2. bölüm / 3
YANLIŞ ALARMLAR DOĞRU ZAMAN1.BÖLÜM
Bölümler 3Şu an: 1.BÖLÜM
- 1 GİRİŞ67 kelime
- 2 1.BÖLÜM3.247 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2.BOLUM PROJE TELAŞI, KARABAŞ REHİNELERİ VE JÜRİ KÜRSÜSÜ1.980 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Bazı aşklar çocuklukta başlar; insan büyüdüğünü sanırken, kalbi hâlâ aynı sokağın köşesinde onu bekler.”
—@ the.songülll
Dikiş Makinesinin Şarkısı ve Salçalı Hayaller
Odama giren şey ikindi güneşi falan değildi; penceremin ahşap panjurlarından sızan o tembel sabah ışığıydı. Ama benim için zamanın hiçbir önemi yoktu çünkü ben... Derin bir uykunun kucağında, yastığıma salyalarımı akıtmakla meşguldüm.
Rüyamda ne görüyordum bilmiyorum ama yanağımdan süzülen o tatlı ıslaklık yastığın kılıfına iyice işlemişti. Üzerimde kendi ellerimle günlerce uğraşıp diktiğim, Orta Çağ konseptli, kolları dökümlü, bilekleri ince dantel işlemeli uzun beyaz bir gece elbisesi vardı. Yatakta öylece serilmiş yatarken kendimi bir prenses, hatta yemyeşil bir ormanda süzülen büyüleyici bir su perisi gibi hissediyordum. Yani... En azından aynaya bakana kadar! Dışarıdan bakan biri için ise yastığa yapışmış saçları, yanağındaki salya izi ve dökülen kakülleriyle tam bir uyku budalasıydım.
Derken o büyüleyici peri masalı, kapıma vurulan sert darbelerle darmadağın oldu.
"LARİN! Saatin kaç olduğundan haberin var mı senin kızım?! Akşama dersin var, babanın dükkânda işler birikti, sen hâlâ uykunun koynundasın!"
Annem... Yani mahallenin meşhur Şerife Sultan'ı! Merdivenleri bir fırtına gibi tırmanan ayak sesleri odamın kapısında son bulduğunda gazabı kapıyı zorluyordu.
"Kalktım! Uyandım uyandım yeminlen Sultanım, valla uyandım!"
Telaşla yataktan fırlamaya çalıştım ama fırlayamadım. Çünkü o peri gibi hissettiren uzun beyaz geceliğimin etekleri, yorganın kıvrımına ve akşamdan yere bıraktığım çizim dosyasının kapağına dolanmıştı. Yerin çekim kuvveti beni adeta bir mıknatıs gibi çağırıyordu!
BAM!
"Ah! Kafam... Komidin, seni buraya kim koydu ya?!"
Başımı komidinin köşesine çarpmamla birlikte çıkan ses, odanın dışında yankılandı. Alnımı tutarak, uzun beyaz geceliğimin içinde yerde büzüşmüş halde kalakaldım. Birkaç saniye önce periydim, şimdi ise komidinle nakavt olmuş bir sakar!
Tam o sırada kapı aralandı. İçeri giren annem değil, mahallemizin bitmeyen belası, benden üç yaş küçük olan kardeşim Can'dı. Elinde tuttuğu yarıya kadar yenmiş elmayla kapı eşiğine yaslandı. Bana yerdeki bir uzaylıya bakarmış gibi baktı, ardından o sinir bozucu sırıtışını yüzüne yerleştirdi.
"Abla," dedi elmasından kocaman bir ısırık alarak. "Yine yerçekimiyle bir hesaplaşma içindesin bakıyorum. Geceliğinle de tam bir hortlağa benzedin yalnız. Komidin sana n'aptı Allah aşkına? Sabah sabah eşyalarla kavgaya tutuşan tek insan sensin."
"Can... Bak tam şuram ağrıyor," dedim alnımı gösterip gözlerimi kısarak. "Bana bakıp pis pis sırıtacağına git bana mutfaktan buz getir! Yoksa o elmayı kafana fırlatırım!"
"Annem aşağıda fırından yeni çıkan börekleri diziyor abla. Eğer iki dakikaya aşağı inmezsen buz yerine annemin merdanesini yiyeceksin, benden söylemesi," dedi ve arkasını dönüp merdivenlerden koşa koşa indi. İnerken de arkasından bağırıyordu: "ANNE! LARİN ABLAM YİNE YERDE YATIYOR, BİLEREK KALKMIYOR!"
"Can! Hain kardeş! Terörist!" diye arkasından cırt bir sesle bağırdım.
Ayağa kalkıp aynanın karşısına geçtim. Yanağımdaki salya izini elimle silerken alnımdaki kızarıklığa baktım. Kaküllerimi yukarı üfleyip düzelttim. Beyaz uzun geceliğim üzerimde sallanırken kendime baktım. "Olsun," dedim gözlerimi parlatarak. "Bugün o zümrüt yeşili elbise bitecek. Moda tasarımı bölümünün altını üstüne getireceğim. Hiçbir sakarlık, hiçbir komidin beni durduramaz!"
Geceliğimi çıkarıp hemen kendi diktiğim pastel pembe, fırfırlı eteğimi ve üzerime bol gelen krem rengi kazağımı geçirdim. Saçlarımı alelacele bir mandal tokaya hapsettim. Odadan çıkarken yine ayağım kapının eşiğine takıldı ama bu sefer düşmedim, ustaca bir manevrayla dengemi sağladım!
"Ha şöyle!" dedim gururla. "Teğet geçtik."
Ahşap merdivenlerin gıcırtısı eşliğinde aşağı indiğimde, mutfaktan yükselen kızarmış hamur ve taze demlenmiş çay kokusu adeta aklımı başımdan aldı. Amasya’nın o eski konağındaki mutfağımız, evimizin en canlı yeriydi. Duvarda bakır bakraçlar, pencere kenarında annemin gözü gibi baktığı fesleğenler ve ortada üzerinde ekose örtü olan kocamamaaan bir ahşap masa...
Masanın başında, gözlüğünü burnunun ucuna indirmiş, yerel gazeteyi okuyan babam Nuri Usta oturuyordu. Ak düşmüş bıyıklarının altından gülümsedi beni görünce.
"Ooo, bizim küçük sanatkâr nihayet lütfedip uyanmış," dedi babam, tatlı bir takılmayla. "Günaydın benim güzel kızım."
"Günaydın babacığım!" deyip hemen yanına sokuldum, tonton yanağına kocaman bir öpücük kondurdum.
Tam o sırada mutfak tezgâhının başında fırtına gibi esen annem, yani mahallemizin yegâne hükümdarı Şerife Sultan, elindeki fırın eldivenleriyle arkasını döndü. Balık etli bedenini hafifçe yana yatırıp, tülbendinin altından süzülen çatık kaşlarıyla bana baktı.
"Kızım senin hiç saatin yok mu?" dedi annem, elindeki sıcak tepsiyi masanın ortasına bırakırken. Tepside cızırdayan fırın poğaçaları duruyordu. "Sevim Teyzen sabahın köründe karşı pencereden bağırdı, 'Şerife senin kızın elbiseleri bitti mi, bizim gelin adayına da bir şey diktirsek' diye. Kadına ne diyeceğimi bilemedim!"
"Aman anne ya, Sevim Teyze de sanki moda haftasına hazırlanıyor," diye araya girdi Can. Sandalyesinde geriye yaslanmış, çayına dördüncü şekeri atıyordu. Kıvırcık saçları yine darmadağındı. "Ablam daha kendi kıyafetlerinin söküğünü dikemiyor, Sevim Teyze'nin gelinine elbise dikse kız düğünden önce kaçar!"
"Can!" diye cırladım, masadaki ekmek bıçağına doğru hamle yaparak. "Sen benim Moda Tasarımı bölümünde dereceye oynadığımı bilmiyorsun galiba? O zümrüt yeşili elbiseyi bir görsen aklın çıkar senin!"
Babam gazeteyi katlayıp masaya koydu. Sonra tezgâhın önünde tepsileri düzenleyen anneme baktı. Gözlerinin içi parlayarak, hayranlık dolu bir ses tonuyla konuştu: "Bırak kızım kardeşini, o ne anlasın zarafetten. Annenin gençliğinde giydiği o ilk yeşil pazen elbiseyi hatırlıyorum da... Ah Şerife'm, o gün bu gündür gözüm senden başkasını görmez oldu. Tıpkı bir ay parçasıydın."
Annem elindeki tahta kaşığı havaya kaldırıp babama doğru salladı, yüzündeki hafif kızarıklığı gizlemek için kaşlarını daha da çattı: "Aman Nuri! Sabah sabah başlama yine süslü laflarına! Çocukların yanında ne biçim konuşuyorsun sen öyle? Geç gazeteni oku, çayın soğuyacak!"
"Ne yapayım hanım?" dedi babam bıyık altından gülerek. "Gerçekleri söylemek de mi suç bu evde? Kalbimdeki yerin hiç değişmedi ki..."
"Ay Nuri, hadi hadi! İşe geç kalacaksın, bırak şimdi romantik lafları!" diyerek babamı tersledi annem, ama gözlerini kaçırıp önündeki örtüyü düzeltmesinden ne kadar mutlu olduğu belliydi.
"Tamam tamam, uzatmayın," dedi annem konuyu değiştirmek için elime sıcak poğaçalarla dolu bir tabak tutuşturarak. "Larin, şu poğaçaların üzerine biraz pudra şekeri serp de Hüseyin Amcan gelsin. Adam çayın yanında tatlı bir şey arıyor biliyorsun. Bak dolaptaki kavanozda."
"Hemen Sultanım!" dedim, kendimi kanıtlama hırsıyla öne atılarak.
Ahşap erzak dolabına doğru koştum. En üst rafta duran iki tane birbirine benzeyen cam kavanoz vardı. Biri pudra şekeriydi, diğeri ise... annemin geçen hafta kendi elleriyle hazırladığı sarmısaklı tuzlu nişasta karışımı!
Işık gözümü aldığı için hiç etiketine bakmadan kavanozlardan birini kaptım. Büyük bir özveriyle, adeta bir İtalyan şef edasıyla poğaçaların üzerine bolca serpmeye başladım. Beyaz tozlar poğaçaların üzerinde kar taneleri gibi süzülürken içimden kendimce bir melodi mırıldanıyordum.
Tıp tıp tıp... Mükemmel oldu!
"İşte bu!" dedim gururla tabağı masanın ortasına koyarak. "Sanat sadece kumaşta değil, mutfakta da yapılır!"
Tam o sırada mutfak kapısı aralandı ve içeri mahallemizin emektar kahvecisi, babamın en yakın dostu Hüseyin Amca girdi. Kasketini hafifçe kaldırıp selam verdi. "Hayırlı sabahlar Nuri, hayırlı sabahlar Şerife Hanım."
"Ooo Hüseyin Gel, gel! Larin tam sana göre poğaça yaptı, bak sıcak sıcak," dedi babam.
Hüseyin Amca bastonunu masaya yaslayıp oturdu. Tabağın üzerinden en bol beyaz tozlu poğaçayı seçti. "Eline sağlık Larin kızım, senin hamurun lezzetli olur," deyip kocaman bir ısırık aldı.
Bir iki saniye sürdü...
Hüseyin Amca’nın gözleri aniden yuvalarından fırladı. Kasketi kafasından düşecek gibi oldu. Yüzü önce kırmızıya, sonra mor renge döndü. Öksürmeye başlarken bir yandan da eliyle ağzını kapatmaya çalışıyordu.
"Öhöö! Öhöö! Nuri... Bu ne lan?! Tatlı poğaça diye bana tuzlu sarmısaklı çimento mu yedirdiniz?!"
Annem aniden yerinden fırladı: "Ney?!"
Can sandalyesinden düşecek kadar şiddetle gülmeye başladı. Babam ise gözlüğünü çıkarıp şaşkınlıkla tabağa baktı. Ben ise elimde pudra şekeri sandığım kavanozla kalakaldım. Yavaşça kavanozun kapağını burnuma götürüp kokladım...
Sarmısak ve kaya tuzu kokusu!
"Eyvah..." diye fısıldadım, yüzüm aniden alev alev yanmaya başlarken. "Ben... Ben galiba pudra şekeri yerine annemin turşu nişastasını serptim..."
"LARİN!" diye gürledi annem mutfağın ortasında. "Yine mi kızım?! Adamı zehirledin sabah sabah!"
"Vallahi bilerek olmadı Sultanım! Kavanozlar birbirinin ikizi gibiydi!" dedim geri geri adımlar atarak.
"Kızım sen bu kafayla dikiş makinesinin başına geçersen o elbiseyi zümrüt yeşilinden acılı şalgama çevirirsin!" dedi Can, hâlâ gülmekten katılırken.
"Gülme sen de terörist kardeş!" diye bağırdım.
Hüseyin Amca bir dikişte koca bir bardak suyu bitirip derin bir nefes aldı. "Ah Larin kızım ah... Senden gelin alan yandı, vallahi yandı. Yemeğe şeker, tatlıya tuz atarsın sen!"
Yüzümün kızarıklığı kulaklarına kadar yayılmıştı. Ahşap mutfak sandalyesine çöktüm, kaküllerimi yukarı doğru sinirle üfledim. Aferin Larin, dedim kendi kendime. Güne harika bir başlangıç! Önce komidinle kavga et, sonra mahallenin büyüğünü zehirle!
Mutfaktaki "sarmısaklı poğaça" krizini annemin Hüseyin Amca’ya alelacele pişirdiği taze yumurtalı bazlamayla teğet geçtikten sonra, babamla birlikte mahallenin tarihi taş sokaklarına çıktık.
Amasya’nın daracık, cumbalı konaklarının arasından süzülen sabah güneşi, Yeşilırmak’ın üzerindeki sis perdesini yeni yeni dağıtıyordu. Mahalle sabahın ilk ışıklarıyla uyanmıştı.
"Hayırlı işler Nuri Usta! Larin kızım günaydın!" diye bağırdı fırının önünden Fırıncı Ahmet Abi. Babam gülümseyerek elini göğsüne koydu, "Sağ olasın Ahmet, hayırlı bereketli tezgahlar!" dedi.
Biraz ileride Kasap Halil Amca dükkanın önünü süpürüyordu. "Nuri Usta, çay demlendi, bir bardak koyayım mı?" diye seslendi. Babam, "Eline sağlık Halil, dükkanı açalım da geliriz birazdan!" diyerek neşeyle selam verdi. Karşı cumbadan Sevim Teyze yine kafasını uzatmış, "Nuri, Şerife’ye söyle o mor tülbendi bana ayırsın!" diye tembihliyordu. Babam her zamanki babacan esnaf nezaketiyle mahalleliyi selamlayarak yürüyordu.
Babam Nuri Usta, bir elinde eski deri çantası, diğer elinde ise annemin kapıdan çıkarken eline tutuşturduğu küçük sefer tasıyla yanımda yürüyordu. Yüzünde öyle huzurlu bir tebessüm vardı ki...
"Baba," dedim koluna girip başımı omzuna hafifçe yaslayarak. "Annem sana giden yolda az önce beni merdaneyle kovalıyordu ama sefer tasının içine en sevdiğin vişne reçelini koymayı unutmamış."
Babam durdu. Ak düşmüş bıyıklarının altından gözleri ışıl ışıl parlayarak arkamızda kalan konağın ikinci kat penceresine baktı. Annem tülbendini düzeltmiş, pencereden bizi izliyordu. Babam göz göze geldikleri an elini kalbinin üzerine koyup anneme hafifçe başıyla selam verdi. Annem ise o çatık kaşlı halinden sıyrılıp yanakları al al olarak pencerenin perdesini çekiverdi.
"Kızım..." dedi babam, yürümeye devam ederken sesindeki o derin aşık tonuyla. "Annen bu dünyadaki en güzel fırtınadır. Bazen gürler, bazen yağar ama bilirim ki arkasından açan güneş sadece benim içimi ısıtır. 30 yıl oldu Larin... Ben o gözlere ilk günkü gibi sevdalıyım. Bir kadının kızgınlığı bile buram buram sevgi kokar mı? Şerife’ninki kokar işte."
İçim sıcacık oldu. "Keşke..." diye mırıldandım içimden. "Keşke ben de bir gün bana böyle bakacak, sakarlıklarıma rağmen gözlerinin içi parlayacak birini bulabilsem..."
Tarihi terzihanemizin ahşap kapısını pirinç anahtarla açtık. Yüksek tavanlı, ahşap kokulu bu yer sanki zamanın durduğu bir mabet gibiydi. Duvarlarda babamın onlarca yıllık pirinç makasları, renk renk makaralarla dolu devasa ahşap raf ünitesi, köşede buharı hiç eksik olmayan döküm ütü masası ve ortada üzerimize tarih fısıldayan ahşap kesim tezgahı duruyordu. Pencerelerden giren ışık, tezgahın üzerindeki zümrüt yeşili ipek kumaşın üzerine vuruyordu.
İşte benim dünyam burasıydı.
Üniversitedeki Moda Tasarımı bitirme projem için haftalardır gecemi gündüzüme kattığım o elbise, cansız mankenin üzerinde bir kuğu gibi süzülüyordu. Sırtındaki ince dikişler, etek ucundaki minik biye detayları... Tek bir şey kalmıştı: Elbisenin iç astarını ve belindeki gizli fermuarı dikmek.
"Bilmeyen anlamaz Larin," dedi babam, ceketini asıp tahta sandalyesine otururken. "Kumaş canlıdır. Ona dokunurken kalbinin ritmini hisseder. Stresliysen iplik kopar, heyecanlıysan dikiş kayar."
"Ben çok sakinim baba," dedim, hızla tezgahın başına geçip dikiş iğnelerini parmağıma batırmadan takmaya çalışırken. (Tabii kalbim bir davul gibi güp güp vuruyordu!)
Babam eski radyosunun düğmesini çevirdi. Müzeyyen Senar’ın o buğulu sesi dükkânın ahşap duvarlarında yankılanmaya başladı. Ben emektar Singer marka dikiş makinesinin başına oturdum. Yeşil ipek kumaşı makinenin ayağının altına dikkatle yerleştirdim.
Tık-tık-tık-tık...
Dikiş makinesinin o büyüleyici, ritmik sesi dükkânı kapladı. Kumaş parmaklarımın arasından su gibi akıyordu. Her milimetrede içimdeki o gurur hissi büyüyordu. "Başarıyorum," diyordum kendi kendime. "Bu elbise sadece bir proje değil, benim çocukluk hayalim..."
Derken... Kafamdaki düşünceler hızlandı. Gelecek kaygısı, okuldaki jürinin değerlendirmesi, annemin duaları, babamın gururlu bakışları... Zihnim bir anda o kadar hızlı dönmeye başladı ki, ayağım makinenin pedalında istemeden daha çok baskı uyguladı.
Tık-tık-tık-tık-TİK-TİK-TİK!
"Larin! Yavaş kızım, kumaşı çekme!" dedi babam uyararak.
"Tamam baba, kontrol altı—"
Cümlemi tamamlayamadım.
ÇRRRRRRRKKKKK! BUM!
Korkunç bir metal sürtünme sesiyle birlikte dikiş makinesinin çarkı aniden kilitlendi! İğne, ipek kumaşın tam ortasında ikiye bölünüp fırladı. Makineden hafif bir yanık kablo kokusu yükselmeye başladı ve pedal tamamen taş gibi sertleşti.
Gözlerim kocamamaaan açıldı. "Hayııır... Hayır hayır hayır!"
"Ne oldu kızım?!" Babam heyecanla ayağa fırladı.
"Baba... Makine durdu. İğne kırıldı, çark dönmüyor!" Panik havası dükkânı kapladı. Elimi tutarak makineye yaklaştım. "Aksiliklerin kraliçesi Larin iş başında! Tam fermuar dikişinde makineyi bozmayı başardım!"
"Dur kızım, elleme motoru yakacaksın!" dedi babam, gözlüğünü düzeltip makinenin başına geçerek. Çarkı eliyle döndürmeye çalıştı ama tık yoktu. Emektar Singer pes etmişti. "Bu mekanizma kilitlenmiş. Mekanik aksamında bir şey sıkışmış."
"Baba yarın sabah teslim var!" dedim, sesim ağlamaklı bir hal alırken. Kaküllerimi panikle yukarı doğru üfledim. "Ben şimdi bu elbiseyi nasıl bitireceğim? Elle diksem sabaha yetişmez!"
Babam o babacan sakinliğiyle elimden tuttu. "Sakin ol benim güzel kızım. Koş, Gökhan abini çağır! O sanayideki atölyesindedir. Onun eli her işe yatar, şu mekanizmayı iki dakikada çözer."
Kalbim aniden makineden daha sert bir şekilde "küt" diye vurdu. Gökhan...
Aynaya kaçamak bir bakış attım. Yanağımda yine belirsiz bir kumaş tebeşiri izi kalmıştı, saçlarım panikten hafifçe dağılmıştı.
"Ben mi gideyim?" dedim, korkuyla karışık bir telaşla. "Yani... Sen çağırsan baba?"
"Kızım koş bir koşu çağır işte, zaman daralıyor!" dedi babam gülerek.
Ahşap dükkânın kapısını açıp, sokaklarda koşar adımlarla ilerlemeye başladım. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.
Amasya’nın tarihi taş sokaklarında koşarken, zihnim çocukluğumun en derin arşivlerine doğru kayıverdi. Neden onun adını duyunca kalbim böyle ritim kaçırıyordu ki? Çünkü ben kendimi bildim biledi ona aşıktım. Çocukluğumdan beri...
On iki yaşındaydım. Yine bu sokaklarda dizlerimi kabuk bağlatacak şekilde düşmüş, gözyaşları içinde ağlıyordum. Mahallenin çocukları benimle "Sakar Larin, yine kendi ayağına takıldı!" diye dalga geçerken, Gökhan çıkagelmişti. On beş yaşındaki o karizmatik boyuyla çocukları dağıtmış, cebinden çıkardığı yeşil renkli, uğur böcekli bir yara bandını dizime özenle yapıştırmıştı.
"Ağlama Uğur Böceği," demişti o gün ilk kez o lakabı takarak. "Sen düşmüyorsun, sadece yerçekimi seni çok seviyor."
İşte o gün anlamıştım. Ben bu adama çocukluğumdan beri kör kütük aşıktım. Ama içimdeki o özgüvensiz ses hemen fısıldadı: Gökhan gibi zeki, karizmatik, her işi bir bakışta çözen adamın senin gibi her attığı adımda felaket çıkaran sakar bir kızla ne işi olsun? Sevmek senin neyine Larin? Seni sadece mahallenin küçük, beceriksiz sakar kızı olarak görüyor işte!
Zihnimdeki bu özgüvensiz düşüncelerle ve heyecanla koşarken tam köşeyi dönecektim ki...
"Eyvah!"
Sokağın ortasındaki arnavut kaldırımı taşlarından fırlamış sivri bir taşa ayağım takıldı! Havada bir iki saniye süzüldüm. "Yine yerçekimi, yine Larin klasik duruşu!" diye gözlerimi kapattım, sert zemine kapaklanmayı bekliyordum.
Ama düşmedim. Son anda dengemi bir mucize eseri toparlayıp bir duvara tutundum. "Uğur Böceği şansı..." diye nefes nefese mırıldandım, kalbimi tutarak. Korkudan ve heyecandan ellerim titriyordu.
Sanayinin girişindeki o tanıdık motor yağı, taşlama çapakları ve yanık demir kokusu genzimi doldurduğunda adımlarımı yavaşlattım. "Karadağ Otomotiv & Tasarım Atölyesi" yazan büyük tabelanın altında durdum.
İçeride klasik bir arabanın kaportasını zımparalayan çıraklar vardı. Ve tabii ki ortalıkta, siyah kolları sıvanmış t-shirt'ü, elindeki cırcır anahtarı ve dağınık koyu saçlarıyla Gökhan duruyordu. Koyu mürdüm gözleri bir anlığına atölyenin kapısındaki bana kaydı. Dudaklarının kenarında o her zamanki sinir bozucu ama karizmatik tebessümü belirdi.
"Ooo," dedi elindeki anahtarı parmaklarının arasında profesyonelce çevirerek. "Atölyeme bir meteor düşmüş gibi. Larin Hanım, sanayiye yolunuz düşer miydi sizin?"
"Gökhan, hiç dalga geçecek havamda değilim!" dedim içeri doğru bir adım atarak. Ama ayağım yerdeki hava hortumuna takılınca öne doğru yalpalamam bir oldu.
Gökhan tek bir seri hareketle anahtarı tezgâha bıraktı ve ışık hızıyla yanımda bitip kolumdan tuttu. "Yavaş ol Uğur Böceği! Atölyeyi daha girmeden başımıza yıkacaksın."
"Bana öyle deme demedim mi ben sana?!" dedim cırt bir sesle kolumu kurtarmaya çalışırken. İçimdeki o alınganlıkla devam ettim: "Bana bildiğin 'böcek' diyorsun sen ya! Ben böcek miyim?"
Gökhan hafifçe eğilip yüzüme baktı. Yanağımdaki kumaş tebeşiri izini fark edince gözleri daha da muzipleşti. "Böcek değilsin ama ne zaman bir yere girsen ortalık karışıyor, o yüzden tam bir Uğur Böceği'sin. Söyle bakalım, yine neyi kırdın veya patlattın?"
"Ben bir şey patlatmadım!" dedim çantamı göğsüme bastırarak. "Sadece... babamın dikiş makinesi kilitlendi. İğnesi kırıldı, motoru gıcırdayıp durdu. Yarın bitirme projem var, babam senin bakmanı istedi."
Gökhan başını hafifçe iki yana sallayarak güldü. "Yani yine senin sakarlığın yüzünden kilitlendi o emektar Singer, doğru mu?"
"Benim sakarlığım değil, kumaşın ipeksi dokusunun getirdiği aerodinamik bir dirençti o bir kere!"
Gökhan yüksek sesle bir kahkaha attı. "Aerodinamik dirençmiş... Pekâlâ, yürüyelim bakalım. Şu mağdur dikiş makinesini senin elinden kurtaralım."
Gökhan tezgahtan küçük, deri tamir çantasını kaptı. Birlikte mahalleye, bizim terzihaneye doğru yürümeye başladık. Yolda giderken Sevim Teyze pencereden ikimize bakıp bıyık altından gülüyordu ama o an bunu takacak durmda değildim Terzihaneye girdiğimizde babam Nuri Usta gözlüğünü burnunun ucuna indirmiş, arka tezgahtaki ağır ceket teyelini sıkılaştırmakla meşguldü. Başını işinden kaldırmadan, o korumacı ve babacan sesiyle konuştu: "Hah, geldiniz mi? Gökhan oğlum, bak şuna. Bizim kız yine bir şeyleri uçurmadan rahat etmedi, bak bakalım dikiş makinesine."
"Merak etme Nuri Usta," dedi Gökhan, tamir çantasını kenara bırakıp makinenin başına geçerek. "Larin'in gazabına uğramış her mekanizmayı hayata döndürmek benim uzmanlık alanım."
Gökhan eğilip makinenin çarkını, masura yuvasını incelemeye başladı. Uzun parmaklarıyla mekanizmayı açarken öyle odaklanmıştı ki, o şakacı adam gitmiş, yerine işinin ehli bir usta gelmişti. Ben ise tezgahın kenarına sinmiş, ellerimle eteğimi sıkarak onu izliyordum.
"Bak buraya," dedi Gökhan bana bakmadan. "İpliği fazla gerip çarkı zorlamışsın. Mekanizmanın dişlisine alt astarın parçası sıkışmış."
"Sıkışmamıştır... Sadece girmek istemiştir," diye mırıldandım.
Gökhan başını kaldırıp bana baktı. Mürdüm rengi gözlerinde o muzip parıltı yeniden belirdi. "Uğur Böceği, kabul et işte. Sen dikiş dikerken bile aksiyon filmi çekiyorsun."
"Bana böcek de—"
Cümlemi tamamlayamadım. Panikle arkamdaki ahşap rafa dirseğimle çarptım. Rafın üstünde duran büyük cam kavanozdaki yedek renkli düğmeler ve makaralar havaya saçıldı!
"AH!"
Dengemi kaybedip geriye doğru düşerken, Gökhan tek bir refleksle oturduğu sandalyeden fırladı. Sağ kolunu belime dolayarak beni kendine çekti. Başım Gökhan'ın göğsüne çarptı; fırın eldivenleri, poğaça kokusu ve taze kumaş kokum Gökhan'ın motor yağı ve hafif odunsu parfüm kokusuna karıştı.
Uçuşan düğmelerden birkaçı Gökhan'ın omzuna, birkaçı da saçlarımdaki mandal tokaya çarptı.
Dükkânda birkaç saniyelik derin bir sessizlik oldu. Müzeyyen Senar radyodan şarkısına devam ediyordu. Gökhan'ın güçlü kollarının arasında kalakalmışım. Yüzlerimiz birbirine o kadar yakındı ki, onun nefesini yanağımda hissedebiliyordum.
"Yine..." dedi Gökhan, sesi ilk defa bu kadar alçak ve yumuşak çıkıyordu. "Yine yerçekimine yenik düşüyordun."
Gözlerimi kocaman açmış, Gökhan'ın yüzüne bakıyordum. Kalbim dikiş makinesinden daha hızlı vuruyordu. "Ben... Ben sadece düğmelerin esneklik katsayısını ölçüyordum..."
Gökhan'ın dudakları hafifçe kıvrıldı. Beni yavaşça doğrultup ayağa kaldırdı ama elini belimden çekmekte bir an tereddüt etti.
"Eğer bu elbise bitecekse," dedi Gökhan, gözlerimin içine bakarak. "Seni bu dükkândaki sabit bir sandalyeye bağlamam gerekecek gibi görünüyor, Uğur Böceği."
Tam o anda, arka tezgahta masasını temizleyen babam Nuri Usta, dökülen düğmelerin tıkırtısıyla elindeki makası bırakıp bize doğru dönmeye yeltendi: "Ne oldu orada, yine mi bir şey devrildi?"
Babamın sesini duymamızla ikimiz de aynı anda elektrik çarpmış gibi geri çekildik! Gökhan elini hızla belimden çekip hemen önündeki dikiş makinesinin vidalarına odaklanmış gibi yaptı. Ben ise yanaklarım alev alev yanarak hemen yere çömeldim ve sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi halıya saçılan düğmeleri toplamaya başladım.
Babam bize doğru baktığında, Gökhan hiç istifini bozmadan elindeki tornavidayla makineyi sıkıştırıyordu. Yüzündeki o kızarıklığı gizlemek için kaküllerimi gözümün önüne düşürdüm. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, babamın göğsümün gümbürtüsünü duyacağından korktum.
Babam ikimize, özellikle de kızı olarak bana hafifçe çatık kaşlarla baktı ama bir şey çaktırmadan tekrar işine döndü: "Aman Larin, gözünü seveyim dikkat et kızım, dükkanda sağlam eşya bırakmadın."
"Tamam baba... Düğmeleri topluyorum ben," diye fısıldadım yerdeki kırmızı bir düğmeyi sıkıca tutarken.
Gökhan bıyık altından gülümseyerek bana kaçamak bir bakış attı. Mahallenin taş sokaklarından içeri süzülen güneş ışığı, bu dükkânda sadece bir dikiş makinesinin değil, iki utangaç kalbin de ilk kıvılcımını tutuşturduğunu fısıldıyordu...
Bölümü buraya kadar okuduysan teşekkür ederim. 🤍
Bu hikâyeyi yazarken Larin’i, Gökhan’ı ve o küçük mahalleyi kafamda kurmak gerçekten çok eğlenceliydi. Daha yolun başındayım ve bu hikâyenin nasıl ilerleyeceğini ben de sizinle birlikte keşfedeceğim.
Okuduysanız düşüncelerinizi benimle paylaşmanızı çok isterim. Beğenmeniz ve yorum bırakmanız benim için gerçekten önemli; özellikle de genç bir yazar olarak, yazdıklarımın sizde nasıl bir his bıraktığını bilmek bana çok şey katıyor. Eleştirilerinizi de çekinmeden yazabilirsiniz, çünkü gelişmenin en güzel tarafının dürüst geri dönüşler olduğuna inanıyorum.
Eğer hikâyeyi sevdiyseniz destek olmak için beğenebilir ve düşüncelerinizi yorumlarda benimle paylaşabilirsiniz.
Buradaysanız, okuduysanız ve birkaç dakikanızı Larin ile Gökhan’a ayırdıysanız bile benim için çok kıymetli. 🌿
Şimdiden teşekkür ederim. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. 🤍
Bölüm etkileşimi
