VİCTORİA kitap kapağı

3. bölüm / 5

VİCTORİA

Bölüm 3 - Minik Kelebek

Vaveyla Yazarı: Maviii ☄️

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: Bölüm 3 - Minik Kelebek

***

"Güvenmeyeceksiniz."

Dedi Bay Norris elindeki kitabı masaya koyarken. Yanında sadece Theo ve Victoria vardı. Ali ve Cesur spor yapıyordu. Yaman ise uyuyordu. Öğle saatlerinde uyumayı severdi. Victoria ve Theo Bay Norris'in onlara kitap okumasını severdi. Bu yüzden haftada bir kez kitap okuma günü yaparlardı. Geri kalan günlerde her kes kendi sevdiği kitabı okurdu. Ama onlar için Bay Norris'in sesinden dinlemek daha güzeldi.

"Tanımadığınız kimseye güvenmeyeceksiniz. Olurda karşınıza biri çıkarsa, 'Güven bana' derse sakın inanmayın. İlk önce tanımak gerekir."

"Ya güvenilir birine benzer ise?"

Diye sordu Victoria, Bay Norris'in bakışları ona yöneldi. Gülümsedi.

"Bazı insanlar Bukalemun gibidir. Evet işte bu insan böyle dersin, tanıdığını zannedersin, sonra bir bakarsın başka renge bürünmüş. Bambaşka biri olmuş."

Theo sessizdi, sadece Bay Norris'i dinliyordu. Söylediği her sözü hafızasına kazıyordu.

"Peki bir insana güvene bileceğini nasıl anlarsın?"

Victoria'nın merak dolu soruları Bay Norris'in daha da gülümsemesini sağlıyordu. Bir süre düşündü. Ardından parmağındaki alyansa bakıp konuşmaya başladı.

"Bakışlarından"

Gözlerini bir iki saniye kapatıp geri açtı.

"Hislerinden. Hani vardır ya, her şey gayet iyidir ama yine de senin içinde bir huzursuzluk vardır. Hah işte karşındakinin yüzüne bakınca, gözlerinin içine bakınca o huzursuzluk yoksa yerine huzur varsa bu güvendir. Hiç tereddüt etmeden içini döke biliyorsan bu güvendir. Bir çatışmanın ortasında sırtını yaslaya biliyorsan bu güvendir. "

Bay Norris yüzüğünü okşadı.

"Peki ya bu kişide başka bir renge bürünmüş ise? Ya yanılıyorsak?"

Diye sordu Theo sessizliğini bozarak. Bay Norris başını kaldırıp uzun-uzun baktı Theo'nun yeşil gözlerine. Bu soruya hazırlıksız yakalanmıştı. Çünkü bu soruya cevap olarak vereceği o deneyimi yaşamamıştı.

"İşte o zaman"

Dedi kısık ama aydın bir şekilde duyulan sesiyle.

"Güvenilecek birisi yok demektir."

Güven diye bir şey var, ama güvenilecek insan diye bir şey yoktur.

***

Silahlar havadaydı ve hedef, namlunun ucundaki de bendim. Theo hemen iki adım arkamdaydı. Arkamı dönemiyorum çünkü eğer dönersem ateş ederlerdi. Theo da bunun için bana yaklaşmıyordu. Silahı belimden alıp kendimi korumam gerekiyordu ama bu adamların neden silah kaldırdığını da bilmiyordum. Yanlış bir haraket hepimizin ölümüne sebep olurdu.

Adamlardan biri yavaşça öne doğru geldi. Silahı hala bana doğrultmuştu.

"Kimsiniz? Buraya neden geldiniz?"

Nasıl yani? Bizim buraya geleceğimizden adamların haberi yok muydu? İyi de bu konumu bana Ahlaz vermişti, para orada demişti. İki seçenek vardı; ya bizi sınıyordu, ya da bizi tuzağa düşürmüştü.

"Bizi buraya Ahlaz Alçın gönderdi. Parayı almamız için."

Dedim adama bakarak. Adam kaşlarını kaldırdı. Silahı indirmeden başıyla yanındaki diğer adama işaret etti. Adam cebinden telefonu çıkarıp bir kaç tuşa basıp telefonu yukarı kaldırdı.

Bir kaç saniyenin sonunda telefondan daha yeni tanımağa başladığım o ses geldi.

"Alo!"

Ahlaz'ın sesiydi.

"Ahlaz bey, birileri geldi ve onları sizin gönderdiğinizi söylüyorlar. Parayı alacaklarmış."

"Doğru söylüyorlar, size söylemeyi unutmuşum. Parayı onlara verin."

Unutmamıştı. Kasten yapıyordu. Ah Ahlaz! Yanlış atı oynuyorsun!

"Tamam efendim."

Dedi karşımdaki adam ve silahı indirdi. Diğerleri de indirdiğinde başıyla bize gelmemiz için işaret etti. Arkamı dönüp Theo'ya baktım. Başımı aşağı yukarı salladığımda oda aynı şekilde karşılık verdi. Sırasıyla Yaman'a, Cesur ve Ali'ye de baktım.

Önüme dönüp yürümeye başladım. Burası güzel bir yerdi. Bahçede güzel çiçekler vardı ve kokusu insanı alıp başka bir boyuta taşıyordu. Meyve ağaçları, duvara tırmanan sarmaşıklar, renkli çiçekler görmeyi hiç beklemediğim şeylerdi.

Arka bahçeye doğru gittiğimizde iki tane köpek kulübesi vardı. Biri kahverengi diğeri ise mavi renkteydi. Bir anlamı var mıydı bilemiyordum. Durduğumuzda Theo ve Yaman solumda, Ali ve Cesur'da hemen sağımda durdu. Benden bir adım geride durmuşlardı.

Silahlı adamlardan ikisi kulübeye girerek Dogo Argentino cinsi köpekleri zincirlerinden tutarak dışarı çıkardı. Ağızlık takılmıştı. Köpekler kızgın gözlerle hırıldayarak bize bakıyorlardı. Adamlar oldukça sıkı bir şekilde tutuyorlardı. Hatta öyle ki birisi kendini geriye çekiyordu. Korktuğu belliydi.

Bana silah doğrultan adam ve diğerleri mavi kulübenin arkasına geçti. İki kişi çatıyı tutuyordu. Ali'ye baktım, omuzlarını indirip kaldırdı. Aklımdan yine iki seçenek geçiyordu ; Ya o köpekleri bizim üzerimize salacaklardı. Yani bizi tuzağa düşürmüşlerdi. Ya da parayı orada saklıyorlardı. Hangi aklı selim insan o kadar parayı, bir adamı parçalayacak kadar vahşi olan köpeklerin yuvasına saklardı ki? Bu köpekler sahibini bile tanımaz derecede tehlikeli duruyorlardı. Ki öyle olmazsa ağızlık takılmadı zaten.

Bana silah doğrultan adam eliyle arkadan bir şeyleri çekiştirdi. Ve bir demir parçasını çekip çıkardığında kulübenin duvarları yanlara doğru açıldı. Adamlar çatıyı alıp geri çekildiğinde duvarlar tamamen yere düştü.

Hiç bir tepki vermeden sadece izliyordum. Theo gözlerini kocaman açmış şaşkın bir şekilde bakıyordu. Diğerleri de öyle.

Adam elindeki demir parçasını bir kenara attı. Eğilip kulübenin zeminini kaldırdığında gördüğüm manzara beni hiçte şaşırtmadı. Paraları burada saklıyorlardı. Tahmin ettiğim gibi. Cesur "hasiktir!" dediğinde bunu sadece ben ve Cesur'un sağ tarafında duran Ali duydu. Theo'ya baktım. Oda başıyla adamlara işaret ettiğinde,arkamızda duran korumalar ellerindeki karton kutulara parayı yerleştirmeye başladı.

"Akşam mekana gidip bir selam verelim."

Dedim Theo'ya doğru eğilerek. Kaşlarını çattı. Gülümseyip önüme döndüm. Adamlar başıyla onay verdiğinde geri dönüp arabalara bindik. Bu sefer ben arka koltukta Cesur ve Alinin ortasında oturdum. Yaman şoför koltuğunda, Theo ise ön yolcu koltuğunda oturdu.

Cesur ve Ali başımın üzerinden bir birlerine el kol hareketleri yaparken ben ve Theo oldukça sessizdik. Yaman ise full dikkat yola odaklanmıştı. En sonunda Theo dayanamamış gibi bana döndü.

"Akşam mekana gitmek ne demek Vick? Bunu bana açıklar mısın?"

Ali'le Cesur dönüp şaşkın gözlerle bana baktılar.

"Gidip şu veliaht Çolak ile konuşmam gerek."

Dedim sakin bir şekilde. Theo burnundan nefes verip önüne döndü.

"Ne konuşacaksın?"

Diye sordu Ali bana şaşkın şaşkın bakarken.

"Adamları görmediniz mi? Oranın konumunu bize Ahlaz Alçın verdi. Peki neden adamlarına bizim oraya gideceğimizi haber vermedi? Unutmuş olması çok uçuk bir olasılık. Adam bir şeylerin peşinde. Bizi sınıyor."

Dedim son cümlenin üzerine basa basa.

"Peki"

Dedi cesur alnını ovalarken.

"Şu parayı nasıl aklayacağız? Ben böyle işlerden anlamam. Nasıl yapacağız kızım? Beş milyon dolardan söz ediyoruz."

"En yaygın yöntem ile."

Dedim ellerimi dizimin üstünde birleştirip. Anlamayan 4 çift göz ile karşı karşıyaydım.

"Smurfing yapacağız."

"O ne be?"

Diye tek elini havaya kaldırıp sordu Ali.

"Bu çok bilindik bir yöntem. Ama biraz uzun sürer."

"Neymiş bu yöntem?"

"Şimdi, bir kez anlatacağım beni iyi dinleyin."

Hepsi başıyla onay verdi.

"Şimdi işimize yarayacak beşten fazla güvenilir kişi gerekli. Bu suçtan elde edilen geliri küçük miktarlara ayırarak düzenli olarak farklı banka hesaplarına yatıracak, hepsi tamam olduktan sonra da izlenme riski olmayan bir başka hesaba transfer edilecek,yani finansal sistem içerisinde izlenmez hale gelecek. Bu şekilde para temizlenmiş ve sahibine geri dönmüş olacak."

"Vay anasını arkadaş!"

Cesur dizine vurdu. Hepsi ağzı açık bir şekilde beni dinliyordu. Tabi haklılar.

"Victoria sen bunları nereden biliyorsun?"

Diye aynadan ara ara bakan Yaman kaşlarını çatarak sordu.

"Bay Norris anlatmıştır."

Dedi Theo. Haklıydı. Babam yeraltı dünyası hakkında bildiği ne varsa bana öğretmişti. O daha çok kendimi korumam için anlatmıştı ama ben intikam için kullanıyordum.

"Peki biz böyle insanları nasıl bulacağız? Nasıl güveneceğiz?"

Cesur haklıydı. Kimseye güvenilmezdi bu konuda.

"Komisyon vereceğiz."

"Adamlar sana bir hafta vermedi mi? Bu süre zarfında nasıl yapacaksın."

"Bir kişiyle değil, gerekirse on kişiyle çalışacağım."

Theo sıkıntılı bir nefes verdi. Belli ki endişeliydi.

"Bir şey soracağım."

Dedi dikiz aynasından bize meraklı gözlerle bakan Yaman.

"Bu adamlar milyonlarca kirli parayı neden üç yıl kadar bir süre saklasınlar ki?"

"Yaman, bu adamlar hepsi birer şerefsiz. O para çoktan aklanmıştır. Tabi bundan bazılarının haberi bile yoktur."

Theo arkaya dönüp kısık gözleriyle bana baktı.

"Nasıl yani?"

"Şöyle ki, Necmi ve Ferdi bu parayı aklamış ve üzerine çökmüştür. Ve şimdi bu bizim aklayacağımız para da diğerlerinden çaldıkları para. Tabi bundan diğerlerinin haberi yok. Ve bu çalıntı parayı, uyuşturucu satışından elde edilen para diye saklıyorlar. Aslında o para aklandı. "

"Siktir ya!"

Ali ellerini bir birine vurdu.

"Peki sen bunu nereden biliyorsun?"

"Gördüm Ali. Görüyordum. Bu adamların hiç biri bir birine güvenmiyor. Hatta masanın altından bir birlerine silah çekiyorlar da diye bilirim. Ama birlikteyken çok güçlü ve tehlikeliler. Bununda farkındalar."

"Peki"

Dedi Cesur, bedenini bana doğru çevirdi.

"Her şeyi anladım. Ama bu para çok fazla, bir hafta az bir zaman. Diyelim ki yardım edecek adamları bulduk orası kolay. Ama yine de çok fazla. Bir kısmını daha hızlı bir şeklide temizlememiz gerek."

Bu fikir de aklımdan geçenler arasındaydı. Ve şimdi Cesur dile getiriyordu. Elbet kafamda bir iki şey oluşturmuştum.

"Miras diye maliye yutturmaya çalışacağız."

"Ne?"

Diye hep bir ağızdan bağırdılar. Kulağım çınladı.

"Sen kafayı yedin!"

Theo ellerini sarımtıl açık kahverengi saçlarına geçirdi.

"Çocuk oyuncağı değil bu! Anlarlarsa biteriz!"

Yamanın elleri titremeye başlamıştı.

"Bir yola girdim bu yolda ne olacaksa hazırlıklıyım. Başıma ne gelirse gelsin yolumdan dönmem."

"Vick."

Dedi Theo sakin bir ses tonuyla. Gözlerime baktı. Gözlerinde korkuyu, endişeyi gördüm.

"Sana yapma demeyeceğim. Biliyorum bu yoldan seni hiç kimse döndüremez. Ama bu tehlikeli. Hapse gire bilirsin. Sen şöhreti tüm ülkeyi kapsayan bir iş adamının kızısın. Miras diye bir parayı hesabına geçirmen göze batacaktır."

Doğru söylüyordu. Bu şekilde dikkat çekerdim. Zaten babamın bütün mal varlığı benim olacaktı. Yani eğer... Babama... Bir şey olursa... Bunu düşünmekten nefret ediyordum.

" O zaman. "

Dedim Ali'ye bakarak.

"Ali halledecek."

Kaşlarını çattı.

"Söylemiştin ya, bir deden varmış. Yakın zamanda ölmüş diye."

Ne demek istediğimi anlamış ve kaşlarını daha da çatmıştı. Ali bir dedesi olduğunu öğrenmiş ama yakın zamanda öldüğünü söylemişti. Alinin babası gençken annesine tecavüz etmiş, yakalanıp hapse gitmişti. Annesi Ali'i doğurmuş dört yaşına kadar büyütmüş daha sonrasında bakamadığı için yurda bırakmıştı. Orada da Yaman ve Cesur ile tanışmıştı. Yaman yurda ne zaman bırakıldığını hatırlamıyormuş. Cesur ise başka bir yurtta sürekli kaçtığı için bu yurda gönderilmişti. Ve en sonunda hepsi birlikte o yurttan kaçıp sokakta yaşamaya başlamıştı. Çünkü orada şiddet görüyorlarmış hatta bazen ceza niyetine bir gün aç bile bırakıyorlarmış...

Hiç birinin çocukluğu güzel geçmemişti. Theo'nun çocukluğu ise tam bir kabustu.

"işte sen iki milyon doları alacak ve dedenden miras kalmış diyeceksin."

"Ve onlarda bunu yiyecek öyle mi?"

Güldü. Ama keyifle değil sinirle.

"Haberim yoktu diyeceksin. Evine gittiğimde buldum diyeceksin uyduracaksın işte bir şeyler."

"Delirmiş amına koyayım! Delirmiş!"

Cesur baş ve işaret parmağıyla başını ovmaya başladı.

"Beyler."

Dedim dişimi sıkarak. Hepsi dönüp bana baktı.

"Bu yolda benimle olmaya devam etmek istiyorsanız, yardım etmek istiyorsanız sorgulamayacaksınız!"

Hepsinin yüzüne tek tek baktım.

"İstemiyorsanız siktirin gidin başımdan kendim halledeyim!"

Yaman bir anlık direksiyonun hakimiyetini kaybetti. Ve toparladı. Ali sinirle bir kez daha güldü. Theo ise tepkisiz bir şekilde beni izliyordu.

" Var ya bu kız sizin yüzünüzden iyice küfürbaz oldu! Küfür etmeyin! Kaç kere söyleyeceğim? Günah oğlum günah!"

Yaman parmağını havadda sallıyordu. Theo uzanıp elimi tuttu.

"Yanındayım Vick biliyorsun. Ne olursa olsun son nefesime kadar. Ölecek olsam bile yanındayım. Yürüdüğün her yolda bir adım arkanda olmaya devam edeceğim. Sen istemesen bile. Ama korkuyorum. Korkuyoruz anla bizi."

Sözü Cesur devraldı.

"Evet minik kelebek."

Minik kelebek. Babam bana çoğu zaman böyle seslenirdi. Şimdi ise onlar.

"Theo haklı. Biz senin yanındayız. O yine kendi adına konuştu ama ben hepimizin adına konuşuyorum. Ne istiyorsan o."

Theo cebinden cüzdanı çıkarıp Cesur'a fırlattı. Ama değmemesi için kenara doğru attı. Güldüğümde hepsi güldü.

Ali'de elimi tuttu.

" Korkuyoruz haklı. Başına bir şey gelmesinden korkuyoruz. Sen bizim için değerlisin minik kelebek. Sen bizim her şeyimizsin. Ve babanın bize en çokta Theo'ya emanetisin. Biliyorsun."

Yine beni pamuk gibi etmişlerdi. Kızamıyordum ben onlara. Onların bana her minik kelebek demesinde kendimi biraz daha iyi hissediyordum. Ama ortada tokat gibi bir gerçek vardı; Ben minik bir Kelebek değil, zehirli bir Akrebim.

Küçük Victoria odada yalnız başına oturmuş oyuncaklarla oynuyordu. Tabi buna oynamak denirse. Sadece izliyordu. Theo'nun ateşi çıkmıştı. Bütün gece ayakta kalmışlardı. Zar zor ateşi indikten sonra uyumuştu. Ve uyandırmak istemiyordu. Diğerleri ise İngilizce dersi için Bay Norris'in özel olarak tuttuğu öğretmenin yanına gitmişlerdi. Victoria zaten İngilizceyi çok iyi biliyordu. Ve Theo'ya da öğrenmesinde yardımcı olmuştu.

Bay Norris Victoria'nın odasının önüne gelip kapıyı üç kere tıkladı.

"Gel"

Dedi Victoria mutsuz bir sesle. Theo hastaydı. Aklı onun yanında kalmıştı. Victoria Yalnızdı, ve o yalnız olmaktan nefret ederdi.

Bay Norris kapıyı açıp Victoria'nın yüzüne baktı. Üzgün olduğunu gördüğü anda ağır adımlarla kızının yanına gidip oturdu. Neden üzgün olduğunu sormadı. Çünkü o herkesten daha iyi tanırdı. Elbet biliyordu canının neye sıkıldığını. Gözü yerdeki mavi ve yeşil renklerdeki kelebeğe takıldı. Onun yanında ise siyah bir akrep vardı. Bu ikilinin bir araya gelmesi ve uyumu neredeyse yok denilecek kadar düşük bir ihtimaldi. Ama şimdi yan yana durmuşlardı. Bay Norris uzanıp kelebeği eline aldı.

"Minik kelebeğim"

Dedi Victoria'nın yüzüne bakarak. Sımsıcak gülümsemesiyle kızının kahverengi gözlerindeki o yalnızlık, endişe, mutsuzluk hissini gördü.

"Bak nasılda sana benziyor."

Dedi elindeki kelebeği sanki uçuyormuş gibi haraket ettirerek. Victoria kaşlarını kaldırmış sadece babasının haraketlerini izledi.

"İyide"

Dedi babasına merek merek dolu gözlerle bakarak.

"Benim saçlarım siyah, gözlerim ise kahverengi. Bu kelebek ise senin gözlerin gibi masmavi ve Theo'nun gözleri gibi de yemyeşil. Garip bir kelebek."

"Yanılıyorsun"

Bay Norris kelebeği Victoria'nın avucuna bıraktı.

"Kelebekler neyi temsil eder bilir misin?"

Victoria başını iki yana salladı.

"Güzelliği"

Victoria'nın saçlarını okşadı.

"Özgürlüğü, zarafeti."

Elini indirip omzuna koydu.

"En önemlisi de değişimi. Sende minik bir kelebeksin. Daha kozandan çıkmadın, daha dış dünyayı tam tanımadın. O kozadan çıktığın an özgür olacaksın. Güzel zarif bir kadın olacaksın. Ama Victoria"

Dedi Victoria'nın elini tutarken. Gülümsemesi yavaş yavaş silindi.

"Ama değişme. Hep öyle kal. Özgür ol, gururlu ol, daim zarif ve kibar ol kızım tamam mı?"

Victoria bir kaç saniye düşündü ve hemen ardından.

"Tamam"

Dedi sadece. Bay Norris Victoria'nın saçlarına uzun bir öpücük bıraktı. Victoria'nın gözleri az önce kelebeğin hemen yanına duran akrebe kaydı. Fazlasıyla dikkatini çekmişti. Eline alıp Bay Norris'e gösterdi.

"Peki baba Akrep neyi simgeler?"

Diye sordu. Bay Norris Victoria'nın bu merakını garipsemiş, bu sorunun geleceğini düşünmemişti. Victoria'nın elinde tuttuğu simsiyah akrebe baktı. Oyuncak bile olsa tehlikeli görünüyordu.

"Kötülüğü."

"Nasıl yani?"

Bay Norris sol kolunu Victoria'nın küçük bedenine doladı. Kafasını göğüs kafesine yasladı.

"Herkesi kıran, inciten, ağlatan insanlara be denir Victoria?"

Hiç düşünmeden

"Kötü denir baba."

Dedi başını kaldırıp Bay Norri'e bakarken.

"Bak işte öyle insanlara 'Akrep gibi' denir."

Ola bildiğince çocuk diliyle anlatmaya çalıştı Bay Norris. Victoria'nın beline kadar uzanan kahverengi, ipek gibi, dalgalı saçlarını okşadı. Victoria bir süre sessiz kaldı. Elimdeki Akrebi inceledi. Aslında bu akrep ona hiç korkutucu gelmiyordu. Aksine yapısının böyle olduğu için onu suçlamanın anlamsız olduğunu düşünüyordu. Bu Akrebin seçimi değildi. Onun doğası gereği böyle olduğunu biliyordu.

Bur kez daha babasına döndü. Bay Norris masmavi gözlerini kırpıştırdı. Victoria elindeki Akrebi havaya kaldırarak gösterdi.

"Aslında"

Dedi ince ses tonuyla.

"Tehlikeli olması akrepin suçu değil baba. Sadece kendisini koruyor."

Bay Norris kaşlarını kaldırdı. Victoria'nın bu bakış açısı onu şaşırmıştı. Akrepten korkmasını bekliyordu aslında ama o akreple empati kurmuştu. Victora da akreplere karşı bir ilgi uyanmıştı.

Saat sekizdi. Hava kararmıştı. Çoktan eve gelmiş, paraları depoya saklamış, dağılmıştık. Theo'ya beni mekana götürmesini söylemiştim. Bunu yapmanın gereksiz olduğundan, adamların tehlikeli olduğundan, şüphelene bileceklerinden bahsetti. Neredeyse yüz kere. Ve tabii ki ben yine onu dinlemedim ve ikna ettim. Şu an salonda beni bekliyordu.

Ilık suyla duş aldım. Üzerimde nedenini bilmediğim bir ağırlık vardı. Saçlarımı kurutma makinesiyle kuruttum. Mutfağa gidip kendime bir sandviç hazırladım. Son zamanlarda neredeyse hiç yemek yemiyordum. Sandviçi yerken bşr yandan da meyve suyu doldurdum bardağa. Buyuk yudumlarla içtikten sonra yeniden odama gittim. Saçlarımı bu sefer düzleştirici ile şekillendirdim. Ve giyinmek için yatağa baktığım elbiseye baktım. Yine kırmızıydı. Ama bu sefer biraz daha koyu renkte.

Kırmızının benim rengim olduğunu düşünürüm. Uğurlu rengim kırmızıdır. Bu yüzden şans getirdiğini düşündüğüm için gerekli yerlere kırmızı giyerek giderim. Babam da bu rengin bana yakıştığını söylerdi.

Sahi ben geldiğimden beri babamın yanına gitmemiştim... Yüzüm yoktu nasıl gidecektim? Yatalak olan adama "ben insan öldüreceğim, hemde işkenceler ile" diyip çekip gitmiştim. Hiç bir tepki verememiş öylece izlemişti beni. Ama içimdeki haklı olduğumu haykıran o sesi de susturamıyordum.

Mini elbisemi giydim. Makyajımı bitirip takılarımı taktım. Kırmızı stiletto ayakkabılarımı, kırmızı sahte kürkü de giyindim. Kırmızı çantamı da alıp, üzerime parfüm sıkarak son bir kez aynadan kendime baktım.

Hazır olduğumu düşündüğümde odadan çıktım. Aniden gelen cesaret ile babamın odasına doğru yürüdüm. Topukluların sesi duvarlarda yankılanıyordu.

Kapının önüne geldiğimde derin bir nefes aldım. Odaya girmek, babamla konuşmak onun durumunu daha da kötüye gitmesine neden olabilirdi. Yinede yanına gitmeliyim. Konuşmalıydım. Gözlerine bakmalıydım, çünkü ben o bir çift mavi göz ile nefes alıyorum.

Sakince kapıyı açıp başımı içeri soktum. Bakıcı yoktu, babam uyanıktı. Pencereden gecenin karanlığını izliyordu. Bedenimi de tamamen içeri sokup kapıyı kapattım. Babam hala dışarıyı izliyordu. Yaklaşıp sağ tarafında oturdum. Bana bakmıyordu bile.

"Baba"

Dedim kısık titreyen sesimle. Saniyeler sonra gözlerini gözlerime doğru çevirdi. Daha sonra yine pencereye döndü. İşte bu beni mahvediyordu. Bana kızgın değildi. Kırgın da değildi. Aksine şu an kendine kızıyordu. Yanımda olamadığı için, bu tip işlere bulaştığım için sadece kendine kızıyordu. Tanıyordum onu, hemde kendimden bile iyi. Theo'la aynı kişilik yapıları var aslında, olaylara bakış açısı, davranışları, çoğu zaman konuşma şekilleri bile. Hayır Theo babama benzemeye çalışmıyordu, o zaten babamın öz oğlu gibiydi. Ben bile babama bu kadar benzemiyordum, kişilik olarak.

Fakat babamla Theo'nun bir farkı var: Baban baba karşı gele bilir, ama Theo gelemez.

"Babam"

Dedim bir kez daha. Uzanıp elini tuttum. Bu sefer pencere yerine karşısındaki duvara odaklandı. Bende oraya baktığımda Annemle babamın fotoğrafını gördüm. Duvardan asılmış fotoğraf oldukça eskiydi. Hatta öyle ki rengi solmuştu.

Ayağa kalkıp oraya gittim, fotoğrafı elime aldım. Çerçevesi bile eskimişti. Temiz olsa da yinede tozlu gibi duruyordu. Belkide milyonuncu kez fotoğrafı inceledim. Bir kez daha.

Babam sol kolunu annemin omuzuna atmış, annemde sol eliyle omzundaki eli tutuyordu. Sağ kolu ise babamın beline dolanmıştı. Annemin üzerine siyah, ama kırmızı minik çiçeklerle süslenmiş elbisesi vardı. Yüzünde ise dünyanın en güzel gülümsemesi. Babam da her zamanki gibi takımını giymiş, saçlarını düzenli taranmış, tıraş olmuştu. Onunda yüzünde aynı anneminki gibi sımsıcak bir gülümseme vardı. Daha yirmili yaşlarındaki halleri o kadar mutlu o kadar hayat dolu görünüyordu ki, kendimden nefret ettim. Ben olmasan belki şu an Annem daha iyi ola bilirdi. O lanet hastalığı yenebilirdi. Şu an hala mutlu bir şekilde el ele ola bilirlerdi. Ama benim yüzümden şu an babam yatalak kalmıştı. Belki de o gün babamla o aşağılık heriflerin yanına gitmeseydim, babam benim canımla da tehdit edilemezdi. Kendimi ilk kez bu kadar suçlu hissetmiştim. Her zaman bunun o heriflerin suçu olduğunu düşünürdüm ki zaten öyle. Ama bu sefer kendimi de suçladım. Her ne olduysa bilmiyorum, ama babamı bu hale getirmeleri yanlarına kalmayacaktı.

Yeniden gidip babamın yanına oturdum. Bu kez bana bakıyordu. Gözlerindeki duyguyu anlamak kolay değildi. Hüzünlü? Hayır. Korkulu? Hayır. Gururlu? Hayır.

Fotoğrafı ilk kez çerçevesinden çıkarıp baktım. Arkasında bir şeyler yazılmıştı. Hemen babama baktım. Bunu daha önce hiç görmemiştim. Babam gözlerini kıstı. Kalbime yeniden bahar geldiğinde o kışın soğukluğu yok oldu. Çünkü babam yeniden gözleriyle güldü bana. Boğazım düğümlendi, ne diyeceğimi bilemeden babama saldırdım. Başım göğüs kafesine yaslandı. Çenesi başıma değiyordu. Derin bir nefes aldığını hissettim. Saçlarımı kokluyordu.

Doğrulup yanağına öpücük kondurdum. Ve resmin arkasındaki el yazısına baktım. Bu anneme aitti. Çünkü babamın el yazısını tanırdım.

"Karanlıkta bile kalbi parlayan sevgilim. Senin için bütün iyiki'ler az kalır. Manasız kalır. Sensiz tek bir anı bile yaşamak istemiyorum. Mutlu olup sensiz olmaktansa, senle olup kahverengi gözlerinde gömülmeyi isterim demiştin. Şimdi aynısını ben de senin için söylüyorum: sensiz mutlu olmaktansa, senin deniz gözlerinde boğulmayı tercih ederim. Hep benimle ol. Hep benim ol. Hep ol.

Bir an evvel kavuşmak
dileği ile.
Sevgilisinden, sevgilime.

Gözlerimin dolduğunu fotoğrafın üzerine bir damla yaş düştüğü anda anladım. Aşk nasıl bir his bilmiyorum. Ama aşk eğer böyle bir şeyse tüm kalbimle istiyorum. Varlığını unuttuğum kalbimle.

Babama baktığımda yazılanların ezberinde olduğunu dolan gözlerinden anladım. Deniz gözlerinden yaşlar karaya vuruyordu.

Fotoğrafı tekrar çerçeveye yerleştirip çekmecenin üstüne bıraktım.

"Bana kızma baba."

Dedim titrek sesimle. Boğazım düğümlenmişti. Acıyordu.

"Her şeyi senin için yapıyorum. Ve bir yandan da vicdanımı rahatlatıyorum. Çünkü bu hislere daha fazla katlanamıyorum."

Burnumu çektim. Çenemi havaya kaldırdım.

"Ne olursa olsun bu yoldan dönmeyeceğim baba. Karşımda dursan bile. Çünkü ben yıllar önce zaten çaresizliği iki kere tattım."

Elini tuttum biraz ona doğru eğildim. Gözlerindeki yaşlar kurumuştu.

"İlki tehdit edildiğin için onlara boyun eğip sustuğun gündü."

Gözlerimi kıstım. Boğazım yeniden acıdı. Sözleri söylemekte güçlük çektim.

" İkincisi yerde kollarımın arasında kanlar içinde yattığın gündü. Ben o gün ilk defa ne yapacağımı bilemedim. Ölüyordun,gözlerin kapanmıştı, kanın yerde küçük bir göl yaratmıştı. Ve ben ağlamaktan başka hiçbir şey yapamıyordum."

Yavaşca ayağa kalktım. Bir iki adım geriye attım.

"Şimdi bana kızmak mı istiyorsun? Dilediğin gibi kıza bilirsin. Bir daha asla yüzüme bile bakmaya bilirsin. Ama ben kendime ve sana bir söz verdim. Sen her ne kadar bunu kabul etmesende istemesen de o kan benim elime bir şekilde bulaşıcak. Bunun bedelini her anlamda canlarıyla ödeyecekler."

Her anlamda canlarıyla...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

29okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18