Yanlış Hedef kitap kapağı

3. bölüm / 3

Yanlış Hedef

- 3. Bölüm -

Vaveyla Yazarı: Nefesimmm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: - 3. Bölüm -

Demirin ofisine doğru ilerliyorduk. En önde Demir, arkasından ise biz geliyorduk. Alaz kulağıma doğru eğildi : bu sefer yüzünde tek bir alaycı ifade yoktu. Şu an ki korkusu, alaycılığını bastırıyordu.

"Kızım senin yüzünden hepimiz azar işiteceğiz. Hatta cezaların en ağırını verecek bize."

"Ne verir mesela ceza olarak?"

"Vallahi akıla gelmeyecek kadar gaddar cezalar."

"Sıçtık desene."

Ofise girdik. En son ben kapıdan geçtim. Ceketini çıkardı ve sandalyenin arkasına fırlattı. Sonra ellerini masaya dayadı ve gözlerini bana dikti.

"Kapat kapıyı."

Kapıyı sessizce kapattım. Gözlerini bir saniye bile üzerimden ayırmadı.

"Otur."

Dedi masasının karşısında ki sandalyeyi işaret ederek. Oturduğumda karşımda ki sandalyeye Alaz oturmuştu.

"Beni onca iş adamının yanında nasıl bir duruma düşürdün farkında mısın? Üç gün boyunca bu dosyalar için uğraştım ben!"

Dedi ve sesi odada yankılandı. Kafamı kaldırıp gözlerine baktım. Mahcubiyetim gözlerinden okunuyordu.

"Özür dilerim..."

Bakışlarını benden çevirip Alaz'a dikti bu sefer.

"Ya sen Alaz?! Kıkır kıkır gülüyorsun bir de adamların yanında! Beni nasıl bir duruma düşürdüğünüzün farkında mısınız?"

"Abi kabul et komikti-"

"Sus!"

Diye bağırdı Demir. Bağırması ile yerimde irkildim.

Bu çocuk mal mı? Bir de komikti diyor, hey Allahım ben nereye düştüm!

"Furkan, arşiv odasında ki kırmızı, mavi, siyah ve yeşil klasörleri getir."

"Getiriyorum abi."

Dedi ve odadan hızlıca çıktı. Furkan çıktıktan sonra ikimize de göz son kez baktıktan sonra yerine oturdu ve telefonunda bir şeylere bakmaya başladı.

"Şey arşiv odası ne?"

Diye sorduğumda bana ters bir bakış attı.

"Öğreneceksin İpekciğim."

Dedi yüzünde sahte bir samimiyet ile. Ardından gözlerimi Alaz'a çevirdim ve o an göz göze geldik. "Sıçtık" der gibi kafasını iki yana sallıyordu. Ardından Furkan odaya girdi. Bir...iki...üç...dört. Elinde ki klasörleri gördüğümde gözlerim büyüdü. Masaya bıraktığında kafamı kaldırıp Demir'e baktım.

"Bu gece eve gitmiyoruz. Bu klasörlerin içindeki evrakları alfabetik sıraya göre düzenleyeceksin."

"Ne?! Ama bunların hepsi ağzına kadar dolu!"

"Biliyorum. Sen Alaz. Eve gidip bütün ıslanan belgelerin fotokopisini çıkartacaksın."

Alaz bunu duyduğunda yüzünde vatan gülüşü belirdi. Sonuçta bir fotokopi ne kadar zor olabilir di ki ? Sonra bana muzip bir bakış attı.

"Yeter ki sen iste abim benim. Kaç tane?"

"Altı yüz."

"Ne?!"

Bunu duyduğumda kendimi gülmemek için zor tuttum.

"Ben istifa etsem olur mu?"

"Olmaz. Akşam altıya kadar şirketi dip köşe temizleyeceksiniz. Tek bir toz dahi görmek istemiyorum."

Yutkundum ve Alaz'a baktım. O da bana bakıyordu.

Saat 14:30'dan 18:00'e kadar şirketi dip köşe temizlemiştik. Günün sonunda pert olmuştuk. Daha sonrasında herkes evlerine dağılmaya başladı. Tabii bek hariç. Demir'e baktığımda pis pis sırıtıyordu.

"Geç bakalım yerine."

Dedi ve önüme dört klasörü bıraktıktan sonra odada ki L koltuğa oturup telefonu ile ilgilenmeye başladı.

"Gaddarsın."

Diye mırıldandım. Bir yandan duymasını istiyorum ama bir yandan da başıma gelebileceklerden korkuyordum.

"Öyleyim."

Dedi bakışlarını telefonundan ayırmadan.

"Hoşuna mı gidiyor?"

"Ne hoşuma mı gidiyor?"

"Beni yormak."

"Bunu beni herkesin önünde zorda bırakmadan önce düşünecektin."

Burnumu çekip ilk klasörü açtım.

A...

Ahmet.

Ahsen.

Ali.

Alper...

"Bu kadar Ahmet olmak zorunda mıydınız?"

Demir cevap vermedi. Başımı kaldırıp baktım.
Hâlâ telefonuyla ilgileniyordu.

"Senin şirketinde Ahmet indirimi mi vardı?"

Sessizlik.

"Güldün mü?"

"Hayır."

"Gülüyor gibiydin."

"Yanıldın."

Dudak büktüm.

"Hayatımda gördüğüm en sıkıcı adamsın."

Bu kez telefonunu oturduğum koltuğun üzerine bıraktı. Yavaşça bana baktı.

"Bitirdin mi?"

"Hayır."

"O zaman çalış."

Gözlerimi devirip tekrar klasörlere döndüm.

Yaklaşık yarım saat boyunca odada yalnızca kâğıt sesleri duyuldu.

Bir klasör... Sonra bir tane daha...

Duvardaki saat yediye yaklaşıyordu.

Karnımdan gelen ses odadaki sessizliği bozdu.
Elimdeki dosyaya bakmayı bırakıp gözlerimi tavana diktim. Harika. Şimdi de açlıktan rezil olacaktım. Tam hiçbir şey olmamış gibi davranacakken Demir'in sesi duyuldu.

"Aç mısın?"

Başımı hızla kaldırdım.

"Hayır."

Karnım tam o anda bir kez daha guruldadı.

...

İkimiz de o sesi duyduk.

Gözlerimi kapattım.

"Tamam... Biraz acıkmış olabilirim."

Demir saatine baktı ve sonra telefonunu eline aldı.

"Ne yersin?"

Şaşkınlıkla yüzüne baktım.

"Cezanın içine yemek de dahil mi?"

"Cevap ver."

"Bilmiyorum."

"Neyi bilmiyorsun?"

"Canımın ne istediğini."

Demir derin bir nefes verdi.

"Bunu da ben mi düşüneceğim?"

"İstersen."

Kaşlarından biri hafifçe kalktı. Bir anlığına yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu.
Sinir miydi yoksa gülmemek için kendini tutuyor muydu anlayamadım.

Telefonundan bir numarayı çevirdi.

"İki kişilik sipariş hazırlayın."

...

Bakışlarını bana çevirdi.

"Acısız olsun."

Telefonu kapattığında şaşkınlığımı gizleyemedim.

"Bana mı söyledin?"

"Burada başka kim var?"

Omuz silktim.

"Beni aç bırakacağını sanmıştım."

"Çalışacak kişinin ayakta durması gerekir."

"Yani bana acıdın."

"Hayır."

"Neden söyledin o zaman?"

Sandalyesine yaslandı.

"Bayılmanı istemiyorum."

"Bana değer veriyorsun."

"Hayır."

"Kesin veriyorsun."

"Hayır."

"Sadece kabul etmiyorsun."

Bu kez gerçekten bana baktı.

Uzun uzun.

Sonra başını hafifçe iki yana salladı.

"İpek..."

"Efendim?"

"Dosyaları bitir."

İstemsizce gülümsedim.

"Tamam."

Önümde duran klasörlerden birini daha kapatıp derin bir nefes verdim. Daha ilk klasörün yarısına bile gelememiştim. Demir ise sanki odada ben yokmuşum gibi bilgisayarındaki belgelerle ilgilenmeye devam ediyordu. Aramızdaki sessizlik zaman zaman o kadar ağırlaşıyordu ki çevirdiğim her sayfanın sesi bana gereğinden fazla yüksek geliyordu.

Tam bir evrağı yerine yerleştirirken midem yine guruldadı.

Bu kez sessiz de değildi.

Başımı yavaşça kaldırıp Demir'e baktım. Duymamış olmasını umut ediyordum.

Ama yanılmıştım.

Bilgisayar ekranından gözlerini ayırmadan hafifçe iç çekti. Parmakları klavyenin üzerinde birkaç saniye hareketsiz kaldı. Ardından telefonu çaldı ve odanın dışına çıkıp biriyle konuşmaya başladı.

Ne söylediğini duyamıyordum. Tek duyduğum şey "kızın güvende" idi.

Konuşması bittiğinde odaya geri döndü ve telefonu masaya bırakıp yeniden çalışmasına döndü.

Merakımdan çatlıyordum.

Yaklaşık yirmi dakika sonra ofisin kapısı iki kez tıklandı.

Demir başını bile kaldırmadan,

"Gir."

dedi.

Kapı açılır açılmaz içeri takım elbiseli genç bir çalışan girdi. Elinde iki kâğıt poşet ve karton bardaklar vardı.

"İyi akşamlar Demir Bey."

"Masaya bırak."

Çocuk poşetleri dikkatlice sehpanın üzerine koydu. Bana kısa bir bakış attıktan sonra sessizce odadan çıktı.

Kapı kapanınca gözlerim istemsizce poşetlere kaydı.

Burnuma yayılan sıcak yemek kokusu, birkaç saattir bastırmaya çalıştığım açlığı yeniden hatırlatmıştı.

Demir bilgisayarını kapattı.

Ayağa kalkıp poşetleri aldı ve birini önümdeki masaya bıraktı.

"Afiyet olsun."

Şaşkınlıkla önce poşete, sonra ona baktım.

"Benim mi?"

"Hayır."

Kaşımı kaldırdım.

"O zaman neden önüme bıraktın?"

İlk kez yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu.

"Süs olsun diye."

İstemsizce güldüm.

"Komikmiş."

Poşeti yavaşça açtım.

İçinden sıcak bir tavuklu sandviç, patates kızartması ve küçük bir meyve suyu çıktı.

Bir an duraksadım.

"Nereden bildin tavuklu sevdiğimi?"

Demir kendi yemeğini açarken omuz silkti.

"Bilirim ben."

"Nasıl yani ?"

"Bizde deriniz."

Dediğinde bir kahkaha patlattım. O gün dediklerim kalbini kırmış olacak ki ekran süresini yükseltmiş olmalı.

"Sen bunları bilir miydin ya ??"

Tekrar bakışlarımı ona çevirdiğimde derin derin bakıyordu bana. Ama bu bakışlar normalinden çok daha farklıydı. Bir şeye dalıp gitmiş gibiydi.

"Neden öyle bakıyorsun ?"

"Nasıl bakıyorum ?"

"Böyle işte."

"Öylesine."

Diye geçiştirip yerine oturdu. Kendine sadece bir kahve söylemişti.

"Neden kendine de almadın ?"

"Canım istemedi."

"Tavuk döner istenmez mi beya ?"

"Yemediğim için bu kadar kaslıyım zaten. Formuma dikkat ediyorum."

Duyduğum şeyle tekrar kahkaha attığımda bekleniyormuş gibi, şaşkın gözlerle bakıyordu bana.

"Sen ? Kaslı ? Yeme beni !"

"Yemiyorum seni. Kanıtlarım istersen."

Duyduğum şey ile yüzümde ki gülümseme hemen silindi.

"Tamam gerek yok ikna oldum."

Dediğimde bu sefer o kıkırdadı. Gene gülümsediği nadir anlardan birine şahit olmuştum. Gülümseyince çok daha karizmatik geldi gözüme, o dudaklarının kıvrılımı, gözlerinin kısılması onu normalden çok daha çekici bir hale getiriyordu- ne anlatıyorum ben ?

Tekrar yemeğime döndüm ve tavuklu sandwich'in sonuna yaklaştığımda sandalyemin arka kısmına kendimi bıraktım.

"Ben doydum."

"Hepsini yemişsin zaten. Şu kadardık malı çöpe mi atacaksın ?"

"Ama doydum ben."

"Ver."

Dediğinde duraksadım ardından elimde ki sandiwch'i uzattığımda bir ısırık alıp yemeye başladı.

Bir dakika.

Benden iğrenmemiş miydi o ?

Nasıl yani ?

Tek bir kelime etmeden sandwich'i bitirdi ve sandalyesinden kalktı. Arkama geçti ve masaya doğru uzandığında altında kaldım. Masanın üzerinde ki çöpleri çöp kutusuna atmak için topluyordu. Yanıma yaklaştığında o odunsu kokusu burnuma doldu. Çok güzel kokuyordu.

Çöpleri alıp çöp kutusuna aldı ve sonra oda sessizliğe burundu.

Yemek yiyeli saatler olmuştu. Demir çoktan yeniden bilgisayarının başına geçmiş, ben ise önümde duran son klasöre odaklanmaya çalışıyordum. Başlarda bana imkânsız gibi görünen bu ceza, saatler geçtikçe tekdüze bir rutine dönüşmüştü. Evrakları tek tek elime alıyor, isimlerini okuyup alfabetik sıraya yerleştiriyor, ardından bir sonrakine geçiyordum. Aynı hareketi o kadar çok tekrarlamıştım ki parmak uçlarım sızlamaya başlamıştı.

Boynumu sağa sola çevirip tutulmasını engellemeye çalışırken gözüm masanın üzerindeki saate takıldı.

00.00.

Tam on iki saattir aynı binanın içindeydim.

Derin bir nefes verip önümdeki evraklardan birini daha yerine koyacakken tavandaki ışık birkaç kez titredi. İlk başta önemsemedim. Eski binalarda olurdu böyle şeyler diye düşündüm. Fakat saniyeler sonra bütün katı kaplayan o beyaz ışık bir anda söndü.

Ofis, göz açıp kapayıncaya kadar zifiri karanlığa gömülmüştü.

Elimde tuttuğum dosya parmaklarımın arasından kayıp yere düştü.

Nefesim boğazıma düğümlendi.

Çocukluğumdan beri karanlıktan korkardım. Sebebini kimseye anlatamazdım ama ışıklar söndüğü anda içimi tarif edemediğim bir panik kaplardı. Sanki karanlığın içinde biri beni izliyormuş gibi hissederdim.

İçgüdüsel olarak ayağa kalkmaya çalıştım.

Belki de ışığı bulurum diye düşündüm.

Ama aceleyle attığım ilk adımda sandalye ayağına takıldım.

Tam dengemi kaybedip yere düşecekken güçlü bir el kolumdan yakaladı. O kadar ani olmuştu ki ne olduğunu anlayamadan kendimi o ele tutunurken buldum. Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki sesini yalnızca ben değil, Demir bile duyacak sandım.

"Bırak..."

demek istedim.

Diyemedim.

Çünkü aslında bırakmasını istemiyordum.

"İpek."

Karanlığın içinden gelen sesi bu kez her zamankinden daha yakındı.

"Panik yapma."

Kolaydı tabii onun için.

O karanlıktan korkmuyordu.
Ben ise gözlerimi açıp kapatsam da hiçbir şey göremiyor, nefes almakta bile zorlanıyordum.

"Elektrikler..."

Sesimin neden bu kadar titrediğini ben bile anlamamıştım.

"...gitti."

"Biliyorum."

"O kadar sakin konuşma."

"Neden?"

"Sinir oluyorum."

Bunu söylediğim anda kendi kendime kızdım.
Adam bana yardım etmeye çalışıyordu, ben ise hâlâ ters cevap veriyordum.

Karanlıkta hafifçe iç çektiğini duydum.
Ardından kolumu tutan eli biraz daha sıkılaştı.

"Düşecektin."

"Fark ettim."

"Bir daha tek başına hareket etme."

İnatla dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Emir vermeyi bırak."

"Karanlıkta kaybolmanı mı tercih edersin?"

Cevap veremedim.

Çünkü haklıydı.

Tam o sırada acil durum lambaları devreye girdi. Koridorun ucundan gelen loş ışık ofisin içine güçlükle ulaşıyordu. Yüzünü tam seçemiyordum ama bana baktığını hissedebiliyordum.

O an fark ettim.

Hâlâ gömleğinin kolunu iki elimle birden sımsıkı tutuyordum.

Parmaklarımın beyazlayacak kadar sıkıldığını görünce utançla ellerimi geri çektim.

"Şey..."

Başımı önüme eğdim.

"Refleks."

Demir kısa bir an sustu.

"Öyle mi?"

"Evet."

"Demek karanlıktan korkuyorsun."

Başımı hızla kaldırdım.

"Korkmuyorum."

"Az önce bana sarılacak kadar."

Yanlış anlamıştı.

Ya da...

Belki doğru anlamıştı.

Yanaklarımın ısındığını hissedince gözlerimi ondan kaçırdım.

Tam o sırada alt kattan gelen sert bir metal sesi ikimizi de aynı anda susturdu.

Demir'in bakışları bir anda değişti.

Az önce benimle uğraşan adam gitmiş, yerine her detayı hesaplayan o soğuk adam geri gelmişti.

Hiç vakit kaybetmeden masasının çekmecesini açtı. İçinden küçük bir el feneri çıkardıktan sonra doğruca kapıya yöneldi.

Ben ise istemsizce arkasından baktım.

"Nereye gidiyorsun?"

Kapının koluna uzanan eli duraksadı.

Başını hafifçe bana çevirdi.

"Kontrol etmeye."

"Ya ben?"

Bu soru ağzımdan düşünmeden çıkmıştı.

Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.

Sonra elini bana doğru uzattı.

"Gel."

Tereddüt etmeden elini tuttum. Aslında bunu yapmak istememiştim. En azından kendime söylediğim buydu.

Fakat karanlığın içinde tek başıma kalma fikri, Demir'in peşinden gitmekten çok daha korkutucuydu.

Parmaklarım istemsizce eline biraz daha sıkı tutundu.

Bunu fark etmiş olacak ki bana dönüp hiçbir şey söylemedi.

Sadece kapıyı açtı. Koridor, gündüz gördüğüm yer değildi artık.
Tavandaki acil durum lambaları belli belirsiz yanıyor, uzun koridorun yalnızca bir kısmını aydınlatıyordu. Geri kalan yerler ise karanlığın içinde kayboluyordu.

Şirket, ilk defa gerçekten ürkütücü görünüyordu.
Normalde çalışanların sesleriyle dolup taşan kat şimdi mezar kadar sessizdi.

Tek duyduğum şey...

Ayak seslerimizdi.

Bir de benim hızla atan kalbim.

Demir önümde yürüyordu. Adımları sakindi. Telaşlı değildi. Sanki karanlık onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Bu adam nasıl bu kadar cesur olabiliyordu ? Belki de onu çekiçi yapan buydu...

Ben ise her birkaç saniyede bir istemsizce arkamı kontrol ediyordum.

Çünkü içimde, biri bizi izliyormuş hissi giderek büyüyordu.

"Demir..."

diye fısıldadım.

"Hm?"

"Bence geri dönelim."

"Neden?"

"Çünkü..."

Boğazım kurumuştu.

"...çünkü korkuyorum."

Bu kelimeyi söylemek bile gururuma dokunmuştu.

Kimseye korktuğumu söylemeyi sevmezdim.

O ise yürümeyi bırakmadı.

"Ben yanındayım."

Sesinde en ufak bir tereddüt yoktu. Ne garipti...
Bu cümle normalde beni rahatlatmazdı. Ama ondan duyunca nefes alışım biraz olsun düzene girmişti.

Koridorun sonuna yaklaştığımız sırada alt kattan bir ses daha geldi. Bu kez daha netti. Sanki ağır bir şey yere düşmüştü.

İrkilip refleksle Demir'in koluna yapıştım.

O da ilk kez durdu.

Başını hafifçe yana çevirip bana baktı.

"Korkmuyordun hani ?"

Dudaklarımı birbirine bastım.

"O refleksti."

"Bu da mı refleks ?"

"...Evet."

Gözlerini üzerimde birkaç saniye gezdirdi.
Sonra, beklemediğim bir şey yaptı. Elimi yavaşça kolundan ayırdı. Bir an için beni bırakacağını sandım. Tam yeniden paniklemeye başlamıştım ki, parmaklarını benim parmaklarımın arasına geçirdi.

Bu kez bileğimden değil...

Elimden tutuyordu.

"Şimdi düşmezsin. Böylece refleks olarak da birşey yapmazsın"

Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu.

Elini elimde hissettiğimde için anlam veremediğim bir şekilde kıpır kıpır oldu. Saçma bir huzur kaplamıştı içimi.

Hiç konuşmadan yürümeye devam ettik.

Koridorun sonunda elektrik panosunun bulunduğu küçük odaya geldik.

Kapı aralıktı.

Demir bir eliyle beni hafifçe arkasına aldı.

Refleks olarak nefesimi tuttum.

"Neden arkana geçirdin beni?"

"Sana zarar gelmesin diye."

"O ne demek şimdi?"

"Başıma bela açma diye İpek."

Kaşlarımı çattım.

"Odun."

"Bunu sonra konuşuruz."

El fenerini kapının arasından içeri tuttu.

Oda bomboştu.

Yere düşen metal bir takım çantası dışında dikkat çeken hiçbir şey yoktu. Ben tam rahat bir nefes alacakken binanın alt katından bir alarm sesi yükseldi.

İkimiz de aynı anda birbirimize baktık.
Bu kez yüzündeki ifade tamamen değişmişti.
Telefonunu cebinden çıkardı ve ekrana baktı.

Şebeke yoktu.

"Hay sikeyim ben böyle işi !"

Diye küfretti kendi kendine.

Koridorun sonuna geldiğimizde Demir el fenerini yavaşça elektrik panosunun bulunduğu odaya çevirdi. Işık, duvarlarda kısa kısa gezinirken ben farkında bile olmadan ona biraz daha yaklaşmıştım. Karanlık hâlâ içimi sıkıştırıyor, her gölgede başka bir şey varmış gibi hissettiriyordu.

"Pano burada." dedi sakin bir sesle.

Ben cevap vermedim.

Veremedim.

Çünkü tam o sırada üst kattan gelen sert bir gürültü bütün binada yankılandı.

Tak!

Ardından metal bir şey sürüklenmiş gibi uzun bir ses duyuldu.

İçimdeki bütün cesaret tek bir saniyede dağıldı.

"Demir..."

Sesim fısıltıdan öteye gidememişti.

O ise el fenerini sesin geldiği yöne çevirdi.

"Kıpırdama."

Sanki kıpırdayabilecek durumdaymışım gibi...

Nefesimi tutmuş, karanlığın içinde görebildiğim tek şeye, yani onun omzuna bakıyordum.

Bir ses daha geldi.

Bu kez çok daha yakından.

Refleksle kolunu tuttum.

"İpek."

"Konuşma."

"Neden?"

"Sesini duyduğumda daha çok korkuyorum."

Kaşını kaldırdığını hissettim.

"Bu nasıl mantık?"

"Bilmiyorum!"

Tam o anda koridorun diğer ucunda bir gölge belirdi.

El fenerinin ışığı yetişmiyordu.

Sadece karanlığın içinde hareket eden bir siluet...

Kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başladı.

"Gördün mü?"

Sessizce başını salladı.

"Evet."

"Kim o?"

"Cevabını öğrenmek üzereyiz."

O bunu söyler söylemez gölge hızla bize doğru hareket etti.

Artık düşünemiyordum.

Çığlık atıp refleksle Demir'e sarıldım.

Kollarım istemsizce beline dolanmıştı.

Yüzümü göğsüne gömmüş, gözlerimi sımsıkı kapatmıştım.

"İpek..."

Sesi bu kez şaşkındı.

Ama beni itmedi.

Sadece bir eliyle omzumu tutup diğer eliyle el fenerini kaldırdı.

Işık gölgenin üzerine düştüğü anda...

"Patron?"

...

...

...

Yavaşça gözlerimi araladım.

Karşımızda elinde poşetlerle dikilen kişi...

Alaz'dı.

Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı.

Alaz önce bana baktı.

Sonra Demir'e.

Sonra tekrar bana.

Yüzündeki şaşkınlık yavaş yavaş yerini o meşhur sırıtışına bıraktı.

"Ben..."

Boğazını temizledi.

"...Yanlış zamanda mı geldim?"

O an ne yaptığımı fark ettim.

Gözlerim kocaman açıldı.

Kollarımı öyle hızlı geri çektim ki neredeyse dengemi kaybediyordum.

"Hayır!"

Sesim koridorda yankılandı.

"Yani..."

Dilim birbirine dolanmıştı.

"Şey..."

Alaz gülmemek için alt dudağını ısırıyordu.

"Patron..."

Demir gözlerini ondan ayırmadan konuştu.

"Üç saniyen var."

Alaz masum bir ifadeyle iki elini havaya kaldırdı.

"Yanlış anlama. Fotokopiler bitti. Dönerken ışıkların kapalı olduğunu görünce bir bakayım dedim."

Sonra bana doğru baktı.

"Dönerken de..."

Gülüşünü zar zor bastırdı.

"...çok tatlı bir manzaraya denk geldim."

Yanaklarımın yandığını hissediyordum.

"Alaz!"

"Tamam, tamam. Bir şey demiyorum."

Demir sonunda derin bir nefes verdi.

"Demiyor musun?"

"Yok."

"Kendine saklayabilecek misin?"

Alaz bu kez gerçekten düşündü.

"...Muhtemelen hayır."

Demir gözlerini kapatıp burnunun üzerinden yavaşça nefes verdi.

"Harika."

Alaz omzundaki poşeti hafifçe kaldırdı.

"Bu arada... gece acıkırsınız diye tatlı da aldım."

Bir an sessizlik oldu.

Sonra istemsizce gülmeye başladım.

Belki utandığımdan...

Belki de bütün o gerginliğin sonunda ilk kez rahatlayabildiğim için.

Demir başını iki yana salladı.

"Belli ki bu gece uzun geçecek."

Elektrikler çoktan gelmişti. Şirket yeniden eski sessizliğine kavuşmuştu ama ofisin içindeki hava değişmişti. Saat gece yarısını geçmişti ve yorgunluk hepimizin üzerine çökmüştü.

Alaz, fotokopi işini bitirdiğini büyük bir gururla anlatırken ben hâlâ önümdeki klasörlerle uğraşıyordum.

"Patron, var ya..." dedi göğsünü kabarta kabarta. "Hayatımda bu kadar fotokopi çekmemiştim."

Başımı kaldırıp ona baktım.

"Yazık olmuş."

"Niye?"

"Makine senden daha çok yorulmuştur."

Alaz ağzını açık bırakıp bana baktı.

"Furkan haklıymış."

"Ne konuda?"

"Sen gerçekten sinir bozucusun."

Sırıtarak önümdeki klasörü kapattım.

"Teşekkür ederim."

"Bu teşekkür edilecek bir şey değildi!"

Tam önümde duran dosyayı ona doğru fırlatıyormuş gibi yaptım.

Alaz refleksle geri çekildi.

"Şaka yaptım."

"Yapma öyle şakalar!"

"Niye?"

"Kalbim var benim."

"Merak etme Demir abi seni avutur."

Bir an sessizlik oldu.

Sonra Alaz dil çıkarıp arkasını döndü.

"Yakalarsam bittin sen!"

Bir anda yerimden fırladım.

"Gel de yakala!"

Klasörleri masaya bırakıp koridora doğru koşmaya başladım.

Alaz da kahkahalar atarak kaçıyordu.

Koridorun sessizliği bir anda ikimizin ayak sesleriyle dolmuştu.

"Dur!"

"Durmuyorum!"

"Bir yakalayayım seni!"

Tam köşeyi döndüğü anda hızımı artırdım.

"Nereye kaçıyorsun!"

Alaz son anda sağ tarafa geçti.

Ben ise duramadım.

Koştuğum hızla duvara doğru savruldum.

Her şey birkaç saniyede oldu.

Gözlerimi istemsizce kapattım.

"Of..."

diye mırıldanacakken...

Belime dolanan güçlü bir kol beni olduğum yerde durdurdu.

Vücudum sertçe geriye çekildi.

Dengemi kaybetmemem için beni tutan el, belimin tam üzerinde duruyordu.

Şaşkınlıkla gözlerimi açtığımda yüzümle duvar arasında yalnızca birkaç santimetre kaldığını fark ettim.

Biraz daha hızlı koşmuş olsaydım kesin çarpmıştım. Yavaşça arkamı döndüm.

Demir.

Bir eli hâlâ belimdeydi. Diğer elini ise duvara yaslanmıştı. Bakışları önce duvara, sonra bana kaydı.

"Koşmayı bitirdin mi?"

Utançtan ne diyeceğimi bilemedim.

"Ben..."

"Duvarla kavga etmeye mi gidiyordun?"

İstemsizce güldüm.

"Belki."

"Kaybederdin."

Tam o sırada arkamızdan tanıdık bir ıslık sesi duyuldu.

Alaz.

İki kolunu göğsünde birleştirmiş, bize öyle bir ifadeyle bakıyordu ki yer yarılsa da içine girsem diye düşündüm.

"Patron..."

dedi dudaklarını birbirine bastırarak.

"Refleksler maşallah."

Demir hiç dönmeden cevap verdi.

"Konuşma."

"Konuşmuyorum."

Bir saniye durdu.

"Sadece gördüğümü yorumluyorum."

Demir yavaşça elini belimden çekti.

"Alaz."

"Efendim?"

"Koş."

"Niye?"

"Çünkü birazdan seni ben kovalayacağım."

Alaz'ın yüzündeki sırıtış bir anda kayboldu.

"...Şaka yaptım ben."

"Ben yapmıyorum."

Alaz hiç düşünmeden arkasını dönüp koridorun diğer ucuna doğru koşmaya başladı.

"BİSMİLLAH !"

Koridoru onun sesi doldururken ben istemsizce gülmeye başladım.

Demir birkaç adım attıktan sonra durdu.

Başını hafifçe bana çevirdi.

"Gülme."

"Engel olamıyorum."

"Daha sonra sıra sana da gelir."

Gülüşüm yavaş yavaş kayboldu.

"...Ben de mi kaçayım?"

Alaz çoktan koridorun sonuna kadar kaçmıştı. Bir yandan arkasına bakıyor, bir yandan da kahkahasını tutamıyordu.

"Patron, vallahi bir daha dalga geçmeyeceğim!"

Demir onu birkaç saniye izledi. Sonra hiç beklemediğim şekilde başını bana çevirdi.

"Peki ya sen?"

Şaşkınlıkla kendimi işaret ettim.

"Ben mi?"

"Evet."

"Ben ne yaptım?"

"Güldün."

İstemsizce sırıttım.

"Suç mu?"

"Bazen."

Kaşımı kaldırdım.

"O zaman beni de mi kovalayacaksın?"

Sorusunu cevapsız bırakacağını düşünmüştüm.
Fakat dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıpırtı oluştu.

"Kaç."

Bir an yerimde kaldım.

"...Gerçekten mi?"

"Üçe kadar sayacağım."

Kalbim hızlanmıştı.

"Şaka yapıyorsun."

"Bir..."

"Demir."

"İki..."

"Tamam, tamam!"

Arkamı dönüp koşmaya başladım.

Koridorda ayak seslerim yankılanırken arkamdan gelen ağır ama kararlı adımları duyabiliyordum.

Gerçekten peşimden geliyordu.

"Yakalanırsan ceza iki katına çıkar."

"Bu haksızlık!"

"Hayat da öyle."

Kahkaha atarak yönümü değiştirdim. Köşeyi döndüğüm anda arkamı kontrol etmek için başımı çevirdim.

Büyük hata.

Nereye baktığımı unuttuğum için önümdeki sandalyenin ayağına takıldım. Nasıl olduğunu sormayın : bende bilmiyorum

"Dur !"

Ayağım kayınca dengemi tamamen kaybettim.

Yere düşeceğimi sandığım anda güçlü bir kol belime dolandı. Bu kez öyle sert çekilmişti ki bir adım bile atamadan kendimi Demir'in tam karşısında buldum. Aramızdaki mesafe nefeslerimizi hissedecek kadar azdı.

Belimdeki eli hâlâ çekilmemişti. Kalbimin sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Demir gözlerini gözlerimden ayırmadan hafifçe başını eğdi.

"Yakalandın."

Nefesimi toparlamaya çalıştım.

"...Ayağım takıldı."

"Biliyorum."

"Bırakabilirdin."

"Sonra başını masaya vururdun."

"Belki."

"Belki değil."

Sesinde yine o alışıldık ciddiyet vardı ama bu kez bakışları eskisi kadar sert değildi. İlk defa yüzüme bu kadar yakından bakıyordu. Saçımın yanağıma düşen bir tutamı gözümün önünü kapatınca, refleksle uzanacak gibi oldu.

Fakat eli havada bir an durdu.

Sanki bunu yapmaması gerektiğini hatırlamış gibi yavaşça geri çekildi.

Belimdeki tutuşunu da bıraktı.

"Bir dahaki sefere..."

dedi sakince.

"Koşmadan önce önüne bak."

Arkamızdan tanıdık bir ses yükseldi.

"Ayy..."

İkimiz de aynı anda döndük.

Alaz, koridorun diğer ucunda kollarını bağlamış bize bakıyordu.

"Ben beş dakika ortadan kayboldum..."

Başını iki yana salladı.

"...siz bayağı hızlanmışsınız."

Utancımdan yüzümü ellerimle kapattım.

"Alaz!"

"Tamam sustum."

İki saniye durdu.

"Şimdilik."

Saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Tek bildiğim şey, göz kapaklarımın her geçen dakika biraz daha ağırlaştığıydı.

Son klasörü de yerine yerleştirdiğimde derin bir nefes verdim. Parmaklarım kâğıt tozundan kurumuş, sırtım saatlerce aynı pozisyonda oturmaktan tutulmuştu. Bir an için başımı geriye yaslayıp tavana baktım. Şirket, gündüzkünden tamamen farklı görünüyordu. Koridorlarda yankılanan konuşmaların yerini ağır bir sessizlik almış, camlardan görünen şehir ışıkları geceyi çoktan teslim almıştı.

Demir masasının başından kalkıp önümde duran klasörlere kısa bir göz attı. Tek tek kontrol etti. Eksik arar gibi sayfaları çevirdi ama en sonunda klasörü usulca kapattı.

"Bitti."

Tek kelimelik o cümle bile kulağıma ödül gibi gelmişti.

Yerimden kalkmaya çalışırken dizlerim hafifçe sendeledi. Bütün gece ayakta kalmanın yorgunluğu sonunda kendini göstermeye başlamıştı. Masaya tutunarak dengemi sağladım.

Demir bunu fark etmişti.

Hiçbir şey söylemedi.

Sadece ceketini sandalyenin arkasından alıp omzuna attı ve kapıya yöneldi.

Ben de sessizce peşinden yürüdüm.

Koridor bomboştu. Binada bizden başka kimse kalmamıştı. Attığımız her adım, mermer zeminde hafifçe yankılanıyordu. Asansörün önüne geldiğimizde düğmeye bastı. Beklerken istemsizce esnedim. Esnememi bastırmaya çalışsam da başarılı olamamıştım.

Demir göz ucuyla bana baktı.

"Gözlerin kapanıyor."

İtiraz edecek hâlim bile yoktu.

"Biraz..."

Asansörün kapıları yavaşça açıldı. İçeri girip en arkaya yaslandım. Hareket ettiği anda gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım. Sadece birkaç saniye dinlenmek istemiştim.

Fakat yorgunluk benden hızlı davranmıştı.

Asansörün hafif sarsıntısıyla başım istemeden yana düştü.

Sonra sıcak ve sert bir şeye yaslandı. Ne olduğunu anlayamayacak kadar uykuluydum. Başımı kaldırmaya çalıştım ama gözlerim yeniden kapandı. Demir kıpırdamadı.

Asansör sessizce aşağı inmeye devam ederken ben, farkında bile olmadan başımı omzuna yaslamıştım. Kapılar açıldığında gözlerimi araladım. İlk hissettiğim şey utanç oldu. Hızla doğrulup birkaç adım geri çekildim.

"Uykum ağır bastı..."

Ne diyeceğimi bilemiyordum.

Demir ceketinin omzuna kısa bir bakış attı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.

"Arabaya kadar dayan."

Sesinde ne alay vardı ne de kızgınlık.

Sadece yorgun bir sakinlik...

Ben ise onun arkasından yürürken, az önce gerçekten omzuna yaslanıp yaslanmadığımı düşünüyordum.

Belki de uykudan hayal görmüştüm.

Ama kalbim...

Bunun hayal olmadığını söyleyecek kadar hızlı atıyordu.

_________________

Bu bölümü nasıl buldunuzzz ?

Bu saatte neden bölüm atıyorum bilmiyorum (03:57)

Yorumlarınızı okumayı sabırsızlıkla bekliyorum. Bol bol oy vermeyi ve düşüncelerinizi yazmayı unutmayın. Her yorum beni inanılmaz motive ediyor. 🫶🏻🤍

Sizce Demir'i kim aramıştı ?

Sizleri seviyorummmm 💋

(Insta hesabım : Noveria.a)

Bir sonraki bölümde görüşmek üzereeeee 🫶🏻😻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

11okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18