1. bölüm / 2
Yalnızlık Nöbeti🇹🇷Bölüm 1🇹🇷
Bölümler 2Şu an: 🇹🇷Bölüm 1🇹🇷
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
1. Bölüm: İlk Temas
"Askerin görevi bitmez; yalnızca nöbeti bir başkasına devredilir."
Berkan Sagun
Bizim evde zaman, duvar saatinin tık tıklarıyla değil, babamın adımlarıyla ölçülürdü.
Sabah tam yedi.
Aşağıdan gelen o tanıdık, tok ayak sesleri duyulduğunda evdeki herkes aynı anda uyanmış olurdu. Emekli Albay Atilla Sagun'un evinde alarm kurmaya gerek yoktu. O postal sesleri, onlarca yılın disipliniyle zihnimize kazınmıştı bir kere.
Yatağın kenarına oturup elimi yüzüme sürttüm. Üniformam sandalyenin üzerinde düzgünce katlanmış, beni bekliyordu. Yıllardır bu kumaşın içindeydim. Nice operasyon görmüş, nice geceler sabahlamıştım. Kimi zaman korkmuş ama o korkuyu en derine gömmüştüm. Çünkü asker olmak, korkmamak değil; korkarken de o görevi yapabilmekti.
Aşağı indim.
Mutfaktan taze demlenmiş çay kokusuyla birlikte annem'in yumuşak sesi geliyordu. Babam masanın başında, her zamanki gibi dik ve ciddi bir duruşla gazetesini katlıyordu.
İki zıt kutuptu onlar. Babam, tugaylarda ismi geçince askerlerin korkudan titrediği, en ufak hatayı affetmeyen o çelik gibi albay; annem ise onun sertliğini tek bir tebessümüyle eriten o şefkatli kadın... Bazen bunca yılı nasıl devirdiklerini düşünürdüm. Ama sonra aklıma biz gelirdik.
Altı kardeş.
Yani... Bir zamanlar öyleydik.
Gözüm salondaki konsolun üzerinde duran dört siyah çerçeveli fotoğrafa kaydı.
En büyüğümüz, Binbaşı Alpaslan Abim.
Sonra ikizler... Yüzbaşı Alpay Abim ve bu askerlik işinden en çok yakınan, ama üniformayı giyince de kimseden geri kalmayan Yüzbaşı Altay Abim.
Ve benden bir önce gelen, Üsteğmen Göktuğ Abim.
Gerçi... Hepsi bu rütbelerde kalmıştı. Zaman onlar için durmuştu.
Babam Atilla Sagun, başka babalar evlatsız kalmasın, başka çocuklar babasız büyümesin diye dört oğlunu vatan toprağına vermişti. Kendisi şehit babası, torunları ise şehit çocukları olmuştu.
"Günaydın abicim."
Arkamdan gelen sesle irkildim. Gökçe'ydi. Ailenin en küçüğü, babamın tek kızı, bizim ise göz bebeğimiz... Elimle saçlarını karıştırıp alnından öptüm.
"Günaydın Fıstık. Erkencisin bugün."
"Evde sekize kadar uyumak vatana hıyanet sayılıyor biliyorsun," dedi gülerek. Yüzündeki o neşeli ifade, bu evin üzerine çöken o ağır gölgeyi az da olsa dağıtan tek şeydi.
O sırada merdivenlerden koşar adım inen ayak sesleri duyuldu.
Çocukların hepsi koşar adım aşağıya iniyordu.
Abimlerin geride bıraktığı o yetimler. Deniz daha dokuz, Emir sekiz yaşındaydı Alpaslan abim gittiğinde. Umay beş, Göktürk ise altı yaşındaydı... Şimdi büyümüşlerdi. Ama gözlerindeki o çocuksu neşenin arkasında, sönmeyen bir ateş vardı.
Deniz masaya oturur oturmaz babama döndü. "Dede, poligona ne zaman gidiyoruz? Atış talimini aksatmayalım demiştin."
Babam gazetesini yavaşça indirdi. Gözlerinde gururla karışık derin bir sızı belirdi. "Kanalı temizledikten sonra Deniz. Acele yok."
Gözüm Umay'a takıldı. Göktürk'ün elinden tahta oyuncağı almaya çalışırken bir yandan da ağabeylerinin konuşmalarını dinliyordu.
Hepsi büyüyordu... Abilerimin geride bıraktığı bu çocuklar, büyüdükçe onların izinden gitmek, o üniformayı giymek ve intikam almak için yanıp tutuşuyorlardı.
Annem elinde çaydanlıkla masaya yaklaştı. Bana bakarken gözlerindeki o saklamaya çalıştığı endişeyi gördüm.
Ailenin hayatta kalan tek erkek evladı bendim. Üsteğmen Berkan Sagun.
Bize iki şey öğretilmişti: Görevini yarım bırakma ve arkanda bıraktığın insanları unutma.
İkisini birden yapmak sandığım kadar kolay değildi. Bir tarafta omuz omuza çarpıştığım silah arkadaşlarım, diğer tarafta her gidişimde kapıda yolumu gözleyen ailem vardı. Annemin endişesi, babamın sessiz gururu, Gökçe'nin şakaları, çocukların bakışları...
Telefonumun titreşimiyle irkildim.
Cebimden çıkarıp ekrana baktım. Görev çağrısıydı. Tek bir mesaj: Bölük merkezine katılın.
Masadaki herkes bir anlığına sustu. Annem çaydanlığı yavaşça masaya bıraktı. Babam bakışlarını bana çevirdi. Çocuklar bile ne olduğunu anlamış gibi kafalarını kaldırdı.
Askerlikte hiçbir şey planladığın gibi gitmezdi. Bazen tek bir emir bütün hayatını değiştirirdi. Bazen birkaç saniye, yıllarca verdiğin kararların önüne geçerdi.
Ayağa kalktım. Üniformamın eksiklerini düzelttim.
Ben Berkan Sagun.
Ve size, bu üniformanın içinde kim olduğumu ve tuttuğum bu yalnızlık nöbetini anlatacağım.
Üniformamı giyip omuzlarımdaki rütbelerimi düzelttiğimde, aynadaki yansımama birkaç saniye baktım. Yansımada ki kişi Üsteğmen Berkan Sagun... Ama bu aynadaki adam sadece bir üsteğmen değildi; dört şehidin kardeşi, dört yetimin amcası, bir babanın ayakta kalan tek oğlu ve bir kız kardeşin tek sığınağıydı.
Odadan çıkıp koridora adım attığımda evdeki o ağır sessizlik çoktan çökmüştü. Bu evde vedalar bağırıp çağırarak yapılmazdı; bakışlarla, tutulan nefeslerle ve sessiz dualarla edilirdi.
Merdivenleri inip salona geçtiğimde hepsi oradaydı.
İlk önce çocukların yanına adımladım. Deniz dik durmaya çalışıyordu, babası Alpaslan Abimin kopyası gibiydi. Yanında Emir ve Göktürk vardı. Umay ise Göktürk'ün arkasına saklanmış, yaşlı gözlerini benden kaçırmaya çalışıyordu.
Önce Umay'ın önünde diz çöktüm. Küçük ellerini tutup hafifçe sıktım.
"Bana bak güzelim," dedim sesimi olabildiğince yumuşatmaya çalışarak.
"Abilerin arkasında ağlamak yoktu, hatırlıyor musun?"
Umay burnunu çekip başını salladı. "Ama amca... Hep gidiyorsunuz."
O iki kelime göğsüme bıçak gibi saplandı. Hep gidiyorsunuz. Dört defa gitmişlerdi ve dönmemişlerdi. Umay'ın zihninde 'görev' demek, bir daha gelmemek demekti.
Gözlerini sildim. "Ben döneceğim Amcam. Sana söz. Geldiğimde de bana söz verdiğin o resmi bitirmiş olacaksın, anlaştık mı?"
Umay başıyla onaylayıp boynuma sarıldı. Onu koklayıp doğruldum ve erkeklere döndüm. Deniz'in omzuna elime koydum.
"Deniz," dedim gözlerinin içine bakarak. "Ev sana emanet. Kardeşlerine, halana, babaannene göz kulak olacaksın. Dedeni üzmek yok."
Deniz çenesini kenetledi, gözlerindeki o çocuksu ifade bir anda kayboldu. "Aklın kalmasın Amca. Ben babamın oğluyum. Burayı ben tutarım. Ama sen de orayı tut ve o şerefsizlerin hiçbirini affetme."
Henüz 14 yaşındaki bir çocuğun cümlesindeki o intikam ateşi içimi yaktı ama belli etmedim. Sadece başımı sallayıp Emir ve Göktürk'ün de saçlarını karıştırdım.
Sıra Gökçe'ye geldiğinde ufaklık artık gözyaşlarını tutamıyordu. Babamın tek kızı, bizim göz bebeğimiz... Yanına yaklaştığımda kollarlarını boynuma doladı.
"Abi..." dedi fısıltıyla. "Lütfen... Lütfen dikkat et. Ben birini daha uğurlayamam. Yemin ederim kaldıramam artık."
"Gökçe'm," deyip saçlarına öpücük kondurdum. "Ağlama abim. Bak bana, sapasağlamım. Hem seni kim çıldırtacak ben olmazsam? Söz veriyorum, çabuk döneceğim."
"Söz ver," dedi geri çekilip gözlerime bakarak. "Bana abi sözü ver."
"Abi sözü."
Annem mutfak kapısının önünde durmuş, elindeki dualı tülbendi sıkıyordu. Yanına gittiğimde elleri titreyerek yüzümü kavradı.
Dört oğlunu vatan toprağına vermiş bir ananın elleriydi bunlar. Her çizgisinde bir ağıt, her dokunuşunda bir korku gizliydi.
"Annem..." dedim.
"Berkan'ım," dedi sesi titreyerek. Yanaklarımı öptü, kokumu içine çekti. Sanki bu kokuyu hafızasına kazımak istiyormuş gibi... "Yolun, bahtın açık olsun oğlum. Rabbim seni korusun, ayağına taş değdirmesin. Abilerinin ruhu senle olsun... Beni... bizi yetim bırakma oğlum."
"Duayı eksik etme anne. Ben geleceğim."
En son babamın yanına yürüdüm. Emekli Albay Atilla Sagun.
Salondaki koltuğunda dimdik oturuyordu. Ama o sert duruşunun arkasındaki yıkımı görebiliyordum. Dört evladının al bayrağa sarılı tabutunu omuzlamış bir babanın duruşuydu bu.
Önünde durup askeri selamımı verdim. "Üsteğmen Berkan Sagun, göreve hazırdır komutanım."
Babam yavaşça ayağa kalktı. Boyu hâlâ bir çınar gibi heybetliydi ama gözlerindeki o keder her şeyi anlatıyordu. Askeri selamımı almadı. Elini kaldırdı, omzumdaki rütbeye dokundu. Sonra elimi tutup sertçe sıktı.
"Berkan," dedi o tok, pürüzsüz sesiyle. Ama sesi ilk defa hafifçe titredi. "Görevini bil. Vatanı koru. Şehitlerin kanını yerde bırakma."
"Emredersiniz komutanım!"
Babam bana doğru bir adım daha yaklaştı. Aradaki o komutan-asker mesafesi bir anlığına eridi. Elini ensem koyup alnımı alnına dayadı. Sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla konuştu:
"Ama bir baba olarak emrediyorum oğlum... O kapıdan beşinci kez siyah bir haber getirme bana. Ben bir evlat daha gömemem Berkan. Sağ salim dön."
Yutkundum. Boğazımdaki o devasa düğümü yutmaya çalıştım.
"Emredersin baba."
Arkamı döndüm. Bir daha arkama bakarsam gidemeyeceğimi biliyordum. Dış kapının ağır demir sesi arkamdan kapandığında, soğuk sabah havası yüzüme çarptı.
Arkamda gözü yaşlı bir ana, içi yanan bir baba, tutunacak tek dalı kalmamış bir kız kardeş ve babalarının intikamıyla büyüyen dört yetim bırakmıştım.
Arabama binip motoru çalıştırdım. İşte her şey şimdi başlıyordu.
Selam, uzun süredir askeri kurgu yazmıyorum bir tık acemileşmiş olabilirim affola...
Berkan'ın hikayesini okuyacağız arkadaşlar. Hayatını geçmişini ve geleceğini.
Umarım seversiniz ve Sagun ailesinin içine birazcıkta olsa kendinizi dahil edebilirsiniz.
Yeni bölümde görüşürüz.
Bölüm etkileşimi
