7. bölüm · Virtüöz

7. Bölüm

Can n

Su kemerinden bozma köprünün metal iskeleti, bataklığın üzerine dev bir gölge düşürüyordu. Köprü ayaklarının arasından sızan ay ışığı, balçık denizini ve paslı hurda dağlarını aydınlattı. Yukarıdan geçen ağır tonajlı bir kamyonun gürültüsü yığınları titretti; tepelerindeki steril şehrin aksine, burada hava rutubetli toprak ve yanık yağ kokuyordu.

Karanlıkta iki cılız ışık hüzmesi belirdi.

Sırt çantalı iki çocuk tel örgülerin altından sürünerek geçti. Fenerlerini moloz yığınlarının üzerinde gezdirerek ilerlediler. Birkaç adım arkalarından gelen adam, gümüş saplı bastonuyla pisliği yana itiyor, rugan ayakkabılarına yapışan balçığa bakmamaya çalışıyordu.

Teo fenerini devrilmiş bir koltuk iskeletine tuttu. "Şu?"

Bastonun gümüş sapı ahşaba indi. Tok. Sönük, ölü bir ses.

Adrian başını iki yana salladı. Birkaç parçayı daha yokladı; hepsi çürük, hepsi sağır. Soğuk, yırtık ceketinden içeri sızmış, balçık adımlarını ağırlaştırmıştı.

O sırada gözü, çamura yarı gömülü metalik bir parıltıya ilişti.

Adrian durdu. Etrafı kolaçan etti. Teo ve Leo, ileride devrilmiş bir sanayi makinesinin üzerindeydi. Adrian, eğildi. Balçığın içindeki silindiri parmaklarıyla kavradı. Kullanılmış bir pil.

Çamurunu aceleyle sildi, titreyen ellerle kulağındaki cihaza yerleştirdi.

Kısa bir cızırtının ardından tanıdık, yapay bir sessizlik. Adrian derin bir nefes verdi, omuzları gevşedi.

"Hey! Şuna bakın!"

Teo hurda tepesinin üzerinden el sallıyordu. Adrian bastonuna yüklendi, moloz yığınına tırmandı. Leo, paslı metallerin arasından ön kapağı parçalanmış, gövdesi kararmış bir şeyi çekip çıkarttı.

"Guguklu saat," dedi Teo.

Adrian yaklaştı. Kumaş mendiliyle ahşabın üzerindeki toz tabakasını sildi. Parmağını büktü ve tahtaya hafif bir şekilde vurdu.

Tak.

Ses boşlukta sönmedi; yayıldı, büyüdü ve havada asılı kaldı. Adrian kulağını tahtaya yasladı, gözlerini kapattı. Bir kez daha vurdu: Tınnn...

"Hareli Akçaağaç," diye mırıldandı Adrian. Gözleri açıldı. "Yıllarca kurumuş, damarları yerine oturmuş. Mükemmel." Leo’ya döndü. "Bunu neden atmışlar?"

Leo nefesini bırakıp yere çöktü. Tulumunun cebindeki vidaları şıngırdattı: "Dijital saatler... Kimse kurmalı tik-taklarla uğraşmıyor artık."

Teo lafa karışacağı sırada duraksadı. Bakışları köprünün kavisli ayaklarına kilitlendi. Gölgeler dalgalandı.

"Işıklar!" diye tısladı Teo. "Yatın!"

Fenerler söndü. Çöplük, kesik nefeslerin arasında ağır bir karanlığa gömüldü.

Saniyeler sonra köprü ayaklarından aşağıya mavi-beyaz bir ışık seli düştü. Dronun mekanik vızıltısı metal yığınlarını tararken Adrian karanlığın içinde yutkundu. Pervanelerin sesi, beyninin içinde paslı bir matkap gibi dönüyordu. Bastonunu, parmak boğumları beyazlayana kadar sıktı. Işık hüzmesi, saklandıkları hurda yığınına yaklaşıyordu.

"Koşun!"

Teo’nun bağırmasıyla Adrian fırladı. Tek hamlede saatin ahşap kasasını göğsüne bastırıp karanlığa daldı.

Tel örgünün altından geçerken ceketi takıldı. Düşünecek zaman yoktu.

Cırt!

Pahalı İtalyan kumaşı omzundan aşağıya kadar yarıldı. Adrian arkasına bakmadı; tahta parçasına sarılarak koştu. Balçıklar etrafa sıçradı. Ciğerleri yanarken saklanacak bir yer aradı.

Bir konteynerin arkasına sığındıklarında üçü de soluk soluğaydı. Dronun vızıltısı uzaklaşıp kayboldu.

"Ucuz yırttık," dedi Teo, sesi titriyordu.

Adrian sırtını soğuk metale yasladı. Sarkan ceketine, çamurlu ayakkabılarına ve göğsündeki tahta parçasına baktı. Göğsü inip kalkıyordu ama yorgunluktan değildi bu. Steril salonlarda, alkışların arasında hissetmediği vahşi, çiğ bir canlılık damarlarında akıyordu.

Adrian’ın parmağı, akçaağacın damarları üzerinde duraksadı. O ham dokuda; ilk kemanının pürüzlü sıcaklığını hissetti. Yüzündeki kaslar bir anlığına gevşedi, dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı.

Ancak uzun sürmedi.

Parmak boğumları yeniden sertleşti; tahtayı boğar gibi sıktı. Bakışlarındaki arayış, yerini soğuk bir ciddiyete bıraktı.

"Gidelim," dedi tahammülsüz bir hırıltıyla. "Burada işimiz kalmadı."