19. Bölüm ~Kovaladıkça Kaçan~

Vaveyla Yazarı: Dolunayy Y.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: 19. Bölüm ~Kovaladıkça Kaçan~

~ 19. BÖLÜM ~
Dilara, teneffüs zilinin çalmasıyla adeta kendini sınıftan atmıştı. Koridorda topuklularının sesini duymak için yere ne kadar sert bassa da çocukların gürültüsünden duyamamanın verdiği öfkeyle müdürün odasına yöneldi. Merdivenleri çıkıp müdürün odasına baktığında elindeki kitapları sıkıca tutup odanın kapısını tıklatarak içeri girdi.
"Arda Bey," dedi cilveli bir sesle. Kapıdan başını uzatarak içeri baktığında Arda'nın birisi ile konuştuğunu ancak görebildiğinde sertçe yutkunmuştu. Sırtı dönük kişinin çok sevgili Cenk'i olduğunu anlaması ise ona tek kaşını kaldırarak dönmesiyle gerçekleşebilmişti. "Cenk?" dedi sonra, sesini aynı tonda tutmaya çalışarak Arda'ya baktı. "Girebilir miyim müdürüm?"
"Gel Dilara." Arda, okul içinde Dilara ile olan samimiyetini resmi tutmaya özen gösteriyordu. Okulda, müdürün staj öğrencisiyle bir ilişkisi olduğunun dedikodusu olması hiç bir açıdan iyi olmazdı. Şimdi de tam bununla karşı karşıya olduğunun farkındaydı.
Dilara rahat göstermeye çalıştığı suratını sabit tutarak Cenk'in karşısında ki koltuğa oturdu. "Ne oldu Cenk?" dedi gayet rahat bir tavırla.
"Müdürle bir konu hakkında konuşuyorduk," dedi Cenk. Yüzündeki öfkeyi okuyabilen Dilara, nefes alış verişlerini sabit tutmak için özel bir çabaya girmişti şimdi.
"Hmm, özel mi?" dedi, gülümsemeye çalışarak.
"Evet," dedi Cenk oldukça soğuk bir tavırla.
Dilara bozulan suratının yerini büyük bir ustalıkla tekrar gülümsemeye bırakırken Cenk'e gözlerini kısarak bakamya başladı. "Özel demek." Bu, bunu daha sonra konuşacağız, demek oluyordu.
"Öyle," dedi Cenk kararlılıkla.
"Sen ne için gelmiştin Dilara?" diye sordu Arda. Sanki o da gergindi. Soğuk ter atıyor gibi bakışları çok kaygılı görünüyordu.
Dilara, Cenk'e gülümsemesinin altında yatan öldürücü bir bakış atıp diğer sevgilisine döndü. "Ben de özel bir şey görüşecektim sizinle."
"Ben kalkayım o zaman," dedi Cenk, gerginliği bütün odada soğuk bir hava oluştururken.
"Tabi," Arda, ayaklanan Cenk'e baktı. "Konuştuklarımızı unutma Cenk. Sorun çıksın istemeyiz."
Cenk, küçümser bakışlarını önce Arda ve sonra Dilara'ya çevirip bir şey demeden odadan çıkmıştı. Dilara merakla Arda'ya döndü. "Ne oldu?"
Arda öfkeli gözlerinin hedefinde olan Dilara'ya doğru eğilip ellerini sertçe masaya vurdu. "Ne mi oldu? Elinin körü oldu!"
"Aa! Ne biçim konuşuyorsun sen öyle?!"
"Senin yüzünden çekmediğim kalmadı Dilara. Bu sene hayatım boyu hiç düşmediğim hallere senin yüzünden düştüm ben!"
"Ne diyorsun sen Arda?"
"Ne mi diyorum? Elinin körü staj arkadaşın herşeyi öğrenmiş diyorum!"
Dilara, ne gözlerinin kocaman açıldığının ne de nefesini tuttuğunun farkında değildi. Zorlukla yutkundu. "N-ne dedin sen?"
"Bugün anlaman mı kıt senin Dilara? Cenk bizi öğrenmiş diyorum. Staj arkadaşlarının palyaçosu olduk!"
"Cenk..." Dilara, titreyen ellerini ağzına kapattı. Duyduklarına inanamıyordu. Cenk, sevgilisinin başka birisiyle de sevgili olduğunu öğrenmiş ve bunu o sevgilisiyle konuşmaya gelmişti. Üstelik daha ne sıfatla Arda'ya bu konuyu anlattığını bilmiyordu.
"Evet Cenk! Gülşah'dan kesin kurtulmuşuz gibi şimdi de Cenk!" dedi Arda. Sesini odanın dışına çıkmadan ne kadar sinirli çıkarabilirse o kadar sinirli çıkarıyordu.
"N-nasıl olmuş? Nerden öğrenmiş? Sana ne dedi?"
"Nereden öğrendiğini söylemedi." Arda, sinirle ayaklanıp odada turlamaya başladı.
"Peki ne dedi? Ne diye söylemeye gelmiş?"
"İlişkimiz olduğunu söylerken gereksiz bir öfke içerisindeydi. Arkasında sağlam insanlar ve elinde güçlü kanıtlar olduğunu söyledi."
Dilara önce küçümsercesine güldü. "Cenk'in arkasında sağlam adamlar mı varmış?"
"Öyle söyledi." Arda, öfkeyle masanın başında durup bir kağıdı eline alarak Dilara'nın suratına doğru salladı. "Yelqueen'in ortaklarının oğlu!"
Dilara duyduklarının şokunu atlatamıyordu. "Ama Cenk... yetimdi."
"Hepimizi salak yerine koydu," dedi Arda öfkeyle elini saçlarına daldırırken.
Dilara kendine gelmeye çalışarak Arda'nın elini tuttu. "Ama senin de arkanda sağlam insanlar var sevgilim."
"Hiç birisi ünlü bir saat firmasının kurucusu değil," dedi Arda hararetle, elini Dilara'nın elinden sertçe çekerek.
Dilara'nın midesine yumruklarcasına bir ağrı yayıldığında dumura uğramış ifadesini önüne eğdi. "Cenk... Nasıl..."
"Bir şey mi dedin?"
"Yok! Yani, aklım almıyor, nasıl öğrenebilir bizi?"
Öfkeli bir nefes verdi Arda. "Ne yapacağım şimdi?"
Arda'nın suyuna giderek onu sakinleştirmeyi umut etti Dilara. "Sen hep bir yol bulursun hayatım." Bir yandan da Cenk'in neden sevgili olduklarını Arda'ya soylemediğine anlam vermeye çalışıyordu.
"Öyle mi Dilara? Zaten hep benim seni korumamdan geldi bunlar başıma. Lanet kadın!"
"Arda neler söylüyorsun sen?"
Arda hızla uzaklaştı Dilara'dan. "Git Dilara. Gözüm seni görmesin yoksa bu sefer gerçekten hiç iyi olmaz."
Dilara gözlerinden akan yaşları silerek ayaklandığında Arda'ya son kez bakıp düşüncelerini değiştirebilmeyi umut etti ancak gördüğü tek şey alev saçan ve gitmesini emreden bir çift göz olmuştu. Odadan çıkıp koşarak tuvalete gittiğinde içerde iki öğretmenin sohbet ettiğini görüp yüzünü kapatarak kaçmıştı. Okul ağlamak için asla uygun bir yer olmamıştı zaten. Yangın merdivenlerine koşarak ulaştığında kapıyı ardından kapatıp en aşağıya indi. Basamaklardan birine sertçe oturduğunda dakikalardır tuttuğu göz yaşlarını serbest bırakarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Başını merdivene gömmüş, tüm anılarınının gözleri önünden geçişini izlerken yukarıdan önce kapının açılıp kapandığını sonra da birinin aşağıya indiğini duymasıyla umutla başını kaldırdı.
Arda sakinleşmiş ve Dilara'ya özür dilemeye geliyor olmalıydı. Yavaş adımlarla aşağı inen kişinin önce ayakları sonra tüm vücudu göründüğünde Dilara zorlukla yutkunarak başını elleri arasına aldı. "Git buradan!"
"Neden? Sevgilinle yiyiştiğin mekanda diğer sevgilinin olması anılarını mı zedeliyor?"
"Cenk, gerçekten konuşacak halde değilim!"
"Bende emin ol seni dinleyecek halde değilim." Merdivenlerin sonuna gelen Cenk, sevgilisinin aşağılayıcı bakışlarına maruz kalmaktan çekinerek yüzüne bakmayan Dilara'nın karşısında durdu. "Yalnızca tek bir şey..." Cenk duraksadı. Yutkunduğunu Dilara da duymuştu. "Beni hiç mi sevmedin Dilara? Bu senin ilkin değil, ikimizde biliyoruz... Ben senin için hep yedektim öyle değil mi? Yıllardır çıkıyoruz ve ben seni gerçekten sevdiğimi ve aynı sevgiyi senin de hissettiğini, sadece gençliğin hatasına kapılarak yanlış insanlara gittiğini düşündüm. Beni çok sevdiğini ve yinede bazen her insan gibi hatalar yaptığına inadırdım kendimi."
"Aptalsın çünkü!" dedi Dilara hızla başını kaldırarak. "Ne diye gelip de beni her defasında affedip bağrına bastın ki? Senden defalarca kez ayrılmak istedim ama sen ısrarla yaptıklarımı görmezden gelerek bir sorun olmadığını söyledin. Aptalsın çünkü. O kadar eziksin ki seni yalnızca benim seveceğimi bilip buna bağlanarak yaşadın. Kimse aldatan sevgilisini tekrar tekrar affetmez!"
"Ama sen beni aldatmadığını söyledin. Yalnızca takıldın, arkadaş olarak, ha?" Acıyla güldü Cenk. "Hem kendini hem beni kandırdın Dilara."
"Şimdi ne oldu peki? Ne değişti?"
"Ben değiştim."
Alayla güldü Dilara. "Yetimhanenden mi aradılar, ünlü şirketin ortaklarından birinin oğlusunuz diye?"
Cenk hayal kırıklığıyla başını iki yana salladı. "Çok yanlış yerdesin."
"Buna sen karar veremezsin!"
"Sadece merak ediyordum, beni hiç mi sevmedin diye ama şimdi bakıyorum da sen kimseyi sevmemişsin."
Dilara yutkundu, tekrar başını gömdü. Ağlıyordu. "Sevdim."
Cenk küçümser bir gülüş bıraktı önünde büzülen kıza. "O kadar çok yalan söyledin ki Dilara, sana güvenmeyi aylar önce bıraktım."
Cenk arkasını dönüp merdivenleri çıkarken, Dilara tekrar hıçkırıklara boğulmuştu.
-_-_-_-_-_-_-_-
Çıkış saatim yaklaşırken görevli odasında oturmuş ders çalışıyordum. Elimdeki kalemi onlarca kez çevirmiş, bir sürü düşünce ile boğuşmuş ancak hiç bir çözüm yolu bulamadan Ufuk'un bana seslenmesiyle daldığım düşüncelerden sıyrılmıştım.
Sene sonu sınavları başlamış ve açıklanan matematik sınavı, evde kaosa sebep olduğundan Ufuk okula gitmekten vazgeçmişti. Babam sınav notunu annemden duyunca bir saate yakın yüksek sesli bir konuşma yapıp Ufuk'u azarlamış ve böyle giderse onu yanında hale götüreceği tehdidi ile sınamıştı. Ufuk'un o sinirle ertesi gün okula diye çıkıp başka yere gideceğini bildiğimden peşinden çıkıp yakasından tuttuğum gibi parka götürmüştüm. Biraz konuşup dertleşmemizin ardından onu da yetimhaneye götürmeye ikna etmemle bugünü beraber geçirmiştik.
"Abla, bu prenses şeker istiyormuş," dediğinde kucağındaki Yeşim ile göz göze geldik, kulağındaki küpesiyle oynuyordu. Ayaklandığımda Yeşim ile neredeyse aynı hizadaydık. Ufuk benden birazcık uzun olduğu için Yeşim bir kaç santim yukarımda kalıyordu.
"Yeşim benden bir şey almaz ki?" dedim kaşlarımı kaldırarak. Yeşim halinden memnun Ufuk'un boynuna sarılmış bana masum masum bakıyordu. Ufuk, Yeşim'i kucağında zıplatıp ona baktı. "Ablam sana şeker versin mi?"
"Veysiinn," dedi tatlı tatlı.
"Bak istiyor ablası."
Tek kaşımı kaldırarak gülümsedim. "Tamam ama bir şartım var," dedim muzip bir edayla.
"Neymiş o?" dedi hafiften kızan Yeşim.
"Bana bir öpücük vereceksin."
Yeşim kollarını bağlayıp kafasını diğer tarafa çevirdiğinde Ufuk'un göğsüne yaslanmıştı. "Şımarık kız," dedim bozulmuş gibi yaparak. Elbette bozulmadım, bozulmuş gibi yaptım. Hıh...
"Hadi Yeşim, sadece bir kere öp ablanın yanağından," dedi Ufuk tatlılıkla. "Israr etmene gerek yok ablacım, öylesine söylemiştim" dediğimde, Yeşim başını tekrar benden tarafa çevirdi. Sonra Ufuk'a baktı. "Tamam Ufuk abi. Sen istiyoysan öpim bi keye."
"A a," Şaşırarak bana uzanan Yeşim'e yanağımı uzattım. Peri kızı gibi hafif bir öpücük bırakıp çekildiğinde eriyerek zümrüt gözlü prensese bakıyordum. "Yea sen beni öptün mü bakayım?" dedim yanağını sıkarak. Çantamdan çıkardığım şekeri uzattığımda, önce minik elleriyle kavradığı şekere bakıp sonra bana döndü. "Tamam, biy keye öptük diye şımayma."
Şok içinde gözlerimi kocaman açarak Ufuk'a baktığımda o bana gülüyordu. "Prenses lafı koyduu ve gooll! Amaa bu golün sevinci çok uzarsa da bize olur gooll!" derken koşarak odadan çıkmıştı. Başımı iki yana sallayarak tekrar düşünce sandalyeme oturdum.
"Gülşah." İçeri giren Asya oldukça keyifli görünüyordu. "Sen iyi misin?"
Karşıma bir sandalye çekip oturduğunda gülümseyerek ona baktım. "Evet, neden ki?"
"Bugün durgun gördüm seni. Bu hafta doğru düzgün görüşmedik de senle, fazla sessizsin."
"Yok canım ne alakası var? İyiyim gayet de," dedim yüzümdeki tebessümü büyüterek.
"Yoksa Selim'i mi özledin?"
"Yok canım, o kadar da değil. Her gelişimde gelmek zorunda değil sonuçta," derken gerçekten de Selim'in yokluğunun bende bir boşluk hissettirdiğini fark etmiştim.
"Sen öyle diyorsan..." Asya, konuşmak istemediğim bir konuda ısrarcı olmazdı. Ona ısrar edilmesini de sevmezdi. İkimizde birbirimizin sınırlarına saygı duyuyorduk. Ve bunun en inanamadığım ve en güzel olan tarafı ise, sınırlarımızın arkadaşlığımızı etkilenmemiş olmasıydı. Zamanında öyle toksik insanlar olmuştu ki etrafımda, arkadaş olmak için bazı özelliklerimi kısıtlamam gerektiğini, bazı yanlış bulduğum şeylere sessiz kalmam gerektiğini ve aksi takdirde kimsenin beni arkadaş olarak görmeyeceğini zannettiğimden herkesten uzak yalnız bir hayat yaşamıştım bugünlere dek. Sonra, hiç beklemediğim bir anda, daha önceden benim için boş bir rol olan ve şimdilerde merkezde oynama görevini alan Cihan girmişti hayatıma. Sonra Asya ile tanışmama vesile olmuştu. Sahiden ne ara Cihan bu kadar hayatımın merkezlerinde dolaşmaya başlamıştı?
Çok düşünüyorsun Gülşah, bu ciddi manada başına bela olmadan önce düşünmede mübalağa yapmayı bıraksan iyi olacak.
"Ee, Ömer'le hiç konuştunuz mu?" dedim konuyu değiştirerek.
"Yo, neden?" diyen Asya bu soruyu neden sorduğumu gerçekten de anlamamış gibi görünüyordu.
"O gün akşama kadar çocuğun peşinde koştuktan sonra naptınız merak ettim doğrusu. Hiç bahsetmedin," dedim gülerek.
"Merak edilecek bir şey yok ya," dedi Asya sağ omzunu kaldırıp indirirken. "Klasik Ömer, yine sakarlığı tuttu ve en sonunda düşünce bende yetiştim o kalkamadan."
"Asıl sonrası olay zaten." Gülerek odaya girmiş olan görevli hocalardan Elçin Hoca, Asyaların o komik anını anlatmada istekli duruyordu. Kırklarından sonlarında ve duygularını genelde öfke ve dalga geçmek üzerine yönlendiren bir yapısı vardı. Asya bana bakarak göz devirirken ben merakla Elçin Hocaya dönüm.
"Çocuk zavallı, düz zeminde nereye takıldıysa artık, düşüverdi. Asya bunu fırsat bilip hızlanmasın mı? Hemen yanında bitti çocuğun. Bir ayağını karnına koyup kovanın kalanını çocuğun üzerine döktü. Yetinmedi elini kutuya daldırıp çocuğun yüzüne elbisesine daha da bulaştırdı." Elçin Hoca'nın heyecanlı anlatışını kısa kahkahası aralamıştı. Zarif bir hanım edasıyla elinin tersiyle ağzını kapatarak gülerken, biz de Asya ile bakışıyorduk.
"Ay çocuk gibilerdi. Birbirlerine laf sokup durdular. Çocuk sürekli gülüyordu ama Asya ciddiyetinden asla ödün vermedi."
"Bakıyorum da bizi maç anlatmakla görevli spiker gibi izlemişsiniz hocam."
Asya'nın sert çıkışına burnunu kaldıraran Elçin Hoca, bana kısa bir bakış atıp odadan çıktığında kıkırdadım. Elçin Hoca, gömlek, ceket ve kalem etek kombinini hiç bir gün bozduğunu görmediğim, katı disiplinli, kısa dalgalı saçlarıyla altmışları andıran bir hanımefendiydi. Arada böyle eğlenmesinden de bir şey olmazdı ama kesin kural; Asyanın yaptıkları ile eğlenilmezdi.
"Asya, niye öyle dedin?" dedim odadan çıkan kadının arkasından hâlâ kapıya kilitlenerek bakan Asya'ya. "Kadın kötü bir şey demedi ki?"
"İşi gücü yok bizi izlemiş ya!"
"Emin ol herkes izlemiştir. Tom ve Jerry gibisiniz," dediğimde bende gülmeme engel olamamıştım. Bu sefer ters bakışların hedefi bendim. "Tamam tamam, bir şey demedim. Ama kadın bir şikayet etse müdüre..."
"Aman onun da işi gücü yok sürekli birilerini şikayet etme derdinde zaten."
"Kim şikayet etme derdinde?"
İkimizin bakışları aynı anda kapıya çevrildiğinde gelenler bizi hem şaşırtmış hemde bir o kadar rutinleşmiş hislerimizi canlandırmıştı. İçeri önce Sevim, ardından Cihan ve Ömer girmişti.
"Kimse," dedim sertçe Cihan'a bakmadan. Asya bana ne olduğunu soran bir bakış atarken şu an cevap vermeyeceğimden sessiz kalmıştım.
"Hoş geldin Sevim."
"Hoş bulduk Gülşah abla." Bir kaç adımda yanıma geldi. "Gülşah abla."
"Efendim canım."
"Şey diyecektim ben..." Göz ucuyla kapıda duran dayısına bakıp tekrar bana döndü. "Özel bir şey diyecektim," dedi fısıltıyla.
"Ben çıkmadan odaları geziyorum. Beraber gezelim istersen."
"Olur."
Sevim ile odadan çıkışa yöneldiğimizde Asya da ayaklanmıştı. "Bi hoşgeldin bile demeden gidiyor musunuz?" dediğinde Ömer'e cevap vermek Asya'ya düşmüştü. "İşlerimiz var."
İkisini gerimizde bırakıp beraber koridorda yürümeye başladığımızda kıkırdadığımızı duymamaları için hızlanmıştık. Üst kata çıktığımızda adımlarımız yavaşlamıştı. Asya yanımızdan ayrıldığında Sevim ile kol kola yürümeye başladık. "Sen ne diyecektim Sevim?"
"Şey, bugün Ufuk okula gelmedi de. Nazlı ile konuştum o da pek iyi değildi dedi. Okula gelmeyeceğini tahmin etmiş ama nereye gittiğini bilmiyormuş."
Gülümsedim. "Ufuk'u merak ettiğin için mi buraya kadar geldin? Arayabilirdin," dedim merakla.
"Evet ama burayı da ziyaret etmek istedim."
"Burada bizi çeken bir şeyler var değil mi Sevim? Sanki burada olmak yalnızca buradaki çocuklara değil bana da iyi geliyor."
"Evet, büyülü bir yer gibi sanki. Belkide babası yaşadığı halde terk edilen çocuklardır beni buraya tanıdık hissettiren. Sonuçta babam dayanamayıp... Neyse, öyle işte."
Bu sessizlik bol hüzün içeriyordu. Konuyu değiştirerek hüznü dağıtmak istedim. "Ufuk da sevmiş burayı. Okula gitmeyeceğini anlayınca tuttum yakasından buraya getirdim. Çocuklarla oyun oynuyordu en son," dediğimde Sevim kolumdan çıkıp önüme geçerek ters yürümeye başladı. "Ufuk burada mı?"
"Evet," dedim onun heyecanını taklit ederek.
"Evet buradayım." Ufuk beş adım ötemizdeki sınıftan çıkmış bize bakıyordu. Daha doğrusu şaşkınlıkla Sevim'e bakıyordu. Sevim heyecanla ona dönüp yanına gitti. "Nasılsın Ufuk?"
"İyiyim," dedi Ufuk tereddütle bana bakarken.
"O zaman ben sınıfları gezmeye devam edeyim," dedim ve adımlamaya devam ettim.
"Abla." Arkama dönüp Ufuk'a baktığımda başıyla sınıfı gösterdi. "Tabi doğru ya." Hızla sınıftan içeri başımı uzatıp baktığımda neyin kafasını yaşadığımı sorguluyordum. Hayır yani Sevim ve Ufuk için ne diye ben heyecanlanıyorum ki?
"Görüşürüz çocuklar." İyice dizilerdeki fazla tatlılıktan boğan karaktere döndün Gülşah. Bir kendine gelir misin rica etsem?
Çocuklar afallayarak bana bakıp sonra da görüşürüz dediklerinde Ufuk ve Sevim'e gülümseyip oradan hızla uzaklaştım. Koş Gülşah, daha hızlı koş. Birazdan Sevim ile Ufuk kovalayacak galiba seni.
Diğer odaları da gezip bir aşağı kata indiğimde eğitmenlerin çoğu odada toplanmış dinleniyorlardı. Saate baktığımda gitme zamanımın geldiğinden emin olmamla imza defterine imzamı atıp çantamı da alıp odadan çıkmıştım. Cihan ortalıkta gözükmüyordu. Ufuk'a bahçede olduğumu haber veren bir mesaj atıp aşağı indim.
Çok merak ettin diye mi görüyorsun acaba şu an Gülşah? Ne merak edeceğim canım? Zaten o, öyle o kadar kolay gitmezdi ki?
İç sesimle de kavga ettiğime göre artık kimseyi sağlıklı olduğuma inandıramam. Merak etme Gülşah, iç sesini yalnızca sen duyuyorsun. Oh çok şükür.
Çocuklarla top oynayan Cihan oldukça keyifli görünüyordu. Arkadaşına pas attığında anında bakışları bakışlarımı bulmuştu. Gözlerimi hızla başka yöne çevirdiğimde kollarımı bağladım ve dört basamağı inip onların tersi yönünde yürüyerek banka ilerlemeye başladım.
"Gülşah." Ben banka ulaşmadan o yanıma ulaşmıştı.
"Ne var?" dedim durmadan.
"Nasılsın?"
"İyiyim."
"Bende iyiyim, sağol... Biraz.. Yavaşlayacak mısın?"
"Ne?"
"Yavaşlayacak mısın?"
Tam o anda fark etmiştim, ben çoktan bankı geçmiş inanılmaz hızlı adımlarla bahçeyi turluyordum. Kendime geldiğimde aniden durmuştum. Cihan hızını alamayıp iki adım daha attığında durabilmişti.
"Ne var?" dedim kollarımı tekrar bağlayarak.
"Her şey var." Kollarını iki yana açıp gökyüzünü kokladı. Gökyüzünü nasıl koklayabiliyorsa işte... "Mis gibi oksijen var, bahçede açan çiçekler, yeşeren ağaçlar var. Oyun oynayan çocuklar var... Sen varsın, ben varım."
Ben onu anlamaya çalışan bir bakışla süzerken, o normal pozisyonuna dönüp bana baktı. "Gülşah."
"Efendim." Konuşmasını beklediğimi anladığında bakışları yüzümde gezinirken gülümsüyordu. "Çok çabalıyorsun biliyorum ama tek kaşını kaldıramıyorsun be gülüm."
Kaşlarımı öfkeyle çatılırken yumruk yaptığım elimi koluna vurdum. "Sus sen nereden bileceksin kaş kaldırmayı? Hem ne o öyle gülüm falan?!"
"Gülüm mü?"
"Evet, gülüm dedin."
"Ben mi dedim? Sana mı dedim?"
"Bilmem bir sürü şey var ya. Belki gökyüzüne dedin belki çiçeklere veya ağaçlara dedin. Gül de yok bu bahçede ama."
"He, şeyden dedim ben onu. Yani yakında evleneceğiz annemlerin yanında hep isimle hitap etmek olmaz."
"Annenlerin yanında?"
"Evet."
Kendi etrafımda döndüm. "Annenler nerede?"
"Alıştırma yaptım Gülşah anlasana."
"Anlasana öyle mi?"
"Gülşah ama yok ar-"
"Konuşma benle." Hızla yönümü çevirip okula doğru yürüdüm. Arkamdan da Cihan koşuyordu. "Gülşah ben öyle mi dedim?"
"Ne dedin?" dedim bana yetişmemesi için adımlarımı hızlandırırken.
"Ama bir dursan."
"Dediğin hiç bir şeyi yapmayacağım," dedim bağırarak. Sonra da koşmaya başladım.
"Kız bi dur, koşma."
Daha da hızlandım.
"Gülşah," dedi dişlerinin arasından. Utanıyor muydu?
"Sen koşma!" dediğimde hâlâ koşuyordum.
"Neden kaçıyorsun?"
"Çünkü sana kızgınım."
"Kızgınken kaçar mısın?" diye bağırdı tam arkamdan.
"Sana ne?!" diye bağırdım bende. Ne diye kaçtığımı bilmiyordum ama Cihan bahanesiyle on mil koşsam fena da olmazdı şimdi. Bu arada bahçe ne ara bu kadar doluşmuştu?
"Yakalarsam ne olacak?"
Tereddüt ettim. O koca askerin önünde koşmam bile şu an büyük bir şeyken beni yakalaması an meselesi olmalıydı. "Ne olacak?" dedim koşarken. Altımdaki mavi bol kotum bugünün şansıyken üzerimdeki beyaz tunik pek de öyle hissettirmiyordu. Bu sırada bahçeyi en az üç kere turlamıştık. Bu kadar yeterdi. Yönümü okula çevirip hızla içeri girdiğimde peşimden gelmesi adrenalin hormonumu göklerde kartal gibi uçuruyordu. Bu sırada iki kişiye çarparak koşarken arkamdan özür dilemiştim. Kolçaklardan tutunarak virajı zor aldığımda merdivenleri hızla adımlamaya başladım.
Peşimden gelmeye devam ederken bütün gücünü kullanmadığını ve beni avıyla oynar gibi koşturduğunu ancak fark edebiliyordum. Yoluma çıkan iki hocadan biri olan Elçin Hoca'yı yanlışlıkla azıcık itmiş gibi görünmüş olabilirdim ama kamera kayıtlarına bakarlarsa ittiğimi değilde çarpıştığımızı göreceklerdir diye umut ederek arkamda kalan kadına bağırarak özür dilemiştim. Harika gidiyorsun Gülşah. Ortama alıştığını bu kadar belli etmesen keşke.
En üst kata kadar çıktığımda köşeye sıkıştığımın farkındaydım. Tam o sıra gözüme kestirdiğimde bana rahat bir nefes aldıran kızlar tuvaleti resmen göz kırpıyordu. Tuvalete büyük bir umutla koşmaya başladım. Yalnızca on adım kadar bir mesafe kaldığı sıra ayağım tutukluluk yapıp beni yarı yolda bırakmasıyla kendimi parıl parıl parıldayan mermere yapışmaya hazırladığım o salisede bir el belimi kavrayaraktan beni öpüşmek üzere olduğum mermerden son anda alıp elin sahibine oldukça yakın bir pozisyona çekmişti. Nefes nefese Cihan'ın kolları arasında ona bakarken onun da göğsünün normalden bir tık fazla hızla inip kalktığını görmüştüm. Saniyeler içerisinde nefes alışverişlerini düzenleyen Cihan gülümseyerek bana bakmaya başladı. Hatta ufaktan kahkaha da atıyordu şimdi. Nihayet kendime gelebilip ellerinden kurtulduğumda doğrularak ondan uzaklaştım. Ben hâlâ nefesimi düzenlemeye çalışıyordum. Ellerimi dizlerime koyduğumda bacaklarımın bağı kopmak üzereydi sanki. Baygın bakışlarımı sert tutmaya çalışarak Cihan'a çevirdim. "Sen delisin," dedim nefes nefese.
"Bir delinin peşinden koşacak kadar hemde," dedi gülerek. Göz devirdim.
"Herkes bizi gördü," dedim az önceki dakikalar süren rezil kovalamacamızı hatırlayarak.
"Herkes bizi hep görüyor Gülşah," dedi rahatlıkla.
"Çocuk gibi koşturduk."
"Koşmak çocuklara mı özel?"
"Ben burada sorumlu bir eğitmenim."
"Sorumluluğun koşmana engel mi?"
Düşündüm bir an. "Değil galiba."
"Tamam o zaman."
"Ay, Elçin Hoca'ya çarptım!" dedim telaşla doğrularak.
"Virüslü mü kadın?"
"Bir şeyleri şikayet etmeye yer arıyor."
"Boşver sen onu, da sen iyi misin?"
Elimi göğsüme koyduğumda nefesim biraz daha düzene girmişti. "İyiyim."
Bana doğru bir adım attı. "Ne koşturdun beni ama..." dedi sırıtarak.
Omzumu silktim. "Koşmasaydın."
"Ama koştum," derken bir adım daha atmıştı.
"Neden?" diye sordum kollarını bağlamış küçük kızlara benzerken.
"Çünkü kovaladığım sendin," dedi ve bir adım daha attı. Ben de bir adım geriledim.
"Neden beni kovaladın?" diye sordum.
"Çünkü kaçtın," dedi ve bir adım daha attı, ben yine geriledim. Ritmik bir şekilde konuşma sırası kime gelirse o bir adım atıyordu. Cihan ileri, ben geri...
"Her kaçanı kovalar mısın?" diye sordum bu sefer.
"Sen kaçarsan izin verdiğin müddetçe kovalarım," dedi ve yine ritmik bir şekilde adımladık. Sırtımı okulun üst caddesine bakan pencereye çarptığımda irkilmiştim. İyice kapana kısılmıştım. Bu sefer nefesim heyecandan hızlanmıştı.
"Ve sen bir yere kadar kaçarsın," dediğinde bir adım daha atmıştı Cihan. Aramızda bir adımlık mesafe kalmıştı. Cihan'ın adım boyuyla hesap edersek ise yarım adımlık bir mesafe...
"Kaçış yolun tükendiğinde bir karar vermen gerekir. Yakalamama müsaade edecek misin yoksa etmeyecek misin? Kalan son adımımı atmama sessiz mi kalacaksın yoksa gelme mi diyeceksin?"
Sessizlik, duvarlarda yankılanan en şiddetli sesti bana göre. Duvarlara, tavana ve bize çarpan sessizlik, bir sürü duygunun yalnızca bizim duyabileceğimiz seslerini taşıyordu. Ellerimi camın önündeki mermere yasladım ve sessizliğe ortak olup Cihan'ın gözlerinde süzülmeye başladım. Bir yelkenlideydim. Dışarıda fırtına vardı ve geminin altındaki korunaklı bölge sıcak ve güven dolu bir ortam sunuyordu. O korunaklı bölgede huzur bulabilrdim. Ama gemi batarsa boğulabilirdim de. Geminin yüzeyinde de olsam yine boğulma ihtimalim vardı. En azından huzurla boğulmayı seçmek en cazip fikir olmalıydı.
Yutkundum. Cihan'ın koyu kahve gözlerinden zorlukla ayırdığım açık kahve gözlerimi koridorun sonunda bizi izleyen Elçin Hoca'ya çevirdim. Derin bir nefes verip Cihan'ı es geçerek bize dik dik bakmaya devam eden Elçin Hoca'ya aynı şekilde bakmaya başladım. Cihan afallamış olmalı ki ancak saniyeler sonra arkasını dönüp yanımda dikilmişti.
Cihan'a hiç bir şey demedim. O da bana bakmadı. Ama aynı anda yürümeye başlamıştık. Hiç bir şey söylemeden Elçin Hoca'nın yanına kadar geldik ve adımlarımızı hiç duraklatmadan ilerlerken yalnızca gülümsemiş ve "Tekradan affedersiniz hocam," diyerek merdivenlerden aşağı inmeye devam etmiştim. Bir kaç çocuk heyecanla yukarı çıkarken bizi görünce durmuş peşimizden inmeye başlamıştı. Bugünün sineması oldunuz Gülşah, gişeler bedava oldu ama izlenme rekorunuz oldukça yüksek. Hemde neredeyse her yaştan izleyici var. Sevin bence.
Bunun için asla sevinmeyeceksin biliyorum.
Bahçeye indiğimizde çoğunluğun bakışları bize dönmüştü. Cihan ile telepatik gücümüz yüksek olmalı ki aynı anda kürsüde durmuştuk.
"Yakaladım çocuklar!"
Ben şaşkınlıkla, bahçeye hitaben bağıran Cihan'a bakarken çocuklar sevinçle bağırınca utançtan nereye kaybolacağımı bilememiştim. Birde yükseklikte olmamız bize bakan onlarca suratı görerek utancın binler katını görmeme sebep oluyordu. Cihan'ın koluna vurup basamakları indiğimde kollarımı bağlayarak başımı eğdim ve yürümeye başladım. Cihan saniyeler içerisinde yanımda yürümeye başladığında "Utandın mı?" diye sorarak daha çok utanmama sebep olmuştu. Gülşah sen cidden iyi değilsin kızım? Sen bu kadar utanır mıydın ya? Yoksa yılların arsız acısını mı çıkarıyorsun?
"Evet," dedim. Saklayamayacağım kadar çok belli olmuştu utancım.
"Utanmanı gerektiren bir durum yok ki. O kadar koşturduğumuzu gördüler illaki yakalayıp yakalamadığımı merak etmişlerdi, ondan söyledim," dediğinde kendini açıklama çabası gözüme bir an tatlı görünse de sert tutumumu sürdürmede kararlıydım.
Durup omzumu silktim.
"Kızdın mı?"
"Kızdım."
"Neden?"
"Öyle işte."
"Kendimi nasıl affettirebilirim?"
"Ben sana zaten kızgındım."
"Peki o kızgın olduğun eşekliğimi nasıl telafi edebilirim?"
"Ben mi söyleyeyim?" dedim yine kızgın bir tonda.
"Tamam söyleme. Ama kendimi affettirmeme müsaade et o zaman."
"O nasıl olacakmış acaba?"
"Kaçmayacaksın benden."
"Bilemiyorum artık."
"Bil. Bil ki ona göre davranabileyim. Ne istediğini bil ve emin ol."
Bir şey demedim. Öylece durduk yine bir süre. Biz sürekli garip yerlerde anında duruveriyorduk. Sessizliği çok saçma yerlerde paylaşıyorduk.
"Gülşah." Asya'nın seslenmesiyle yanımızda beliren çifte baktım. Elbette ikisi de çift olduklarını kabullenmezlerdi.
"Naptınız oğlum öyle? Bir baktık arı gibi kovalaşıyorsunuz," diyen Ömer oldukça keyifli görünüyordu.
"Sizin kovalamacanızdan kısa sürdü," diyen Cihan ise yaşadığımız duruma laf ettirmeyecek gibiydi. Utandığımı biliyordu.
"Bizim ki başka. Asya Hanım, biraz kindardır."
"Öyle mi Ömer Bey? Yoksa taşmış mıydım ki de seni akşama kadar kovalamakla uğraştım acaba?" diyen Asya çoktan ellerini beline koymuş Ömer'e bakıyordu.
"Bak yine sinirlendi. Ben demedin mi kindar diye? Unutamıyor kız."
"Ben mi unutamıyorum?"
"Evet sen unutamıyorsun."
Cihan ile birbirimize baktık. Yanımızda Asya ile Ömer varken manşette kalma süremiz ancak onlar ortaya çıkana kadardı. Bir onlar bir de biz bütün yetimhane halkına hem hakiki hem de bedava tiyatro olmuştuk böylece.
"Cihan abi!" Yeşim'in çığlık atarak bize doğru koştuğunu görmemle bunu zaten beklediğim için kollarını iki yana açmış ve Yeşim'in kollarına atlamasıyla onu kendi etrafında döndürmeye başlamış olan Cihan'a baktım. Yeşim'in neşeli çığlıkları cıvıl cıvıl bahçede yankılanırken gülümseyerek onları seyretmekten kendimi alamıyordum.
Cihan, Yeşim'i yere bıraktığında yere çömelip hizasına inip bir elini tuttu. Cebinden çıkardığı küçük kare çikolatayı Yeşim'e uzattığında çocuk sevinçle aburcuburunu alarak teşekkür etmişti. Sonra kaçamak bakışları bir ara bana dönüp tekrar Cihan ile göz teması kurduğunda işaret parmağıyla beni gösterdi. "Bugün bu da şeker veydi bana."
"Öyle mi? Ne güzel. Ama Yeşim ne diyorduk?"
Önce öflese de Cihan abisi için tatlı tatlı gülümsedi. "Abla."
Onun bu sözü üzerine tebessümle saçını okşadı Cihan. "Aferin sana."
"Ama bana şayt koştu."
"Ne şartı koştu bakalım sana Gülşah ablan?"
"Öpmemi istedi."
Cihan kısa bir ara bana bakıp tekrar Yeşim'e döndüğünde yüzünde muzır bir gülümseme peyda olmuştu. "Öyle mi?" dedi sonunu uzatarak.
"Evet, bende üzülmesin diye biy kez öptüm."
Cihan içli bir nefes bırakırken ben dayanamayarak, "Üzülmeyim diye mi?" dedim şaşkınlıkla. "Ricamı kırmadın öptün işte ne diye uzatıyorsun?" derken kollarımı önümde bağlamıştım.
"Biyde ben öpünce çok sevindi," diyen Yeşim'in beni taktığı yoktu.
"Sevinir tabi," dedi Cihan bana bakarak.
...
Cihan'ın teklifi üzerine onun arabasıyla eve kadar bırakılamamızın ardından Ufuk da bende eve girmek için daha erken olduğuna ikna olup biraz daha yürümeye karar vermiştik.
Az sonra Ufuk, ona ısmarladığım antep fıstıklı dondurmayı yalarken bende ananaslı dondurmamı deniyordum. İlk kez tadına baktığım dondurmanın tadı hoşuma gitmemişti ama o kadar parasını vermişken yememek de olmazdı.
"Değişek mi Ufuk?" dedim davetkar bir sesle. "Sen de bir ananaslının tadına bak."
"Beğenmedin değil mi abla?" diyen Ufuk'a masum kedi bakışı attım.
Dondurmasını uzatıp, benim elimdekini alırken bana baktı. "Hepsini yeme ama."
"Tamam be," dedim mızmızlanmasın diye.
"Sevim seni nasıl merak ettiyse artık, seni görünce yıllardır görmüyormuş gibi sevindi kız," dedim ağzından bakla almak istercesine.
"O kadar da değil," dedi Ufuk sadece.
"O kadar, o kadar..." diye ısrar ettim bende. "Okulda da çok birlikte misiniz?" dedim kurnazca gülümserken.
"Üf abla ya..." dedi Ufuk bu konudan konuşmak istemediğini belli ederek.
"Tamam tamam, ısrar etmeyeceğim. Sen keyifle dondurmanı ye."
"Asıl sen bugün olanı anlat istersen abla?"
"Hangi olan?" Anlamamazlıktan gelmeyi çok iyi becerdiğini zannediyorsun sanırım Gülşah.
"Meşhur kovalamacanızdan bahsediyorum. Bütün okulu turladığınız şu kovalamaca. Koşarken Sevim'le bana çarptığın şu kovalamaca."
"Ay, sizede mi çarptım? Uf, Ufuk zaten unutmaya çalışıyorum nolur konuşmayalım," dedim elimi alnıma koyarken. Tekrar o dakikalar gözümde canlandığında bir şeyi fark etmiştim. "Sanırım unutamayacağım."
...
Akşam ezanı okunmaya başladığı sıra, biz yeni eve giriyorduk. Evde sebebini belirleyemediğim bir sessizlik hakimdi. Ayakkabımı dolaba koyup salona baktığımda babamın televizyon seyrettiğini görmemle şaşırmıştım. Ancak bir diğer şaşırma sebebim sinirli görünüyor oluşuydu. İşaret parmağını yanağına ve baş parmağını çenesine koymuş olduğu kolunu koltuğa dayamış, televizyona kurulmuş gibi bakıyordu.
"Baba, hoşgeldin," dedim geldiğimi belli etmek adına.
Hiç kıpırdamadan yalnızca bakışları bana döndü. "Ellerinizi yıkayın konuşacağım sizinle." Soğuk bir ürperti sırtımdan geçerken arkamda duran Ufuk'a kısa bir bakış atıp ne olduğunu anlamaya çalışmıştım ancak bulamamıştım.
"Peki baba."
Çantamı vestiyere bırakıp banyoya ilerlediğimde Ufuk da peşimden gelmişti. Annem ve Nazlı neredeler?
"Abla," dedi Ufuk fısıltıyla. "Ne konuşacak ikimizle?"
"Bilmiyorum Ufuk," dedim bende fısıldayarak. Banyoya girdiğimde o da kapıda dikilerek bana bakmaya başlamıştı.
"Ablaa! Bugün okula gitmediğimi mi öğrendi yoksa?"
Telaşla benimde gözlerim büyümüştü. "Ufuk dua et başka bir şey olsun. Çünkü bugün birlikteydik birde." Ufuk sesli bir şekilde yutkunurken ben sabunu elimde sürtünme kuvvetiyle yakmaya çalışırcasına hızla ovalıyordum.
Ayaklarım istemsizce adımlayarak salona yürüdü. Peşimden Ufuk da geldiğinde babam ile göz göze geldik. "Gelin," dedi babam, biz de içeri girip kuzu gibi karşısındaki koltuğa dizildik.
"Neredeydiniz siz?" dedi babam otoriter bir sesle.
"Dışarda yürüdük biraz baba," dedim.
"Dışarıda yürüdünüz... Demek dışarda yürüdünüz?"
"Havalar sıcakladı ya dondurma yemiştik..."
"Dondurma yediniz? Sen ne zamandan beri yaptıklarını haber vermiyorsun kızım?"
Başımı eğdiğimde sessiz kaldım.
"Bugün neredeydin?" diyen babam bu sefer Ufuk'a bakıyordu. "Ablamlaydım," cevabını verdiğinde babam elini koltuğun kolçağına vurdu. "Ne demek ablamlaydım? Senin okulun yok mu eşşek herif?!"
"Var baba."
"Var tabii..." Elini yine koltuğa vurdu babam, bu sefer öne doğru eğildi. "Lan seninle ne yapacağız biz."
Kendi okuyamadığı için çocuklarının okuyup rahat bir hayat sürmesini isteyen ebeveynler evlatlarına, sonrasında kimi zaman pişman olacağı kimi zaman fark dahi etmeyeceği baskılar kurarak kendilerinden uzaklaştırdıkların hiçbir zaman göremiyorlardı. Babam da bu ebeveynlerden birirydi ne yazık ki ve benim üzerimde kurdukları eğitim baskısı; Nazlı da o baskıyı görmemek için çalışmaya, Ufuk da ise, etkiye tepki misali aykırılığa sebep olmuştu.
O sırada kapıda annem gözüktü. "Alper-"
"Sen bir dur hanım." Tekrar bana döndü. "Sen kardeşine nasıl örnek oluyorsun Gülşah? Kardeşin okulu asıyor, sen ona ablalık yapıp okula götüreceğine, yanında götürüyorsun. Bir de iyi halt yemiş gibi üstüne dondurma yemeye götürüyorsun. Kızım, oğlum; bizim deniz kenarında villamız, büyük tarlalarımız yok! Ufuk, okuman lazım oğlum. Kendine bakabileceğin bir mesleğin olmalı. Yok illa eşşek gibi gezeceğim diyorsan eşşek gibi de çalışacaksın. Derslerini düzeltmezsen bu yaz ya benimle hale geleceksin ya da sanayiye gideceksin."
"Baba-"
"Ne diyorsam o. Ben sizi nasıl bırakacağım şimdi?" Anneme döndü. Biz de babamın ne demeye çalıştığını anlayamadığımız için anneme baktık.
"Gülşah kocaman kız, kardeşlerine bakabilir," diyen annemin hâlâ ne dediğini anlayamıyordum. Annem meraklı bakışlarımızı fark edip bana döndüğünde kısa bir an Ufuk ile bakışmıştık. "Anıl eniştenizin küçük kız kardeşi evleniyor ya. Dört günlüğüne Kocaeli'ye gidecğiz. Siz kulunuz olduğu için gelmiyorsunuz."
"Olmasa da gelmezdik," diyen Ufuk'u yalnızca ben duymuştum. Annemler fark etmeden omzumumu, omzuna vurdum.
"Gülşah," dediğinde babama döndüm.
"Efendim baba."
"Bir daha beni habersiz bırakmayacaksın. Aklım sizde kalmayacak, biz yokken eve geç gelme gibi bir durum olmayacak." Kapıda annemin arkasında duran Nazlı'ya ve Ufuk'a baktı. "Ablanızın sözünden çıkmayacaksınız, okula gidip hiç bir yere uğramadan eve döneceksiniz. Tamam mı?"
"Tamam baba," dediğimde Nazlı ve Ufuk da ardımdan kabul ettiklerini söylemişti. Babam biraz daha sakin görünüyordu.
"Yarın sabah gidiyoruz," diyen annem bana bakıyordu. Başımı onaylarcasına salladım. "Gülşah, mutfağa gel kızım."
Annemin peşinden giderken yediğimiz azar söz konusu gerginliğim sürüyordu.
Mutfağa geçip annemin bugünden yarın için hazırladığı yemeklere baktım ve diğer günler yiyebileceğimiz şeyleri söyleyen annemi dinleyerek dört gün değilde dört haftalık gidiyorlarmış gibi yapmamız gereken her şeyi annemin zoruyla not aldım. Yazmak gerginliği alıyor olmalı ki şimdi iyiydim sanki.
Ertesi sabah annemler yola erkenden çıkacağından sabah namazından sonra uyumamış onlara kalem böreği sarmıştım. Böyle hamarat kızları olduğuna şükretmeliler.
Annemin iki koca çantasının yanında babamın sırt çantası ile Ufuk'u aşağı gönderdikten sonra bende annem ile yolculuk için hazırladığımız kahvaltılıkları kaplara koyuyordum. Bu sırada Nazlı ilk kez annemden ayrı kalacağı için duygusal olması sebebiyle sulu gözlerle bizi seyrediyo bur ve iki dakikada bir anneme sarılıp duruyordu.
"İki saatlik yol için ne diye bu kadar hazırlık yaptınız ki?" dedi Ufuk masaya bıraktığım kapların olduğu poşeti alırken.
"Oğlum baban tam uykusunu alamadı. Kahvaltı da yapmadan çıkıyoruz. Şimdi ben onu yediririm yolda, gücünü anca toplar," dedi annem. Ufuk, hâlâ babama kızgın olmalı ki göz devirip çıkmıştı.
"Kızım, kardeşinle konuş babasına kızmasın. Beni de dinlemiyor. Baban onun iyiliğini düşünüyor biliyorsun. Hepinizin iyiliğini düşünüyor."
"Biliyorum anne."
"Sen de bu sırada pek Cihan ile konuşma. Biz yokuz, laf söz olursa baban köpürür."
"Ne laf sözü anne, nikahlıyız ya biz?"
"Tamam da kızım, yinede nişanlısınız. Sen beni dinle."
"Anne." İçeri giren Nazlı elinde küçük peluş bir anahtarlık tutuyordu. Bu kız ne ara gitti de geldi?
"Efendim yavrum?" dedi annem küçük kızına dönerek. "Al," dedi Nazlı elindeki peluşu uzatırken. "Bunu yanında götür, beni hatırlarsınız."
Annem ile birbirimize bakıp gülerken Nazlı anneme sımsıkı sarılmıştı. "Güzel yavrum benim. Sadece dört gün."
"Biliyorum ama olsun."
"Hadi hanım." Eve ne zaman geldiğini fark edemdiğim babam ve arkasında ki Ufuk annemleri seyrediyorlardı. "Ne yapıyorsunuz?" dedi babam şaşkınlıkla.
"Kızın ayrılamıyor bizden," dedi annem gülerek.
O sırada Nazlı, annemden ayrılıp babama sımsıkı sarılmıştı. "Bizi çok özlemeyin tamam mı? Hemencecik geleceksiniz zaten," dedi Nazlı, babamın göbeğine yaslandığı için boğuk çıkan sesiyle. Birbirimize bakıp tebessüm ederken, ailemiz ne kadar da tartışsa yine de birbirine gülümseyebilecek kadar seviyor oluşu beni huzurlu ve güvende hissettiriyordu.
Aşağı indiğimizde sabahın sessizliğini babamın arabasının motoru bozarken biz birbirimize sarılmaya başlamıştık. Annemle sarıldıktan sonra, Nazlı'nın babamdan ayrılmasını bekleyip babama da sarılmıştım.
"Kendinize iyi bakın kızım, kardeşlerin önce Allah'a sonra sana emanet," dedi babam sarılırken. "Cihan ile konuştum, arada sizi kontrol etmeye gelecek."
Ayrıldığımızda gülümseyerek babama baktım. "Tamam baba, merak etme sen."
Babamla sarılma sırası Ufuk'a geldiğinde mesafeli de olsa babamla sarılıp tokalaşmıştı. Sonra ben gülerek Ufuk'u babamın üzerine itince babam da gülerek Ufuk'u kucaklamıştı. Ne olursa olsun, kim olursa olsun küs ayrılmak doğru gelmiyordu bana. Sabah annemle tartışıp okula gittiğim günler, hiç bir şeye odaklanamadığımı bilirdim. Sonra birgün bir olay beni kendime getirmiş ve gece yatağa yatarken bile haklı olmama rağmen sırf küs yatmamak için Nazlı'dan bile özür dileyecek hale gelmiştim.
Birbirimizi Allah'a emanet edip annemleri yolcu ettiğimizde kardeşlerime bakarak gülümsedim. "Yalnız kaldık."
Ufuk'ta da hafiften bir tebessüm peyda olurken Nazlı, yaşlı gözlerini silmişti. "Hadi kardeş kardeşe ağzımıza layık, mükellef bir kahvaltı yapalım."
Heyecanla binaya girip eve çıktığımızda, kardeşlerimin okula gitmesine iki saat kaldığından ben patates kızartmaya giriştim. Ufuk, sofrayı kurarken, Nazlı da çayı koyup domates, salatalık doğramaya başlamıştı. Nazlı telefonundan bir şarkı açıp dans ederek abisine yardım ederken, on beş dakika önceki salya sümük hâlini anımsamadan edemiyor onları gülümseyerek izliyordum.
"Bana "Yolun' seç" diyorlar
Bozuk yolu seçer miyim?
(Eğri eğri, doğru doğru)" diyerek mikrofon olarak kullandığı çatalı bana uzattı. Bende onların enerjisine eşlik ederek şarkıyı devam ettirdim.
"Seçemezsen geç" diyorlar
Ben yolumdan geçer miyim?
(Eğri eğri, doğru doğru)"
Ve çatalı kendine yaklaştırıp şarkıyı söylemeye devam etti Nazlı.
Kardeşlerime Barış Manço şarkılarını ben aşılmıştım fark etmeden. Çokça beraber iş yaparken müzik konusunda sıkıntı yaşamıyorduk bu yüzden.
Kahvaltımızın ardından derslerine yetişmek için aceleyle evden çıkan kardeşlerimin arkasından, dersine daha neredeyse üç saat olan ben kalmıştım. Evde yalnız kalıp bulaşıkları topladığım sıra telefonum çaldı. Arayanın annem olduğunu görmemle gülümsedim. Aramadan edemeyeceğini biliyordum, anne yüreği.
"Selamünaleyküm anne."
"Aleykümselam kızım, ne yaptınız?"
"Nazlıgil az önce çıktılar, bende etrafı toparlıyorum annem, her şey yolunda merak etme."
"Evet az önce sırayla aradılar, geçmişler okullarına."
"İyi, yollar nasıl?"
"Trafik daha bu saatte bile yoğun. Otobandan gideceğiz herhalde."
"Hmm, iyi bakalım."
"Senin dersin kaçtaydı kızım?"
"On birde anne."
"Dikkatli dikkatli git gel kızım. Nazlı'yı da sen al o saate dersin yoksa."
"Tamam annecim. Siz merak etmeyin yolculuğun tadını çıkarın, tamam mı?"
"İyi peki."
"Hadi babama da selam söyle annecim Allah'a emanet olun."
"Aleykümselam kızım, hadi siz de Allah'a emanet olun."
Telefonu kapattığımda, uzun zamandır ihtiyacım olduğunu ancak içinde olduğumu fark ettiğim sessizliğin huzurunda, evi toplayıp hatta gaza gelip heryeri süpürerek terapi yapmıştım. Çarşamba dersim olmadığı için iki gün sonra bugün okula gidecek olmamın ağırlığı saat yaklaştıkça üzerime çökerken defterlerimi çantama sıkıştırıp evden çıktım. Benim bu huzuru daha uzun yaşayabilmem için bu önümüzdeki dört gün içerisinde okulu asmam gerekliydi. Çok önemli bir ders olup olmadığına bakıp bu fikrimi yürürlüğe sokacaktım.
...
Ders boyu eve en erken gidip kendime ayıracağım zamanın planlarını yapmıştım. Nihayet gireceğim son ders de bittiğinde öğle namazımı kılmak için mescide çıktım.
Sene sonu yaklaşırken son sınavlarımı başarılı bitirmek için normalinden fazla çalışmam gerekiyordu. Ama şu sıra iyice salmıştım, ne olacaksa olacaktı işte. Son sınavların bitmesine iki hafta kala daha ne çalışabilirdim ki zaten...
İkindi namazına yarım saaten az kala öğlen namazımı kıldığımda duamı edip mescitten çıktım. Ders öyle uzun sürmüştü ki artık hocadan izin alıp namaza çıkmayı planladığım sıra neyse ki hoca dersi bitirmişti. Namazımı geciktirmeyi hiç sevmiyordum.
Mescitten çıktığımda, eve gitmek için sabırsızlanıyordum.
Kafeteryanın yanından geçerken o leziz koku beni cezbetse de bayrağıdır uğramadığım Hakkı amcanın pastanesine uğrayıp minik pizzalardan alacağım için kendimi büyük bir çabayla tutarak bahçeye çıkabilmiştim.
"Gülşah!" İsmimin seslenilmesiyle arkamı dönmem ve şaşırmam bir olmuştu. Cenk beni neden çağırsındı ki? Tek kaşımı kaldırarak Cenk'in arkasında kalan insanlara bakmaya başladım. Selim olayından sonra hiç bir derste karşılaşmadığım Dilara'nın sevgilisiyle konuşmayı hiç istemesemde zamanında Cihan için yaptığı iyilikler hatırına durmuştum. Önemli bir şey söyleyecekti herhalde çünkü artık boş yapmayacak kadar beni tanımış olmalıydı.
"Gülşah, çok önemli bir mevzu hakkında konuşmamız gerek."
"Söyle."
"Dilara hakkında."
"Eğer bana onu Selim'e yaptıklarına inanmayıp savunacaksan," dedim anında yüklenen sinirimle.
"Hayır hayır," dedi iki elini kaldırarak.
"Kusura bakma ama o benim için berbat biri ve onun hakkında bir şey duymak istemiyorum."
"Artık bunun sebebini biliyorum."
Şaşkınlıkla iki kaşım da havalanırken ne kadarını ne olarak bildiğinden emin olamamıştım. Benim oradan nakil olma sebebim hocalarla yaşadığım tartışma ve maaş sorunu olarak gösterilmişti. Cenk'in, Selim'in zorbalandığı gün okulda olmadığını öğrenmiştik, o da Dilara'nın yalanlarınına mı inanmıştı yoksa inanamadığı için mi böyle söylemişti bilemiyordum.
"Ne bildiğini bilmiyorum Cenk."
"Senin okuldan neden ayrıldığını biliyorum."
Kaşlarım olağan güçte çatılmaya devam ediyordu. Etrafıma baktım. "Nereden biliyorsun?" dedim kuşkuyla.
"Burada böyle ayaküstü mü konuşacağız?"
"Ne konuşuyorsunuz?"
Bu adam sürekli bir anda muhabbete dahil olarak ortama adım atmak mecburiyetinde miydi acaba?
"Cihan?" dedim şaşkınlıkla. Yanımda bitivermişti.
"Efendim güzelim?"
Tek kaşımı kaldırarak şaşkınlıkla hemen yanı dibimde duran Cihan'a baktığımda gülerek başını iki yaa sallamıştı. "Hâlâ yapamıyorsun," dedi yalnızca benim duyabileceğim bir fısıltıyla. Kaldırabildiğimi zannettiğim kaşımı indirirken, ona sertçe bakmaya çalışmıştım. Hemen ardında kaşlarını çatarak Cenk'e döndü. Kolunu yavaşça omzumdan geçirmiş ama ağırlığını bana yüklememişti. "Hayırdır eşimin yanında böyle?" dedi hesap sorarcasına başını sallarken. Okulum ve nefret ettiği anasınıfı ortamından herkesi tehdit olarak görüyordu ben üzüldüğüm için.
"Dilara hakkında konuşacaktım Gülşah'la," diyen Cenk gayet rahat görünüyordu.
"Dilara?" dedi Cihan. Tam da istediğim gibi gereksiz bir insanı çıkaramamış olmalıydı.
"Sev-" Başını iki yana salladı. "Eski sevgilim. Gülşah ile aynı okulda staj yapıyorduk."
"Hıı, hatırladım hatırladım... Ee?"
Eski sevgilim mi dedi o?
"Gülşah'ın okuldan neden nakil istediğini öğrendim."
"Ee?"
Cihan, bebek mi uyutacaksın Allah'ını seversen, ee'leyip duruyorsun?!
"Kanıtlarım var. Eğer Gülşah dava etmek isterse diye..."
"Kanıtların mı var?" dedim dakikalardır hiç şaşırmamışım gibi şaşırarak.
"Evet."
"Ama nasıl? Güvenlik kameraları silinmişti."
"Silmediği tek bir görüntü bile dava için yeterli ve o yeterli olacak tek bir görüntüyü silmemiş."
"Hangi görüntü?" diyen Cihan da merak etmiş görünüyordu.
"Burada mı konuşacağız?" diye sordu Cenk etrafına bakarken.
...
Önüme gelen çayı yudumlarken hiç bir şey sipariş etmemiş Cenk ve bana çay ısmarlayıp kendisine bir şey almayan Cihan birbirilerine sert bakışlar gönderirken ben şekersiz bulduğum çaya azıcık daha şeker boca edip hızla karıştırmaya başladım. Pastaneye geleli on dakika olmuştu. Okuldan çıkalı ise neredeyse bir saat olacaktı. Cihan'ın arabasına binip müsait bir ortama gitmek üzere yola çıktığımız sıra ezan okununca Cihan arabayı en yakın camiye sürmüş ve cemaati kaçırmadan ikindi namazını kılmış olmuştuk. Cihan'ın bu hassasiyeti konuşmamız üzerinden hep devam ediyor olmalıydı. Caminin önünde durduğumuzda nasıl sevinçle gülümsediğimi görse kim bilir ne düşünürdü...
Namazı kılıp Hakkı amcanın pastanesine gelmiş ve Cenk'i Hakkı amca ile tanıştırıp bir masaya kurulmuştuk.
Ben çayımı yudumlarken, Cihan sert ve Cenk'in anlamaz bakışları birbirini keserken, Hakkı amca da bizi tezgahın arkasından dinliyor olmalıydı. Oysa henüz konuşmamıştık...
Yani merakla bizi izliyor desem daha makul olur sanırım.
"Evet, anlat bakalım," diyen Cihan, oldukça sert ve otoriter bir hâl takınarak Cenk'e bakmaya devam etti.
"Henüz Selim olayı olmadan biraz zaman önceydi," diyen Cenk, bir süre düşünüp tekrar Cihan'a baktı. "Bir hafta kadar belki. O gün Dilara'nın..." Dilini ısırmış gibi yapıp gözlerini kapattı. Konuşmak onu zorluyor gibi duruyordu. "Dilara'nın beni aldattığı şüphemi körükleyecek davranışlarına daha fazla göz yummak istemiyordum. Neyse bunu neden söyledim bilmiyorum..." Cenk'e üzülmüştüm. Ona bunu fark ettiğim andan beri üzülüyordum ama doğru hareketin ne olduğunu bilemediğim için sessiz kalmıştım.
"O gün öğretmenler odasında hocalardan birisi Gülşah'ı sordu. Ben de yetimhaneye başladığını söyledim."
"Sen nereden biliyordun Gülşah'ın nereye gittiğini?" Cihan, sakin ol koçum.
"Müdür bozuntusunu Pelin hocayla konuşurken duydum."
"Pelin hoca, sınıfında staj yaptığım öğretmen," diyerek Cihan'ı bilgilendirdiğimde bana başını sallamıştı. Bu karizmatik duruşunun arkasındaki haylaz çocuğu bilmesem n'oluyoruz koçum? moduna girerdim. Gülşah sen sanki zaten o moddasın. Aman be!
"Güvenliğe anahtarımı kaybettim bahanesiyle kameraları açtırdım. Sonra işim rast geldi de adamın çişi geldi. Ve odada yalnız kalınca şüphelerimin doğru çıkmamasını umut ederek Arda'nın oda kamerasında geriye gitmeye başladım. Bir de ne göreyim?"
Sanırsın Andersen'den Masallar anlatıyor, mübarek. Meraklandırmadan anlatsa şaşacağım artık. Yeterince meraktan çatlıyoruz zaten burada.
Cenk ilk başta önce bana sonrada Cihan'a tereddüt dolu bir bakış atıp konuşmaya karar verdiğinde Cihan ile aynı anda masaya iki elimizi koyarak öne doğru eğilmiştik. Bugün telepati zehirlenmesi yaşadık galiba...
"Arda'nın... Gülşah'ı..." Aniden mideme kramplar girerken artık Cenk'in konuşmasını istemiyordum çünkü konuşacağı şeyi anlamış olmak bile tüylerimi diken diken etmeye yetmişti.
"Çatlatmasana adamı!" Cihan elini masaya vurarak Cenk'e bağırdığında, ben utanarak etrafa bakmaya başlamıştım. İnsanlar bir süre bize baktıktan sonra nihayet önlerine dönmüşlerdi. Bu kontrolsüz öfke daha önce hiç Cihan'da rastladığım bir durum değildi esasında.
"Arda'nın Gülşah'ı tehdit ettiği kayda denk geldim."
Cihan'a baktığımda masadaki yumruğunu sıkmış, sağ bacağını hızla sallamaya başlamış ve burnundan soluyor olduğunu görmüştüm. Sakinleşmesi için usulca kolunu okşamaya başladım. Kolundaki kasların gerildiğini hissederken afallamış bir ifadeyle önce kolunu tutan elime sonra yüzüme baktı. Yüzündeki öfkeyi saklamaya çalıştığını anlasamda saklayamadığını da anlayacak kadar onu tanımıştım. Buruk da olsa gülümsemeye zorladım kendimi. Sinirlenirse boyutu ne kadar aşar bilemiyordum.
"Demek tehdit ettiği kayıtlar..." dedi bilendiğini belli eden bir tonda.
"Evet, telefonumla bilgisayar ekranını çekerek kayda aldım bende. Sonra... Gülşah çıktıktan yalnızca bir kaç dakika sonra da Dilara girdi odaya," dediğinde zorlukla yutkunmuştu Cenk. Bir süre masada sessizlik hakim oldu. Üçümüzün de kafasında başka sorunlar çığlık atarak tepiniyordu. Derin nefes alışı ile dikkatimizi dağıtan Cenk telefonunu çıkarıp masaya koydu. "İşte Gülşah, eğer istersen hemen şimdi dava açabilirsin."
"Bunu neden yapıyorsun Cenk?" dedim anlamak istercesine.
"Çünkü haklılar hakkını, haksızlar cezasını almalı. Sessiz kalamazdım ya," dediğinde utançtan ne yapacağımı bilemiyordum. Cenk, onu ilgilendirmediği halde benim hakkımı savunmak için bu kadar çabalamışken ben bildiğim hâlde Cenk'e aldatıldığını söylememiştim. İçime bir öküz oturmuştu şimdi ve vicdan bölgemi işgal ederekten uzun bir süre orada kalmayı planlıyor görünüyordu.
"Numaranı bana ver," dedi Cihan.
"Tabi," deyip numarasını Cihan'a söylemeye başladı Cenk. Ve ben, başbaşa kaldığım vicdanımın beni yemesini izliyordum.
Cenk ve Cihan bir süre daha konuştular ancak benim duyduğum yalnızca uğultuları olmuştu. Çok uzaktaydım çünkü ve kendime inanamıyordum.
"Gülşah... Gülşah." Gözlerimi açıp kapatarak normal hayata döndüğümde bana seslenen Cihan'a baktım.
"Efendim?" dedim başımı saklayarak.
"Sen iyi misin?"
"Evet, evet iyiyim ben."
"Cenk'i duydun mu peki?"
"Ne dedi?" dediğimde başka bir alemden döndüğümü kabul etmiş olmuştum.
"Ben de Selim'i kötü hissettirenin Dilara olduğundan adım kadar eminim." dedi Cenk. "Selim, benim kamera kayıtlarına baktığım gün Dilara'dan rahatsız olduğunu söylemişti. Seni özlüyordu. O gün Dilara ile konuştum ama pek oralı olmamıştı."
Selim konusunda da vicdan azabı çekiyordum çünkü Dilara'nın bana has kin duymasından ötürü olmuştu tüm bunlar. Bu çok ağırdı. Beni derinden üzen tüm bu olayların arkasında benim olduğum sebepleri fark etmek çok zor ve ağırdı. Başımı tavana kaldırarak yutkundum. Derin, içli bir nefes alıp verdiğimde önüme döndüm.
"Ne yapmamız gerekiyor?"
...
Cenk hukuki sürecin başlatılması için gerekli şeyleri anlatırken konsantre kalmaya kendimi çok zorlamıştım.
"Bu konuyu İlkim abla ile de konuşmalıyız," dedim Cihan'a dönerek.
Başını salladı. "Konuşuruz."
"Bir avukat tutulması da lazım."
Cenk, avukat tutulması gerektiğini söyleyene kadar bu çok önemli anahtar tümce aklıma hiç gelmemişti.
"Avukatı nereden bulacağız?" dedim Cihan'a bakarak.
"Her yer avukat bürosu, birine gider tutarız," diyen Cihan oldukça basit bir işmiş gibi bahsetmişti.
"O kadar kolay mı?" dedim bilmediğim için merakla.
"Değil," diyen Cenk, Cihan'ın çatık kaşlı suratıyla karşı karşıya gelmişti. "Her avukata öylece güvenemeyiz."
"Bunu bende biliyorum herhalde." Cihan, Cenk'e karşı fazla soğuk ve sert bir tavır takınmıştı. Kan bağışçısı olduğunu bilse aynı tepkiyle devam mı eder diye düşünmeden edememiştim şimdi.
"Tanıdık bir avukat olsa, bilinmiş biri olsa davamızı daha sağlama almış oluruz," dedi Cenk, Cihan'ın sertliğini es geçerek.
Ve o an nihayet beynim çalışmaya başladı. Soğumuş çayımın son yudumunu da içip heyecanla gülümsedim.
"Aslında bir tanıdık var ama..." dediğimde Cihan kim olduğunu söylememi beklediğini ifade eden bir suratla bana bakmaya başlamıştı.
"Çağla Hanım," dedim umutla yüzüne gülümsemeye devam ederken. Bir süre gözleri gözlerimde çakılı kalıp düşündü. O kadar insan görmüş olması benim on beş kişilik Dünya'mda ki insanları hatırlamakta zorlanmasını haklı kılıyordu elbette. Bir süre öylece yüzüme bakıp düşündükten sonra hatırlamış olmalı ki yarım bir gülümseme ile önüne döndü. Aniden kalbim hızlanmış heyecanla boynumu eğmiştim. Yalnızca bir kaç saniyelik bakış ve silik bir tebessüm beni uçurmaya yetiyor olamazdı. "Olabilir."
"Ne?!" dedim şaşkınlıkla ona dönerek. Lütfen bu şuursuzca içinden düşündüklerini dışına aktarmış olma Gülşah... Lütfen...
"Çağla Hanım olabilir," diyen Cihan, onlarca düşüncemden hemen önce söylediğim fikri onaylayarak içime buz gibi bir su dökercesine beni rahatlatmıştı.
"Hemen bugün gidelim mi Cihan?" dedim kendimi toparlayarak.
Tekrar bana döndü. "Sen istersen gidelim."
Benim yol açtığım sorunların gün yüzüne çıkıp herkesin biraz daha rahatlayacağını düşünmek beni umudun heyecanına kaptırmıştı. "Gidelim o zaman." Sonra Cenk'e döndüm. "Sen de gel, şahit olduğun için seninle de konuşmak isteyebilir belki," dediğimde Cenk'in bakışları Cihan'a kaymıştı.
"O başka zaman görüşür avukatla," diyen Cihan gerçekten Cenk'ten haz etmemiş olmalıydı. "Cihan," dedim koluna dokunarak. İkna kabiliyetimi artıran bir yüzle bakmaya çalışmıştım. Zannettiğin kadar sevimli değilsin Gülşah.
Ama Cihan'ı ikna ettim.
...
Telefonla Çağla Hanım'ı arayıp müsait olduğunu öğrenince evine doğru yola çıkmıştık.
Yol boyu dava hakkında konuşarak beyin patlatmıştık. Sonra da Cihan ne kadar yol üretirsek üretelim, davanın seyrinin savcının elinde olduğunu söyleyip en son konuşan Cenk'in lafını keserek susturmuştu.
Çağla Hanım'ın evinin önünde durduğumuzda ilk Cenk arabadan inmişti. Cihan, kendi camının kapanmasını beklerken, bende kapımı açmıştım ki kolumdan tuttu. "Gülşah."
Durdum. "Efendim?"
Gözleri yüzümde oyalandı, ben bir şey demesini bekledim.
"Gelmiyor musunuz?"
Cenk'in seslenmesiyle daldığım gözlerden ayrılıp arabadan indim. Cihan da arabadan inip kapıları kilitlediğinde ben önden giderek evin kapısını çalmıştım. Saniyeler sonra kapı açıldığında bizi, gülümseyen bir yüzle Çağla Hanım karşılamıştı. Dipleri görünen sarı saçlarını ev topuzu yapmış hafif makyajıyla oldukça hoş görünüyordu. Üzerindeki düz beyaz tişörtü ve açık mavi kotu bile ona ayrı yakışmıştı.
"Hoşgeldiniz," diyerek kapıyı sonuna kadar açtı.
"Hoşbulduk," dedim gülümseyerek.
Çağla Hanım bizi eve buyur ettiğinde, evin ahşap dekorasyonunun sade beyaz eşyalarla dizayn edilmiş olduğunu görmek televizyonda ev yenileyen Amerika'lıların dağ evlerini hatırlatmıştı. Ellerimi yıkayıp salona girdiğimizde arkamızdan da Cihan ve Cenk gelirken ben Çağla Hanım'ın misafiri ile göz göze geldim.
"Misafiriniz olduğunu bilmiyordum Çağla Hanım," dedim çekingen bir gülümseme ile.
"Lütfen, Cemil amcam misafir değil," diyen Çağla peşimden galip Cemil amcasının yanına oturmuştu.
"Hoşgeldiniz," diyen Cemil Bey, sıcak bir gülümseme sunuyordu.
"Hoşbulduk," deyip arkamı döndüm. Cihan selam vererek yanıma otururken, Cenk büyük bir şok etkisinde kalmış gibi salonun girişinde durmuş, Cemil Bey amcaya bakıyordu. Herkes ondaki garipliği fark ederek merakla onu izlerken Çağla Hanım ev sahipliğini konuşturarak ayaklandı. "Beyefendi iyi misiniz?"
Cenk bir süre cevap vermeyip yavaşça dudaklarını araladığında ağzından yalnızca tek bir kelime çıkmıştı. "Baba..."
Cenk'in ağzından sayıklarcasına dökülen kelime bizi şaşkınlıkla Cemil Bey ile Cenk arasında, bakışlarımızın mekik dokumasına sebep olmuştu. Ne oluyordu be burada?!

+++

Eveett... Bir bölümün daha sonuna gelmiş bulunmaktayız🎬

Oy ve yorumlarınızı bekliyor olacağım sevgili okurlarım💌 Allah'a emanet olun✨🎀

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

47okunma 3beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18