8. bölüm · Yalan Ateşi
Şafakta kalan sızı
O sabah yatağımdan doğrulduğumda, hâlâ Reed’in dokunuşu derimdeymiş gibi bir serinlik vardı. Masanın üzerindeki boş kahve kupasının bile bana maskeli balodaki o anları hatırlatması tuhaftı. Gözlerimi kapadığım anda, Reed’in elinin belimde bıraktığı o sıcak basıncı yeniden hissediyordum. Waltz sırasında bedenimin onun ritmiyle uyumlanışı… ve tabii ki…Bahçede dans ederken o beklenmedik ama bir o kadar doğru gelen öpücük. Dudaklarımızın buluştuğu o an, sanki tüm otel sessizliğe gömülmüş ve sadece kalbimizin sesi duyulur olmuştu.
Telefonum çalmaya başladığında gülümsememi saklayamadım. Gülüşüm o kadar kontrolsüzdü ki, aynada kendime bakmam gerekse muhtemelen yüzümün aldığı şekle utancımdan dayanamazdım.Arayan Blaire’dı.Tabii ki.
Telefonu açtım.“Nasıl geçti dün geceeee?” diye ciyakladı Blaire nefes almadan, neredeyse kulağımı sağır ederek.
Derin bir nefes aldım, yanaklarımın ısısı arttı.“Blaire… inanmayacaksın.”
“Anlat. Hemen. Şu an. her bir detayı anlat.”
Yatağın içine gömüldüm, yastığın soğuk yüzeyi bile yüzümdeki yanmayı söndüremiyordu.“Reed ile… dans ettik. Waltz. Bayağı… romantik bir waltz olduğunu söyleyebilirim.”Bu kesinlikle doğruydu.
“AAA! Stella! Detay ver! Detaysız bilgi sayılmaz! Gelip kafanın içinden bilgileri çıkarırım yoksa!”
Gülerek devam ettim.“Beni etrafında döndürdü… sonra kendine çekti… gözlerini benden ayırmadı. Blaire, kendimi bir prenses gibi hissettim. Her şey bir anda sırf bizim için yavaşlamış gibiydi. Müzik, ışıklar, insanlar… hepsi silinmiş gibiydi.”
“Ve devamında?”
Boğazım kurudu. Kelimeleri söylemek, o anı tekrar yaşamam gibiydi.“Ve… öpüştük.”
Telefonun diğer ucunda bir çığlık, muhtemelen komşuları uyandıracak cinsten.“BU KADARINI BEKLEMİYORDUM! Ne? Nasıl? Ne zaman? Kaç saniye sürdü? Nefesi nane kokuyor muydu? ANLAT!”
Ben bile hâlâ şoktaydım.“Evet. Öpüştük. Ve… gerçekten güzeldi. Çok güzeldi. Çok… doğruydu.”
Bir an durdum. O büyülü anın hemen ardından yaşadığım ürpertici his geri geldi. Arşiv. O sessizlik. O karanlık. O düzensizlik.
“Blaire… dün gece arşive tekrar girmeyi başardım.”
“Eee? Buldun mu bir şey?” Blaire’in sesi tanıdık bir tedirginlik tonuna büründü.
“Tam olarak sayılmaz… ama biri benden önce oradaymış gibi hissettim. Dosyaların bazılarına dokunulmuştu. Sanki biri aceleyle bir şey aramış gibi. Raflara dokunduğumda bile tozların nasıl hareket ettiğini fark ettim. Bir şey… kesinlikle orada benim bilmediğim bir şey var.”
Bu kez Blaire’in sesi tamamen ciddiyetle doldu.“Bu hiç iyi değil…”
“Neyse… Bir de…” dedim nefesimi tutarak. “Kapımın önünde ikinci bir tehdit notunu buldum.”
Duyduğum nefes kesilmesi bir çığlık öncesiydi.“Ne?!” diye haykırdı Blaire.“Stella bu iş tehlikeli bir hâl almaya başladı. Şaka falan değil bu!”
“Biliyorum…” dedim kısık bir sesle. “Ama pes edemem. Burada olan şeyleri anlamam gerekiyor. Belki de her şeyin kilidi geçmişte. Bu otelin tarihinde saklı bir şey… bana anlatılmayan bir gerçek var biliyorsun bunu.”
Blaire bir süre sessiz kaldı. Sessizliği bile endişeli geliyordu.“Sana bir şey olmasından korkuyorum… ama ne yapman gerektiği belli: Dikkat et. Asla aynı hatayı iki kez yapma. Ve kendini asla tek başına riske atma. Söz ver bana.”Tabi ki de söz vermiştim ama beni nelerin beklediği konusunda en ufak bir fikrim bile yoktu.Odamdan çıktımtan sonra koridorda dolaşırken Reed ile babası Herman’ın hızlı adımlarla yürüdüğünü gördüm. Reed’in yüzündeki gerilim dikkat çekiciydi; çenesini sıkıyordu, omuzları gergindi. Herman ise tam tersine, soğukkanlı ama tehlikeli bir sakinlikle ilerliyordu. Sanki yürüdüğü her adım, zeminin kendisine boyun eğmesi gerektiğini söylüyordu.
Şu adamın odasında neler saklı, bilmiyordum… ama bilmek zorundaymışım gibi hissediyordum.Kalbim mantığımdan daha yüksekte atıyordu. Adımlarımı gizlice yavaşlattım. Koridorun ışıkları duvarlarda altın sarısı gölgeler bırakırken, ben ikisini arkamdan takip ediyordum.
Herman’ın odasına iki kapıdan giriliyordu. İlki kapanınca ikincisi kapanmıştı ki… ayağımı hızla araya koydum. Kapı parmaklarıma sürtündü, hafifçe acıttı ama geri çekilmedim.
İçeri adımımı attığım anda…Reed ve Herman ikisi birden döndü ve bana baktı.
Reed’in gözleri büyüdü, dudakları aralandı.Herman’ın yüzü ise buz kesmişti; gözbebekleri küçülmüş, bana baktıkça daha da keskinleşmişti.
“Bayan Parker?” dedi Herman soğuk bir sesle.“Bu odada ne işiniz var?”
Yutkundum. Kalbim göğsümden dışarı çıkacak gibiydi.Bir şey uydurmam gerekiyordu aklıma en mantıklı gelen şeyi söyledim.“Ben… şey… dün geceki maskeli balo için teşekkür etmek istemiştim,gerçekten güzel bir geceydi.”
Reed bile ne diyeceğimi anlamamış görünüyordu; bakışları “Stella ne yapıyorsun?” diyordu.Herman kaşlarını kaldırdı.“Bu… resmen saçmalık,bunu şahsen söylemek için mi odamın içine daldın?”
Gözlerimi kaçırdım.“Özür dilerim bay Arnoult-Astor… Bir daha tekrarlanmayacak.”
Hemen çıktım. Ayak seslerim koridorda yankılanıyordu, yüzüm ise alev alev yanıyordu. Bir darbe daha. Bir aşağılama daha. Ve yine aynı his: buraya ait değilim.
Bir saat sonra Maggie beni odasına çağırdı.
“Stella. Bay Arnoult-Astor az önce benimle konuştu.Konuşmasında çok… memnuniyetsizdi.”
Başımı eğdim.“Biliyorum Maggie. Gerçekten özür dilerim.Öyle davranmak istememiştim.Bir daha olmayacak.”Bunu söylerken samimiydim.
Maggie omzumu sıktı.“Stella,seni sevdim.İşini de sevdiğini biliyorum. Ama bu tarz şeyler… bu otelde uzun süre kalmanı zorlaştırır. Lütfen hareketlerine dikkat et.”
Tam kapıdan çıkıyordum ki telefonu çaldı.Arayan Julian’dı.
“Evet Bay O’Connell? …Ne? Bugün denize açılıyor musunuz? Stella’yı mı istiyorsunuz? Evet, iletirim.”
Maggie bana döndü.“Gemi görevi sende. Ve Stella… iki kez uyarılmak istemezsin.”Kesinlikle bir kere daha uyarılıp,azarlanmak istediğimi sanmıyordum.
İçimden geçirdim:Bunu zaten bir kez bile istemezdim…
Otelin dış kapısına yürürken Reed’i gördüm. Bir adamla konuşuyordu. Göz göze geldik. O an zaman bir an durur gibi oldu. Yüzünde tanımlayamadığım bir endişe gölgesi vardı.
Vedalaşıp yanıma geldi.
“İyi misin?” dedi nazikçe. “Biraz… yorgun gibi görünüyorsun.”
“Aklımın içinde çok fazla düşünce var sanırım ondan olsa gerek…” dedim.
Reed’in bakışları yumuşadı.“Bunun sabah yaşananlarla ilgisi var, değil mi? Babamın seni azarlaması… Bunu Maggie’ye iletip Maggie’nin de üstüne gelmesi…”
Başımı salladım.“Mahcup oldum. Ama daha kötü günlerim de olmuştu.”Sesimdeki kırılmayı saklamaya çalıştım ama Reed’in bakışları kaçamadı.
Reed gülümsedi.“Maggie iyi biridir,Stella. Sadece kurallara çok bağlıdır.Babamın söylediklerine ise… lütfen takılma. O bazen… fazla abartılı tepki vermeyi sever .”
Sonra ekledi:“Bugün dışarıda biraz işlerim var. Seni göremeyebilirim ama… yarın telafi edeceğime emin olabilirsin.”
İçimde hafif bir kıpırtı.
“Tamam,yarını iple çekiyorum…”diyerek en güzel gülümsemelerimden birini gönderdim.Gözlerimin içine bir kez daha baktıktan sonra Reed yanımdan ayrıldı.Park alanına gidip arabaya binip yola çıkmıştım ki telefonum çaldı: Maggie.
“Stella! Julian sigara istediğini söyledi. En pahalısından hangisiyse onu al,lütfen.”
Dudaklarımı büzdüm.“Peki Maggie…”
Marketin raflarının önünde durduğumda hangi sigaranın “en pahalı” olduğunu bile bilmezken, aklımda tek bir şey vardı: Julian’ın bu talebinin tamamen can sıkmak için olduğuna dair güçlü bir his.
En pahalısını aldım ve yaklaşık otuz dakika sonra gemiye çıktığımda Julian güvertede belirdi.Bana doğru hafifçe gülümsüyordu; yüzünde her zamanki o hafif ukalalık karışımı karizmatik ifade.
Beyaz, düğmeleri yarıya kadar açık, kaslarını fazlasıyla belli eden gömleği… güneş gözlükleri…Bu adam bazen benç sınıyordu…
Yaklaştı.“Sigaralar nerede, Mısır gevreği katilim?”
Omuzlarımı silktim.“Almadım.”
Julian’ın yüzü bir anda karardı.“Stella. Şaka kaldıracak durumda değilim—”
Cebimden yavaşça sigarayı çıkarıp uzattım.Julian gözlüğünün arkasından bana baktı… sonra gülümseyerek iyice yaklaştı.O kadar yaklaştı ki nefesini hissettim. Tenine sinmiş güneş kremi kokusu rüzgârla birlikte yüzüme vurdu.
Sigaraları elimden alırken hafifçe kokladı beni.“Sana bu tarz oyunlar yakışmıyor Stella.”
Kalbim hızlandı.Of… ne gerek vardı bu kadar yaklaşmaya…?Kalbim hızlanmıştı. Julian yanımdayken nasıl davranmam gerektiğini hâlâ çözememiştim. Hem bazı davranışları bana tatlı geliyordu onunla daha fazla vakit geçirmek istememe neden oluyordu, hem de bazı davranışları da çocukçaydı her ne kadar böyle olsa da beni kurtardığı geceyi unutmamıştım o gün gerçekten bana nazik davranmıştı.
Güverteye doğru yürüdüm. Okyanus sakin görünüyordu, rüzgâr saçlarımı savurdu. İçimdeki karmaşa hafifler gibi oldu.Keşke sorunlarımız da okyanusa bakarak çözülebilseydi bunu gerçekten çok isterdim.
Ta ki…Geminin merdivenlerinden iki kişi çıkana kadar.
Reed.Ve yanında Celine.
Gülüyorlardı. Birbirlerine doğru eğilmiş konuşuyorlardı. Işık Celine’in kahverengi saçlarında parlıyor adeta ışıldıyordu, Reed’in boynunun kenarındaki gölge ona sanki bir tablo estetiği veriyordu.
İç sesim hemen devreye girdi:Tabii. İkisi de soylu. İkisi de mükemmel.Neden birbirlerine yakışmasınlar ki?
Boğazım düğümlendi.Ben buraya ait değilim… o dünyaya hiç değil…
Reed’in bakışları bana kaydı.Gözlerinde bir anlık bir yumuşama, bir “konuşalım mı?” isteği gördüm.Ama ben hemen başımı çevirdim.Sanırım bugün bana söylemiş olduğu işleri Celine ile birlikte gemide vakit geçirmeyi kapsıyordu.Görmezden geldim.Bugün mümkün olduğu kadar profesyonel olmam gerekiyordu.Yutkunmak bile canımı acıttı.
Rüzgâr biraz daha sert esti. İçimden geçirdim:
Keşke kalbimi bu kadar kolay etkilemeseydin Reed…
Geminin küçük mutfağındaki metal tezgâha yaslanmış, derin bir nefesi içime çekmeye çalışıyordum. Mutfağın içi son derece dar ama bir o kadar da düzenliydi. Paslanmaz çelik yüzeyler, altımızdan akıp giden devasa motorun ve geminin o hafif, düzenli titreşimiyle neredeyse fark edilmeyecek bir şekilde titriyordu. Tavandaki küçük, gömme lambalar etrafa çiğ bir aydınlık yerine soluk, sarı bir ışık yayıyor; bu loşluk da dar mutfağa tuhaf, tekinsiz bir akşamüstü sıcaklığı katıyordu. Dışarıda, devasa dalgaların gövdeye sertçe çarpan o ritmik, boğuk sesi mutfağın kalın ama sızdırmaz ince camlarından içeriye adeta bir fısıltı gibi süzülüyordu. Her birkaç saniyede bir gemi dalgalı suyu büyük bir gürültüyle yarıyor, arkasında köpükler bırakarak ilerliyor ve ardından o hırçın deniz, sanki hiçbir şey olmamış gibi tekrar kapanıyordu. O ses… İnsanın zihnindeki tüm gereksiz gürültüyü tek bir hamlede boşaltabilecek kadar sakin, ama aynı zamanda kendi içindeki düşüncelerini en kuytu köşelerine kadar derinleştirecek kadar yalnız hissettiren tekinsiz bir sesti. Bazen, lüks bir gemide okyanusun ortasında olmak insanı tüm bağlarından kopmuş gibi özgür hissettirirdi, bunu çok kez duymuştum… Ama şu an, bu dar çelik duvarların arasında içimde katlanılması zor, tuhaf bir sıkışma vardı. Göğsümün tam ortasında, nefes almamı engelleyen görünmez, amansız bir düğüm varmış gibi hissediyordum. Sanki gizli bir el, kalbimin etrafına ince ama canımı yakacak kadar sıkı, çelik bir ip sarmıştı da ben her nefes aldığımda o ip etime biraz daha batıyordu. Az önce üst güvertenin merdivenlerinde şahit olduğum, gözlerimi kaçırmak isteyip de donakaldığım o can yakıcı görüntü zihnimin karanlık koridorlarında durmaksızın dönüp duruyordu. Reed… Ve onun hemen yanındaki kusursuzluğuyla parıldayan Celine. İkisini yan yana, öyle samimi bir şekilde görmek aslında mantıken beklediğim, kendimi hazırlamam gereken bir şeydi belki de. Ne de olsa onlar aynı kanı taşıyorlardı, akrabaydılar ve aynı soylu dünyanın çocuklarıydılar. Ama yine de içimde aniden peydah olan, göğsümü kavuran o ilkel, o küçük kıskançlık duygusu; mantığımın, gururumun bana avaz avaz söylediği her şeyi tek bir saniyede bastırmayı, yok etmeyi başarıyordu. Güvertede yan yana yürürken birbirlerinin gözlerinin içine bakıp öyle içten gülüyorlardı ki… Reed’in o an yüzünde gördüğüm, hatlarını tamamen yumuşatan o rahat, o perdesiz ifade… Benimle konuşurken, benim yanımdayken ufakta olsa arkasına gizlendiği o mesafeli koruma duvarlarının ardında sakladığı o saf sıcaklık… Celine’e karşı hiçbir çaba harcamadan, bu kadar kolay ve zahmetsizce ortaya çıkmış gibiydi. Benimle birlikteyken, en tutkulu anlarımızda bile bazen gözlerinde aşılmaz,kendini tutan bir mesafe olurdu. Sanki bilmediğim bir nedenden ötürü kendini sürekli geri çekiyor, benden bir şeyler saklıyordu. Ama Celine’in yanında… Sanki ruhunu serbest bırakmış gibiydi, hiç çaba harcamıyordu. Sanki o maskesiz, o bütünüyle rahat hali Reed’in asıl, gerçek haliydi. Belki de… diye düşündüm, gözlerim çelik tezgahtaki yansımama kayarken. Belki de ben onun için sadece bu kasvetli otel günlerinde vakit geçirdiği, gizemiyle onu cezbeden geçici bir eğlenceden, tehlikeli bir maceradan ibarettim. Bu acımasız düşünce zihnimin boşluğunda bir kırbaç gibi yankılanırken, midemde ani ve tuhaf bir boşluk, derin bir bulantı oluştu. İçimdeki bu hırçın öfkeyle, elimdeki boş cam şişeyi gereğinden fazla sert, neredeyse kıracak kadar büyük bir hınçla metal tezgâha bıraktım. Metal yüzeye büyük bir şiddetle çarpan camın çıkardığı o tiz ve keskin ses, dar mutfağın çeperlerinde yankılanarak sessizliği parçaladı. Tam o sırada, mutfak kapısının eski metal menteşesi tiz bir sesle gıcırdadı. O ani ve tanıdık ses, beni saniyeler içinde boğulduğum o karanlık düşüncelerden çekip çıkardı. Başımı hızla kapıya doğru kaldırdığımda, orada dikilen Reed’i gördüm. Kalbimin göğüs kafesimi dövercesine istemsizce hızlandığını hissettim ama yüzümdeki o kırgın, o darmadağın ifadeden hiçbir şeyi ona belli etmemek için kendimi acımasızca sıktım. Reed, kapının metal eşiğinde öylece durmuş, beni izliyordu. Üzerinde okyanus mavisi gözlerini ortaya çıkaran lacivert renkli, şık bir gömlek vardı ve kollarını dirseklerine kadar gelişi güzel kıvırmıştı. Açık denizden esen sert rüzgâr saçlarını hafifçe dağıtmış, denizden gelen o tuzlu, nemli hava saç tellerini alnına doğru hafifçe hareket ettirmişe benziyordu. İçimdeki tüm o kırgınlığa ve öfkeye rağmen, onun şu an ne kadar iyi göründüğünü, hatta iyiden de öte, insana nefes kestirecek kadar göz alıcı gözüktüğünü kendime itiraf etmek zorunda kalmam canımı yaktı. Bir an boyunca, aramızdaki o birkaç adımlık mesafede sessizce durup bana baktı. O keskin gri gözleriyle sanki yüzümde, mimiklerimde saklamaya çalıştığım o kırıklığı, o ipucunu arıyor gibiydi. Sonra, mutfaktaki o gergin havayı dağıtmak ister gibi son derece yumuşak, kadife gibi bir sesle konuştu: “Selam Stella.” Sesinde, dün gece bahçede beni öperken var olan o tanıdık, insanı savunmasız bırakan sıcaklık vardı. Ama ben bu kez ne pahasına olursa olsun kalbimin, ruhumun o sahte olduğunu düşündüğüm sıcaklığa teslim olmasına, yeniden çözülmesine izin vermemeye kesinlikle kararlıydım. Ben de onun aksine, içimdeki fırtınayı bastıran bir sakinlikle ama araya aşılmaz duvarlar ören resmi, profesyonel bir tonla cevap verdim: “Merhaba Bay Reed.” Duyduğu bu resmi hitapla birlikte Reed’in kaşları çok hafifçe yukarı doğru kalktı. Beni, dün geceden sonra kendisine karşı bu kadar mesafeli, bu kadar yabancı görmeye kesinlikle alışık değildi. Aramıza, geminin motorunun derin ve boğuk uğultusundan başka hiçbir şeyin dolduramadığı ağır, birkaç saniyelik bir sessizlik çöktü. Sonra o da aramızdaki bu görünmez duvarı fark etmiş olacak ki, ses tonunu biraz daha nötr, daha mesafeli bir hale getirerek konuştu: “Görünüşe göre… Epey meşgulsün.” Omuzlarımı umursamazca yukarı doğru silktim. “İşimi yapıyorum sadece, Bay Reed,” dedim, sesim olabildiğince kısa, net ve ruhsuz çıkmıştı. Reed, bu cevabımla yetinmeyerek mutfağın dar alanına doğru birkaç büyük adım attı. Tam karşımdaki metal tezgâhın diğer tarafına, gövdesini hafifçe eğerek yaslandı. Bana biraz daha yakındı artık; o kadar ki, teninden yayılan o tanıdık odunsu parfümün kokusunu alabiliyordum. Aramızda sadece o soğuk, paslanmaz metal tezgâh vardı. “Stella…” Sesi bu kez az öncekinden çok daha yumuşak, adeta içime işlemek ister gibi bir tondaydı. “Bizim aramızda… Bizim aramızda hiçbir sır olmak zorunda değil, bunu çok iyi biliyorsun.” Gözlerimi tezgâhtan kaldırıp doğrudan onun o derin bakışlarına diktim. O an gözlerinin içindeki ifadenin ne kadar ciddi, ne kadar katıksız olduğunu gördüm. O bakış… Reed’in nadiren gösterdiği, insanı tamamen savunmasız bırakan o en samimi, en maskesiz bakışlarından biriydi. “Eğer bir şey… Eğer bir şey seni rahatsız ediyorsa,” dedi nazikçe, sesindeki o korumacı tavırla. “Bana doğrudan sorabilirsin Stella. Bana her şeyi, içinden geçen ne varsa söyleyebilirsin.” İçimde, tam göğsümün ortasında bir yerler bu sözlerle büyük bir sızıyla sarsıldı. Gerçekten mi? Bunu söylerken, bu oteldeki tüm o yalanların ortasında benimle gerçekten ciddi miydi? Başımı hafifçe yana doğru eğdim, gözlerimi kısmıştım. “Gerçekten mi?” diye sordum, sesimdeki o güvensizliği gizleme gereği duymadan. Reed, dudaklarının kenarında beliren o küçük, insanı büyüleyen tebessümle başını yavaşça salladı. “Evet, elbette,” dedi. Sonra, aramızdaki o ağır havayı dağıtmak ister gibi hafifçe göz kırptı. “Tabii bu… Sorduğun bütün soruları eksiksiz yanıtlayacağım anlamına gelmez.” Onun bu tatlı oyunbazlığı karşısında, içimdeki tüm o dirence rağmen istemeden de olsa dudaklarımın kenarı hafifçe kıpırdadı, ama içimdeki o derin kırılma, o güvensizlik hissi hâlâ ilk anki gibi taptaze orada duruyordu. Derin bir nefes aldım, ciğerlerimi okyanusun tuzuyla doldurdum ve içimdeki o ismi tek bir hamlede dışarı fırlattım: “Celine.” Reed’in bakışları, bu ismi duymasıyla birlikte anında daha da keskinleşerek tamamen bana odaklandı. “O bizim aile dostumuz… Ve benim çok eski bir arkadaşım Stella,” dedi, son derece net bir ifadeyle. “Bunu zaten biliyorum,” dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. Bir saniye boyunca duraksadım, içimdeki o kıskanç canavarın beni ele geçirmesine izin vererek sordum: “Ne kadar yakınsınız?” Reed’in yüzünde, sorduğum bu açık soru karşısında şaşkınlıkla karışık, ne yapacağını bilemez bir ifade belirdi. “Küçüklüğümüzden beri çok yakınız,” dedi, geçmişi hatırlar gibi gözlerini bir an kaçırarak. “Aynı okullara gittik, aynı çevrelerde büyüdük, her yere hep birlikte gittik… Julian da öyle tabii. Bizim tüm çocukluğumuz, küçüklüğümüz hep bir arada geçti Stella, ondan dolayı birbirimiz için her zaman çok yakın olmuşuzdur.” Omuzlarını hafifçe yukarı kaldırıp ekledi: “Yani evet… Oldukça yakınız.” Onun bu dürüst ama içimi daha da acıtan cevabıyla, içimdeki o hırçın kıskançlık duygusu utandırıcı, çocukça bir şekilde daha da kabardı. Tam ona sert bir karşılık vermek, o asil dünyasından vurmak için dudaklarımı aralamıştım ki, mutfağın metal kapısı büyük bir gürültüyle yeniden açıldı.Celine, tüm o zarafetiyle mutfaktan içeriye adımını attı. Kusursuz dalgalarla omuzlarına dökülen açık kahverengi saçları, açık kapıdan sızan güneş ışığında adeta parıldıyordu ve şaşırtıcı bir şekilde yüzünde beklenmedik derecede yumuşak, sıcak bir ifade vardı. “Stella,” dedi, samimi bir gülümsemeyle doğrudan bana doğru yaklaşarak. “Merhaba.” Onun bu durup dururken gösterdiği ani yakınlık karşısında biraz şaşırarak ve duraksayarak başımı hafifçe salladım. “Merhaba, Bayan Celine,” dedim. Celine, o kahverengimsi yeşil gözlerini yüzüme dikip beni dikkatle inceledi. Sonra yüzündeki o hayranlık dolu gülümsemeyle konuştu: “Dün geceki maskeli balodaki o siyah elbisen…” Bir an duraksadı, sanki kelimelerini seçiyordu. “Gerçekten ama gerçekten çok güzeldi, sana çok yakışmıştı Stella. Gemiye bindiğimden beri aklımdaydı, görünce bir ara mutlaka söylemek istedim.” Duyduğum bu samimi iltifat karşısında ne diyeceğimi bilemeyerek afalladım. “Teşekkür ederim,” dedim kısaca. Celine omuzlarını hafifçe silkti, tavırları son derece rahattı. “Eğer gemide, servis sırasında ya da herhangi bir konuda yardıma ihtiyacın olursa çekinmeden bana sorabilirsin. Lütfen hiç yabancılık çekme,” dedi. Ses tonu, altında hiçbir art niyet barındırmayacak kadar içten ve sıcaktı. Reed ise tezgâhın arkasında durmuş, ikimizin arasındaki bu beklenmedik diyalogu büyük bir sessizlikle, dikkatle izliyordu. Tam o sırada, üst güverteden, açık havuzun olduğu taraftan kulakları sağır edecek kadar yüksek, bas sesleriyle gemiyi titreten bir müzik sesi yükseldi. Üçümüz de aniden bozulan sessizlikle birlikte dönüp açık kapıya doğru baktık. Havuz tarafında Julian, tüm pervasızlığıyla suyun içinde yüzüyordu. Parlak güneş ışığı suyun mavisinde kırılırken, Julian'ın ıslak vücudunun o belirgin kasları her kulaçta daha da ortaya çıkıyordu. Yanında ise gemiye yeni binen, Julian’ın sosyeteden iki yakın erkek arkadaşı duruyordu. Julian bir yandan onlarla hararetli bir şekilde konuşuyor, bir yandan da elindeki bardağı sallıyordu. Celine, duyulan o yüksek müzikle birlikte gözlerini bıkkınlıkla devirdi. “Elbette, şaşırmadık,” diyerek homurdandı ve mutfaktan çıkıp havuz kenarındaki şezlonguna doğru yürürken arkasından söylendi: “Julian… Tam bir çocuk taslağısın.” Ben de üzerimdeki o tuhaf havayı dağıtmak için mutfaktaki işlerimi alelacele bitirdim ve havuz kenarına, o zengin misafirler için hazırladığım soğuk atıştırmalıkları götürmek üzere güverteye çıktım. Julian, havuzun ortasında sırtüstü uzanmış, suyun tadını çıkarıyordu ve o lanet müzik hâlâ son ses açıktı. Celine ise sinirli bir şekilde şezlonguna yerleşmiş, elindeki kalın kitabın sayfalarını hırsla açmıştı. “Sabah da tam olarak aynı şeyi yaptı,” dedi Celine, tepsiyi yanındaki sehpaya bırakırken dert yanarak. “Bir ara sesini kısmayı başarmıştım ama sevgili kardeşim müziğin sesini sonuna kadar açmanın bir yolunu yine bulmuşa benziyor.” Başımı anlayışla eğip servisimi tamamladım ve kirli bardakları toplamak için birkaç dakika sonra havuz kenarına geri döndüm. Tam o esnada Celine’in dudaklarını sinirle büzdüğünü ve o asil kibarlığını elden bırakmamaya çalışarak Julian’a doğru, “Müziğin sesini kıs artık Julian! Kafamız şişti!” diye sitem ettiğini duydum. Julian, havuzun içinden kafasını kaldırıp gözlüğünün üzerinden Celine’ye baktı ve o sinir bozucu, ukala gülüşüyle karşılık verdi: “Eğer sessiz sakin bir şekilde kitap okumak istiyorsan sevgili ablacığım, kütüphaneye gitmeliydin, benim lüks gemime değil.” Duyduğum bu cevap karşısında dudaklarımı birbirine bastırarak gülmemek için kendimi zor tuttum. Dışarıdan bakıldığında o ulaşılamaz, kusursuz görünen bu milyarderler, aslında kendi aralarında tam anlamıyla sıradan bir kardeş kavgası yaşıyorlardı. Bir süre sonra Celine, o yüksek seste daha fazla dayanamayarak kitabını sertçe kapattı ve öfkeyle homurdanarak ayağa kalktı. “Ben gidip Reed’i bulacağım, en azından onunla düzgünce konuşuluyor,” diyerek geminin sakin olan arka güvertesine doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Ben de bir süre mutfaktaki bulaşıkları yıkayıp kuruladıktan sonra, açıkta kalan boş şişeleri toplamak bahanesiyle adımlarımı onların gittiği yöne, geminin arka tarafına doğru yönlendirdim. Ama aslında… İçimdeki o amansız merak dürtüsüne yenik düşmüştüm; ne konuştuklarını, aralarındaki o geçmişin ne olduğunu duymak, bilmek istiyordum. Yaptığım bu şey bir garson olarak pek profesyonelce sayılmazdı belki ama kendi kendime, Sonuçta ben sadece işimi yapıyorum, boşları topluyorum, diyerek vicdanımı rahatlatmaya çalışıyordum. Onların durduğu gölgelik alana arkalarından sessizce yaklaşırken, Reed’in o gergin, mesafeli sesini net bir şekilde duydum: “…Bunu seninle daha önce de defalarca konuştuk Celine,” diyordu, sesindeki o kontrol etmeye çalıştığı öfkeyle. “Bu konuyu kesin olarak kapattığımızı düşünmüştüm artık.” Celine, onun bu sert çıkışına karşılık arkası bana dönük olduğu için net duyamadığım, kısık sesli bir şeyler söyledi. Reed ise memnuniyetsizlikle başını iki yana sallayarak ağır bir darbe indirdi: “Ben… Ben seni sadece mutsuz ederim Celine.” Bu cümleyi duymamla birlikte kalbim bir an için tuhaf, tarifsiz bir şekilde sıkıştı. Reed kimi mutsuz ederdi? Aralarında ne geçmişti? Tam o sırada Celine, büyük bir çaresizlikle elini uzatıp Reed’in gergin kolunu sıkıca tuttu. İçimdeki kıskançlık tam bir yangına dönüşmek üzereydi ki, tam arkamdan gelen o ani, neşeli sesle irkilerek kendime geldim. “Stellaaa…” Gelen Julian’dı. Havuzun içinde, sabit bir yerde durmuş, kenara koyduğu laptoptan bir şeyler izliyordu. Yanındaki o iki yeni arkadaşıyla bir yandan holding işleri hakkında konuşuyor, bir yandan da ekrana bakıyordu; eğer üzerine bahse girseydim, o ekranda kesinlikle eski bir çizgi film döndüğüne yemin edebilirdir. Julian elindeki tamamen boşalmış bardağı bana doğru sallayarak sırıttı: “İçkim bitti benim küçük katilim. Bana yeni bir şeyler hazırlamak konusunda yardımcı olur musun?” Ben hızla arkamı dönüp mutfağa doğru yönelirken, arkada kalan Celine’in Reed’e son olarak ne dediğini, aralarındaki o gizemli konuşmanın nereye vardığını duyamadım. Ama o an, içimde çok tuhaf, çok tekinsiz bir his peydah olmuştu.Julian’ın istediği o soğuk içkiyi hazırlayıp güverteye geri getirdim. Havuzun mermer kenarına kollarını yaslamış, beni bekliyordu. Tepemizdeki parlak güneş ışığı, onun o ıslak, esmer teninde parıldıyor; sudan çıkan omuz hatlarını daha da keskinleştiriyordu. Gerçekten… Kusursuz hatlarıyla mitolojik bir heykel gibi göründüğünü inkar etmek imkansızdı. Julian, bardağı eline alırken o koyu gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Sonra, ses tonunu sadece ikimizin duyabileceği bir seviyeye indirerek yavaşça fısıldadı: “Söylesene bana…” Gözleri, kaçmama izin vermeyecek bir kararlılıkla gözlerime kilitlenmişti. “Neden sabahtan beri böyle moralin bozuk, yüzün asık senin, Mısır Gevreği Katilim?” Kalbimin heyecandan ve panikten bir an duracak gibi olduğunu hissettim. “Yoksa…” dedi, sesi daha da alçalıp tehlikeli bir tona bürünürken. “Seni bu gemide, ya da o otelde birileri mi üzdü?” Onun bu keskin sorusundan ve her şeyi anlayan bakışlarından gözlerimi hızla kaçırdım. “Hayır, kimse beni üzmedi, sadece yorgunum,” dedim yalan söyleyerek. Julian, havuzun kenarına biraz daha tırmanıp bana iyice yaklaştı. “Yalan söylüyorsun Stella, gözlerin öyle demiyor,” dedi. Tam o sırada, üzerimize aniden büyük, soğuk bir gölge düştü. Başımızı kaldırdığımızda Reed’in tam tepemizde dikildiğini gördüm. Arkasındaki Celine ile konuşmasını bitirmişti ve bir süredir bizi, Julian ile aramdaki o yakın mesafeyi izliyordu. Sesi, buz sarkıtlarını aratmayacak kadar donuk ve soğuktu: “Julian… Onu neden kendine bu kadar yakın tutuyorsun?” Julian, Reed’in bu ani çıkışıyla başını hafifçe yana eğdi ve yüzünde o alaycı, meydan okuyan gülümsemesi belirdi. “İlginç, gerçekten çok ilginç,” diyerek doğrudan Reed’in gözlerinin içine baktı. “Sen az önce benim ablamla baş başa, gayet rahat bir şekilde yürürken hiçbir rahatsızlık duymuyorsun ama ben Stella ile konuşunca mı sorun oluyor, öyle mi Reed?” Hava bir anda, iki güçlü erkeğin arasındaki o amansız rekabetle kurşun gibi ağırlaştı, gerildi. Tam o sırada Celine, yanımızdan büyük bir hışımla, yüzümüze bile bakma gereği duymadan hızla geçip arkadaki şezlonguna oturdu. Gözlerini, havuz kenarında dikilen Reed ile Julian’ın arasında sakinlikle gezdirdi. Sonra, sanki bu yaşananların hepsi onun canını sıkan basit bir saçmalıktan ibaretmiş gibi omuzlarını silkti ve o can yakıcı cümleyi kurdu: “Tanrı aşkına, bu kadar gereksiz, bu kadar ucuz bir dramaya ne gerek var?” Bir an duraksadı ve gözlerini üzerime dikerek ekledi: “Stella sonuçta sadece bir garson.” Büyük, ölümcül bir sessizlik çöktü güverteye. Celine’in dudaklarından dökülen o kelimeler, saniyeler içinde kendi yüzünün de dehşetle değişmesine neden oldu. Gözleri hatasını fark ederek hızla büyüdü. “Stella…” diyerek bana doğru aceleyle bir adım attı. “Çok… Çok özür dilerim. Gerçekten öyle kaba bir niyetle demek istememiştim, ağzımdan kaçtı.” Ama artık her şey için çok geçti. O kelimeler bir kez havaya saçılmıştı ve sanki gizli bir el, kalbimin tam ortasına paslı bir çivi çakmıştı. Dudaklarımı sıktım, gözlerim dolmasın diye direndim ve Reed’in bu aşağılama karşısında ne söyleyeceğini, beni nasıl savunacağını büyük bir umutla bekledim. Ama Reed… Reed sadece donup kalmıştı, tek bir kelime bile edemedi. Tam o kırılma anında, Julian büyük bir hızla havuzdan dışarı fırladı. Teninden sular süzülürken aniden uzanıp bileğimi sıkıca tuttu. “Ben bu ortamdan çok sıkıldım,” dedi, yüzünde o her şeyi altüst eden gülümsemesiyle. “Ayrıca içeride Tom ve Jerry izliyordum ve tek başıma izlemek hiç eğlenceli değil.” Beni büyük bir güçle, gitmek istememe izin vermeden kendine doğru çekti. “Benim acilen düzgün bir eşlikçiye ihtiyacım var Stella, yürüyelim.” Reed, arkamızda adeta bir taş heykel gibi donup kalmıştı; gözlerindeki o öfkeyi ve çaresizliği görebiliyordum. Celine ise şaşkınlıkla bizi, Julian’ın beni götürüşünü izliyordu. Julian, bileğimi bırakmadan beni geminin o loş, iç koridorlarına doğru hızla götürürken kalbim göğsümde deli gibi atıyordu. Onun geminin alt katındaki o devasa, lüks özel odasına girdiğimizde, karşıdaki büyük televizyon ekranı gerçekten de açıktı ve Tom ve Jerry ekranda birbirlerini amansızca kovalamaya devam ediyordu. Julian, üzerindeki ıslaklığı umursamadan geniş koltuğa boylu boyunca uzandı. Gözlerini tavandan çekip doğrudan bana baktı. “Ee, Stella… Seninle içeride yarım kalan konuşmamızın şerefine küçük bir oyun oynayalım mı?” Kaşlarımı merakla yukarı doğru kaldırdım; çünkü çok iyi biliyordum ki Julian’la herhangi bir oyun oynamak, her an ucu uçuruma çıkan son derece tehlikeli yerlere gidebilirdi. “Nasıl bir oyunmuş bu?” diye sordum, içimdeki o önlenemez meraka bir kez daha yenik düşerek. Julian hafifçe gülümsedi, gözlerinde zeki bir pırıltı vardı. “Sen bana söyleyemediğin büyük bir sırrı söylersin,” dedi, başını hafifçe yana doğru eğerek. “Sonra da ben sana kendi hayatımdan büyük bir sır söylerim, nasıl?” Bir an boyunca durup sessizce düşündüm. Büyük ihtimalle maskeli balodaki o arşiv karşılaşmamız yüzünden, o dehlizlerde ne aradığımı ya da ne bulduğumu tam olarak öğrenmek istiyordu. Ona gerçeğin tamamını, annemin izini sürdüğümü tabii ki söylemeyecektim; ama o karanlık gecede hayatımı kurtardıktan sonra, en azından Julian’a karşı tamamen yalancı olmamam, biraz da olsa dürüst davranmam gerektiğini hissettim. Sonra yavaşça, kelimelerimi seçerek dedim ki: “Maskeli balonun olduğu o gece… Arşiv odasında ailemin geçmişiyle ilgili, benim için çok önemli bir şey bulmuştum.” Julian’ın o az önceki alaycı, gevşek bakışları bu cümleyle birlikte anında ciddileşti. “Tam olarak ne buldun Stella?” diye sordu, dikkatle. Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. “Sana oyunun başında sadece 'bir sır' dedin, tamamını söylemeyeceğimi biliyorsun,” dedim. Julian, bu kararlı duruşum karşısında hafifçe güldü. “Pekala… Adil bir hamle,” dedi. Sonra bakışlarını tekrar odanın tavanına dikti ve sesindeki o alaycı tonu tamamen silerek, oldukça kısık ve derin bir sesle konuştu: “Şimdi benim sıram… Babam bana bu hayatta hiçbir zaman güvenmedi Stella.” Başımı hızla ona doğru kaldırdım, şaşırmıştım. “Ne… Ne demek istiyorsun yani?” diye sordum. Julian’ın sesi, hayatımda ondan hiç duymadığım kadar sakin ve yaralıydı. “Şirketimizin, o devasa holdingin yönetimi ve geleceği konusunda bana zerre kadar güvenmiyor,” dedi, omuzlarını umursamazca kaldırarak. “O her zaman Celine’e güvendi, tüm o ağır sorumlulukları ona verdi… Bana değil.” Bir saniye duraksadı ve o acı gerçeği kelimelerin üzerine basarak, ağır bir biçimde fırlattı: “Bana hiçbir zaman bir lider gözüyle bakmadı Stella.” Sonra aniden bakışlarını tavandan çekip doğrudan bana döndü. O koyu gözleri, beklenmedik ve insanı ürpertecek şekilde son derece ciddiydi. “Stella…” dedi, sesi o kadar alçaktı ki odadaki çizgi film sesini bile bastırmıştı. “Seni bu otelde, bu insanların arasında ne pahasına olursa olsun koruyabilirim. Bana bu konuda sonuna kadar güvenebilirsin.” Kalbimin o an göğsümde bir saniyeliğine tamamen durduğunu hissettim. Julian’ın dudaklarından dökülen bu söz… İçimdeki o kimsesizlik duygusuna öyle bir dokunmuştu ki; hem son derece romantik… Hem de ucu felakete çıkacak kadar tehlikeli gelmişti kulağıma. Ve tam o saniyede, zihnimden geçen o çılgınca düşünce beni bile derin bir korkuya sürükledi: Belki de… Belki de etrafımı saran bu yalanlar, bu tehdit notları ve bu devasa düşman okyanusunun ortasında, gerçekten güvende olduğum, arkamı yaslayabileceğim tek kişi Julian’dı…
