu tahmin edemezdi.

Bende birkaç adım atarak durdum. "Çok mu bekledin malları?"

"Çok övüldü, merak ettim." Sağ elini bana doğru uzattı. "Ben Mickey" Dedi, bende sağ elimi uzatarak elini tuttum.

"Lina"

Bana bakarken sebebini anlamadığım bir şekilde gülümsüyordu. Elimi çekip malların olduğu kamyona baktım. "Teslim ettiğime göre gitme vaktim geldi." Tekrar yüzüne bakınca arkadan bize doğru gelen kadını gördüm. İradesiz bakışlarım onu buldu.

"Bende İpek." Bana bakıp eliyle malikaneye gösterdi. "Bir kahvemizi içmez misin?"

Başımı sol omzuma yatırarak sahte bir üzüntüyle ona baktım. "Hayır demeyi çok isterdim ama," Sahte üzüntüm alaylı bir gülümsemeye dönüşürken Mickey'e baktım. "Sevgili babacığım çok önemli bir kişi olduğunuzu söylediği için bir kahvenizi içeceğim artık."

İpek'in yüz ifadesi sabit dururken, Mickey'nin yüzünde eğlenen bir ifade oluştu.

"Sevgili babacığın çok doğru demiş."

Malikanenin kapısına doğru yürümeye başlayınca Mickey de yanımda yürüdü. Birkaç adım sonra durup arkasını döndü "İpek gelecek misin?"

Bende durup İpek'e baktım. Yerinde durmuş Yiğit'e bakıyordu. Mickey'nin seslenmesiyle bize doğru yürüdü. Yiğit'in yüzüne baktım. Arabanın yanında durmuş düz bir ifadeyle karşıya bakıyordu.

Bu İpek ne diye Yiğit'e bakıyordu o zaman? Tanıdığı mıydı?

Önüme dönerek malikaneye yürüdüm. Kapıdaki hizmetçi kadın kabanımı alınca, Mickey'nin gösterdiği yere doğru yürüdüm.

Büyük kapıdan geçince geniş şık bir salon karşılamıştı beni. Salon bej, lacivert ve altın sarısı renginde dekore edilmişti.

İkili koltuklardan birine oturup bacak bacak üstüne attım. Mickey ve İpek karşındaki tekli koltuğa oturmuştu.

"Yemeğe davet edecektik ama öğrendik ki kalabalık ortamlar seni tetikliyor"

Mickey'nin dediğine şaşırmıştım. Bu bilgiye nereden ulaşmıştı? Ya da neden ulaşmıştı?

"Buraya beni konuşmak için mi davet ettim?" Ne yüzümde bir mimik ne de sesimde bir duygu vardı. İlaçlarımin bana kattığı tek güzel şey de buydu. Duygularımı bastırıyorlardı, ilacı icmediğim zaman da bin türlü duyguyla uğraşıyordum. Buda beni kötü yapıyordu.

"Beraber çalışacağımız insanı tanımak istiyoruz " Az önceki hizmetçi kadın elinde kahve tepsisi ile gelip kahvelerimizi bırakarak gidince İpek konuşmasına devam etti. "Ve bizfwzla meraklıyızdır. İş yapmadan önce iş yapacağımı, insanı tanırız."

Mickey başını sallayarak İpek'i onayladı. "Seni tanımakda çok zevkliydi."

"Herkesin bildiğini bilerek beni tanıdığınızı mı sanıyorsunuz?" Diye sordum ardından kahvemden bir yudum aldım.

"Herkesin bildiğini biz ne yapalım canım. Öyle bir araştırma yaparız ki, senin bile bilmediğin şeyleri biliriz." Tatlı bir sesle dedi ama yüzündeki korkunç ifade vardı. Kaşlarımı çatıp İpek'e bakınca Mickey kahkaha attı.

"İpek Zara'yı korkutmasana." Dedi eğlenen bir sesle. Bir kaç saniye yüzlerine boş boş baktım. Ben nereye düşmüştüm ya, delirmiş gibi konuşuyorlardı.

"Korkutmuyorum sadece benim ne işi yaptığımı bilsin istedim. İleride lazım olacak gibi gözüküyordu."

İpek'in alay dolu bakışları benim sert bakışlarımla buluşunca gözlerindeki alay bir kaç saniye sonra silindi.

‎"Siz benden ne istiyorsunuz? Ya da babamdan? Beni buraya davet ettiğinize göre isteyeceğiniz bir şey var." Bakışlarım İpek ve Mickey arasında gidip geliyordu.

‎"Sandığımızdan da zeki çıktın." İpek'in alay dolu konuşmasına göz devirip Mickey'e baktım.

‎İpekten hiç hoşlanmamıştım, kendini bir şey sanıyordu.

‎"Babanın işini yaptığın gibi benimde işimi yapmanı istiyorum." dedi Mickey

‎"Ben kimsenin adamı değilim!" Sesim sert çıkmıştı. Dediğimle İpek yine alayla gülümsemişti. Birazdan kalkıp gebertecektim.

‎Mickey kahvesinden bir yudum aldı. "Ama baban için çalışıyorsun."

‎"Ben istediğim için." diye yanıtladım hemen.

‎"Şimdi de isteyeceksin ve bizim buradaki ticaretimizi yapacaksın."

‎İpek'in cümlesiyle ayağa kalkıp karşısında durdum. "Ne senin ne de sizin bir işinizi bile yapmayacağım."

‎İpekte oturduğu yerden kalkınca ayakkabı uçlarımız birbirine değecek kadar yakındı.

‎"Neden, böyle işleri yapmak ağır mı geliyor?"

Tam bir şey diyecekken Mickey aramıza girerek bizi birbirimizden uzaklaştırdı.

"İlk günden tartışmayın hanımlar." İpek'e sert bakış atarak bana döndü, "Sana düşünmen için zaman veriyorum. Daha sonra görüşürüz." Dedi.

Mickey'e baktıktan sonra, arkasındaki İpek'e nefret dolu bir bakış atarak bir kaç adım daha geri gittim. "Cevabım hep aynı olacak." Dedikten sonra onlara sırtımı dönüp salondan çıktım. Evin kapısınıda açarak hızla dışarı çıktım.

Esen sıcak rüzgâr yüzüme vuruduğunda bir kaç saniye durup gözlerimi kapattım. Lanet olası kızdan nefret etmiştim. Hareketleri; dedikleri, bakışları, hepsi ayrı ayrı iğrençti. Dönüp öldürmek istiyordum.

Gözlerimi açıp bahçede bekleyen arabaya doğru yürüdüm. Yiğit geldiğimi fark edince arabadan inerek arka kapıyı benim için açtı. Açtığı kapıdan içeri girerek koltuğa yerleştim. Yiğit kapımı kapatarak kendi yerine oturup arabayı çalıştırdı. Bir an önce gitmek istiyordum şuradan.

Kafamı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapattım. "Depoya gitmeden önce küçük bir teslimat daha var."

Adresi verdikten sonra gidene kadar sinirimi yaştırdım.

Dört katlı bir apartmanın önünde durduğumuzda yanımdaki omuz çantasını alarak arabadan indim. Yiğitte benimle birlikte inip arabayı kilitledi.

Bahçesiz lüks bir apartmandı. Dış duvarları bordo ve beyaz renginde boyanmıştı.

Yiğitle birlikte apartmanın giriş kapısına doğru yürüdük. Kapının önünde durunca ikinci kattaki Ömer Ali Soylu yazılı zile bastım. Bir kaç saniye sonra kapının açılma sesi gelince Yiğit kapıyı iterek benim geçmem için kenara çekildi.

İçeri girdiğimde o da girerek kapıyı bıraktı. Beraber merdivenleri çıkmaya başladık. Merdivenleri çıkarken her adımımızda loşluğu aydınlatan otomatik lambalar yanıyordu.

İkinci kata çıktığımızda soldaki Ömer'in dair kapı açılmıştı. Ömer de kapıda bekliyordu.

"Getirdin mi?"

Son basamağı da çıkarak Ömer'in karşısında durdum. 1.80 boylarında esmer ama mavi gözlü birisiydi.

"Ne zaman getirmedim?" Sorusuna soruyla cevap verirken Ömer'in yüzünde memnun bir gülümseme oluşmuştu.

Elini arka cebine sokarak para çıkarınca bende çantamda ki paketi çıkartıp ona uzattım. Elimdeki paketi alırken oda parayı uzattı.

"Eyvallah" diyerek parayı alıp çantama koydum. "Haftaya aynı miktar yine?" Diye sordum.

"Hayır haftaya bunun iki katını getir." Dedi

Kaşlarımı çatarak baktım. "Fazla gelmesin sana."

"Kız arkadaşım da gelecek." Diyerek kısaca açıkladı.

Başımı sallayarak merdivenlere döndüm. Yiğit merdivenin son basamağında durmuş bakıyordu. Kenara çekilerek inmem için yer açınca az önce çıktığımız merdivenleri tekrar indik.

Beraber apartmandan çıkarak arabaya bindik. "Depoya gidiyoruz." Dedim, bu günlük teslimat işi bu kadardı. Tabii son anda bir şey çıkmadıysa.

Yiğit başını sallayarak arabayı depoya sürdü.

Yarım saat sonra deponun önünde durunca çantamdaki parayı alarak arabadan indim. Yiğitte peşimden gelirken beraber depoya girdik.

Girişte paketlerle uğraşan adamlar dışı kimse yoktu. Adımlarımı kanerada ki merdivenlere yönelttim.

"Sen burada kal." Dedim aramda duran Yiğit'e.

Merdivenleri sonunda gelirken gülümseyerek son basamakları da çıktım. Babam masasının başında duruyordu. Beni görünce bana doğru yavaş yavaş yürüdü.

"Babacım, teslimatlar tamam." Dedim gülümseyerek.

Babamla karşı karşıya dururken iradesiz bir şekilde yüzüme bakıyordu. Yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş solarken, "Bir sorun mu var?" Diye sordum

Suskunluğu beni gererken nefesimi tutmuştum. Bana baktı bir kaç saniye, o süre uzadıkça uzadı. Sonra bir şey demeden elinin havalandığını gördüm.

Şak!

Yanımda keskin bir sızı hissederken kafam sağa düştü. Tokat sesinin ardından sessizlik çöktü. Gözlerim dolarken kafamı kaldırmadım.

Yine ne yapmıştım, dişlerimi birbirine sertçe bastırdım. Gözlerimi sımsıkı yumdum, sanki gözlerimi kapatırsam içimde çığlık atan çocukluğum susacaktı.