9. bölüm · Yalan Ateşi
Maskenin altındaki Ortaklık
Julian’ın odasındaki o geniş, yumuşak koltuğun köşesine adeta sığınmış gibi büzülmüştüm. Dev ekranda Tom ve Jerry’nin bitmek bilmeyen, gürültülü kovalamacası devam ediyordu ama benim kulaklarım o sesleri sadece boğuk bir uğultu olarak algılıyordu. İçimde, az önce güvertede Julian'ın ablası Celine’in dudaklarından dökülen o zehirli kelimelerin bıraktığı sızıyı dindirmeye çalışıyordum. “Stella sonuçta sadece bir garson.” Bu cümle, gururuma indirilmiş en ağır darbeydi ve asıl canımı yakan, Reed’in o an bir taş gibi susması, beni o fildişi kulenin insanlarına karşı tek bir kelimeyle bile savunmamasıydı. Üniversitede hocam George'dan aldığım tüm o drama eğitimleri, duygularımı bir bukalemun gibi gizleme sanatları, bu sınıfsal kibir duvarına çarptığında un ufak olmuştu. Julian, sırtüstü uzandığı koltuktan birden doğrularak elindeki uzaktan kumandayla televizyonun sesini tek bir hamlede kıstı. Odanın içine aniden çöken o ağır sessizlik, az önceki gürültüden çok daha tekinsizdi. Julian, o koyu ve her şeyi okuyan gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Yüzündeki o her zamanki alaycı, ukala maske tamamen düşmüş; yerine kasvetli, neredeyse ürkütücü bir ciddiyet gelmişti. “Bu oyunu sadece birbirimize çocukluk dertlerimizi anlatmak için açmadım, Mısır Gevreği Katilim,” dedi, sesi pürüzsüz ama bir o kadar da derindi. “Babamın bana güvenmediğini, her şeyi ablam Celine'e bırakmak istediğini söylerken son derece ciddiydim. Ve o güven eksikliğinin arkasında, şu an bu gemideki herkesi, en çok da seni ilgilendiren çok büyük bir kumar dönüyor.” Yutkundum. İçimdeki o kırgınlık, Julian’ın bu ani ciddiyetiyle birlikte yerini buz gibi bir meraka bırakmıştı. “Ne kumarı, Julian?” diye sordum, sesimin titrememesine özen göstererek. Julian koltukta bana doğru biraz daha yaklaştı, aramızdaki mesafe azaldıkça teninden yayılan o ıslak deniz kokusu zihnimi bulandırıyordu. “Bizim ihtiyar, yani O'Connell holdingin başındaki adam ki bu babam oluyor, şu an gizliden gizliye yürüttüğü devasa bir projenin peşinde,” dedi, gözlerini kısmış bir şekilde doğrudan yüzümü inceleyerek. “O'Connell şirketler grubunun en büyük birkaç kolunu, Reed'in babası Herman Arnoult-Astor’un oteller zinciriyle birleştirmek istiyorlar. Yani bizim gücümüzle Starlight Deluxe Oteli tek bir çatı altında toplanacak. Medyada Reed ve ablam Celine hakkında çıkan o sürekli evlilik dedikoduları var ya… Aslında aralarında hiçbir şey yok, bunu biliyorum en azından Reed’in bu konuda böyle hissettiğini biliyorum diyelim. Ama babalarımız bu birleşmeyi taçlandırmak için gelecekte onları buna zorlayacak.” Duyduklarım karşısında kalbimin ritmi teklemişti. Reed ve Celine... Aralarında sadece sıcak bir arkadaşlık bağı olsa bile, bu devasa imparatorluğun tahtı için feda edilecek piyonlar gibiydiler. Reed’in arka güvertede Celine’e söylediği “Ben seni mutsuz ederim” cümlesi şimdi zihnimde çok daha anlamlı bir yere oturuyordu. O, bu zoraki geleceğin ve babası Herman’ın ezici baskısının altında ezilen bir tutsaktı. Ama benim asıl düşünmem gereken kendi canımdı. “Peki bunun benimle ne ilgisi var?” dedim, oyunculuk reflekslerimle yüzüme tamamen kayıtsız bir ifade yerleştirmeye çalışarak. “Ben o otelde sadece çalışan biriyim.” Julian acı bir şekilde güldü, gözlerinde adeta ruhumun arkasını gören bir pırıltı vardı. “Kendini kandırma, küçük oyuncu,” diye fısıldadı, sesi odanın loşluğunda yankılandı. “Sen o otelde sadece bir garson değilsin, hiçbir zaman da olmadın. O gece arşiv odasında ne aradığını bana tam olarak söylemedin ama aradığın şeyin bu iki ailenin geçmişindeki karanlıkla ilgili olduğunu biliyorum. Bak Stella, bu büyük birleşme girişimi sadece milyar dolarlık hisselerle ilgili değil. Bu ortaklığın kusursuz olması için geçmişe ait, iki ailenin de itibarını yerle bir edecek tüm eski defterlerin, tüm sırların tamamen yok edilmesi gerekiyor. Ve birileri… Senin o defterleri karıştırmak için otelde bir tehdit olduğunu düşünüyor olabilir.Kapının altındaki notları ben göndermedim ama bu konuda bazı tahminlerim var.” Nefesim boğazımda düğümlendi. Annem Rosalinda'nın mektubunda bahsettiği o geçmişin gölgeleri, Herman Arnoult-Astor'un sakladığı sırlar… Hepsi zihnimde birer birer birleşiyordu.Julian haklıydı; bir oyuncunun gözlerindeki maskeyi ancak başka bir maskeli insan tanırdı. O da bu sistemin içinde maskelerle yaşıyordu. Julian bana biraz daha yaklaştı, elini yavaşça uzatıp koltuğun kenarındaki elime yaklaştırdı. Dokunmadı ama sıcaklığı tenimi kavurmaya yetti. Gözlerindeki o yoğun, korumacı ifade içimi ürpertiyordu. “O notların seni ne kadar korkuttuğunu tahmin bile edemiyorum,en başından beri seni takip ediyorum Stella.Sana verdiğim ipucu şu olsun,” dedi, sesini iyice alçaltarak. “Oteldeki odanda ya da o dehlizlerde yalnız yürüme. Çünkü o birleşme belgesinin imzalanması için feda edilecek ilk kişi sen olursun. Ama sana söyledim… Bana güvenirsen, seni o otelin de, o heriflerin de elinden korurum. Ben bu sistemin dışlanmışıyım, kuralları yakıp yıkmak benim işim.” Onun bu sözleri, içimdeki o derin yalnızlığa ve korkuya öyle tehlikeli bir sığınak sunuyordu ki… Reed’in beni Celine'in hakareti karşısında bıraktığı o buz gibi boşluğun ardından, Julian’ın bu pervasız, bu sıcak koruyuculuğu ruhumu ele geçirmek üzereydi. Belki de gerçekten bu gemideki tek güvenli liman oydu. Tam Julian’a cevap vermek için dudaklarımı aralamıştım ki, odanın ağır ahşap kapısı büyük bir gürültüyle, neredeyse menteşelerinden sökülecekmiş gibi sertçe açıldı.
Gelen Reed’di. Gözlerindeki o daha önce hiç görmediğim, kontrolünü tamamen kaybetmiş hırçın öfke odadaki havayı bir anda sıfırın altına düşürdü. Turkuaz gözleri adeta bir fırtına denizi gibi çalkalanıyordu. Bakışları önce bana, ardından Julian’ın bana doğru eğilmiş olan yakın gövdesine ve ellerimizin arasındaki o birkaç santimlik mesafeye kaydı. Yumruklarını öyle sıkmıştı ki parmak eklemlerinin beyazladığını görebiliyordum. “Stella,” dedi, sesi bir fırtına öncesi sessizliği gibi pürüzlü ve emir doluyordu. “Burada neden bu kadar uzun kaldın ? Hemen dışarı çıkıyorsun.” Julian hiç istifini bozmadan, o sinir bozucu rahatlığıyla koltukta biraz daha geriye yaslandı ve Reed’e tepeden bakan bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Sakin ol şampiyon,” dedi, sesindeki o alaycı ton geri gelmişti. “Odamda Tom ve Jerry izliyoruz, görmüyor musun? Hem sen ne hakla benim özel alanıma böyle destursuz dalıyorsun?” Reed, Julian’ı tamamen görmezden gelerek adımlarını doğrudan bana doğru yaptı. Aramızdaki o soğuk mesafe saniyeler içinde yok oldu. Tam bileğimi kavrayıp beni o odadan çıkarmak için elini uzatmıştı ki, Julian aniden ayağa kalkıp Reed’in karşısına dikildi. İki çocukluk arkadaşı, loş odanın ortasında, birbirlerinin nefesini duyacak kadar yakın bir mesafede karşı karşıya geldiler. “Ona dokunma Reed,” dedi Julian, bu kez sesi hiç de şakacı değildi. “Güvertede ablam Celine onu bir paçavra gibi aşağılarken dilini yutmuştun. Şimdi burada benim odamda kahramanlık taslayamazsın.” Reed’in gözleri Julian’ın bu ağır sözleriyle aniden karardı. “Bu seni hiç ilgilendirmez O'Connell,” diye kükredi Reed, sesi odanın duvarlarında yankılandı. “Onunla benim aramdaki şeyi senin o kirli oyunlarına alet ettirmem. Stella, yürü dedim!” İkisinin arasındaki bu gerilim, içimdeki o kırılan gururu yeniden alevlendirmişti. Reed’in, babası Herman'ın çalışanlarla yazılı bile olmayan ilişki yasağı kuralı yüzünden beni gizli saklı köşelere itmesi, ama burada bana bir eşya gibi emirler savurması canımı yakıyordu. Julian’ın arkasından sıyrılarak ikisinin ortasına geçtim. Doğrudan Reed’in o turkuaz gözlerine baktım. “Ben kimsenin emriyle hareket etmiyorum, Bay Reed,” dedim, sesimdeki o buz gibi resmiyet ve tiyatral soğukkanlılık onu sarsmıştı. “Julian bana sadece eşlik ediyordu. Ayrıca benim mesaim bitti.” Reed, duyduğu bu sözlerle birlikte sanki göğsüne bir darbe almış gibi bir an duraksadı; gözlerindeki o hırçın öfkenin yerini derin bir kırgınlık ve hayal kırıklığı aldı. Tam o sırada geminin büyük sireni açık denizde yankılandı ve motorun o derin titreşimi yavaşlayarak durdu. Los Angeles limanına, Starlight Deluxe'ün iskelesine varmıştık. Gözlerimi ikisinden de kaçırarak odanın kapısına doğru yürüdüm. “Benim gitmem gerekiyor,” dedim ve arkama bile bakmadan o loş odadan, o boğucu gerilimden kendimi dışarı attım.
Geminin iç koridorlarından hızla geçip güverteye çıktığımda, Pasifik'in serin akşam rüzgarı yüzüme sertçe çarptı. Hava kararmaya başlamış, gökyüzü lacivert ve morun en koyu tonlarına bürünmüştü. Gemi, otelin ışıl ışıl parıldayan o devasa özel iskelesine yanaşmıştı. Misafirler ve yönetim yavaş yavaş gemiyi terk ederken, ben de üzerimdeki garson önlüğünü hızla çıkarıp bir kenara bıraktım ve personeller için ayrılan arka merdivenlerden iskeleye adım attım. İçimdeki o karmaşa beni yiyip bitiriyordu. Julian’ın anlattığı o büyük şirket birleşme planı, annemin mektubundaki gizemler ve iki adam arasında kalan darmadağın hislerim… Hangisine yanacağımı bilemiyordum.
Otel binasına doğru giden o loş, palmiye ağaçlarıyla çevrili yürüyüş yolunda hızlı adımlarla ilerlerken, arkamdan gelen düzenli ve aceleci ayak seslerini duymuştum. İçimdeki o tehlike dürtüsü aniden harekete geçti; Julian’ın az önce odada verdiği o gizemli uyarı zihnimde yankılandı: “Otelde yalnız yürüme, feda edilecek ilk kişi sen olursun.” Korkuyla adımlarımı daha da hızlandırdım, neredeyse koşacaktım ki, arkamdaki gölge büyük bir hızla aradaki mesafeyi kapattı ve güçlü bir el aniden kolumu kavrayarak beni palmiye ağaçlarının arkasındaki o karanlık, kuytu köşeye doğru çekti. Çığlık atmak için dudaklarımı açmıştım ki, o tanıdık, odunsu parfümün kokusu genzime doldu ve sıcak bir el dudaklarımın üzerine kapandı. “Şşşt… Benim, Stella. Korkma,” diye fısıldadı o ses. Elimi dudaklarımdan çekerek baktığımda, Reed’in yüzüyle karşılaştım. Gözleri perişan görünüyordu, nefes nefeseydi. Beni o karanlık köşede, gövdesiyle duvar arasına sıkıştırmıştı; aramızda milimler vardı. “Beni bırak, Bay Reed,” dedim, ondan kaçmaya çalışarak. “Celine’in yanına dönsen iyi olur, sonuçta sadece bir garsonla burada yan yana görülmek istemezsin.” Reed, bu sözümle birlikte acıyla gözlerini kapattı, ardından elini yavaşça yanağıma doğru uzattı ama dokunmaya cesaret edemiyor gibi parmakları havada asılı kaldı. “O kelimeleri arkadaşım gibi gördüğüm Celine’nin hiçte kendi tarzı olmayan bir şekilde söylediğinde içimin nasıl yandığını bilemezsin Stella,” dedi, sesi adeta bir yalvarış gibi kısıktı. “Orada sustum, çünkü babam Herman her adımımızı izliyor. Eğer Celine’e karşı seni açıkça savunsaydım, babam senin oteldeki varlığını o saniyede bitirirdi ve seni korumam imkansız hale gelirdi. Seni korumak ve otelde kalmanı sağlamak için sustum.” Başımı hafifçe yana eğdim, gözlerimden bir damla yaş süzülürken Julian’ın odada anlattığı o birleşme sırrını düşündüm. “Beni korumak için mi, yoksa ailenizin O'Connell holdingle yapacağı o büyük şirket birleşme planlarını bozmamak için mi Reed?” diye sordum, sesimdeki o hesap soran tonla. Reed, bu soruyu duymasıyla birlikte adeta bir şok dalgasıyla sarsıldı. Turkuaz gözleri hayretle büyüdü. “Sen… Sen bunu nereden biliyorsun?” diye kekeledi. Ardından yüzü öfkeyle kasıldı. “Julian… O çocuk sana her şeyi anlattı, değil mi? Seni kendi intikam oyununa, babasına karşı yürüttüğü o savaşa alet ediyor Stella, ona güvenemezsin!” “Peki ya sana?” dedim, göğsüne elimi koyup onu hafifçe ittirerek. “Sana güvenebilir miyim Reed? Benim hayatım,bu oteldeki işim tehlike içindeyken, sen o varislik koltuğundan ve babanın servetinden vazgeçip benimle o karanlığa yürüyebilir misin?” Reed tek bir kelime bile edemedi. O turkuaz gözlerindeki çaresizlik, babası Herman'ın katı kuralları altında ne kadar ezildiğinin en büyük kanıtıydı. Arkamı dönüp otelin parıldayan ama bir o kadar da ürkütücü olan ışıklarına doğru yürürken, zihnimde George hocanın "insanları okuma" dersleri yankılanıyordu. Bu tehlikeli oyunda hayatta kalmak ve annemin intikamını almak için, belki de gerçekten kuralları umursamayan o maskeli müttefike, Julian’a sığınmalıydım…
