16. bölüm / 19
Yalnızlığımın İlacı-En Garip Ramazan16. Bölüm ~Sihirli Öpücük~
Bölümler 19Şu an: 16. Bölüm ~Sihirli Öpücük~
- 1 1. Bölüm ~Giriş~1.691 kelime
- 2 2. Bölüm ~Ziyaret~1.347 kelime
- 3 3. Bölüm ~Haftasonu Krizi~1.787 kelime
- 4 4. Bölüm ~Zor İstek~1.628 kelime
- 5 5. Bölüm ~Görüşme~2.803 kelime
- 6 6. Bölüm ~Bana da Dua Eder Misin?~2.096 kelime
- 7 7. Bölüm ~Müstakbel Nişanlım~2.781 kelime
- 8 8. Bölüm ~Asıllar ve Kararlar~2.796 kelime
- 9 9. Bölüm ~Vatana Millete Hayırlı Olsun~3.355 kelime
- 10 10. Bölüm ~Eşim~4.127 kelime
- 11 11. Bölüm ~Yıkıcı Bir Gün (Tam Manasıyla)~4.178 kelime
- 12 12. Bölüm ~Kara Haber~3.646 kelime
- 13 13. Bölüm ~Bayram, Hüzün ve Sevinç~5.083 kelime
- 14 14. Bölüm ~Yüzleşmek~4.228 kelime
- 15 15. Bölüm ~Beni Bırakma~4.358 kelime
- 16 16. Bölüm ~Sihirli Öpücük~4.742 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 17. Bölüm ~Bana Bir Masal Anlat Baba~8.183 kelime
- 18 18. Bölüm ~Özledim~9.913 kelime
- 19 19. Bölüm ~Kovaladıkça Kaçan~7.394 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
~ 16. BÖLÜM ~
Engebeli bir yola benzer hayat. Kimisi için uzun kimisi için kısa. Kimisi yanına yoldaş bulur bu yolda. Kimisi yoldaşlarını kaybeder. Kimisinin imtihanı yalnızlıktır, kimisinin ki kalabalık. Hayat, her zaman sürprizlere gebedir. Bazen güzel, bazense kötü sürprizlerle dolu bu dünyada bir sürü tecrübe kazanırız. Sürprizler bizi olgunlaştırır, başka bir sürprize hazırlar.
Bu sürprizler imtihandır esasında. Kimisi şükür, kimisi sabır imtihanı olan yaşadıklarımız bize öğretmendir. İmtihanı olduğumuz insanlar gelip geçer. Kimisi güzel izler bırakır, kimisi acı...
Tecrübe ettiğimiz ilişkiler de hayatımızda acı tatlı izler bırakır. Kimisi gider, kimisi kalır, kimi zaman da biz gideriz.
İki gündür hastane koridorlarında onlarca insan değişti. Hepsinin kendi içinde yaşadığı bilinmeyen bir sürü sorun ve acıyı düşündüm. Eskiden grip olduğumda hastaneye gelip bu koridordan geçtiğimde tek derdim beni halsiz bırakan, ateşimi çıkaran hastalığım olurdu. Koridorlarda günlerce sevdiklerini bekleyen insanları hiç fark etmemiştim.
Hastane koridorları çok acı izler taşıyordu. Zor tecrübeler...
"Gülşah, tost aldım sana. Kaç saattir bir şey yemedin, al şunu."
Solgun gözlerimi bana tost uzatan Asya'ya çevirdim.
"Midem bulanıyor Asya. Bir şey yiyebileceğimi sanmıyorum."
"Açlıktan bulanıyor olabilir mi acaba? Lütfen yer misin şu tostu. Bak yoksa çok kırılırım."
"Asya gerçekten iyi hissetmiyorum."
"Ye bak, iyi hissedeceksin. Eğer kötü olursan üstüme kus."
Tebessüm ettim. "Bir kaç ısırık alayım bari."
Tostu alıp küçük bir ısırık aldım. Acı açlığı dindiriyor galiba ama hiç güzel bir his değil. Şu iki günde o kadar çok şey düşündüm ki, filozof olmaktan son anda kurtarmış olabilirim.
"Abla." Lavabodan dönen Ufuk başımda dikildi. "Hadi gidelim artık. Böyle giderse sağlığın bozulacak," dediğinde başımı kaldırdım.
"Ufuk istersen sen git ablacığım, yarın okulun var zaten."
"Seninde var."
Derin bir nefes verdim. Koridorda bekleyen Cihan'ın ailesine baktım. Hakkı amca az önce kara kara düşündüğü sandalyeden kalkıp, ziyarete izin verdikleri için Cihan'ın yanına girmişti. Seher teyze ise aralıklarla ağlıyordu. Oğlunu o şekilde görmeye cesaret edemediğini söylemişti.
Cihan, ilk müdahale ile hastaneden çıkamayınca İlkim abla, bu işin daha fazla saklanmamasına karar vermiş ve annesini aramıştı.
Seher teyzeyi baygın getirmişlerdi hastaneye. Gülsüm teyzeye söylememişlerdi bile. Dünden beri hastanede nöbet tutan Hakkı amca ve Seher teyze olmuştu. İlkim abla, çocuklara ve babaannesine bakmak için eve gitmişti. Bu süreçte benim annemlerin de durumdan haberdar olması çok sürmemişti.
Dün akşam hastanede olduğumuzu haber alan annemle babam, soluğu hastanede almış bir süre sonra yanlarında zorla beni de eve götürmüşlerdi. Bugün okuldan sonra hastaneye geldiğimi haber ettiğim babam, Ufuk'u da yanıma göndermişti.
Şu iki günde hayatımız, günlerimiz karışmış, kararmıştı. Okul-hastane-ev-yetimhane ve tekrar hastane ve ev döngüsü başımı döndürüyor, midemi bulandırıyor ve hiç bir şeye odaklanamamama sebep oluyordu. Cihan için her geçen zaman biriminde daha çok endişeleniyordum. Doktor, bugün yoğun bakımdan çıkabileceğini söylediğinde hepimizin yüzünde yorgun ama umutlu bir tebessüm belirmişti.
Endişeli bekleyişimiz yerini umutlu bir bekleyişe hazırlarken stresten tırnaklarımı yediğimin ancak farkına varabilmiştim.
Köşede Ömer ve Asya'nın konuştuğunu gördüm. Göz göze geldiğimizde, Asya yanıma geldi. "Gülşah, sen git dinlen hadi."
"Ya bir şey olursa."
"Direkt seni ararım."
"Hadi abla," dedi Ufuk, Asya'nın sözleri üzerine. Kaç saattir beklediği destek gelmişti ona da.
"Gülşah."
"Seher teyze," dedim oturuşumu düzeltirken. Seher teyze burnunu çekip kızaran gözleriyle bana bakıyordu.
"Git kızım," dedi yorgun bakışlarını gözlerimden çekmeden.
"Seher teyze, ben size söylemek isterdim. Ama Cihan-"
Devam etmeme müsaade etmedi. Ona karşı mahcup hissediyordum. Oğlunun ondan sakladığı hayati bir sırrı kanlarından bile olmayan bir kızın bilmesi onun sinirlenmesi için haklı bir sebepti zannımca.
"Bu konuyu şimdi konuşmayacağız. Git evine dinlen. Doktorlar bugün yarın normal odaya alacaklarmış zaten. Beklemen bir şeyi değiştirmeyecek."
Üstünde kocaman harflerle yoğun bakım yazısı olan kapıya baktım çaresizce.
"Peki."
Asya ve Ufuk, kolumdan tutup kalkmama yardım etti. Yavaş adımlarla koridorda yürürken ağlamaktan mıdır yoksa uykusuzluktan mı bilmem, başım zonkluyordu.
"Asya, sen burada mı olacaksın?" dedim merdivenlerden inerken.
"Evet, izin aldım. Akşama kadar buradayım. Ben buradayken bir şey gelişirse ilk seni arayacağım, emin ol."
Ben söylemeden söyleyeceklerimi tahmin etmesi tebessüm etmemi sağladı. "Teşekkür ederim."
"Ufuk, eve gidene kadar ablanın kolunu bırakma tamam mı?" dedi Asya, Ufuk'a bakarak.
"Ben bu halde bırak kolunu bırakmayı, gözümü bile ayıramam ki ablamdan." Yine tebessüm ettim, kardeşimin sözlerine.
"Aferin sana."
Alt kata inip hastaneden çıktığımızda Asya'ya baktım.
"Olurda Seher teyze eve giderse de haber verir misin?"
"Tabii ki. Ama lütfen güzelce dinlen Gülşah."
"Ne kadar mümkün olursa."
Omzumu sıvazladı. "Olacak. Cihan iyi olacak. Siz evleneceksiniz. Çocuklarınızla pikniğe gideceksiniz. Bugünleri mazi olarak yüzünüzde tebessümle anlatacaksınız."
Yalnızca zor bir tebessüm oturttum dudaklarıma. Şimdi ne alaka Cihan ile evlenmemiz!?
Boğazımdaki yumruyu zorlukla yutkundum.
"Asya!" Hastaneden nefes nefese koşan Ömer'i gördüğümüzde, ona döndü bakışlarımız. O da bizi gördüğünde tökezlemiş, düşmekten son anda kendini alabilmişti.
Asya kollarını göğsünün üzerinde bağladı. Söylendiğini duymuştum. "Sakar çocuk..."
"Ne var?" dedi, Ömer yanımıza geldiğinde.
"Niye çıktığını haber vermedin? Gittin sandım," dedi Ömer, nefes nefese. Belli ki koşmuştu.
"Neden vereyim? Velim misin sen benim?"
"Yok yani, göremeyince merak ettim."
"Tövbe ya Rabbim ya."
Asya söylenince, gülümsedim. Ben de Cihan beni sinir edince hep sabır çekerdim. Gıcıklaşıyorlardı ama Ömer, Asya'yı seviyordu sanki.
Bir dakika! Gerçekten seviyor olabilir mi?
"Yenge sen dert etme. Buralar bana emanet."
"Sakarlığın sağ olsun, sana kimse bir şeyini emanet etmez," dedi Asya, Ömer'i tersleyerek.
"Ben sakar değilim."
"Öylesin."
"Değilim dediysem, değilim."
Çocuk gibi de inatlaşıyorlar.
Asya'yayı bir kahkaha sardı. "Çok affedersin. Ama öylesin. Çocuklar gibi ısrarcı oluşun da bunun kanıtı."
Ömer'in onu hayran gözlerle izlediğinin farkında değildi. Kendi ruh halini, Asya'dan önce fark eden Ömer, hemen hafifçe öksürüp, tek kaşını kaldırdı.
Aman ya Rabbim! Bunlar, çifte kumru olmuş haberleri yok. Çığlık atabilirim şu an. Barış Manço'dan 'Gibi Gibi' şarkısını armağan ediyorum bu genç çiftimize. Tabi öncesinde Asya'nın da hislerini öğrenmem lazım.
"Neyse Gülşah'cığım, dediğim gibi kendine iyi bak, güzelce dinlen. Buralar bana emanet."
"Bana da emanet yenge. Hatırlatayım." Sözleri Asya'yı iğneler nitelikteydi.
"Ben, Allah'a emanet ediyorum. Sizde önce Allah'a sonra birbirinize emanetsiniz. Hadi görüşürüz Asya'cığım."
"Görüşürüz Gülşah."
Ufuk ile hastaneden ayrıldığımızda otobüs durağına yürüyorduk. "Fark ettin mi?" dedim sessizliğimizi bozarak.
"Neyi abla?" dedi Ufuk, düşüncelerinden sıyrılıp.
"Ömer, Asya'ya aşık."
Yüzünü ekşittiğini ona bakmadan hissedebiliyordum. "Nerden biliyorsun?"
"Birbirleriyle inatlaşıyorlar. Ömer, Asya'yı merak ediyor. Hem Ömer'in, Asya'ya olan bakışlarını gördüm."
"Onu merak etmesi aşktan mı?"
"Tabi. Sevmediğin insanı neden merak edesin ki?"
"Bilmem."
"Var mı okulda biri?"
"Okulda bir sürü insan var."
"Ha-ha-ha," dedim yalancıktan gülerek. "Çok komik."
"Biliyorum," dedi gülmeye çalışır gibi.
"Of Ufuk. Senin için özel biri var mı yok mu?"
"Ablaa! Otobüs."
"Ne?"
"Bineceğimiz otobüs. Koş!"
Kolumu bırakıp elimi tutan Ufuk koşarken beni de peşinden çekiştirdiğinde, ben bir şey anlayamadan otobüse binmiştik. İyi ki düşmedim bu ani koşuşla.
Ben nefes nefese kendime gelmeye çalışırken Ufuk, cebinden otobüs kartını çıkartıp ikimiz adına monitöre okuttu.
Koltukların hepsinin dolu olması dünyanın en olası şeyiydi. Arkaya doğru ilerlediğimizde ben başımın dönmesini umursamamaya çalışarak koltuğun tutacağına tutunurken, Ufuk çaprazımda kalan koltukta ki adamın omzuna dokundu.
"Affedersiniz, ablam biraz rahatsız. Buraya oturabilir mi?"
Gözlerim kocaman açıldı. Utancımdan nereye bakacağımı bilemezken adamın bana baktığını fark etmiştim. Nerem rahatsız, anlamaya çalışıyordu herhalde.
Başımın döndüğünü, burun deliklerimden içeri bakıp beyin sarsıntım var mı diye kontrol etmeyeceksen neyime bakıyorsun be adam!?
Adam bir şey demeden kalktığında teşekkür edemeyecek kadar utanmıştım. Ufuk'un adama teşekkür ettiğini duydum. Çenemi bağrıma değdirecek kadar başımı eğdiğimde, Ufuk kolumdan tuttu.
"Abla geç şöyle."
Tutamaçtan tutunarak koltuğa oturduğumda başım hala önümdeydi. Dışardan bayağı bi tımarhaneden yeni taburcu olmuş utangaç biri gibi görünüyor olabilirim.
Bu kadar anksiyete bünyeye zarar arkadaş!
Nihayet eve vardığımızda yaklaşan sınavlarıma çalışmak o an hiç umurumda değildi. Duş alıp üzerime en rahat pijamalarımı geçirmeyi planlıyordum ki annemin henüz o pijamalarımı yıkamadığını fark edip dolabımda ki pijamalarımdan birini geçirdim üzerime. Odaya girip kapıyı kapattığımda yatağıma bıraktım kendimi. Kendi kendime kaldığımda düşüncelerim karardı, zihnimi saran düşüncelerimi Cihan kapsamıştı.
"Gülşah!"
İçerden bana seslenen annem, adeta 'yalnız kalamazsın' diyordu. Cihan'ın durumunu öğrendiklerinden beri hiç bu konuda konuşmamışlardı. Öncesinde annemin sonra da babamın bu konuda uzun nutuklar çekeceğini biliyordum. Ama şu an bunu kaldıracak kadar sağlam hissetmiyordum kendimi.
Yataktan isteksizce kalkıp gözlerimi ovuşturdum. Mutfağa gittiğimde annem salata yapıyordu.
"Neden odana çekildin hiç konuşmadan?"
"Yorgunum anne."
"Ben de yorgunum. Yorgunum diye gitsem yatsam siz ne yapacaksınız? İyi kızım, git yat sen. Ben hallederim bütün işi. Kardeşin de ders yapacağım deyip arkadaşına gitti zaten."
"Bu saatte arkadaşında mı hala?"
"Evet. Sen de geç yat. Ben yapayım bütün işi."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Gözlerimin dolmasını engellemek için tavana kaldırdığım başımı anneme çevirdiğimde artık kendimi frenleyecek gücüm de kalmamıştı. Gücümün son kırıntısı ile tuttum kendimi.
Sinirlerim şu bir kaç günde öyle bozulmuştu ki duygularımı kontrol edemeyecek olmaktan endişe etmeye başlamıştım.
"Tamam anne. Yaparım ben salatayı. Sofrayı da kurayım."
"Abla sofrayı ben kurarım."
Ufuk yetişip yardım edeceğini söylediğinde teşekkür edercesine gülümsedim. Ufuk bezi alıp masayı silerken ben soğanı doğruyordum.
"Cihan'ın asker olduğunu ne zamandan beri biliyorsun?"
Annemin sorusu ile bir an duraksayıp devam ettim acı soğanı doğramaya. Acı olduğunu tadına bakmadan nasıl mı anladım? Kokusu keskin, gözlerim yaş çünkü. Ağlamamı saklamak için çok güzel zamanlama.
"Evlilik görüşmesi yaptıktan biraz sonra açıkladı. Bilmem gerektiğini, onu o şekilde kabul edip etmeyeceğimi sordu. Gizli görevlere gittiği için herkese söylemiyormuş."
"Annesine bile?" dediğinde sesinde bariz bir ayıplama sezmiştim annemin.
"Onları tehlikeye atmak istemiyordu anne."
"Yani seni tehlikeye atmaktan çekinmiyor."
"Hayır anne olay bu değil. Allah korusun aniden bir şey olsa onun haberini ilk ben alacağım. Bunu bilmek hakkım."
"Annesinin değil yani."
"Hayır tabi ki. Daha önce ben de söyledim Seher teyzegile söylemesini ama bu kararı o vereceğinden benim elimden bir şey gelmezdi."
Ocakta ki yemeği karıştırmayı bırakıp süratle bana döndü annem. "Her an şehit haberi alabileceğin korkusuyla yaşamayı kabul mu ettin sen Gülşah?"
"Asker veya devlet görevlisi olmak ne kadar zorsa onun eşi olmak da o kadar zordur. Evet, bilerek kabul ettim çünkü ben onun zorluğunu paylaşabileceğimi düşünüyorum anne," dedim burnumu çekerek. Soğan da amma acıymış.
"Ah Gülşah. Hep buradan kaybediyorsun kızım. Birilerine yardım edeceğim diye kendini harcıyorsun."
"Bu sefer bu harcamak değil anne. Yoldaşlık herşeyi paylaşmak değil midir?"
Ufuk, tabakları çıkarırken sessizdi. Bizi dinliyordu.
"Yavrum, asker eşi olmak cesaret ister."
"Ben cesurum anne."
Sustu annem. Yalnızca baktı bana. Şaşırmış görünüyordu. "Evet sen cesursun. Herşeye dobraca dalıp hep ve tek sen yara alarak çıkıyorsun."
Geçmişte ona anlattığım arkadaş problemlerimi yüzüme vuruyordu şimdi.
Bu sefer ben sustum. Soğan doğramam bittiğinde kıvırcığı aldım önüme. Annem sessizliğimle beni bırakmak yerine konuşmaya devam etti. "Baban sence ne diyecek sana? Asker karısı olmana izin verecek mi dersin?"
Derin bir nefes bıraktım. "Anne imam nikahımız kıyıldı. Dönmek için çok geç bir yolun eşiğindeyiz."
"Baban bir fikre kapılırsa ne olursa olsun onu yapar."
"Bende öyle."
Sonra ikimizde sustuk. Mutfakta, doğrama sesi vardı. Tencere karıştırma sesi ve çatal kaşıkların masaya dizilme sesi...
Herkes kendi düşüncelerini dinliyordu. Duyulanlar, somut seslerden çok, soyut hislerdi.
...
Sofraya oturduğumuzda mutfakta yankılanan sesler, sofrayı kurduğumuzda duyulan seslere benziyordu. Arada bir Nazlı bugün arkadaşıyla kütüphanede yaşadığı anılardan bahsediyor ve abisine dalaşıyordu. Ancak garip olan o ki herşeyi sallayan Ufuk bile sessizdi bu akşam. Nazlı'ya yeterince dalaşmamıştı. Babam normalde de sessizce yemeğini yer, bizim anlattıklarımızı dinlerdi ancak o da masadaki gerginliğe ortaktı bu akşam.
Yemeğini normalinden hızlı bitirip anneme, "eline sağlık," dedi. Akşam namazı için mutfaktan çıktığında peşinden de Nazlı çok yorgun olduğunu söyleyip gitmişti.
Hemen yanımda oturan Ufuk yemeğini bitirmekte zorlanıyor gibiydi.
"Ne oldu sevmedin mi?" dedi annem.
"Yok anne ya. Sadece okulda son teneffüs bir şeyler yediğim için acıkmadım hala."
"Ne yiyorsun okulda acaba? Eve tok geliyorsun hep. Hiç böyle yapmazdın."
"Çiğköfte dürüm ısmarladı bir arkadaş. İddiayı kaybedince," dedi yüzündeki ukala sırıtmasıyla.
"Haram diyorum iddia, yinede giriyorsun," dedi annem sitemle.
"Anne dersle alakalı öylesine girmiştik. Zaten o dürümü yiyecektik."
"Bir daha iddiaya girdiğini duymayacağım Ufuk. İlla o şeyi yapacaksanız içine haram katmanıza gerek yok."
"Tamam anne yapmam bir daha."
"Sofrayı toplayın beraber ben bugün çok yoruldum."
Alışverişe gitmişti bugün. Sonra hastaneye gitmişti Seher teyzegile destek olmaya. Eskisi gibi çok enerjik olmadığından çabuk yoruluyordu.
"Peki anne," dedik aynı anda.
Annem mutfaktan çıktığında, Ufuk ayaklanıp kapıdan başını uzattı ve Nazlı'ya seslendi.
Az sonra Nazlı oflyarak mutfağa girdiğinde Ufuk ardından kapıyı kapattı.
"Ne var?" dedi Nazlı bıkmış gibi. Adı gibi Nazlı işte. Sanki akşama kadar tuğla taşıdı. Bir de tek o yoruluyormuş gibi davranıyor ya çileden çıkıyorum. Saçını başını yolasım geliyor.
Ufuk bir şey demeden telefonunu eline alıp uğraşmaya başladı. Nazlı ve ben birbirimize anlamayan bakışlar atarken bir müzik yükseldi telefondan.
"Ufukk," dedim, tatlı bir tonda.
"Hadi," dedi Ufuk, küçük kardeşine bakarken, "Bizimlesin Nazlı." Ve masadakileri tezgaha koymaya başladı. Nazlı, ilk başta oflasa da bize ve şarkıya eşlik ederek yardım etmeye başladı.
Moralimizi yerine getiren hoş bir mutfak toplama seansının ardından salona geçtik.
Moralim bozuk da olsa, çay da içmesem salonda annemlerle oturmalıydım. Aksi takdirde babamın gözüne batardım ve beni odadan çağırıp soru yağmuruna tutar yine de, 'yanımızda otur,' derdi.
Televizyonu izliyor gibi görünsemde annemin babama attığı dirsek ve imalı bakışlarını fark edebiliyordum. Ve sonunda beklenen an geldi ve babam söze başlama öksürüğünü dile getirdi. Ve ben babama döndüm.
"Nasılsın kızım?"
"İyi diyelim iyi olsun baba. Sen nasılsın?"
"İyiyim elhamdülillah."
"İyi."
Elimdeki yarım bardak soğumuş çayı avucumda döndürmeye başladım. Babamın konuya girmesini bekliyordum.
"Kızım."
"Efendim baba."
"Cihan nasıl?"
"Yoğun bakımdan çıkacak diye bekliyoruz baba."
"Görüştüm bugün Hakkı amcanla. O da öyle söyledi. İşten erken çıkabilseydim uğrayacaktım da yarınki pazara hazırlık yapmamız uzun sürdü."
"İyi." Sohbetimiz bu kadar sürmüştü. Zaten babamla pek sohbet etmezdik.
Salonda yalnızca televizyonun sesi duyulurken babam ayaklandı. Bardağımdaki son yudumu da bitirdiğimde ben de ayaklandım. Babam da namaza kalktığına göre artık bende kalkabilirim.
Annem ve Ufuk, televizyonda oyanayan film hakkında konuşuyorlardı. Nazlı odaya geçeli çok olmuştu.
Mutfağa geçip bardağımı makineye koyduğum sıra balkonda ki babamı fark ettim. Havalar yeterince ısınmamışken balkonda ne işi vardı?
Balkonun kapısından dışarıya kafamı uzattım.
"Baba, burada ne yapıyorsun? Hava serin değil mi?"
Kafasını yavaşça omzunun üzerinden bana çevirdi. "Üstüne bir hırka al da gel bakalım."
"Peki." Odaya girdiğimde Nazlı dolabındaki kıyafetlere bakıyordu. Dolabıma yönelip hırkamı aldım.
"Abla ya. Yarın ne giyeceğim ben?"
"Okul forması Nazlı'cığım."
"Yarın gezi var, serbest giyinmemize izin verdiler."
Hırkamı üzerime geçirip yatağımın üzerindeki başörtüyü kafama bağlarken Nazlı'nın dolabına baktım.
"Şu yeşil elbiseni giy. Üstüne de kot ceketini alırsın. Yarın hava kapalı görünüyor."
"Hayır. Elbise giymek istemiyorum."
"O zaman beyaz gömleğinle siyah eteğini giy."
"O etek, ütü istiyor."
"Of Nazlı. Sen de bir şey beğenmiyorsun. Kafam zaten bir milyon."
Söylenerek odadan çıktım. Benim derdim ne, hanımefendinin derdi ne Allah aşkına!
Balkona girdiğimde kendi terliklerimle beraber babama da getirdiğim terlikleri ayaklarının yanına bıraktım.
"Sağol kızım."
"Rica ederim baba."
Tam yanında durduğumda kollarımı onun gibi korkuluklara yasladım.
"Kızım. Konuyu uzatmayı sevmem bilirsin."
"Evet baba."
"Cihan hastanede yatarken bu konuşacaklarım sana saçma gelebilir. Hatta bana içten içe sinirlenebilirsin bile."
"Yok baba estağfirullah."
"Sen Cihan'ın zaten asker olduğunu biliyormuşsun herhalde."
Ellerimi hırkamın kollarının içine soktum iyice. "Evet."
"Onun her an şehit olabileceğini de bilerek kabul ettin yani."
"Evet baba."
"Kızım. Biz annenle sizi çok seviyoruz. Evlatlarımıza zarar gelsin üzülsün hiç istemeyiz. Eğer sırf dini nikah kıyıldı, iş işten geçti diye düşünüyorsan sakın öyle düşünme. İstediğin an vazgeçebilirsin."
"Sağol baba."
"Cihan, isteme günü yaptığı patavatsızlıktan ötürü benden özür dilemeye geldiğinde seni çok sevdiğini söyledi. Cihan'a orada bir çakmayı isterdim ama bana seninde onu çok sevdiğini, birbirinize karşı beslediğiniz sevginin aşılmaz olduğunu söylediğinde, kızımın sevdiği ve emanet edebileceğim yiğit bir adam karşıma damat olarak çıktığı için şükrettim Rabbim'e. Duygularını çekinmeden söylyebilmek her kişinin kârı değil."
Az önce ne dedi babam? Neymiş ney!?
Ben de mi onu çok seviyormuşum? Sevgimiz aşılmaz mıymış? Cihan seni elime bir geçireyim var ya!
"Sen eğer her haliyle yinede istiyorsan Cihan ile evlenmeyi, sana bir daha emin misin diye sormam."
Esen rüzgarın yüzümü okşamasına müsaade ettim bir süre. Ciğerlerimi havayla doldurdum. Şimdi evet diyeceksem emin bir şekilde, Gülsüm teyzeden sonra hayır diyecektim ama hangi yüzle?
Bildiğin bir gelecek için geçmişi ona göre hazırlamak ne kadar zormuş...
"Baba, ben yapacağım. Herşeyin güzel olması için çabalayacağım. Ama olurda nasip olmaz ise verdiğim kararın ceremesini de ben çekeceğim. Gönlün rahat olsun baba. Olurda bir sorun olursa, bunu sizin sırtlanmanıza izin vermeyeceğim."
"Gülşah..." dedi babam çok içten bir sesle. Son kez kararlılığımdan emin olmak istiyordu. Sessiz bir emin misin? sorusuydu bu sesleniş.
"Eminim baba." Dedim onu iyi hissettirmek için kararlı bir tonda.
"Peki kızım."
Sizi zor durumda bırakmamak için her şeyi yapacağım baba. Söz veriyorum.
-_-_-_-_-_-_-
Cenk, dersten çıktığında öğretmenler odasına doğru ilerledi. Koridorda gördüğü minik ile duraksadı sonra. Selim duvara sırtını dayamış ama yere çökmemek için büyük çaba sarf ediyor gibi yüzünü kapatmıştı.
Cenk, yavaş adımlarla koridorda koşuşturan çocukların arasından sıyrılıp Selim'in yanına gitti.
Selim'in, Gülşah'ın nişanlısının bir akrabası olduğunu biliyordu.
"Selim," dedi hizasına eğilerek. Selim yüzünü avuçlarıyla iyice ovuşturup Cenk'e baktı.
"Efendim."
"İyi misin?"
Selim burnunu çekip göğsünü kabarttı. Güçlü görünmeye çalışıyordu. "Evet."
"Gülşah ablan gitti diye üzüldün mü yoksa?"
"Öğyetmenim o benim."
Cenk hafiften güldü. "Tamam. Öğretmenin."
"Neden gitti benim öğyetmenim?"
Cenk maaş konusunu söylese çocuk anlamayacak diye düşündüğünden, Selim'in anlayabileceği bir cevap vermek için düşündü bir süre. "Çünkü, onu başka bir yerde görevlendirdiler."
"Neden peki?"
"Sen de amma meraklısın," dedi gülerek. "Başka bir yerde ihtiyaç varmış gitti işte. Nasıl yardımsever bir ab- öğretmenin var ki herkese yardım ediyor bak."
"Banane. Ben vayken başka kime yardım edebilir ki?"
"Biraz kıskancız galiba ha?" dedi Cenk, Selim'in yanağından makas alırken.
"Hayıy değilim," dedi Selim, inkar ederek.
"Tamam değilsin," dedi Cenk, Selim'in konuşmasını şeklini taklit ederek. "Hem Dilara ablanız da çok iyidir. Onu da seversin."
Gülşah nakil olduktan sonra, eskiden görev aldığı sınıfın yaş ortalaması diğerlerinden daha küçük olduğundan ve sınıf öğretmeni hamile olduğundan Arda, Dilara'yı, Gülşah'ın sınıfında görevlendirmişti.
"Hayıy sevmem," dedi Selim büzüşen dudaklarını düzeltmeye çalışırken.
"Aa, deme öyle." Cenk bile ikna etmek ister gibi sözler söylese de, Dilara'nın çocuklarla güzel bir iletişimi olmadığını biliyordu. Dilara daha önce, puanını çocuk gelişimi bölümüne yetirebildiğini ve mezuna kalmakla uğraşmak istemediğinden bu bölümü seçtiğini söylemişti.
Selim, Cenk'in yanından ayrılıp sınıfına girdiğinde Cenk de ayaklanıp öğretmenler odasına gitti. Dilara odada yoktu. Cenk rahat bir nefes alıp sandalyelerden birine kurulduğunda pencereden dışarıyı izlemeye başladı.
Son zamanlarda Dilara'nın davranışları değişmişti. Cenk görmezden gelmeye çalışsa da ondan soğuduğunu hissediyordu. Ama onca geçirdikleri güzel vakit ve anının çöp olması yazık olurdu. Sahi, Dilara'nın bunu umursadığı yok gibiydi. Son zamanlarda, Cenk'in en ufak bir hareketinde hemen ayrılma bahsini açıyor çok sabırsız davranıyordu. Cenk de bundan usanmaya başlamıştı.
"Cenk."
Daldığı düşüncelerden sıyrılıp başını çevirdi. "Buyurun Esat Hocam," dedi oturuşumu düzelterek.
Esat Hoca, sandalyesini Cenk'in yanına çekip oturdu. "Gülşah'ı soracaktım. Şimdi ne yapıyor biliyor musun?"
"Bir yetimhane varmış sanırım. Orada görev alıyormuş."
"Yaptığı saygısızlığın cezası işte. Azıcık bir dönemi kalmışken yaptığıyla kendisini nakavt etti."
Cenk tek kaşını kaldırdı. "Saygısızlık derken hocam?"
"Yani o gün geldi burada haddi olmadan bizlere bağırdı. Üstelik o kim oluyor? Bir stajyere göre fazla burnu havadaydı."
"O gün odada ben de vardım hocam. Ama bağırdığını hatırlamıyorum. Üstelik haddini de aşmamıştı. Yanlış hatırlamıyorsam bütün hocalar özür dilemiştiniz sonrasında."
Esat Hoca'nın rengi atarken belli etmemek adına hafiften öksürdü. "Biz özür diledik ancak o ne olursa olsun sesini yükseltmemeliydi."
"Ben, maaşlar ile alakalı bir sorundan ötürü nakil oldu diye biliyordum."
"Bilmiyorum artık."
Zil çaldığında Esat Hoca ayaklanırken göz ucuyla Cenk'e baktı. "Bazı dedikodular dönüyor evlat. Ben, bitmesine yarı dönemden az kalmışken maaş için nakil olan stajer ilk defa görüyorum."
Cenk, gizemli tavrına anlam veremediği Esat Hoca'nın ardından bakıp, geç kalmamak adına sınıfına gitmek için öğretmenler odasından çıktı.
Son anda sınıftan dönüp tuvalete yöneldiğinde, tuvaletin arkasındaki duvar arasında Dilara'nın sesini duydu. Sesi sinirli geliyordu. Yavaş adımlarla duvara yaklaştığında telefonla konuştuğunu fark etti Cenk.
"Bunu bana yapamazsın!" dedi Dilara, dişlerinin arasından. "Senin için bir sürü risk aldım ben! Hayır. Senin burada olman gerekiyordu. Şimdi değil. Akşam detaylıca konuşacağız. Bu konu böyle havada kalmayacak. Kapatıyorum."
Dilara telefonu kapatıp cebine koyduğunda Cenk'i girmesiyle irkilerek geriye adımladı.
"Hi! Cenk, sen ne yapıyorsun burada?"
"Sesini duyunca merak ettim. Öğretmenler odasına da gelmedin. Kiminle konuşuyordun sen?"
"Hiç. Bir arkadaşla."
"Sinirliydin sanki."
"Biraz tartıştık. Sinir etti beni. Hem sen beni mi dinledin?"
"Kulak misafiri oldum o kadar. Neyse seninle bir şey konuşacaktım ben."
"Ne?"
"Gülşah'ın sınıfına giriyorsun ya artık."
"Ee?"
"Selim'e destek olabilir misin diyecektim. Gülşah'ı çok sevdiğinden ayrılık zor gelmiş çocuğa."
Dilara, Cenk'in sözleri üzerine yüzünü buruşturdu. "Bakıcı mıyım ben? Gitsin annesinin kucağında ağlasın."
"Dilara."
"Hiç kusura bakmasın kimse Cenk. Ben maaşımı almaya geliyorum."
"En azından biraz daha yumuşak ol."
"Üff. Neyse gideyim ben derse. Hadi iyi dersler sana da canım."
Dilara, Cenk'in yanından ayrılıp sınıfa geçtiğinde Cenk arkasından sıkıntılı bir nefes verip başını iki yana salladı. Dilara ile düzgünce iki yetişkin gibi oturup, ilişkilerini gözden geçirmeleri gerektiğini düşünüyordu.
-_-_-_-_-_-_-_-
"Hastamızı çok kalabalık olmamak şartıyla ziyaret edebilirsiniz."
Doktorun sözleriyle üç gündür oturduğu sandalyede yaşlanan Hakkı amca hızla ayaklanıp doktorun gösterdiği odaya girdi. İlkim abla hala gelmediğinden Seher teyze ile yalnız kalmıştık.
"Sen girmeyecek misin Seher teyze?"
Seher teyze sessiz kaldı. Kendi iç hesaplaşmasını bitirdiğinde derin bir nefes aldı. "Gireceğim."
Günler sonra Cihan'ın yüzünü görecektim. İçim kıpır kıpırdı. Günlerdir yalnızca doktorun verdiği raporla ve Hakkı amcanın yanına girip döndüğünde ondan haberim oluyordu. Ancak şimdi onu kendi gözlerimle görecek, iyiliğine karar verecektim.
Cihan'ın yanına bir kişi girebilir dedikleri gün Seher teyze çekingen kalmış, Cihan'ın yanına ziyarete Hakkı amca ve iki kere de İlkim abla girmişti. Ben ve Seher teyze onu o şekilde görecek cesareti bulamamıştık.
Şu ana kadar onu görmek için sabrettiysem şimdi de sabredebilirdim. Günlerdir Seher teyze ile empati kurmaya çalışıyordum ancak olmadığım sürece bir annenin hislerini tam anlamıyla bilemezdim. Sabır herkesi ayrı sınayan bir imtihan işte.
Cihan'ı odaya aldıklarını herkese haber verdikten sonra oturup beklemeye başladım.
Beklemek zordu, ama değecek ise beklemeye, beklenirdi o şey. Sabretmeye layık bir beklemeydi bizimki. Değerli bir insan beklenmeye değerdi. Cihan ailesi ve devleti için değerliydi. O nasıl, ailesi ve ülkesinin vatandaşları için canını feda edebiliyorsa biz de, her ne kadar aynı mukabilde olmasa da onu beklerdik. Onun için herşeyi yapardık.
...
Aradan iki saat geçtiğinde İlkim abla da evden gelmiş kardeşinin ziyaretine girip çıkmıştı. Yanımıza gelip oturduğunda, annesinin elini tuttu. "Lütfen anne. Oğlunun, varlığını hissetmeye ihtiyacı var. Seninde öyle."
Sessiz kaldı Seher teyze. Ne düşünüyordu artık tahmin edecek durumda değildim.
"Baban," dedi. Zorlukla yutkunduğunu duyabilmiştim. "Doktorlar morale ihtiyacı var dediğinde onun yanına son kez girdiğimi bilmiyordum." İçli bir nefes aldı. İlkim abla başını önüne eğerken bir damla gözyaşının eteğine düştüğünü, buğulu gözlerime rağmen görebilmiştim.
"Bu sefer öyle olmayacak kızım. Git ve oğlunu gör." Hakkı amcanın ne ara döndüğünü bilmiyordum. Tam şimdi karşımızda dikiliyordu. Hepimiz başımızı kaldırıp ona baktık. Seher teyzenin dudaklarından bir hıçkırık firar ettiğinde destek olmak için koluna dokundum. Teselli etme dilim böyleydi.
Seher teyze çok geçmeden, "tamam," dediğinde, İlkim abla koluna girip annesini kaldırdı ve odaya kadar eşlik etti. Hakkı amca günlerdir oturduğu sandalyeye efkarlıca oturdu.
Niyazi amcanın ölümü, Cihan'nın ailesini çok derinden sarsmıştı. Ailenin dağıldığı, bir yandan da toparlanmaya çalıştığı o dönemi yakından izlemiştim.
Biraz sonra İlkim abla odadan çıkıp yanıma oturduğunda sarı kısa saçlarına elini geçirip ofladı. Sessizliğimizi ise telefonunun çalışı bozmuştu.
"Ne oldu kızım?" dedi İlkim abla telefondakine karşı. Arayan Sevim olmalıydı.
Sevim'in telefonda söyledikleri can sıkıcı olmalı ki İlkim abla sıkıntılı bir nefes verdi. "Yavrucuğum şu an yapabileceğim birşey yok ki. Çizgi film aç. Buzdolabında yemek vardı ısıtırsın. Yemekten sonra da bir çikolata ver. Düşüncelerini dağıtmaya çalış kardeşinin." Bir süre daha Sevim konuştu. "Güzel kızım bak, büyükannen ve kardeşin sana emanet. Çünkü sen çok güçlü bir kızsın. Herşey düzelince söz, birlikte güzel bir tatil yapacağız. Anne-kız."
ilkim abla telefonu kapattığında kafasını duvara yasladı.
"Bir sorun mu var İlkim abla?"
"Kuzum şimdi sırası değil ama Selim sen gittin, gelmiyorsun diye kaç gündür ağlıyor. Okula ne zorluklarla götürüyorum bir bilsen. Bu kadar büyüteceğini hiç tahmin etmezdim."
"Bir düzeni vardı çocuğun tabi." Başımı eğdim. "Kötü hissettim kendimi şimdi ya."
"Saçmalama Gülşah. Kendini kötü hissetmeni gerektirecek bir durum yok canım."
"İnan bende çok zorlandım abla ama böyle olması gerekiyormuş işte."
"Öyle tabi. Ama zaten Selim'in kimseye bu kadar bağlanmaması gerektiğini öğrenmesi lazım. Bu duygu, sancı çekilmeden öğrenilmiyor."
"Belki de öyledir. Ama hani sen yinede Selim'i karşına alıp sorunun ne olduğunu konuşursan Selim daha iyi hissedecektir abla."
"Cihan bir iyileşsin, herşey normale dönsün konuşurum inşallah."
Dakikalar sonra Seher teyze, odadan çıktı. Bize doğru ilerlerken göz altlarının şiştiğini ancak şimdi fark edebiliyordum. Günlerdir ağlamaktan, uykusuzluktan mahvolmuştu kadıncağız. Şimdi onu böyle görüp düşününce, benim nasıl göründüğümü merak etmeye başlamıştım. En son görünüşüme dikkat ettiğim günü hatırlamıyordum. Sahi, en son ne zaman şalım düzgün olmadı diye sinirlenmiştim ben?
Sanki aylardır bu koridorlarda Cihan'dan gelecek iyi bir haberi beklemiş gibi hissediyordum. Gözlerim, uykusuzluktan mıdır yoksa göz yaşı pınarlarımın kurumasından mıdır bilmem acımış ve kısılmıştı. Ancak ağladığı veya uykusuzluğu pek de belli olan bir insan olmadığım için şuan nasıl göründüğümü bilemeyecektim.
"Dede, babaannem daha fazla şüphelenmeden siz eve geçin annemle. Kaç gündür soru yağmuruna tutup duruyor. Hem Cihan'ı da gördünüz," dedi İlkim abla.
Hakkı amca sesli bir nefes verdi. "Haklısın kızım. Seher kızım sen de çok yoruldun. Eve gidip bir güzel dinlenirsin."
"Evet anne, yarın daha dinç gelirsin hem," diyerek dedesini destekledi İlkim abla. "Cihan eminim yarına toparlayacaktır. Seni iyi görsün."
Seher teyze bir şey demeden oğlunun yattığı odanın kapısına baktı. Kim bilir eşinin desteği olmadan evladını hastane köşelerinde beklemek ne kadar zordu. Üstüne üstlük bir de öğrendiği gerçekler... "Tamam baba. Gidelim." Seher teyze zorluk çıkarmadan ayaklandığında, İlkim abla ile ben de onlara eşlik ettik.
...
Seher teyze ve Hakkı amcayı uğurladıktan sonra ikimize de bir sessizlik çökmüştü. Koridorda anons ve insan sesleri yankılanıyordu. Çantamdan eski deri kaplamalı şiir defterimi çıkardım. Ne zaman kötü hissetsem güzel yazılar ve beceriksiz resimleriyle donattığım bu deftere bakar, daha iyi hissettiğime inanırdım.
İlk sayfaları karıştırmaya başladım. En sevdiğim şair Özdemir Asaf'ın yazısıydı baktığım sayfa.
"Her şeyi zamana bıraktık
Zamanımız var mı bilmeden."
Yazıyı yazdığım kağıdı bir saat ile süslemiş ve saatin etrafına farklı objeler çizerek ertelediklerimizi temsil etmiştim.
O zamanlar neleri ertelemiştim hatırlamıyorum ancak şimdi ertelediğim şeyler illaki var çünkü hissediyorum ve sorun şu ki ben neyi ertelediğimi bilemiyorum.
"Gülşah."
İlkim ablanın seslenmesiyle daldığım düşüncelerden sıyrılıp ona döndüm. "Efendim abla."
"Sen girmeyecek misin Cihan'ın yanına?"
Gözlerim hafifçe büyüdü. Hafiften öksürdüm. Gözlerimi bütün koridorda gezdirip nihayet yanımda oturup bir cevap vermemi bekleyen İlkim ablaya baktım.
Sahi Gülşah ne bu hareketler? Kızın senin nazını kaldıracak hâli var gibi mi görünüyor oradan? Safi deli ya. Arada bir uyarı veriyorum şizofren değilim diye ama galiba hafiften başladı belirtiler. Ama yine de hayır. Ben şizofren değilim. Kaşınızı kaldırmayın ordan, değilim diyorum.
Artık İlkim ablaya bir cevap versem iyi olacak galiba.
"Yani İlkim abla senin girmen daha doğru olur."
"Canım ziyaret etmek istersen gir. Senin hakkın. Kaç gündür harap oldun."
Aslında hazır kimsecikler de yokken girsem çok iyi olurdu. Bizimkiler veya Seher teyzegil varken girmeye çekiniyordum. İlkim abladan daha az çekiniyordum.
"O zaman gireyim azıcık."
"Gir hadi," dedi gülümseyip göz kırparak.
Sesli bir nefes verdim ve ayaklandım. Kapının önünde durduğumda refleks olarak kapıyı tıklattım ve içeriden gir diyecek kimse olmadığı halde yaptığım şeyi fark ettiğimde İlkim ablanın kapı tıklatışımı görme ihtimalini düşünmemeye çalışarak içeri girdim ve kapıyı kapattım. Rezilsin Gülşah.
Kolonun yanından başımı uzatarak Cihan'a baktığımda...
Nutkum tutuldu. Sanki dikenli teller, boğazımı kaplamış gibi hissetmiştim. Gözlerim saniyesinde dolarken dudaklarımdan dökülen hıçkırığa engel olamadım. Olası hıçkırık firarlarını önlemek adına elimle ağzımı kapatıp gözyaşlarım eşliğinde yavaş adımlarla Cihan'a ilerledim. Bu hâlini kabullenemediğim için başımı iki yana sallayıp duruyordum.
Güçlü dağ Cihan, yüzünde oksijen maskesi kolunda serum ve göğsünde kocaman sargı beziyle iki seksen yatıyordu. Gözleri kapalıydı ve öylesine uyumuyordu. Uyutuluyordu.
Yatağın yanındaki sandalyeyi çekip oturdum.
"Ne oldu sana Cihan? Ne yaptılar sana?" Dudaklarımı birbirine bastırdım. Buğulu gözlerimi Cihan'dan ayırmadan çekinerek elimi onun elinin üzerine koydum ve hafifçe sıktım.
"Acıyor değil mi Cihan? Ne kadar bastırırsan o kadar büyük patlaması oluyor değil mi? Neden bastırıyorsun peki? Bastırma Cihan. Kimseye söyleyemiyorsan bana anlat ama lütfen bastırma."
Gözyaşlarım dinmez bir denizdi adeta. Ve duygularım, fırtınaya kapılmış bir okyanus.
"Cihan uyan ve birlikte pikniğe gidelim. Asya öyle söyledi biliyor musun? Cihan iyileşecek siz pikniklere gideceksiniz, dedi. Devamını söylemesem de olur. İmkansız hayaller biraz ekşi oluyor. Güzel bir hayal ama gerçekleşmeyeceğinden acı katıyor ve ekşi oluyor sanki."
Gözyaşlarımı sildim. "Neyse. Yine saçmaladım ben."
Çantamın titremesiyle irkilerek çalan telefonumu çıkardım ve annemin aramasını cevapladım.
"Kızım ne yaptın?"
"Hastanedeyim anne."
"Cihan nasıl oldu?"
"Normal odaya aldılar."
"Oh çok şükür. Seher teyzen nasıl?"
"Cihan'ı odada ziyaret ettikten sonra Hakkı amcayla eve geçtiler. İlkim abla ile ben varım sadece."
"İyi iyi, dinlensin. Kızım ben şey diyecektim, baban işten çıkmış geliyormuş seni de alsın. Ara babanı hastanenin bahçesine çık anca gelir zaten."
"Tamam anne. Çıkayım şimdi. Allah'a emanet olun."
"Sende kızım."
Telefonu kapatıp çantama koydum. Tekrar gözlerimi silip parmaklarımla göz altlarıma masaj yaptım ve kalktım.
Çantamı omzumda düzeltip son kez baktım Cihan'a. Ve o an hiç beklemediğim bir şey oldu ve eğilip oksijen maskesine usul bir öpücük kondurdum. Bir anda, henüz içimden geldiğini bile anlayamadan davranmıştım. Tek güvencem Cihan'ın uyuyor olmasıydı. Ve yapmıştım. Ona iyi geleceğini hissetmiştim. Küçükken okuduğum masallarda olduğu gibi güç veren sihirli bir öpücük. Masum ve umut dolu...
"Seni bir daha ki görüşümde ayaklanmış ol."
Arkamı dönüp ısınan yanaklarımı umursamadan İlkim ablayla da vedalaşıp aşağı indim. Babam ile görüşüp hastane bahçesinde gelmesini beklerken garip bir his sarmıştı tüm bedenimi ve ruhumu.
Cihan hala hastanede yatıyordu ama güzel bir şeyler vardı sanki. Göğsümü kaplayan his ile ilk kez tanışıyordum. Tam olarak tanıyacak mıydım bu hissi, bu his kalıcı mıydı bende bilmiyordum. Bunu ancak zaman gösterecekti.
+++
Nasıldı bölüm? Oy ve yorumlarınızı bekliyorum 🌿
Bölüm etkileşimi
