Bölümler 3Şu an: 2.BOLUM PROJE TELAŞI, KARABAŞ REHİNELERİ VE JÜRİ KÜRSÜSÜ
- 1 GİRİŞ67 kelime
- 2 1.BÖLÜM3.247 kelime
- 3 2.BOLUM PROJE TELAŞI, KARABAŞ REHİNELERİ VE JÜRİ KÜRSÜSÜ1.980 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
2. BÖLÜM
PROJE TELAŞI, KARABAŞ REHİNELERİ VE JÜRİ KÜRSÜSÜ
“Bazen hayat, en güzel şeyleri yetişmeye çalışırken karşımıza çıkar.”
— @the.songülll
Dikiş makinesinin çıkardığı son sesle birlikte derin bir nefes aldım. Sonunda çalışıyordu.
Gökhan ise makinenin başında hâlâ sakin sakin son kontrollerini yapıyordu. Elindeki tornavidayı kenara bırakıp kabloyu bir kez daha kontrol etti. Sanki az önce benim için dünyanın sonu olan şeyi, sanayide her gün karşılaştığı sıradan bir problemmiş gibi çözmüştü.
— Çalıştı!
Gökhan başını kaldırıp bana baktı.
— Çalışması gerekiyordu zaten.
— Ama sen yaptın.
— Ben yapmadım. Makine çalıştı.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Gökhan, bütün mahalle senin bozulan şeyleri tamir ettiğini biliyor. Şimdi mütevazı olmanın sırası mı?
Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme oluştu.
— Senin kadar konuşan bir makineyle ilk defa uğraşıyorum.
Elimi göğsüme koydum.
— Ben çok mu konuşuyorum?
— Saymadım.
— Say istersen.
— Vazgeçtim.
Kollarımı göğsümde birleştirip suratımı astım.
— Çok ayıp.
Gökhan tekrar makineye döndü.
— Bir daha kabloyu böyle sıkıştırma. Isınırsa yine sorun çıkar.
— Ben sıkıştırmadım.
Başını kaldırıp bana baktı.
O bakışı tanıyordum.
— Larin.
— Tamam, belki biraz.
— Biraz mı?
— Çok azıcık.
Başını iki yana salladı.
— Sen hiç değişmemişsin.
— Sen de çok değişmişsin sanki.
— Ben gayet normalim.
— Evet, özellikle insanlarla uğraşırken yüzündeki o “sabır taşıyorum” ifadesi çok normal.
Güldü.
Sonra makineye yeniden baktı.
— Benim sanayide bozulan motorları toparlamam kolay da... yıllar önce birinin düşürdüğü şeyleri toparlamak hâlâ zamanımı alıyor, Uğur Böceği.
Bir an sustum.
Uğur Böceği.
Çocukluğumdan beri yalnızca onun kullandığı o isim, yıllar geçmesine rağmen hâlâ yüzümü kızartmayı başarıyordu.
— Ben ne düşürmüşüm?
Gökhan bana baktı.
— Şu an saymaya kalkarsam akşam olur.
— Çok komiksin.
— Biliyorum.
Tam ona cevap verecektim ki babamın sesi dükkânın diğer tarafından geldi.
— Gökhan! Makineyi yaptın mı oğlum?
Gökhan başını kaldırdı.
— Yaptım Nuri Usta.
— Allah razı olsun oğlum!
Ben de rahat bir nefes aldım.
Tam geri çekilecektim ki dirseğim arkamdaki rafa çarptı.
Raf sallandı.
Bir saniye sonra düğmeler, iplik makaraları ve küçük kutular yere saçıldı.
Olduğum yerde kaldım.
Gökhan yere baktı.
Sonra bana.
— Ben bir şey söylemeyeceğim.
Yere baktım.
— Bence hiç söyleme.
— Aynı fikirdeyiz.
---
O gece odamda ışık hâlâ yanıyordu.
Masamın üzerinde kumaşlar, iplikler, makaslar ve çizimler birbirine girmişti. Ortadaysa günlerdir üzerinde uğraştığım zümrüt yeşili elbise duruyordu.
Bu elbise benim için sadece bir okul projesi değildi.
Her dikişinde saatlerim vardı.
Her ayrıntısında sabrım.
Ve tabii biraz da uykusuzluğum.
Kumaşı bir kez daha kontrol ettim.
Bir dikiş hafif yamuk görünüyordu.
— Olmadı.
İpi yeniden elime aldım.
Düzelttim.
Bir daha baktım.
— Şimdi oldu.
Sandalyeye yaslandım.
Sadece beş dakika dinlenecektim.
Gerçekten.
Sadece beş dakika.
Başımı masanın üzerine koydum.
Gözlerimi kapattım.
Ve...
Uyuyakaldım.
---
— YANGIN VAR!
Yerimden öyle bir sıçradım ki kalbim göğsümden çıkacak sandım.
— NE?!
Kapının önünde Can vardı.
Ve gülmemek için kendini zor tutuyordu.
— Yangın var dedim!
Odaya baktım.
— Nerede?!
Can kahkahayı bastı.
— Beyninde.
— CAN!
Gülmekten iki büklüm olmuştu.
— Abla, saat kaç biliyor musun?
Telefonuma baktım.
Gözlerim büyüdü.
— Ben bittim!
— Daha bitmedin.
— Bitmediysem neden beni uyandırdın?!
— Jürin vardı ya.
Bir anda ayağa fırladım.
— JÜRİ!
Sandalyeyi o kadar hızlı ittim ki arkamdaki yatağa çarptı.
Can kapının yanında hâlâ gülüyordu.
— Başarılar abla!
— Can, bir gün seni gerçekten öldüreceğim!
— Önce yetiş jüriye!
— Sen beni niye daha önce uyandırmadın?!
— Çünkü uyuyordun.
— Onu ben de biliyorum!
— E o zaman niye soruyorsun?
— Can!
— Tamam tamam, kızma. Ama bence bugün birinci olursan bana bir şey ısmarlamalısın.
— Neden?
— Seni uyandırdım.
— Sen beni korkuttun!
— Ama uyandırdım.
— Bir şey isteme hakkını kaybettin.
— O zaman başarılar dileğim de yok.
— CAN!
Kahkahasını tutarak odadan uzaklaştı.
Ben de elbiseye yöneldim.
Tam kapıya çıkacakken annemin sesi mutfaktan geldi.
— Larin! Bir şeyler ye kızım!
— Vaktim yok anne!
Şerife Sultan elinde ekmekle karşıma çıktı.
— Aç gitme. Al bunu.
Ekmeği kaptım.
— Sağ ol anne!
— Yolda ye. Sonra yine miden ağrıyor.
— Tamam!
Kapıya yöneldim.
Can'ın sesi yine arkamdan geldi.
— Abla!
— Ne?!
— Elbisen!
Bir anda durdum.
— Ay!
Elbise kılıfını kaptığım gibi kapıdan çıktım.
Arkamdan Can'ın sesi geldi.
— Birinci olursan bana dondurma!
— OLURSAM DÜŞÜNÜRÜM!
— Söz mü?
— CAN, GEÇ KALIYORUM!
---
Mahallenin taşlı yolundan aşağı doğru koşarken tek düşündüğüm şey üniversiteye zamanında yetişmekti.
Bir elimde elbise kılıfı, diğer elimde annemin verdiği ekmek vardı.
Tam otobüs durağına yaklaşmıştım ki arkamdan bir havlama duydum.
Döndüm.
Karabaş.
Mahallenin kendisini mahalle sahibi sanan köpeği.
— Hayır.
Karabaş bana doğru koşuyordu.
— Karabaş, bugün olmaz.
Sanki beni dinliyormuş gibi bir hâli vardı.
Yoktu.
Doğrudan elbise kılıfına yöneldi.
— Karabaş!
Kılıfı yukarı kaldırdım.
Karabaş zıpladı.
— Bırak onu!
Bırakmadı.
Kılıfın ucunu ağzına almış, resmen benimle çekiştiriyordu.
— Bak, anlaşabiliriz.
Karabaş kuyruğunu salladı.
— Sana ne verebilirim?
Bir an elimdeki ekmeğe baktım.
Sonra içindeki peynire.
Karabaş'a baktım.
— Peynir?
Karabaşın kulakları dikildi.
— Hah! Anlaştık.
Ekmeğin içinden biraz peynir koparıp yere bıraktım.
Karabaş kılıfı bıraktı.
Ben de hemen kılıfı kaptım.
— Teşekkür ederim.
Karabaş peynirini yerken ben arkamı dönüp koşmaya başladım.
Otobüse son anda yetiştim.
Koltuğa oturduğumda nefes nefeseydim.
Elbise kılıfını açıp kontrol ettim.
Bir köşesinde hafif bir diş izi vardı.
Gözlerimi kapattım.
— Bugün beni gerçekten sınayacaklar.
---
Üniversiteye girdiğimde Selin ve Mert beni bekliyordu.
Selin'i uzaktan bile tanımamak mümkün değildi. Omuzlarına kadar gelen kızıl saçları, her zamanki enerjik hâli ve daha beni görür görmez konuşmaya başlayan tavrıyla olduğu yerde duruyordu.
Yanındaki Mert ise fotoğraf makinesini omzuna asmıştı. Kumral saçları biraz dağınıktı. Yüzündeki sakin ifade, Selin'in tam tersiydi. Ama onu tanıyan herkes, o sakinliğin altında ne kadar şakacı olduğunu bilirdi.
Selin beni görür görmez el salladı.
— Nihayet!
Nefesimi düzene sokmaya çalışarak yanlarına gittim.
— Karabaş yüzünden.
Selin kaşlarını kaldırdı.
— Yine mi?
— Elbiseyi rehin aldı.
Mert kahkahayı bastı.
— Köpek bile projene el koymuş.
— Gülme!
— Ben olsam bunu jüriye anlatırdım.
— Mert!
— Ne var? İlham kaynağı.
Selin elbise kılıfına baktı.
— Hasar var mı?
— Küçük bir diş izi.
Mert başını salladı.
— Bence bunu koleksiyonun hikâyesine eklemelisin.
Ona baktım.
— Senin her şeye bir fikrin var.
— Fotoğrafçıyım. Fikrim olmak zorunda.
Selin araya girdi.
— Hayır, senin her şeye fikrin var çünkü susmayı bilmiyorsun.
Mert ona döndü.
— Sen konuşuyorsun diye benim konuşma hakkımı elimden alamazsın.
— Alırım.
— Alamazsın.
— Alırım.
İkisine baktım.
— Daha jüriye girmeden beni yordunuz.
Selin güldü.
Selin ile Mert'in arkadaşlığı zaten böyle başlamıştı.
Bir gün Selin elindeki çayı yanlışlıkla Mert'in üzerine dökmüş, Mert'in gömleğine bakıp sinirlenmesini beklerken Mert fotoğraf makinesini çıkarıp:
— Soyut sanat olmuş.
demişti.
Selin önce ne diyeceğini bilememiş, sonra kahkahaya boğulmuştu.
O günden sonra da birbirlerinden kurtulamamışlardı.
Bazen birbirlerini sinir ederlerdi.
Bazen birbirlerine fikir verirlerdi.
Ama ne olursa olsun, yan yana geldiklerinde ortamın sessiz kalma ihtimali yoktu.
---
Elbiseyi açtığımda Melis de yanımıza geldi.
Melis her zamanki gibi dikkat çekiciydi. Uzun sarı saçları, özenli kıyafeti ve kendinden emin tavrıyla etrafındaki insanların dikkatini kolayca üzerine çekiyordu.
Elbiseme baktı.
— Sonunda yetişebildin.
— Evet.
Melis elbiseyi biraz daha dikkatli inceledi.
— Mahalle terzisi işi gibi duruyor.
Kaşlarımı çattım.
— Mahalle terzisi işi ne demek?
— Yanlış anlama. Detayları güzel ama biraz fazla...
Cümlesini tamamlamadı.
Selin hemen araya girdi.
— Fazla ne?
Melis omuz silkti.
— Fazla el emeği.
Mert kaşını kaldırdı.
— El emeği olması kötü bir şey mi?
Melis ona baktı.
— Ben öyle demedim.
— Ama öyle söyledin.
Selin bana döndü.
— Bence sen devam et. Elbisen güzel.
Mert de başını salladı.
— Özellikle dikişleri.
Gülümsedim.
— Teşekkür ederim.
Tam o sırada Melis elbisenin iç tarafına baktı.
Kaşları çatıldı.
— Şurada bir şey var.
— Nerede?
Hemen kumaşı çevirdim.
İç tarafta koyu renkli bir leke vardı.
Bir an nefesim kesildi.
— Hayır...
Selin yanıma geldi.
— Ne oldu?
— Bu yağ.
Mert eğilip baktı.
— Motor yağına benziyor.
Aklıma tek bir kişi geldi.
Gökhan.
Dün gece makinenin yanında...
— Ben bittim.
Selin hemen koluma girdi.
— Dur. Daha hiçbir şey bitmedi.
— Elbisenin içine yağ bulaşmış!
— Çözüm bulacağız.
— Jüriye böyle çıkamam.
Gözlerimin dolduğunu hissettim.
Selin beni hemen lavaboya götürdü.
Mert de arkamızdan geldi.
— Önce sakin olun. Suyla hemen ovalamayın.
Selin ona döndü.
— Neden?
— Yağı kumaşa daha fazla yayabilirsiniz.
— Peki ne yapacağız?
Mert omuz silkti.
— Bir şey bulacağız.
Selin bana baktı.
— Görüyorsun, herkes çözüm arıyor. Sen de ağlamayı bırak.
— Ağlamıyorum.
— Gözlerin ağlıyor.
— Gözlerimin haberi yok.
Selin güldü.
Ben ise aynadaki yansımama baktım.
Gerçekten ağlayacak gibiydim.
Tam o sırada telefonum çaldı.
Ekrana baktım.
Arayan:
Motorcu Bey 🔧
Evet.
Gökhan'ı böyle kaydetmiştim.
“Gökhan” fazla normaldi.
“Gökhan Karadağ” fazla resmiydi.
“Baş Belam” ise annem telefonumu görürse açıklaması zor olabilirdi.
O yüzden Motorcu Bey.
Telefonu açtım.
— Efendim?
Gökhan'ın sesi geldi.
— Uğur Böceği, dün makinenin yanında elbiseni de bırakmıştın.
Sesini duyar duymaz sinirim yeniden yükseldi.
— Elbiseme yağ bulaştırdın!
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
— Ne?
— Yağ!
— Tamam, önce sakin ol.
— Nasıl sakin olayım?
— Leke nerede?
Tarif ettim.
Gökhan birkaç saniye düşündü.
— Çok ovalama.
— Ne yapacağım?
— Önce uygun bir yöntemle çıkarmayı dene. Kumaşa da dikkat et. Olmazsa kuru temizlemeye götür.
Selin bana bakıyordu.
Ben de söylenenleri uygulamaya başladım.
Bir süre sonra leke belirginliğini kaybetti.
Gözlerim büyüdü.
— Gitti.
Selin hemen yanıma geldi.
— Gerçekten mi?
— Gitti!
Mert de gülümsedi.
— Demek Motorcu Bey sadece motor tamir etmiyormuş.
Telefonu kapatmadan önce Gökhan'a döndüm.
— Gökhan?
— Efendim?
— Sana bir iyilik borçlandım.
— Borçlanmadın.
— Borçlandım.
— Peki.
Bir an düşündüm.
— Bana kocaman bir dondurma ısmarlayacaksın.
Güldü.
— İstersen iki tane.
— Sen önce motorcu olmaktan çık da dondurmacı ol.
— Önce sen şu jüriyi kazan.
Sesi biraz daha yumuşadı.
— Yaparsın Uğur Böceği.
Telefon kapandı.
Bir süre ekrana baktım.
Selin kaşlarını kaldırdı.
— Ne?
— Hiç.
— Niye gülümsüyorsun?
— Gülümsemiyorum.
Mert araya girdi.
— Gülümsüyorsun.
— Siz ikiniz bugün benimle uğraşmayı bırakacak mısınız?
Selin güldü.
— Hayır.
---
Jürinin karşısına çıktığımda ellerim titriyordu.
Ama elbiseme baktığım anda bütün geceyi hatırladım.
Saatlerce yaptığım dikişleri.
Uykusuz kaldığım geceyi.
Annemin verdiği ekmeği.
Can'ın yangın şakasını.
Karabaş'ın elbiseyi rehin alışını.
Selin ve Mert'in telaşımı azaltmaya çalışmasını.
Melis'in eleştirilerini.
Ve Gökhan'ın telefondaki sakin sesini.
Derin bir nefes aldım.
Sonra konuşmaya başladım.
Tasarımımı, kullandığım kumaşı, dikiş ayrıntılarını ve elbisenin arkasındaki düşüncemi anlattım.
Bu kez sesim titremiyordu.
Çünkü bu elbisenin her yerinde benim emeğim vardı.
Jüri üyeleri kendi aralarında kısa bir değerlendirme yaptı.
Sonunda sonuç açıklandı.
— Birincilik... Larin Uğur.
Bir an olduğum yerde kaldım.
Gerçekten benim adımı mı söylemişlerdi?
Selin bana sarıldı.
— Ben sana demiştim!
Mert alkışlayarak:
— Karabaş'ın ısırdığı elbise birinci oldu!
dedi.
Gülmeye başladım.
Melis ise birkaç metre ötede sessizce duruyordu.
Yüzündeki ifadeyi tam anlayamadım.
Belki şaşırmıştı.
Belki kendi sonucunu düşünüyordu.
Belki de sadece yorulmuştu.
Ben ise o an sadece kazandığımı düşünüyordum.
Başarmıştım.
---
Akşamüstü mahalleye döndüğümde annemin sabah verdiği ekmeğin yarısı hâlâ elimdeydi.
Karadağ Otomotiv'in önünde Gökhan'ı gördüm.
Yanına gittim.
— Motorcu Bey!
Başını kaldırdı.
— Hayırdır Uğur Böceği?
Elimdeki ekmeği ona uzattım.
— Bu senin.
Kaşlarını kaldırdı.
— Bu ne?
— Teşekkür hediyesi.
— Sandviç mi?
— Yarısı.
— Çok cömertsin.
Gülümsedim.
— Birincilik kazandım.
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
Gururlu görünüyordu.
— Ben biliyordum.
— Nereden biliyordun?
Elindeki sandviçe baktı.
Sonra bana.
— Çünkü sen başladığın hiçbir şeyi yarım bırakmazsın.
Bir an sustum.
Sonra gülümsedim.
— Güzel söyledin.
— Bazen güzel şeyler de söyleyebiliyorum.
— Çok nadir.
— Kıymetini bil.
Güldüm.
Uzaklardan ezan sesi geliyordu.
Mahallenin akşamı yavaş yavaş sessizleşiyordu.
Elbise kılıfı elimdeydi.
Bütün günün telaşı sanki birkaç dakika içinde geride kalmıştı.
Belki bazı günler hiçbir şey planladığın gibi gitmiyordu.
Bir dikiş makinesi bozuluyor, bir köpek elbiseyi rehin alıyor, bir yağ lekesi saatlerce verdiğin emeği tehlikeye atıyordu.
Ama bazen bütün o yanlışların arasında doğru bir an çıkıyordu karşına.
O gün benim doğru anım neydi bilmiyordum.
Belki kazandığım birincilikti.
Belki arkadaşlarımın yanımda olmasıydı.
Belki annemin sabah verdiği ekmek.
Belki de yıllardır aynı mahallede karşıma çıkıp duran birinin, telefonda bana sadece iki kelime söylemesiydi.
“Yaparsın Uğur Böceği.”
Belki bazı hikâyeler yanlış zamanda başlamazdı.
Sadece doğru zamanı beklerdi.
Bölüm etkileşimi
