4. bölüm / 4
VİRANE3.BÖLÜM
Bölümler 4Şu an: 3.BÖLÜM
- 1 GİRİŞ/İTHAF121 kelime
- 2 1.BÖLÜM3.202 kelime
- 3 2.BÖLÜM2.343 kelime
- 4 3.BÖLÜM5.821 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Bir insanı hayatından çıkardığını sanırsın. Ta ki hayat, onu yeniden karşına çıkarana kadar.”
2026 / Ağustos, Şırnak
İnsan bazı yüzleri unutmazdı.
Bunun için özel bir çaba sarf etmesine gerek yoktu. Bazen bir bakış yeterdi, bazen söylenmiş tek bir cümle. Bazen de karşısındaki insanın, kendisini en çok sinirlendirdiği anda yüzüne yerleşen o küçücük ifade...
Aradan yıllar geçerdi. Hayat devam ederdi. Başka insanlar tanır, başka yerlere gider, başka görevlerden dönerdin. Bir zamanlar zihninde yer eden şeylerin üzeri yeni anılarla örtülürdü. Hatta bazılarını hatırlamak için kendini zorlaman gerekirdi.
Sonra bir gün, hiç beklemediğin bir yerde o yüz yeniden karşına çıkardı.
Ve sen, bütün o yılların hiçbir işe yaramadığını anlardın.
Çünkü insan bazı şeyleri unutmazdı.
Yalnızca hatırlamak için bir sebep beklerdi.
Benim sebebim de toplantı odasında, tam karşıma oturmuş, sanki yıllardır birbirimizi tanıyormuşuz gibi gülümseyen kadındı.
Dört yıl.
Tam dört yıl boyunca onu bir daha göreceğimi düşünmemiştim. Açıkçası, bir daha karşılaşmayı düşünmek için bir nedenim de yoktu. O gün yaşananlar geride kalmıştı. Görev bitmiş, yollar ayrılmış, herkes kendi hayatına dönmüştü. Ben önüme bakmıştım. Önüme bakmak konusunda hiçbir zaman sıkıntı yaşamamıştım zaten.
Şimdi aynı kadın benim timimdeydi.
Üstelik benim haberim olmadan.
Sandalyemde otururken gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım. Toplantı odasında duyduklarım hâlâ kulaklarımdaydı. Tuğrul Albay'ın sakin sesi, tim arkadaşlarımın şaşkın bakışları, karşımdaki kadının yüzündeki o sinir bozucu gülümseme...
Bir de kendi sesim.
Komutanım, biz gayet iyiydik böyle. Timime yeni bir kişi alınırken niye bana danışılmadı? Size kararınıza saygım sonsuz, yanlış anlamayın.
Yanlış anlamasınmış.
İnsan bazen ağzından çıkan cümlenin ne kadar saçma olduğunu ancak söyledikten sonra fark ediyordu. Tuğrul Albay'ın karşısında gayet ölçülü konuştuğumu düşünmüştüm. Sonuçta bir binbaşı olarak timimin personel yapısı hakkında söz hakkım olmasını istemem son derece doğaldı. Bu, görevimin gereğiydi. Her komutan gibi ben de birlikte çalışacağım personeli tanımak, görev dağılımını buna göre yapmak isterdim.
Buraya kadar her şey mantıklıydı.
Peki, o kadını gördüğüm anda neden dört yıl önceki odayı hatırlamıştım?
Neden Tuğrul Albay ismini söylemeden önce bile yüzünü tanımıştım?
Ve asıl önemlisi, neden hâlâ o gülümsemeyi düşünüyordum?
Gözlerimi açıp masanın üzerindeki dosyaya baktım.
"Tamam, Aybars. Sakin ol."
Sesim odanın içinde yankılanınca başımı kaldırıp kapıya baktım. Koridordan birkaç ayak sesi geliyordu ama kimse içeri girmedi. Yeniden dosyaya döndüm.
"Kendi kendine konuşmaya da başladın. Güzel. Bir tek bu eksikti."
Dosyanın kapağını açtım.
VİRANE TİMİ PERSONEL DEĞİŞİKLİĞİ
Başlığın altında, görevlendirme işlemleriyle ilgili bilgiler sıralanmıştı. İsimler, rütbeler, tarihler, imzalar... Her şey düzenliydi. Her şey olması gerektiği gibiydi. Yalnızca benim bilmediğim bir karar, benim yönettiğim timin ortasına bırakılmıştı.
Gözlerimi yeni personelin adının bulunduğu satıra indirdim.
Gökçe Doğan.
Timimdeydi
Ne yazık ki.
Kalemi elime alıp dosyanın kenarına birkaç anlamsız çizgi attım. Ardından yaptığım şeyden rahatsız olmuş gibi kalemi bıraktım.
Ne yapıyorsun sen? Dosyayla kavga mı edeceksin?
Kendi soruma kendim cevap verdim.
"Hayır, dosyayla kavga etmiyorum. Birilerinin neden benim haberim olmadan böyle bir karar aldığını anlamaya çalışıyorum."
Bir an duraksadım.
"Tabii. Mesele yalnızca bu."
Kendi kendime alay eder gibi güldüm.
"Yalan söyleme kendine bari aybars."
İnsan başkalarını kandırabilirdi. Bazen bunu mecburiyetten, bazen çıkarları için, bazen de karşısındakini incitmemek adına yapardı. Fakat kendini kandırmak çok daha farklıydı. Çünkü insan kendi yalanına inanmaya başladığında gerçeği bulmak için önünde hiçbir yol kalmazdı.
Ben gerçeği bulmayı severdim.
Özellikle de ortada açıklanmamış bir mesele varsa.
Dört yıl önceki karşılaşmamızın üzerinden geçen zamanda kaç farklı görevde bulunduğumu bile sayamazdım. Kaç defa karanlıkta beklemiş, kaç defa bir emri uygulamadan önce bütün ihtimalleri değerlendirmiş, kaç defa saniyeler içinde karar vermek zorunda kalmıştım?
Sayısını bilmiyordum.
Ama o kadının yüzünü hatırlıyordum.
İşte canımı sıkan da buydu.
"Bir insanı hatırlamak için onu sevmen gerekmiyor, Aybars."
Sözlerim ağzımdan çıkar çıkmaz sustum.
Sonra kaşlarımı çattım.
Odanın boş duvarlarına baktım.
Birkaç saniye boyunca kendime cevap vermedim. Ardından burnumdan sertçe nefes verdim.
Dosyayı önüme çektim ve okumaya başladım. Görev geçmişi, eğitimler, değerlendirmeler... Bir insanın mesleki hayatını birkaç sayfaya sığdırmak mümkündü. Nerede görev aldığını, hangi eğitimlerden geçtiğini, hangi alanlarda uzmanlaştığını yazabilirdiniz. Kâğıt üzerinde son derece düzenli bir hayat oluşturabilirdiniz.
Ama bir insanın neden belirli bir yere gönderildiğini birkaç satırdan anlayamazdınız.
Karşınızdaki kişinin ne düşündüğünü de.
Önümdeki belgelerde kadının mesleki yeterliliğiyle ilgili bilgiler vardı. Fakat görevlendirme kararının ardındaki bütün ayrıntılar yoktu. Bazı bilgiler paylaşılmamıştı. Bazı bölümler sınırlıydı. Bu, tek başına olağan dışı bir durum sayılmazdı. Özellikle farklı birimlerin ortak çalıştığı görevlerde her bilgi herkesle paylaşılmazdı.
Bunu biliyordum.
Yine de bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum.
"Tamam," diye homurdandım. "Diyelim ki görevlendirme tamamen normal. Diyelim ki üst komuta gerekli gördü ve kararını verdi. Peki, neden şimdi? Neden Virane Timi? Neden bana haber verilmedi?"
Soruların hiçbirine cevap veremiyordum.
Bu da beni daha fazla sinirlendiriyordu.
Elimdeki kalemi masaya bıraktım.
"Belki de hiçbir şey yoktur. Belki gerçekten yalnızca görevlendirme yapılmıştır. Her şeyin altında başka bir anlam aramayı bırak."
Bir süre sessiz kaldım.
Sonra başımı iki yana salladım.
"Tabii, bir de o kadının neden tam karşıma oturduğunda gülümsediğini açıklayabilirsen bu işi tamamen çözeceğiz."
Kendi kendime söylenirken kapı iki kez çalındı.
"Gel."
Kapı açıldı. Bora elinde bir çay bardağı ve küçük bir tabakla içeri girdi. Tabağı masaya bırakmadan önce yüzüme dikkatle baktı.
"Komutanım, iyi misiniz?"
"Gayet iyiyim."
Bora başını hafifçe yana eğdi.
"Öyle görünmüyorsunuz."
"Benim nasıl göründüğümle ilgili bir değerlendirme yapmanı istemedim."
"Emredersiniz."
Çayı masama bıraktı. Ardından tabağı da yanına koydu.
"Kurabiye de getirdim."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Neden?"
"Çayın yanına."
"Bunu ben de biliyorum. Neden kurabiye getirdin?"
Bora bir an düşündü.
"Çayın yanında yenmesi için, komutanım."
Gözlerimi kapattım.
"Rabbim, sabır ver."
"Bir şey mi dediniz komutanım?"
"Hayır."
"Ben öyle duydum da."
"Bora."
"Efendim?"
"Kapıyı kapat ve çık."
"Başım gözüm üstüne komutanım."
Bir adım attı.
Sonra durdu.
"Kurabiyelerden yemeyecek misiniz?"
Yavaşça başımı kaldırdım.
"Bora, senin askerî zekânı kim geliştirdi oğlum?"
Bana bakıp sırıttı.
"Kendi kendime geliştirdim komutanım."
"Çok belli oluyor."
Bora güldü. Ben yüzümü ciddi tutmaya çalıştım ama dudaklarımın kenarı istemsizce kıpırdadı. Bunu fark eder etmez çay bardağına uzandım.
Bora'nın gözleri parladı.
"Bakın, güldünüz."
"Hayır."
"Gördüm."
"Yanlış görmüşsün."
"Komutanım, gözlerim gayet sağlam."
"Bu gidişle sağlam kalmayacak. Çık."
"Emredersiniz komutanım."
Kapıya yöneldi. Tam çıkacakken yeniden arkasını döndü.
"Bir de komutanım..."
Elimdeki bardağı masaya bıraktım.
"Ne var?"
"Time yeni gelen kızla ilgili bir şey soracaktım."
İçimden derin bir nefes aldım.
"Üç saniyen var."
"O kız dört yıl önceki kız mı?"
Bora'nın yüzündeki sırıtış yavaşça kayboldu. Bu kez gerçekten cevap bekliyordu.
"Kim söyledi?"
"Kaan komutanım"
"Kaan'ı bulduğum yerde..."
"Komutanım, adam yalnızca dört yıl önce kız olduğunu söyledi. Başka bir şey anlatmadı."
"Öyleyse neden soruyorsun?"
Bora omuzlarını kaldırdı.
"Merak ettim."
"Merak, insanın başına iş açar."
"Tecrübenize dayanarak söylüyorsunuz herhâlde."
Birkaç saniye boyunca yüzüne baktım.
"Sen bugün ölmek için özel bir çaba mı sarf ediyorsun?"
Bora kahkaha attı.
"Estağfurullah komutanım. Ben daha gencim, yaşayacak çok günüm var."
"Bu konuşmayı uzatırsan o günlerin sayısını azaltacağız."
Bora hemen dikleşti.
"Emredersiniz."
Ancak bu kez kapıya gitmedi. Elini cebine sokup bana baktı.
"Şaka bir yana, gerçekten o mu?"
Çay bardağını elime aldım ama içmedim.
"Doğru, o sırada kim olduğunu bilmiyordum. Sonradan MİT görevlisi olduğunu öğrendim."
"İsmini biliyor muydunuz?"
"Hayır."
Bora'nın kaşları havalandı.
"Hiç mi?"
"Hiç."
"Sonra da bir daha karşılaşmadınız."
"Karşımda duruyorsun, Bora. Söylediklerimi tekrar etmeme gerek yok."
"Doğru komutanım."
Kısa bir sessizlik oldu.
Bora'nın bakışları masadaki dosyaya kaydı. Üzerindeki başlığı okuduktan sonra yeniden bana döndü.
"Peki, şimdi aynı timdesiniz."
"Maalesef."
"Bu kadar mı?"
"Ne bekliyorsun? Davul zurna mı çaldırayım?"
Bora güldü.
"Yok komutanım, ama insan biraz şaşırır."
"Şaşırdım."
"Biraz da sinirlendiniz."
"Bu gözlemi yapabilmek için özel bir eğitime mi katıldın?"
"Hayır, sizi tanımak yeterli."
Bu kez cevap vermedim.
Bora'nın şakalarının altında bazen oldukça doğru tespitler yatardı. Bunu kabul etmek hoşuma gitmese de küçük kardeşimin beni sandığımdan daha iyi tanıdığı zamanlar oluyordu.
Bora elini kapı koluna uzattı.
"Tamam komutanım. Ben gidiyorum."
"Sonunda."
"Yalnız bir şey daha söyleyeyim."
Gözlerimi tavana çevirdim.
"Söyle."
"Kadın güzel ama."
Başımı hızla ona çevirdim.
Bora'nın yüzündeki ifade görülmeye değerdi. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyor, gözleriyle beni tartıyordu.
"Dosyadaki fotoğrafını gördüm komutanım. Objektif bir değerlendirme yaptım."
"Bora."
"Efendim?"
"Üç saniye."
"Emredersiniz!"
Kapıyı açıp dışarı çıktı. Bu kez arkasından seslenmedim. Kapı kapandığında odada yeniden sessizlik oluştu.
Çaydan bir yudum aldım.
Soğumaya başlamıştı.
Bardağı masaya bıraktım ve kendime kızar gibi söylendim.
"Bir de güzelmiş. Sanki başka derdimiz kalmadı."
Sonra durdum.
"Sen de hemen cevap yetiştiriyorsun. Sanki kadın hakkında konuşmaktan özellikle kaçınıyormuşsun gibi."
Çenemi sıktım.
"Çünkü konuşacak bir şey yok."
Bunu kesin bir dille söyledim.
Ardından dosyayı kapattım.
"Yok. Kesinlikle yok."
Kendi kendime verdiğim teminatın pek işe yaramadığını anlamak için dahi olmaya gerek yoktu.
---
Birkaç dakika sonra kapı yeniden çalındı. Bu kez gelen Kaan'dı. Elinde bir dosya vardı. İçeri girer girmez masanın kenarına bıraktı ve karşımdaki sandalyeyi çekti.
"Çayınız geldi mi komutanım?"
Ona baktım.
"Bu timde çaydan başka konuşacak konu kalmadı mı?"
Kaan rahatça oturdu.
"Çay önemli bir mesele komutanım. Özellikle de soğumadan içilmesi."
"Bora gille aynı ortamda fazla mı durdun sen?"
"Evet komutanım."
"Bu da benim cezalandırılma biçimim herhâlde."
Kaan gülümseyerek masanın üzerindeki dosyayı gösterdi.
"Personel evraklarını getirdim."
Dosyayı önüme çekip açtım.
"Yerleşim ve teçhizat işlerini ayarladın mı?"
"Evet komutanım. Gerekli düzenlemeler yapılıyor."
"İyi. Timin çalışma düzenini de anlatırsın."
"Emredersiniz."
Kaan bir süre sessiz kaldı. Sonra dirseklerini dizlerine dayayıp biraz öne eğildi.
"Komutanım, bir şey soracağım."
"Bugün herkesin soracağı bir şey var galiba."
"Merakımızdan."
"Merakınızı kontrol etmeyi öğrenin."
"Çalışıyoruz komutanım."
Ona sertçe baktım.
Kaan gülümsemesini geri çekti ve konuyu değiştirmeden devam etti.
"Yeni personelin görevlendirilmesiyle ilgili sizce olağan dışı bir durum var mı?"
Dosyanın sayfalarını çevirdim.
"Her görevlendirmenin bir gerekçesi vardır."
"Ben de onu soruyorum. Sizce bu gerekçe ne?"
Başımı kaldırdım.
"Bilmiyorum."
Kaan'ın yüzündeki ifade ciddileşti.
"Gerçekten bilmiyor musunuz?"
"Bilsem sana mı sorarım?"
"Belki birlikte değerlendiririz diye düşündüm."
Bir süre onu süzdüm. Kaan yıllardır birlikte görev yaptığım, gerektiğinde arkamı tereddüt etmeden dönebileceğim adamlardan biriydi. Şaka yapmayı severdi ama iş ciddiye bindiğinde tavrı değişirdi. Şimdi de merakını bir kenara bırakmış, gerçekten ne düşündüğümü anlamaya çalışıyordu.
"Dosyayı okudun mu?"
"Evet."
"Ne düşünüyorsun?"
Kaan düşüncelerini tartar gibi kısa bir süre sustu.
"Mesleki yeterliliği açısından göze çarpan bir sorun yok. Ancak bazı görev ayrıntıları paylaşılmamış. Ayrıca bu atamanın zamanlaması da ilginç."
"Her bilgi her dosyada bulunmaz."
"Doğru."
"Öyleyse?"
Kaan doğrudan yüzüme baktı.
"Öyleyse neden şimdi?"
İşte benim de cevabını bilmediğim soru buydu.
"Ben de bunu öğrenmeye çalışıyorum."
Kaan başını salladı. Sonra bakışlarını dosyadan ayırıp bana çevirdi.
"Yoksa komutanım?"
"Evet"
"Gerçekten o kız dimi"
"Evet."
"Ve dört yıl sonra karşınıza çıkınca şaşırdınız."
"Bu kadar şeyi bir araya getirip bir sonuca varabildiğin için seni ayrıca tebrik etmem gerekiyor mu?"
Kaan dudaklarını birbirine bastırarak güldü.
"Hayır komutanım."
"İyi
Kaan gülümsemesini gizleyemedi.
"Emredersiniz."
Ayağa kalktı, elindeki dosyayı düzeltti.
"Ben hazırlıkları tamamlayayım. Bir gelişme olursa size bildiririm."
"Tamam."
Kapıya yürüdü. Çıkmak üzereyken onu durdurdum.
"Kaan."
Döndü.
"Efendim komutanım?"
"Gökçe Doğan hakkında dosyada bulunmayan bilgileri kendi başına araştırmaya kalkışmayacaksın. Özellikle de görev yetkinin dışında kalan konuları."
Kaan'ın yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Emredersiniz komutanım."
"Bu görevlendirmeyle ilgili bir belirsizlik varsa ben gerekli makamlardan bilgi alırım. Bizim işimiz dedikoduyla değil, elimizdeki bilgiyle hareket etmek."
"Anlaşıldı."
"Bir de konuştuğumuz şeyler burada kalacak."
Kaan başını eğdi.
"Emredersiniz."
Kapı kapandıktan sonra derin bir nefes aldım.
"Harika. Şimdi bir de bütün timin merakını yönetmekle uğraş."
Masadaki kalemi elime alıp parmaklarımın arasında çevirdim.
Ne yapacaksın peki? Herkese Olayı mı anlatacaksın? Yoksa dört yıl önceki karşılaşmayı anmayıp hiçbir şey olmamış gibi mi davranacaksın?
Kalemi masaya bıraktım.
"İkisi de gereksiz. Kimseye hesap vermek zorunda değilsin. Geçmişte karşılaştığın biri, şimdi seninle çalışacak. Hepsi bu."
Bir an durdum.
"Öyleyse neden hâlâ onu düşünüyorsun?"
Cevap vermedim.
Bu kez kendime bile cevap vermedim.
---
Odadan çıktığımda koridorda birkaç asker vardı. Beni görünce toparlanıp selam verdiler.
"Komutanım."
Başımı hafifçe eğerek karşılık verdim.
"Kolay gelsin."
Koridorun sonuna doğru ilerlerken Demir, Sinan ve Taha'yı gördüm. Bir şey konuşuyorlardı. Beni fark ettikleri anda Taha'nın yüzündeki gülümseme kayboldu. Sinan başını başka tarafa çevirdi. Demir ise hiçbir şey olmamış gibi dikildi.
Üçünün de aynı anda masum görünmeye çalışması başlı başına şüpheliydi.
Yanlarına yaklaştım.
"Ne konuşuyorsunuz?"
"Hiçbir şey komutanım," diye cevap verdi Taha.
"Demek hiçbir şey."
"Evet."
Sinan dudaklarını birbirine bastırdı. Demirin gözlerinde ise gülmek üzere olan bir insanın o tanıdık ifadesi vardı.
"Benim arkamdan konuşuyorsanız bari yüzüme bakarak konuşun."
Taha'nın gözleri büyüdü.
"Estağfurullah komutanım, olur mu öyle şey?"
"Oluyor işte. Az önce üçünüz birden sustunuz."
"Biz disiplinli bir timiz komutanım."
"Senin disiplin anlayışını ayrıca değerlendireceğim."
Taha'nın ağzı kapandı.
Demir araya girdi.
"Komutanım, toplantı için mi çıkmıştınız?"
"Hayır. Yürümeye."
"Size eşlik edebilir miyim?"
"Hayır."
"Emredersiniz."
Yürümeye devam ettim. Arkadan birkaç saniye ses gelmedi. Ardından Taha'nın fısıltısını duydum.
"Abi, sizce gerçekten bir şey var mı?"
Adımlarımı yavaşlatmadan seslendim.
"Taha."
"Komutanım?"
"Fısıldadığını sandığın şeyin bütün koridor tarafından duyulması, sesini kısmayı öğrenmen gerektiğini gösteriyor ve bunu geliştirmen için sana gayet uygun bir cezam var."
Tereddütle bana baktı
"Nedir komutanım?"
Keyifle gülümsedim
"Tiridine bandım türküsünü söyleyerek tüm timin silahlarını temizliceksin sesinin azaldığını duyarsam tekrar tekrar yaparsın!"
"Emredersiniz komutanım!"
Arkamdan Sinan ve Demir'in bastırılmış kahkahası yükseldi.
Başımı iki yana salladım.
"Allah'ım, bana sabır ver."
Bu timde bir dakika önce operasyonun ortasından çıkmış olmanızın, bir sonraki dakika birbirinizin hayatını konuşmayacağınız anlamına gelmediğini öğrenmiştim. Hepsi işini iyi yapan askerlerdı. Gerektiğinde birbirlerinin arkasını kollarlardı. Ama konu benim özel hayatım olduğu düşünülen bir şeye gelince bir anda araştırma ekibine dönüşüyorlardı.
Ortada özel hayat falan yoktu.
Bunu kendime bir kez daha söyledim.
"Özel hayatın yok zaten, Aybars. Rahat ol."
Bir adım daha attım.
"Şimdi de kendine cevap yetiştiriyorsun. Çok güzel."
Telefonum cebimde titredi. Ekrana baktığımda Tuğrul Albay'dan mesaj geldiğini gördüm.
Gökçe Doğan'ın görevlendirme işlemleri tamamlandı. Bugün içerisinde timinize katılımı için gerekli düzenlemeleri yapın.
Mesajı bir kez okudum.
Sonra bir daha.
Kaşlarım çatıldı.
Biz görevdeyken bu işlemler tamamlanmıştı. Ben Şırnak'ın dağlarında timimle görevimi yerine getirirken, birileri Virane Timi'nin personel yapısını değiştirmek için gerekli adımları atmıştı.
Bana önceden bilgi verilmemişti.
Bu, tek başına bir suçlama sebebi değildi. Karargâh düzeninde her kararın bütün ayrıntıları her komutana önceden bildirilmezdi. Bunu ben de biliyordum. Ancak timimin görev yapısını etkileyecek bir değişikliğin gerekçesini öğrenmek istemem gayet doğaldı.
Telefonu cebime koydum.
"Tamam," diye söylendim. "Görevlendirme yapılmış. Sen de emri uygulayacaksın. Bu kadar basit."
Bir an durup kendi sözlerime itiraz ettim.
"Basit olsaydı, şu an koridorda telefonuna bakıp kendi kendine konuşuyor olmazdın."
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Kes sesini."
Kime söylediğimi biliyordum.
Kendime.
Ve kendime söz geçirmek, bazı insanlara emir vermekten çok daha zordu.
Tim odasına doğru yürüdüm. Kapıyı açtığımda Altay ve Kaya masanın yanında konuşuyordu. Kaan ve Elif elindeki evrakları düzenliyor, Salih telefonuna bakıyordu. Beni görünce konuşmalarını kestiler.
"Toplanın."
Birkaç saniye içinde herkes ayağa kalktı.
"Komutanım?"
"Birazdan yeni personelimiz buraya gelecek. Gökçe Doğan. Kaan, yerleşim ve çalışma düzeniyle ilgili bilgilendirmeyi sen yapacaksın. Gerekli teçhizat ve evrak işlemlerinin tamamlandığından emin olun."
"Emredersiniz komutanım."
Bakışlarımı timin üzerinde gezdirdim.
"Görev tanımına göre bizimle çalışacak. Burada herkesin sorumluluğu belli. Görev sırasında kişisel değerlendirmelerle hareket etmeyiz. Emirler açık olacak, iletişim açık olacak. Bir belirsizlik varsa sorulur. Bir sorun çıkarsa doğrudan bana bildirilir."
"Emredersiniz komutanım."
"Bir de kimse gereksiz sorularla yeni gelen personeli bunaltmayacak. Herkes kendi işine bakacak."
Bora başını salladı.
"Tabii komutanım."
Ona döndüm.
"Özellikle sen."
Bora'nın yüzü düştü.
"Ben ne yaptım komutanım?"
"Henüz bir şey yapmadın. Böyle devam et."
Kaya başını eğerek gülüşünü saklamaya çalıştı. Demir ise kollarını göğsünde birleştirip duvara yaslandı.
"Komutanım, yeni arkadaşımız bizimle aynı görevlerde mi bulunacak?"
"Dosyasında belirtilen görev tanımına göre, evet. Operasyonel sorumluluklar göreve göre belirlenecek. Emirleri ben vereceğim."
"Anlaşıldı."
"Başka soru?"
Kimse konuşmadı.
"İyi. Herkes işine dönsün."
Tim dağılırken Kaan yanıma geldi.
"Komutanım, yerleşim işlerini ayarladım. Yeni personelin çalışma alanı da hazır."
"İyi. Bir eksik olursa tamamlayın."
"Emredersiniz."
Kaan uzaklaştığında masanın kenarına yaslandım.
Şimdi yapmam gereken şey basitti. Gökçe Doğan'ı timin bir parçası olarak değerlendirecek, görevini yerine getirip getirmediğini gözlemleyecek ve gerekirse gerekli düzenlemeleri yapacaktım.
Geçmişte ne yaşandığı, onunla ilgili ne hatırladığım, yüzündeki gülümsemenin beni neden rahatsız ettiği...
Bunların hiçbirinin görevin önüne geçmesine izin vermeyecektim.
"Bak sen şu işe," diye mırıldandım. "Daha gelmeden kadının yapmadığı şey kalmadı. Sen de oturmuş, kendine kurallar koyuyorsun."
Başımı kaldırıp boş odaya baktım.
"Çünkü bu benim timim. Burada işler benim sorumluluğumda."
Bu kez kendi cevabımdan emindim.
En azından bir kısmından.
---
Bir süre sonra kapı çalındı.
"Gel."
Kapı açıldı ve Gökçe içeri girdi.
Üzerinde sade bir kıyafet vardı. Elinde ince bir dosya tutuyordu. Odaya adım attığında önce beni, ardından masanın üzerindeki evrakları süzdü.
Sonra yüzüme baktı.
Ve gülümsedi.
Yine.
İnsan bazı şeylerin tesadüf olduğuna inanmak isterdi. Birinin karşısına çıkmasının, aynı yerde bulunmasının, aynı cümleyi kurmasının hiçbir özel anlamı olmadığını düşünmek daha kolaydı. Her şeyi kişisel algılamak insanı yorar, insanı yoran şeyler de zamanla kararlarını etkilerdi.
Benim kararlarımın etkilenmesine izin veremezdim.
"Binbaşım," dedi. "Müsait misiniz?"
"Buyur."
Kapıyı kapatıp masanın karşısında durdu.
"Tuğrul albay, göreve katılım işlemlerim tamamlandıktan sonra sizinle görüşmemi istedi."
"Dosyayı aldım."
"Öyleyse işimi kolaylaştırmışsınız."
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
"Nasıl?"
"Size kendimi baştan anlatmak zorunda kalmayacağım."
Cümlesi sıradandı. Ses tonu sakindi. Tavrında da açık bir saygısızlık yoktu.
Ama o ifade...
Dört yıl önceki sorgu odasının duvarları bir anlığına gözümün önüne geldi.
Kendime gelerek dosyayı açtım.
"Görev geçmişinizin bir kısmı mevcut. Ancak timin çalışma düzeni hakkında ayrıca bilgilendirileceksiniz."
"Tabii."
"Virane Timi'nin oturmuş bir düzeni var. Burada herkesin görevi, sorumluluğu ve emir-komuta zincirindeki yeri belli. Görev sırasında kişisel değerlendirmelerle hareket etmeyiz. Verilen emirler uygulanır. Bir sorun varsa görev sonrasında konuşulur."
Gökçe başını salladı.
"Tabii."
"Buraya hangi gerekçeyle atandığınızı bilmiyorum."
Gülümsemesi değişmedi.
"Ben de her zaman görevlendirme gerekçelerinin tamamını öğrenemiyorum, binbaşım."
"Bu, bilmediğiniz bir görevi kabul ettiğiniz anlamına mı geliyor?"
"Hayır. Bana verilen görev tanımını biliyorum. Ancak kararın arkasındaki bütün değerlendirmeleri bilmek zorunda değilim."
"Ben zorundayım."
"Elbette."
Cevabı o kadar sakindi ki bir an daha fazla ne söyleyeceğimi düşündüm. Karşı çıkmıyor, kendini savunmak için uzun uzun konuşmuyor, sorumluluğu başkasına atmıyordu. Buna rağmen konuşma boyunca kontrolü elinde tutuyormuş gibi bir hâli vardı.
Dosyayı kapattım.
"Öyleyse açık konuşalım. Buraya gelmenizden memnun değilim."
Gökçe'nin kaşları çok hafif kalktı.
"Sebebini sorabilir miyim?"
"Timimin yapısı değiştirildi ve bana önceden bilgi verilmedi. Üstelik sizinle ilgili bazı görev ayrıntıları dosyada bulunmuyor. Benim için bu yeterli bir sebep."
"Anlıyorum."
"Anlıyor musunuz?"
"Evet."
"Öyleyse neden hâlâ gülümsüyorsunuz?"
Soru ağzımdan çıktığı anda odadaki sessizlik belirginleşti.
Gökçe'nin yüzündeki ifade ilk kez küçücük bir değişim gösterdi. Gülümsemesi silinmedi ama gözleri birkaç saniyeliğine yüzümde durdu. Sanki sorunun kendisini değil, neden o soruyu sorduğumu anlamaya çalışıyordu.
Ardından başını hafifçe yana eğdi.
"Bu sizi rahatsız mı ediyor, binbaşım?"
Çenemi sıktım.
İşte buydu.
Dört yıl önceki karşılaşmamızda da beni asıl sinirlendiren şey, kadının söylediği sözlerden çok, ne zaman ne söyleyeceğini biliyormuş gibi davranmasıydı.
"Konuyu değiştirmeyin."
"Konuyu değiştirmiyorum. Bir soru sordunuz, ben de cevap veriyorum."
"Henüz cevap vermediniz."
"Çünkü önce sizin neden bunu merak ettiğinizi anlamaya çalışıyorum."
Bir an sessizlik oldu.
Sandalyemde geriye yaslandım.
"Benim neyi merak ettiğimle ilgilenmeyin. Size verilen görevi yerine getirin."
Gökçe başını eğdi.
"Tabii binbaşım."
Sözlerinde alay yoktu. Ses tonu düzgündü. Tavrı yerindeydi.
Ama başını yeniden kaldırdığında o gülümseme hâlâ yüzündeydi.
İçimden bir ses, Bunu bilerek yapıyor, diye üsteledi.
Başka bir ses hemen karşı çıktı.
Kanıtın var mı?
Dört yıl önce de böyleydi.
Dört yıl önce ne olduğunu bile tam olarak bilmiyorsun. Bir sorguda karşılaştın, sonra yollarınız ayrıldı. Kadının sana gülümsemesi suç mu?
Hayır.
Öyleyse mesele ne?
Bu kez cevap veremedim.
Gökçe hâlâ karşımda duruyordu.
"Şimdilik bu kadar," dedim. "Kaan Yüzbaşı size timin yerleşimini ve çalışma düzenini gösterecek. Ardından görev tanımınızla ilgili ayrıntıları birlikte değerlendireceğiz."
"Anlaşıldı."
Kapıya yöneldi. Elini kapı koluna uzattığı sırada yeniden seslendim.
"Gökçe."
Durdu ve bana döndü.
"Efendim?"
Dört yıl önce sormak istediğim soruların hepsi bir anda aklıma geldi. O gün neden o kadar rahat olduğunu, neden sorularımı başka sorularla karşıladığını, neden hiçbir şey olmamış gibi gülümsediğini...
Ama bunların hiçbirini sormadım.
"Burada kişisel meselelerin görevin önüne geçmesine izin vermem."
Gökçe birkaç saniye yüzüme baktı.
"Ben de vermem, binbaşım."
"Umarım."
"Umarım."
Kapıyı açtı. Çıkmadan önce son bir kez arkasına döndü.
"Bu arada, bir şeyi açıklığa kavuşturmak isterim."
Kaşlarımı çattım.
"Nedir?"
"Ben buraya sizinle geçmişte karşılaştığım için atanmadım. En azından bana bildirilen gerekçe bu değil."
Elimdeki kalemi bıraktım.
"Ben size böyle bir şey sormadım."
"Haklısınız."
Gülümsemesi yeniden belirginleşti.
"Ama merak ettiğinizi düşündüm."
"Yan8lmışsın,"
Tam konuşucakken durdurdum onu,
"Ve gökçe en küçük hatanda seni bu timde barındırmam bunu bil."
Yüzüme bile bakmadı sadece kafasıyla onaylayıdı ve
ardından çıktı.
Kapı kapandı.
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadan oturdum. Sonra yavaşça kapıya döndüm.
"Bu kadın..."
Cümleyi tamamlamadım.
Tamamlamama gerek de yoktu.
Elimi yüzümden geçirip sandalyeme yaslandım.
"Bravo, Aybars. Gerçekten bravo. Kadınla konuşmak için üç dakikan oldu ve sen yine aynı yere geldin."
Bir süre tavana baktım.
Önümdeki dosyayı açtım.
"İşine bak."
Sayfayı çevirdim.
"İşine bak, Aybars."
Bir sayfa daha çevirdim.
"Allah aşkına, bir kere de söylediğini yap."
Kendi kendime söylenirken dosyayı okumaya başladım. Fakat satırlar gözümün önünden geçiyor, aklımda kalmıyordu. Birkaç kez aynı paragrafı okudum. Sonunda dosyayı kapatıp masaya bıraktım.
"Tamam. Belli ki bugün verimli çalışamayacağım."
Tam o sırada kapı yeniden çalındı.
"Gel."
Kimseyi beklemiyordum.Kapı açıldığında Kaan göründü.
"Komutanım, yeni personelin yerleşim işlemleri hazır. Kendisine çalışma düzenini anlatacağım."
"İyi. Bir eksik olursa bildir."
"Emredersiniz."
Kaan kapıya yöneldi, ardından duraksadı.
"Komutanım?"
"Ne var?"
"Her şey yolunda mı?"
Ona birkaç saniye baktım.
"Bir sorun mu görüyorsun?"
"Hayır. Sadece sordum."
"Her şey yolunda."
Kaan başını salladı ama yüzündeki ifade söylediklerime tamamen inanmadığını belli ediyordu.
"Emredersiniz komutanım."
Kapı kapandı.
Sandalyemde geriye yaslandım.
"Harika. Şimdi bir de yalan söylediğin yüzünden okunuyor."
Gözlerimi kapattım.
"Yalan söylemedin. Her şey yolunda. Yalnızca birkaç cevapsız soru var."
Bir an durdum.
"Ve dört yıl önceki bir kadın."
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Hayır. Bir personel. Yeni tim arkadaşın."
Bunu özellikle vurgulamıştım.
Çünkü o kadını geçmişte karşılaştığım biri olarak düşünmeye devam edersem, onu bugünkü görevinden bağımsız değerlendirecektim. Oysa artık benim sorumluluğumdaydı. İşini nasıl yaptığına bakacak, gerektiğinde destek olacak, gerektiğinde uyaracaktım.
Geçmişte ne yaşandığı bundan ayrıydı.
En azından ayrı olması gerekiyordu.
Telefonumu elime alıp Tuğrul Albay'ın numarasını açtım. Bir süre ekrana baktım. Arayıp görevlendirmenin gerekçesini sormak istiyordum. Ancak toplantı odasında söyledikleri hâlâ aklımdaydı.
"Kararıma saygın sonsuzsa sorgulama, binbaşım."
Dudaklarımın arasından kısa bir homurtu çıktı.
"İyi, komutanım. Şimdilik sorgulamıyorum."
Telefonu masaya bıraktım.
"Şimdilik."
---
Aradan birkaç saat geçmişti. Önümdeki evrakların bir kısmını tamamlamış, kalanlarını ertesi güne bırakmak üzere ayırmıştım. Dikkatimi yeniden işime vermeyi başarmıştım ki koridordan gelen sesler odanın kapısına kadar ulaştı.
Taha'nın sesini hemen tanıdım.
"Ben yalnızca nereli olduğunu sordum!"
Ardından Kaan'ın sesi duyuldu.
"Oğlum, insan ilk tanıştığı kişiye biraz zaman tanır."
"Ne var bunda? Ben samimiyet kurmaya çalışıyorum."
"Sen samimiyet kurmuyorsun, sorgu yapıyorsun."
Kalemi masaya bıraktım.
"Başladılar yine."
Kapıya yönelip açtım.
Koridorda Kaan, Taha ve Sinan vardı. Biraz ileride Gökçe, elindeki dosyayla onları bekliyordu. Yüzünde aynı sakin ifade vardı. Taha ise kendini savunmaya çalışan bir çocuk gibi iki elini havaya kaldırmıştı.
Beni görünce üçü birden toparlandı.
"Komutanım."
Bakışlarımı Taha'ya çevirdim.
"Ne yaptın?"
"Hiçbir şey komutanım."
Kaan başını yana eğdi.
"Komutanım, kendisi yeni personelimizle tanışma işini biraz hızlı ilerletmeye çalıştı."
"Ben yalnızca birkaç soru sordum," diye itiraz etti Taha.
"Kaç soru?"
Taha durdu.
"Üç."
Sinan araya girdi.
"Yedi."
Taha ona döndü.
"Sen niye sayıyorsun?"
"Çünkü bir noktadan sonra merak ettim."
Gökçe hafifçe gülümsedi.
İçimde bir şey kıpırdadı.
Yine o gülümseme.
Bakışlarımı hemen Taha'ya çevirdim.
"Yeni gelen bir personelin göreve alışması için zamana ihtiyacı var. Her şeyi ilk saatte öğrenmek zorunda değil. Anlaşıldı mı?"
"Emredersiniz komutanım."
"Güzel. Kaan, bilgilendirmeyi tamamla. Taha, sen de insanlara soru sormanın bir sınırı olduğunu öğren."
"Emredersiniz."
Gökçe başını hafifçe eğdi.
"Bir sorun yok, binbaşım. Arkadaşlarınız yardımcı olmaya çalışıyor."
"Yardımcı olmakla insanı bunaltmak arasında fark var."
"Elbette."
Bana baktı.
O bakışta açık bir meydan okuma yoktu. Fakat sanki söylemediği bir şey vardı. Bir cümle daha kursa ne diyeceğini merak ediyordum. Bu merakın kendisine bile sinirlendim.
"İşinize dönün," dedim.
"Emredersiniz komutanım."
Üçü uzaklaşırken Gökçe de onlarla birlikte yürüdü. Koridorun sonunda bir kez başını çevirip bana baktı.
Gülümsemesi hâlâ yüzündeydi.
Kapıyı kapattım.
"Bu tesadüf olamaz."
Bir adım attım.
Sonra durdum.
"Olabilir. İnsanlar gülümser. Gülümsemek için senden izin almaları gerekmiyor."
Masama döndüm.
"Tamam. O zaman neden bu kadar rahatsız oluyorsun?"
Dosyayı elime aldım.
"Çünkü bu kadını tanımıyorsun."
Bir an sustum.
"Tanımadığın için değil. Tanımadığın hâlde hatırladığın için."
Bu kez söyleyecek bir şey bulamadım.
Çünkü ilk defa, kendi kendime kurduğum cümlenin içinde saklanacak bir yer yoktu.
---
Akşama doğru karargâhın hareketliliği biraz azaldı. Gün boyunca yapılması gereken işler tamamlanmış, ertesi günün programı hazırlanmıştı. Timin büyük kısmı kendi sorumluluklarıyla ilgileniyordu. Ben de masamın üzerindeki son dosyayı kapattım.
Gökçe'nin personel evrakları yeniden önüme geldi.
Dosyayı açıp sayfaları çevirdim. Eğitimleri, görevleri, aldığı değerlendirmeler... Her şeyi dikkatle okudum. Bazı bilgiler sınırlıydı ama bu, mesleki yeterliliğini değerlendirmeme engel değildi.
Kendi kendime başımı salladım.
"İyi. İşini biliyor gibi görünüyor."
Bir satırın üzerinde durdum.
"Yalnızca gibi mi?"
Kalemi elime aldım.
"Bir insanı bir dosyadan tanıyamazsın. Sahada görmen gerekir. Nasıl karar verdiğini, baskı altında ne yaptığını, ekip arkadaşlarıyla nasıl iletişim kurduğunu bilmen gerekir."
Kalemi masaya bıraktım.
"Demek ki yapacağın şey belli. Görevini yap, onu gözlemle ve kararını ona göre ver."
Bir süre düşündüm.
"Geçmişteki karşılaşmayı da unut."
Sonra kendi sözlerime itiraz ettim.
"Hayır. Unutmak zorunda değilsin. Yalnızca geçmişin bugünkü kararlarını yönetmesine izin vermeyeceksin."
Bu daha doğruydu.
Çünkü unutmak her zaman mümkün değildi. Bazı anılar, insanın zihninde kendine ait bir yer edinirdi. Onları silmeye çalışmak yerine yerlerini bilmek daha mantıklıydı.
Ben de o karşılaşmayı hatırlayacaktım.
Ama gerektiğinde.
Görevle ilgisi olduğunda.
Bunun dışında hiçbir anlam yüklemeyecektim.
Telefonum yeniden titredi. Bu kez Kaan'dan mesaj gelmişti.
Komutanım, yeni personelin bilgilendirmesi tamamlandı. Herhangi bir sorun yok.izninizle biz çıkıyoruz.
Mesajı okudum ve kısa bir cevap yazdım.
Anlaşıldı. Teşekkürler çıkabilirsiniz.
Telefonu bıraktım.
Ardından masanın üzerindeki dosyayı kapatıp çekmeceye yerleştirdim.
"Güzel. Bugünlük bu kadar."
Ayağa kalktım, ceketimi düzelttim ve odanın kapısına yöneldim. Tam çıkacakken masanın üzerindeki personel değişikliği belgesini fark ettim. Kâğıtların arasında kalmıştı.
Geri dönüp aldım.
Başlığa baktım.
VİRANE TİMİ PERSONEL DEĞİŞİKLİĞİ
Altında Gökçe'nin adı yazıyordu.
Bir süre kâğıdı elimde tuttum.
Sonra kendi kendime, bu kez daha alçak sesle konuştum.
"Bakacağız bakalım, Gökçe Doğan. Bakalım bu timde gerçekten ne işin var."
Belgeyi dosyanın içine yerleştirip çekmeceye koydum.
"Ve umarım," diye ekledim, "bu sefer birbirimizin sabrını sınamak zorunda kalmayız."
Kendi kendime söylediğim bu cümleye inanıp inanmadığımı bilmiyordum.
Ama şundan emindim.
Gökçe Doğan artık Virane Timi'nin bir parçasıydı.
Ve ben, geçmişte tanıyamadığım bu kadını şimdi tanımak zorundaydım.
Üstelik ilk kez, bir insan hakkında ne kadar çok şey öğrenmeye çalışırsam çalışayım, bazı soruların cevabını bulmanın hiç de kolay olmayabileceğini düşünüyordum.
------
Şırnak/merkez
Kısa süre sonra site ye vardığımda birsüre binanın önünde öylece durdum başımı geri yaslayıp yüzümü sertçe sıvazladım.
Neden hiçbir şey planladığım gibi olmuyordu ki?
Bir süre sonra cama tıklatılma sesi ile ellerimi yüzümden çektim camı indirdiğim de bora sırıtarak bana bakıyordu,
"Senin işlerin bittimi lan?"
Homurdanırken yan koltuktan ceketimi alıp indim arabadan
"Bitti abi ama merak ettim. İnsan bir arar, haber verir. Ben de ona göre motorla mı geleyim, arabayla mı geleyim, evde mi bekleyeyim, yoksa gidip kendime yeni bir aile mi bulayım diye düşünürüm."
Kapıyı kilitleyip anahtarı cebime attım.
"Yeni aile fikrini değerlendirebiliriz."
Bora'nın sırıtışı bir anlığına dondu.
"Abi, sen bugün fazla sinirlisin."
"Sen de bugün fazla konuşuyorsun."
"Ben her gün böyleyim."
"Farkındayım. Sorun da o zaten."
Bora elindeki anahtarı avucunda çevirerek bana eşlik etmeye başladı. Binanın girişine doğru yürürken bir yandan da beni süzüyordu. Bakışlarını üzerimde hissetmemek mümkün değildi. Kardeşimin bir şeyi kafasına taktığında onu öğrenmeden rahat etmeyeceğini çok iyi biliyordum.
Hele konu benim canımı sıkan bir şeyse...
O zaman dünyanın sonuna kadar sabrederdi.
Yeter ki sonunda ağzımdan bir şey kaçırayım.
"Ne oldu?" diye sordu sonunda.
"Ne ne oldu?"
"Bir şey olmuş işte."
"Sen nereden çıkardın?"
"Çünkü seni tanıyorum."
"Yanlış tanımışsın."
Bora güldü.
"Tabii abi. Senin yüzün zaten doğuştan cenaze evi gibi."
Adımlarımı kesip ona döndüm.
"Bir daha söyle."
"Yakışıklısın dedim."
"Ne dediğini duydum."
"İşitme duyuna hayranım."
Dişlerimi sıktım. Bora kahkaha atarak benden önce binanın kapısına ulaştı. Kartını okutup kapıyı açtı, sonra eliyle içeri buyur etti.
"Buyurun komutanım."
"Senin bu hâllerin yüzünden bir gün gerçekten sabrımı kaybedeceğim."
"Kaybet abi. Belki bulmak için uğraşırken biraz eğlenirsin."
Yanından geçerken ensesine hafifçe vurdum.
"Yürü."
"Şiddet görüyorum!"
"Bağırma, komşular duyacak."
"Zaten duysunlar. Belki biri beni evlat edinir."
"Umarım."
Asansöre bindiğimizde Bora aynadaki yansımama baktı. Ben de istemsizce kendime göz attım. Yorgun görünüyordum. Günün ağırlığı omuzlarıma çökmüştü ama asıl yorgunluk yüzümde değildi.
Aklımdaydı.
Ve ben, aklımın içinde dönüp duran şeyleri susturmayı her zamankinden daha zor buluyordum.
---
Kapıyı açar açmaz ayakkabılarımı çıkardım ve anahtarları antredeki küçük tabağa bıraktım. Bora motor anahtarını havada bir kez daha çevirip ayakkabılığın üzerine attı.
"Ben bir duş alayım," dedi. "Sonra yemek söyleriz."
"Sen söyle. Ben bir şeyler atıştırırım."
Bora başını uzatıp bana baktı.
"Yine mi yemek yemeyeceksin?"
"Yiyeceğim."
"Ne yiyeceksin?"
"Yemek."
"Abi, bu kadar ayrıntılı cevap verdiğin için teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Salona geçip kendimi koltuğa bıraktım. Başımı arkalığa yaslayarak gözlerimi kapattım. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey düşünmemeye çalıştım.
Sonuç?
Başarısızlık.
Karargâhta yaşananları düşündüm. Tuğrul Albay'ın karşısında oturan kadını, yüzündeki o tanıdık gülümsemeyi, benimle konuşurken hiç acele etmeden kelimelerini seçmesini...
Sonra dosyayı hatırladım.
Sonra kendi kendime söylediklerimi.
Sonra da bütün bunların aslında günün geri kalanını mahvetmeye değmeyecek şeyler olduğunu.
"Yeter," diye mırıldandım.
Koltuktan doğrulup ellerimi dizlerime dayadım.
"Tamam, Aybars. Kadınla aynı timdesiniz. Görev yapacaksınız. Hepsi bu."
Bir an durdum.
Mutfağa gidip kendime su doldurdum. Bardağı tezgâha bırakırken Bora banyodan seslendi.
"Abi!"
"Ne var?"
"Yemek olarak ne istiyorsun?"
"Fark etmez!"
"Bu cevap yüzünden başımıza ne geleceğini ikimiz de biliyoruz!"
"Bora, bir yemek siparişi vereceksin. Operasyon planlamıyorsun!"
"Seninle yaşamak gerçekten zor!"
"Kapı hâlâ orada!"
Bora bir şeyler söylendi ama ne dediğini anlamadım. Suyu içip bardağı lavaboya bıraktım. Sonra odama geçip üzerimdeki kıyafetleri değiştirdim. Daha rahat bir şeyler giyip salona döndüğümde Bora da gelmiş, telefonundan yemek seçeneklerine bakıyordu.
Yanına oturdum.
"Ne buldun?"
"Hiçbir şey."
"Nasıl yani?"
"Senin yüzünden bütün seçeneklerden soğudum."
Telefonunu bana uzattı.
"Ekrana bak abi. Bir insan bu kadar yemek arasından nasıl karar veremez?"
Ekrana göz gezdirdim.
"Döner söyle."
"Döner mi?"
"Hayır, telefonun ekranına yazılmış bir şiir. Tabii ki döner!"
Bora başını geriye atıp güldü.
"Tamam, tamam. Bir gün de sakin konuş be abi."
"Bir gün de beni sinirlendirecek bir şey yapma."
"Senin sinirlerin biraz hassaslaşmış olabilir mi?"
Bakışlarımı ona çevirdim.
"Bora."
"Efendim?"
"Yemeği söyle."
"Başüstüne."
Telefonuyla uğraşmaya devam etti. Ben de televizyonu açıp rastgele bir kanala geçtim. Ekranda birileri hararetli bir tartışma yapıyordu. Birkaç saniye izledikten sonra kumandayı alıp sesi kıstım.
Tam ona cevap verecekken kapı zili çaldı.
İkimiz de kolidora doğru baktık.
Bora telefonunu eline aldı.
"Yemek bu kadar hızlı mı geldi?"
"Eve daha yeni sipariş verdin."
"Belki hızlılardır."
"Telefonunda hâlâ sipariş ekranı açık."
Bora ekrana baktı. Sonra bana döndü.
"Belki kapıda kampanya vardır."
"Sen otur."
Ayağa kalkıp kapıya yöneldim. Zil bir kez daha çaldı.
"Geliyorum, geliyorum."
Kapının önüne ulaşıp kilidi çevirdim. Kapıyı açarken aklımdan geçen tek şey, siparişin yanlış geldiği takdirde kuryeye ne söyleyeceğimdi.
Sonra kapı açıldı.
Karşımda bir kadın duruyordu.
Elinde küçük, minik denebilecek bir kase tutuyordu. Başını hafifçe öne eğmişti. Saçları aceleyle toplanmış gibiydi; ensesinde dağınık bir atkuyruğu oluşmuş, birkaç tutam yüzünün iki yanına düşmüştü.
İlk anda yüzünü doğru düzgün göremedim.
Kadın da bana bakmıyordu.
"Merhaba, rahatsız ediyorum," dedi. "Şey, sizde biraz şeker var mı acaba?"
Bir an öylece kaldım.
Şeker mi?
İnsanların komşularından şeker istemesi gayet normaldi. Buna şaşıracak bir durum yoktu. Fakat kapımda küçük bir kâse tutarak duran bu kadının kim olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Yeni taşınmış olabilirdi. Yan dairede oturuyor olabilirdi. Belki de daha önce karşılaşmıştık.
"Var," dedim. "Bir dakika."
Tam kapıyı biraz daha açıp mutfağa gitmek üzere geri dönecektim ki kadın başını kaldırdı.
Ve dünya bir saniyeliğine sessizleşti.
Bir insanın aynı gün içinde kaç kez geçmişine çarpması gerekirdi?
Kadının elindeki kase hafifçe eğildi. Parmakları kasenin kenarında sıkılaştı. Yüzündeki ifade, beni tanıdığı anda değişti. Gözleri büyüdü. Dudakları aralandı ama tek kelime çıkmadı.
Ben de konuşamadım.
Çünkü karşımda, sabah karargâhta gördüğüm kadın duruyordu.
Gökçe Doğan.
Yeni tim 'arkadaşım'
Ve görünüşe göre yeni komşum.
Birkaç saniye boyunca birbirimize baktık. Ne o konuştu ne ben. Kapının önündeki sessizlik, salondan gelen televizyon sesini bile bastırmış gibiydi.
Başımı çok hafif geriye çektim.
"Yok artık," diye mırıldandım.
Gökçe'nin gözleri hâlâ yüzümdeydi.
Sonunda dudaklarını araladı.
"Binbaşım?"
Sesindeki şaşkınlık, benimkinden aşağı kalmıyordu. İlk defa alayla bakmıyordu, sırıtmıyordu
İçimden derin bir nefes aldım.
"Hayır," dedim kendi kendime, ama sesim istemeden dışarı taştı. "Hayır, bu kadarı da fazla."
Kısa bir sessizlik oldu.
Gökçe bu kez gülümsemesini saklamadı.
"Komşuluk ilişkilerimiz güzel başlayacak gibi görünüyor, binbaşım."
Dişlerimi sıktım.
"Henüz hiçbir şey başlamadı."
"Öyle mi?"
"Evet."
"Anladım."
Anlamış gibi görünmüyordu.
Tam tersine, yüzündeki o ifade biraz daha belirginleşmişti.
İçimden bir ses, Sakın bu kadına sinirlendiğini belli etme, diye tembihledi.
Başka bir ses hemen karşılık verdi.
Kadın zaten sinir olduğunu biliyor.
O zaman daha fazla belli etme.
Nasıl? Kapıyı yüzüne mi kapatayım?
Saçmalama.
Gökçe hâlâ önümde duruyordu.
Bir adım geriye çekilip ona yol verdim.
"Bekle. Şekeri getireyim."
Mutfağa yürürken arkamdan gelen sessizliği duyabiliyordum. Dolabı açıp şekerliği çıkardım. kaseye birkaç kaşık şeker koydum. Elimdeki kaseye bakıp kendi kendime söylendim.
"Sabah aynı timde, akşam aynı binada. Yarın da markette karşıma çıkarsa şaşırmayacağım artık."
Salondan Bora'nın sesi geldi.
"Abi, kim geldi?"
"Cevabını bilmek istemeyeceğin biri!"
"Niye? Alacaklı mı?"
"Keşke!"
Bora bir şeyler mırıldandı. Kaseyi alıp kapıya geri döndüm. Gökçe hâlâ aynı yerde duruyordu. Beni görünce eli uzattı kaseyi almak için.
Ben de hazırladığım şekeri ona verdim.
Parmaklarımız birbirine değmedi bile.
Buna rağmen ikimiz de sanki gereğinden fazla dikkatli davranmıştık.
"Buyur," dedim.
"Teşekkür ederim."
Gökçe şekeri aldı ama gitmek yerine bir an durdu. Bakışları yüzümde gezindi. Ardından başını hafifçe yana eğdi.
Ona ifadesizce baktım.
Gözlerimi birkaç saniye boyunca ondan ayırmadım.
Bu kez açıkça gülümsedi.
Benimse yüzümde tek bir kas bile oynamadı.
"İyi akşamlar, binbaşım."
"İyi akşamlar."
Gökçe arkasını dönüp yan dairenin kapısına doğru yürüdü. Birkaç adım sonra durup yeniden bana baktı.
"Bu arada..."
Başımı kaldırdım.
"Ne var?"
"Şekerin parasını yarın getiririm."
"Şekerin parasını istemiyorum."
"Öyleyse bir dahaki sefere ben size bir şey getiririm."
"Hiç zahmet etmeyin."
"Zahmet olmaz."
Cevap vermedim.
Gökçe son kez gülümsedi, ardından kendi kapısını açıp içeri girdi.
Kapısı kapandı.
Benimkiyse hâlâ açıktı.
Birkaç saniye boyunca karşımdaki kapıya baktım. Sonra yavaşça kendi kapımı kapattım ve alnımı kapıya yasladım.
"Yok artık."
Derin derin nefes aldım.
Hızla odama ilerleyip kapıyı arkamdan kapattım. Bir süre öylece durdum. Ellerimi belime yerleştirip başımı öne eğdim, ardından derin bir nefes aldım.
Sanki nefes almakla mesele çözülecekmiş gibi.
Güzel.
Gerçekten harika bir gündü.
Sabah karargâhta karşıma çıkmıştı. Yetmemişti, aynı timde görev yapacağımız ortaya çıkmıştı. Şimdi de kapı komşum olmuştu.
Bir insanın şansı bu kadar mı ters giderdi?
Yatağa oturup dirseklerimi dizlerime dayadım. Parmaklarımı birbirine kenetleyerek bir süre zemine baktım.
"Tamam, Aybars," diye mırıldandım. "Sakin ol. Kadın sadece komşun."
Bir an sustum.
"Bir de tim arkadaşın."
Gözlerimi kapattım.
"Sus."
Kendi kendime konuşmayı bırakmam gerekiyordu. Üstelik bunu ilk kez yapmıyordum. Kafamın içindeki düşünceler birbirine girdiğinde bazen kendime sesli sesli cevap verirdim. İnsan kendi zihninin içinde kaybolunca en azından hangi düşünceye itiraz ettiğini bilmek istiyordu.
Ama şu an kendi kendime bile mantıklı bir açıklama sunamıyordum.
Gökçe Doğan.
Dört yıl boyunca bir daha karşıma çıkacağını düşünmediğim kadın, birkaç saat içinde hayatımın iki ayrı alanına girmişti. Birinde komutanıydım, diğerinde komşusuydum.
Ve ikisi de başıma ayrı ayrı iş açacakmış gibi görünüyordu.
"Seninle uğraşacak hâlim yok benim," diye söylendim. "Git, kendi işini yap. Ben de kendi işimi yapayım. Bu kadar basit."
Keşke insanlar birbirlerine yalnızca böyle cümleler kurarak hayatlarını kolaylaştırabilseydi.
Kapının ardından Bora'nın sesi duyuldu.
"Abi! Yemek geldi!"
Gözlerimi tavana diktim.
"İstemiyorum!"
"Ne demek istemiyorum? Döner söyledik!"
"Sen ye!"
"Ama sanada söyledim?"
"Bana söyleneni kim istedi lan!"
Bağırmamın üzerine boranın homurtusu geldi kapının önünden
"Sus be düşünende kabahat zaten
Aynı bıkkınlıkla cevap verdim
"Ne kadar düşüncelisin!"
"Teşekkür ederim!"
Yastığı alıp yüzüme bastırdım.
"Allah'ım, şu çocuğa biraz susma yeteneği ver."
Kapı tıklatıldı.
"Abi?"
"Ne var?"
"Yemeği kapının önüne bırakıyorum."
"Tamam."
"Gerçekten yemeyecek misin?"
"Birazdan belki."
"Tamam, ben senin payını da yerim o zaman."
Yastığı yüzümden çektim.
"Bora!"
Kapının ardından kahkahası duyuldu.
"Şaka yaptım be abi! Soğumasın diye haber veriyorum!"
Ayak sesleri uzaklaştığında yeniden yatağa uzandım. Gözlerimi tavana diktim. Bir süre sonra yorgunluğum ağır basmaya başladı. Günün bütün gürültüsü, Bora'nın bitmek bilmeyen konuşmaları ve kafamın içindeki düşünceler yavaş yavaş birbirine karıştı.
Fakat gözlerimi kapatmadan önce aklıma son bir düşünce geldi.
Yarın sabah kapıyı açtığımda onunla karşılaşma ihtimalim vardı.
Aynı asansöre binebilirdik.
Aynı anda evden çıkabilirdik.
Hatta daha kötüsü, benden önce davranıp kapımın önünde beni bekleyebilirdi.
Kaşlarımı çattım.
"Yok," diye fısıldadım. "O kadar da olmaz."
Bir saniye durdum.
Sonra başımı yastığa gömdüm.
Bölüm etkileşimi
