8. bölüm · Vaniya kayıp pusula
8. Bölüm karanlıktaki düşünce
Sığınağın kapısına doğru yönelen Göktuğ’un arkasından adımlarımı atarken, arkamızda bıraktığımız o soğuk beton köşede Aras’ın tıp dünyasındaki o dahi, o aşılmaz cerrah kibri tamamen tuzla buz olmuş bir enkaz gibi tek başına duruyordu. İki yıl boyunca beni o başhekimlik sekreterliğinde bir hayalet gibi tutmasının arkasında yatan o amansız bencil gerçeği öğrenmek, içimde ona karşı beslediğim o son güven, o son minnet bağını da Mudanya'nın o hırçın, tuzlu dalgalarına fırlatıp atmıştı.
Ondan yavaş yavaş ve tamamen vazgeçtiğimi hissederken kalbimde en ufak bir sızı, en ufak bir öfke kırıntısı bile kalmamıştı. Çünkü bir insandan vazgeçmek, ona nefret duymaktan çok daha ağırdı; ona karşı tamamen tepkisiz kalmak, o lüks siyah paltosunun ve mavi gözlerinin ardındaki tüm o yalanları bir yabancı gibi izlemek demekti. Aras artık benim için lise anılarımda canımı yakan o karanlığın suç ortağından başka bir şey değildi.
Göktuğ ise sızlayan yaralı omzuna inat, sığınağın o loş yeşil floresan ışıklarının altında sarsılmaz bir dağ gibi önümde siper olmaya devam ediyordu. Elindeki askeri telsizin mandalına basarken, o siyah gözlerindeki derin ve korumacı sadakat, lise bahçesindeki o çınar ağacının altında ağlarken masama bırakılan o filtre kahvenin sıcaklığı kadar dürüst ve netti. Ona karşı şu an kalbimin kapılarını sonuna kadar açıp "Seni seviyorum" diyecek durumda değildim, zihnim Vaniya Şelalesi'nin sularında çalınan hayatımın adli tıp raporlarıyla o kadar darmadağındı ki bir aşka sığınamayacak kadar yorgundum. Ama Göktuğ’un o barut kokan askeri elinin bana sunduğu o mutlak dürüstlüğü ve güveni bu amansız fırtınanın ortasında çok net görebiliyordum.
"Mert, nizamiyeden sızmaya çalışan o minibüslerin koordinatlarını jandarmaya geçtin mi?" diye sordu Göktuğ, sesindeki o tavizsiz komutan otoritesi sığınağın paslı tavanında çınlayarak.
"Geçtim komutanım, valla Mudanya sahil yolu tamamen askeri ablukaya alınıyor!" diye bağırdı Mert, kucağındaki laptopun ekranından yansıyan yeşil ışıkların altında klavyeye son darbelerini indirerek. "Ama Ceylin’in o son hack hamlesiyle sisteme bıraktığı şifreli yazılım hala aktif. Serra hanımın lise yıllarındaki o adli tıp arşiv verilerinin tamamen silinmesini engellemek için Aras hocanın elindeki o başhekimlik anahtar koduna ihtiyacımız var. Hocam, o tableti vermezsen vallahi tıp kariyerin de aile mirası tıp imparatorluğun da bu gece burada sönecek!"
Aras yavaşça yaslandığı kırık masadan doğruldu. O her zaman etrafına tepeden bakan, mesafeli ve cool duruşunun arkasındaki o suçluluk duygusu ilk kez bu kadar çıplaktı. Bana doğru bir adım atmak istedi, o cerrah titizliğiyle biçimlenmiş dudakları aralandı ama benim ona buz gibi, tamamen hükümsüz bir yabancı gibi bakan gözlerimi gördüğünde adımları olduğu yerde çakılı kaldı. Artık o beyaz koridorlardaki çaresiz sekreteri değildim; onun yalanlarına inanacak o eski Serra o sığınakta çoktan ölmüştü.
"Serra..." diye fısıldadı Aras, sesi o aşılmaz kibrinden sıyrılmış, çiğ ve kırık bir tınıda döküldü koridora. "Seni o hastanede gözümün önünde tuttum çünkü babamın o yasa dışı klinik deneylerinin, o şelale komplosunun altında senin adın vardı. Eğer o raporlar ortaya çıksaydı ailem yok olurdu. Ama seni koruduğum da doğruydu, o Kerem’in seni bulup tamamen yok etmesini ben engelledim."
"Beni korumadın Aras," dedim, sesim o kadar derinden, o kadar net ve hırçın çıktı ki sığınaktaki telsiz cızırtıları bile aniden kesildi sanki. "Sen kendi suçluluk duygunu bastırmak, babanın o kirli tıp mirasını saklamak için beni iki yıl boyunca bir rehine gibi o medikal kayıtların arasında tuttun! Bana her gün bir yabancı gibi bakarken, hafızamı kazanmayayım diye o hastane odasındaki ilaçların dozunu bile ayarlayan sendin. Senin o mesafeli korumacılığın, benim hayatımı çalan o karanlık zindanın gardiyanlığıymış meğer. Şimdi o elindeki tableti Mert’e fırlat ve benim önümden tamamen çekil. Çünkü senin o kibirli dünyanda benim tek bir satırlık yerim kalmadı artık."
Göktuğ, Aras’ın bu itirafıyla birlikte elindeki silahın namlusunu milim oynatmadan adeta bir askeri mahkeme yargıcı gibi adımlarını Aras’a doğru attı. Omzundan sızan o taze kan askeri gömleğini tamamen sırılsıklam ederken, gözlerindeki o deli kıskançlık öfkesi yerini saf, keskin bir adalete bırakmıştı. "Duydun doktor," dedi Göktuğ, sesi barut kokan koridorda bir balyoz gibi patlayarak. "O lise bahçesinde senin baban o şebekeyi fonlarken bu kız feryat ederek ağlıyordu! Ben sınır boylarında onun için kurşunların önüne atılırken, sen onun adli tıp dosyalarını tıp imparatorluğun için satıyordun! Ver o şifreleri, yoksa seni bu sığınağın betonuna gömerim!"
Aras cebindeki tableti ağır adımlarla masanın üzerine bıraktı. O şık siyah paltosu, o dahi cerrah unvanı ve o aşılmaz kibriyle birlikte arkamızda hükümsüz, tamamen yabancı bir gölge olarak kalırken, gözlerimi bir daha asla ona çevirmemek üzere önüme döndüm. Vazgeçmiştim; ne nefrete ne de bir hesaplaşmaya değmeyecek kadar geride kalmıştı artık.
Göktuğ yanıma yaklaştı, o barut kokan parmaklarıyla belimdeki soğuk silahı emniyete alırken, o siyah gözlerindeki sarsılmaz sevdasıyla doğrudan gözlerimin içine baktı. "Bana karşı bir şey hissetmek, o eski günlerin borcunu ödemek zorunda değilsin Serra," dedi, sesi ilk kez bu askeri operasyonun tam kalbinde bir sığınak gibi sakin ve derinden gelerek. "Şimdi sadece benim arkamda kal. O çınar ağacının altındaki o çocuğun, senin hayatını çalan o hainlerin hesabını nasıl teker teker keseceğini izle."
Ona hiçbir şey söylemedim, kalbimin içindeki fırtına henüz durulmamıştı ama en azından o dondurucu Mudanya soğuğunda bana uzatılan bu askeri elin ne kadar dürüst olduğunu görebiliyordum. Sığınağın dış nizamiyesinde ilk kurşun sesleri patladığında, pencerelerden giren o deniz sisi barut kokusuyla birleşti. Biz, o kaderin paslı kırıklarıyla birbirine bağlanmış hayatlarımızla, o büyük final hesaplaşmasına doğru amansız ve çok net adımlarla yürüyorduk. İhanet edenler arkamızdaki enkazda silinirken, kendi çizgili defterimin son sayfasını kendi adaletimle yazmak için hazırdım.Sığınağın dış kapısının menteşeleri, nizamiyede patlayan el bombalarının basıncıyla sarsılırken içeriye hücum eden o deniz sisi ve barut kokusu, adeta geçmiş ile geleceğin kesiştiği o çizgiyi tamamen görünmez kılıyordu. Göktuğ elindeki piyade tüfeğinin namlusunu kapıya doğru sabitlerken, arkasında bıraktığı Aras’a dönüp bakmadı bile. Aras, masanın üzerine bıraktığı o şifreli tabletle birlikte, kendi yalanlarının ve Karer tıp imparatorluğunun enkazı altında, sığınağın o loş köşesinde tek başına bir gölgeye dönüşmüştü.
Ondan vazgeçmiş olmak içimi acıtmıyordu; aksine, iki yıldır sırtımda taşıdığım o ağır, o ezici minnet yükünü Mudanya’nın o hırçın sularına bırakmış gibi özgürdüm. Aras artık benim için ne bir sığınaktı, ne de canımı acıtabilecek bir düşman. O, sadece hak ettiği o buz gibi tepkisizliğimin içinde boğulan bir yabancıydı.
"Mert!" diye gürledi Göktuğ, barut kokan havayı yırtan sesiyle. "Tablet bende! Anahtar kodu sisteme gir, Ceylin’in o son imha protokolünü tamamen devre dışı bırak! Süremiz bitti!"
"Girdim komutanım, vallahi girdim! Adli tıp arşivinin ana sunucusu şu an jandarma korumasına geçti!" diye bağırdı Mert, klavyenin üzerine kapaklanırken. Gözlerindeki o her zamanki çatlak, korku dolu parıltı bu kez yerini saf bir heyecana bırakmıştı. "Ama kapı... Komutanım, nizamiyeyi geçen iki siyah minibüs doğrudan buraya yöneldi! Kerem’in paralı askerleri sığınağın giriş koridoruna el bombalarıyla giriyor!"
BOOOOOOM!
Sığınağın ön savunma duvarı büyük bir gürültüyle patladı. Tavandan dökülen beton parçaları ve paslı demirler yerdeki eski dosyaların üzerine birer kristal gibi saçılırken, Göktuğ tek bir saniye bile tereddüt etmedi. Sol eliyle beni belimden kavrayıp saniyeler içinde kalın çelik panonun arkasına çekerken, sağ elindeki tüfeğiyle kapı eşiğinde beliren ilk iki maskeli hedefi tam alnının ortasından vurarak yere serdi. Boş kovanlar beton zeminde metalik bir çınlamayla dökülürken, onun o sarsılmaz askeri disiplini koridoru bir cehenneme çeviriyordu.
O kaosun, havada uçuşan kağıtların ve kulakları sağır eden kurşun yağmurunun tam ortasında, zaman benim için tamamen durdu sanki. Göktuğ, omzundan sızan ve askeri gömleğini tamamen kızıla boyayan o taze kanına milim aldırış etmeden sırtını çelik panoya yasladı. Soluk soluğaydık. O barut kokulu, yaralı ve sıcak elleriyle yüzümü kavrayıp beni kendine o kadar sert, o kadar muazzam bir sahiplenmeyle çekti ki, göğsümün onun o çelik gibi göğsüne çarptığını hissettim.
O dondurucu Mudanya fırtınasının ve ölümün tam kıyısında, kalbimin göğüs kafesimi delmek istercesine attığını duydum. Göktuğ’un o simsiyah gözlerinde, lise yıllarından beri içini kavuran o gizli, o amansız aşkın tüm çıplaklığı ve dürüstlüğü vardı.
"Sana iki yıl önce, o video tüm okula yayıldığında o çınar ağacının arkasından çaresizce bakarken bir yemin ettim ben Serra," diye fısıldadı Göktuğ, sesi ilk kez bir askeri komutan otoritesinden sıyrılıp tamamen bana ait o derin, pürüzsüz hıçkırıkla dökülerek. "Senin o gözlerinden akan tek bir damla yaşın hesabını sormadan, seni o hainlerin elinden çekip almadan bu canı teslim etmeyeceğim dedim. Bana karşı bir şey hissetmek, o lise yıllarının borcunu ödemek zorunda değilsin. Ama bil ki, eğer bu gece buradan çıkamazsak, benim kalbim o çınar ağacının altında, senin masana bıraktığım o filtre kahvenin sıcaklığında çoktan mühürlendi."
Gözlerimden süzülen bir damla yaş, onun parmaklarındaki o taze barut izinin üzerine düşüp buharlaştı. Zihnim hala Vaniya Şelalesi'nin kenarında çalınan o hafızamın kırıntılarıyla darmadağındı, kalbimin kapılarını tamamen açacak durumda değildim ama bu amansız ölüm kalım savaşının ortasında, bana uzatılan bu askeri elin dürüstlüğünü ve sıcaklığını o kadar net görüyordum ki, içimde yepyeni, tehlikeli ve tutku dolu bir şeylerin filizlendiğini hissettim.
"Ölmeyeceğiz yüzbaşı," dedim, belimdeki o soğuk tabancayı çıkarıp dumanların yükseldiği koridora doğru kararlılıkla doğrultarak. Sesimdeki o adli sekreter otoritesi ilk kez bu kadar hırçın ve net çıkmıştı. "Önce o lise bahçesindeki o Kerem ve Ceylin’in bu gece başlattığı o kirli hesabı kapatacağız. Sonra o filtre kahveyi benim için yeniden demleyeceksin. Bu bir rica değil, bir emir."
Göktuğ’un o her zaman katı, o tavizsiz askeri çehresi aniden darmadağın oldu ve dudaklarının kenarında insanı eritecek kadar sıcak, gururlu bir tebessüm belirdi. "Emredersiniz, adli sekreter hanım," diye fısıldadı, siyah gözlerindeki o deli sevdayla tetiğe basmadan hemen önce.
TAK! TAK! TAK!
Namlulardan çıkan o ateş kırmızısı alevler koridoru aydınlatırken, arka tünelden sızan jandarma komando timlerinin ayak sesleri sığınağı doldurdu. Mert saklandığı masanın arkasından kafasını uzatarak telsiz mikrofonuna bağırdı: "Komutanım, yenge! Destek kuvvetler nizamiyeyi tamamen temizledi! Kerem ve Ceylin Mudanya limanında kaçmaya çalışırken jandarma tarafından kıskıvrak yakalanmış! Karer Medikal’in tüm şifreleri bende! Kazandık vallahi, aşk üçgeni de ihanetler de bu gece resmi olarak kapandı!"
Dışarıdan gelen askeri helikopterlerin o devasa projektör ışıkları sığınağın içindeki tüm o dumanı ve karanlığı silip süpürürken, Aras arkamızda kendi yalanlarının enkazı altında tamamen geçmişe gömülmüştü. Göktuğ sağ eliyle parmaklarımı sımsıkı kenetledi; o barut kokan, güçlü ve dürüst avcu benim tüm o kırık dökük geçmişimi şifalayacak kadar sıcaktı.
Biz, o sığınaktan dışarıya, Mudanya sahilinin o sisli ama artık özgür sabahına doğru yan yana büyük adımlarla yürürken, arkamızda batan bir ihanetin ve kalbimin tam ortasında büyüyen o amansız, o olaylı ve romantik aşkın ilk büyük sayfasını kendi ellerimizle yazıyorduk. Savaş bitmişti belki ama bizim hayatımız asıl şimdi, bu sahilde başlıyordu.
Sığınağın dış kapısının menteşeleri, nizamiyede patlayan el bombalarının ve hırçın Mudanya rüzgarının etkisiyle amansızca sarsılıyordu. İçeriye hücum eden o yoğun deniz sisi ile geniz yakan barut kokusu, adeta geçmiş ile geleceğin kesiştiği o çizgiyi tamamen görünmez kılıyordu. Göktuğ elindeki piyade tüfeğinin namlusunu çelik kapıya doğru sabitlerken, arkasında bıraktığı Aras’a dönüp bakmadı bile. Aras, masanın üzerine bıraktığı o şifreli tabletle birlikte, kendi yalanlarının ve Karer tıp imparatorluğunun enkazı altında, sığınağın o loş köşesinde tek başına bir gölgeye dönüşmüştü.
Ondan vazgeçmiş olmak içimi acıtmıyordu; aksine, iki yıldır sırtımda taşıdığım o ağır, o ezici minnet yükünü Mudanya’nın o hırçın sularına bırakmış gibi özgürdüm. Aras artık benim için ne bir sığınaktı, ne de canımı acıtabilecek bir düşman. O, sadece hak ettiği o buz gibi tepkisizliğimin içinde boğulan bir yabancıydı.
Dışarıda fırtına uğuldadıkça sığınağın koridorlarında yankılanan mermi sesleri çoğalıyordu. Göktuğ’un timinden gelen iki asker kapının önüne barikat kurmaya çalışırken, Mert elindeki laptopun tuşlarına adeta can havliyle vuruyordu. "Girdim komutanım, vallahi girdim! Adli tıp arşivinin ana sunucusu şu an tamamen jandarma korumasına geçti!" diye bağırdı Mert, alnından süzülen terleri eliyle silerek. Gözlerindeki o her zamanki korku dolu parıltı bu kez yerini saf bir heyecana bırakmıştı. "Ama kapı... Komutanım, nizamiyeyi geçen iki siyah minibüs doğrudan buraya yöneldi! Kerem’in adamları sığınağın giriş koridoruna el bombalarıyla giriyor!"
BOOOOOOM!
Sığınağın ön savunma duvarı büyük bir gürültüyle patladı. Tavandan dökülürken beton parçaları ve paslı demirler yerdeki eski dosyaların üzerine birer kristal gibi saçıldı. Göktuğ tek bir saniye bile tereddüt etmedi. Sol eliyle beni belimden kavrayıp saniyeler içinde kalın çelik panonun arkasına çekerken, sağ elindeki tüfeğiyle kapı eşiğinde beliren ilk iki maskeli hedefi tam alnının ortasından vurarak yere serdi. Boş kovanlar beton zeminde metalik bir çınlamayla dökülürken, onun o sarsılmaz askeri disiplini koridoru bir cehenneme çeviriyordu.
O kaosun, havada uçuşan kağıtların ve kulakları sağır eden kurşun yağmurunun tam ortasında, zaman benim için tamamen durdu sanki. Göktuğ, omzundan sızan ve askeri gömleğini tamamen kızıla boyayan o taze kanına milim aldırış etmeden sırtını çelik panoya yasladı. Soluk soluğaydık. O barut kokulu, yaralı ve sıcak elleriyle yüzümü kavrayıp beni kendine o kadar sert, o kadar muazzam bir sahiplenmeyle çekti ki, göğsümün onun o çelik gibi göğsüne çarptığını hissettim.
O dondurucu Mudanya fırtınasının ve ölümün tam kıyısında, kalbimin göğüs kafesimi delmek istercesine attığını duydum. Göktuğ’un o simsiyah gözlerinde, lise yıllarından beri içini kavuran o gizli, o amansız aşkın tüm çıplaklığı ve dürüstlüğü vardı.
"Sana iki yıl önce, o video tüm okula yayıldığında o çınar ağacının arkasından çaresizce bakarken bir yemin ettim ben Serra," diye fısıldadı Göktuğ, sesi ilk kez bir askeri komutan otoritesinden sıyrılıp tamamen bana ait o derin, pürüzsüz tonla dökülerek. "Senin o gözlerinden akan tek bir damla yaşın hesabını sormadan, seni o hainlerin elinden çekip almadan bu canı teslim etmeyeceğim dedim. Bana karşı bir şey hissetmek, o lise yıllarının borcunu ödemek zorunda değilsin. Ama bil ki, eğer bu gece buradan çıkamazsak, benim kalbim o çınar ağacının altında, senin masana bıraktığım o filtre kahvenin sıcaklığında çoktan mühürlendi."
Gözlerimden süzülen bir damla yaş, onun parmaklarındaki o taze barut izinin üzerine düşüp buharlaştı. Zihnim hala Vaniya Şelalesi'nin kenarında çalınan o hafızamın kırıntılarıyla darmadağındı, kalbimin kapılarını tamamen açacak durumda değildim ama bu amansız ölüm kalım savaşının ortasında, bana uzatılan bu askeri elin dürüstlüğünü ve sıcaklığını o kadar net görüyordum ki, içimde yepyeni, tehlikeli ve tutku dolu bir şeylerin filizlendiğini hissettim.
"Ölmeyeceğiz yüzbaşı," dedim, belimdeki o soğuk tabancayı çıkarıp dumanların yükseldiği koridora doğru kararlılıkla doğrultarak. Sesimdeki o adli sekreter otoritesi ilk kez bu kadar hırçın ve net çıkmıştı. "Önce o lise bahçesindeki o Kerem ve Ceylin’in bu gece başlattığı o kirli hesabı kapatacağız. Sonra o filtre kahveyi benim için yeniden demleyeceksin. Bu bir rica değil, bir emir."
Göktuğ’un o her zaman katı, o tavizsiz askeri çehresi aniden darmadağın oldu ve dudaklarının kenarında insanı eritecek kadar sıcak, gururlu bir tebessüm belirdi. "Emredersiniz, adli sekreter hanım," diye fısıldadı, siyah gözlerindeki o deli sevdayla tetiğe basmadan hemen önce.
TAK! TAK! TAK!
Namlulardan çıkan o ateş kırmızısı alevler koridoru aydınlatırken, arka tünelden sızan jandarma komando timlerinin ayak sesleri sığınağı doldurdu. Mert saklandığı masanın arkasından kafasını uzatarak telsiz mikrofonuna bağırdı: "Komutanım, yenge! Destek kuvvetler nizamiyeyi tamamen temizledi! Kerem ve Ceylin Mudanya limanında kaçmaya çalışırken jandarma tarafından kıskıvrak yakalanmış! Karer Medikal’in tüm şifreleri bende! Kazandık vallahi, aşk üçgeni de ihanetler de bu gece resmi olarak kapandı!"
Dışarıdan gelen askeri helikopterlerin o devasa projektör ışıkları sığınağın içindeki tüm o dumanı ve karanlığı silip süpürürken, Aras arkamızda kendi yalanlarının enkazı altında tamamen geçmişe gömülmüştü. Göktuğ sağ eliyle parmaklarımı sımsıkı kenetledi; o barut kokan, güçlü ve dürüst avcu benim tüm o kırık dökük geçmişimi şifalayacak kadar sıcaktı.
Biz, o sığınaktan dışarıya, Mudanya sahilinin o sisli ama artık özgür sabahına doğru yan yana büyük adımlarla yürürken, arkamızda batan bir ihanetin ve kalbimin tam ortasında büyüyen o amansız, o olaylı ve romantik aşkın ilk büyük sayfasını kendi ellerimizle yazıyorduk. Savaş bitmişti belki ama bizim hayatımız asıl şimdi, bu sahilde başlıyordu.
Saatler sabaha karşı dördü gösterirken, Mudanya Sahili’nin azgın suları limandaki beton iskeleleri dövmeye devam ediyordu. Sığınaktan çıktığımızda gökyüzü kirli bir laciverte bürünmüştü. Havada uçuşan helikopterlerin projektörleri sahili tararken, Göktuğ elimi bir saniye bile bırakmadı. Bordo bereli timleri çevrede tam emniyet şeridi oluşturmuş, ambulanstan inen askeri doktorlar Göktuğ’un omzuna acil turnike uygulamak için aceleyle yanımıza doğru koşuyordu.
"Yüzbaşı, izin verin o dikişleri hemen yenileyelim, çok kan kaybettiniz," dedi doktorlardan biri, steril çantayı açarak.
Göktuğ ise doktoru eliyle hafifçe geriye itti. Gözleri hala tamamen benim üzerimdeydi. "Önce Serra," dedi, sesi dondurucu soğuğa meydan okuyan o tanıdık sıcaklıkla titreyerek. "Onun sağlık kontrolünü yapın. İki yıldır o hastanede hangi kimyasallara maruz kaldığını, o şifreli bilgisayarlardaki tıp raporlarının detaylarını tek tek inceleyeceksiniz."
Birkaç adım arkamızda, askeri jandarma jipinin yan kapısına yaslanmış duran Aras’a baktım. Bileklerine kelepçe takılmamıştı belki ama o her zamanki cool, kibirli dahi cerrah havası tamamen yok olmuştu. Lüks siyah paltosunun önü açık, mavi gözleri dalgınca denizin karanlığına kilitlenmişti. Yanına doğru yavaş ve emin adımlarla yürüdüm. Göktuğ bir an arkamdan hamle yapacak gibi oldu ama kararlı duruşumu görünce saygıyla yerinde kaldı, elini silahının kabzasına koyup bekledi.
Aras’ın tam önünde durduğumda, bakışlarını yavaşça bana çevirdi. O gözlerde ilk kez üstten bakan bir doktor kibri değil, tamamen kaybetmiş bir adamın çaresizliği vardı. "Benden gerçekten nefret ediyorsun, değil mi Serra?" diye sordu, sesi Mudanya’nın rüzgarında dağılıp giderken.
"Senden nefret bile etmiyorum Aras," dedim, sesim o kadar düz, o kadar pürüzsüz ve tepkisiz çıkmıştı ki ben bile içimdeki bu büyük vazgeçişin büyüklüğüne şaşırdım. "Sana karşı kalbimde en ufak bir sızı ya da öfke kalmadı. İki yıl boyunca beni o başhekimlik sekreterliğinde tutmanın, bana bir yabancıymışım gibi davranmanın arkasında yatan o bencil gerçeği öğrendiğim an, içimdeki o son minnet bağı da bu dalgaların arasında yok oldu. Sen beni korumadın; sen sadece babanın ve Karer Medikal’in o kirli sırlarını, o Vaniya Şelalesi komplosunu saklamak için beni bir gardiyan gibi gözünün önünde tuttun. Benim hafızamın o kayıp satırları senin tıp imparatorluğunun kurbanıydı. Şimdi o imparatorluğun yıkıntıları arasında tek başınasın. Benim dünyamda artık tek bir satırlık yerin bile yok."
Aras tek bir kelime bile edemedi. Dudakları aralandı ama söyleyeceği her yalanın benim o buz gibi gerçekliğime çarpıp paralanacağını biliyordu. Kafasını yavaşça yere eğdiğinde, onun o aşılmaz kibrinin tamamen hükümsüz bir kağıt parçası gibi çöktüğünü gördüm. Ondan tamamen vazgeçmiştim ve bu vazgeçiş, ona verilebilecek en büyük cezaydı.
"Serra hanım! Komutanım!" diye bağırarak jipin içinden fırladı Mert. Kafasındaki o turuncu sargıyı tamamen çıkarmış, elindeki yedek hard diski zafer bayrağı gibi sallıyordu. "Vallahi jandarma siber suçlar ekibi yola çıktı ama ben durur muyum? Ceylin’in tüm ana sunucuya bıraktığı o kriptolu virüsü tamamen temizledim. Lise yıllarındaki o adli tıp arşiv verilerinin orijinal kopyaları, o şelale kenarında çekilen o gizli video kayıtları şimdi tamamen elimizde! Kerem ve Ceylin limanda kaçmaya çalışırken askeri botlar tarafından yakalandı. Yani diyorum ki, lojistik olarak bu gece Mudanya’da tam bir bordo bereli zaferi yazıldı!"
Göktuğ, Mert’in bu çatlak ve neşeli sesiyle birlikte hafifçe gülümsedi. Yanıma doğru yürüdü, o barut kokan, güçlü parmaklarını yeniden parmaklarımın arasına kenetledi. Yaralı omzundan sızan kan jandarma jipinin ışıkları altında parlarken, o siyah gözlerindeki derin ve sarsılmaz sevda, o dondurucu sahil fırtınasını bile eritecek kadar yoğundu.
"Savaş bitti Serra," dedi Göktuğ, sesi ilk kez bu kadar huzurlu ve derinden gelerek. "O eski çizgili defterin tüm kirli sayfalarını bu gece kendi ellerimizle yırttık. Şimdi o yarım kalan hikayeyi, o çınar ağacının altındaki o dürüst kahvenin sıcaklığıyla baştan yazma zamanı."
Ona hiçbir şey söylemedim ama elini o kadar sıkı tuttum ki, bu sessiz hamlem içimdeki tüm o korkuların, o yorgunlukların yerini yepyeni, olaylı ve amansız bir aşka bıraktığının en net kanıtıydı. Mudanya sahiline ilk güneş ışıkları vururken, arkamızda batan bir ihanetin küllerini, önümüzde ise birbirimize kenetlenmiş hayatlarımızın o upuzun, adalet dolu ve romantik geleceğini taşıyorduk.
Mudanya Sahili’nin azgın suları limandaki beton iskeleleri dövmeye devam ederken, jandarma araçlarının mavi-kırmızı tepe lambaları deniz sisine karışıp etrafı puslu bir morluğa boyuyordu. Göktuğ’un parmaklarımı kenetleyen eli o kadar güçlü, o kadar sarsılmazdı ki, o an kıyamet kopsa o elin beni bırakmayacağını çok net biliyordum.
"Yüzbaşı, o dikişleri hemen yenilememiz gerek, çok kan kaybediyorsunuz!" diye aceleyle yanımıza koşan askeri hekime Göktuğ sert bir el hareketiyle dur işareti verdi. Bakışları tek bir saniye bile üzerimden ayrılmıyordu; o siyah gözlerdeki korumacı sadakat, lise bahçesindeki o çınar ağacının altında döktüğüm gözyaşlarında masama bırakılan o filtre kahvenin sıcaklığı kadar dürüst ve netti.
"Önce Serra’yı kontrol edin," dedi Göktuğ, sesi dondurucu Mudanya rüzgarına meydan okuyan o tavizsiz komutan otoritesiyle çınlayarak. "İki yıl boyunca o başhekimlik odasında maruz kaldığı o medikal ilaçların, o yalanların izini tamamen sileceksiniz. O iyi olmadan bana kimse dokunmayacak."
Birkaç adım arkamızda, askeri cipin kapısına yaslanmış duran Aras’a çevirdim gözlerimi. Üzerindeki o lüks siyah paltosu çamur içinde kalmış, o dahi cerrah unvanının arkasındaki o aşılmaz kibri tamamen tuzla buz olmuştu. Mavi gözleri dalgınca denizin karanlığına kilitlenmiş, tıp imparatorluğunun enkazı altında ilk kez bu kadar çıplak ve çaresiz kalmıştı.
Ona doğru yavaş ve emin adımlarla yürüdüm. Aras bakışlarını bana çevirdiğinde, o dudaklarından dökülecek hiçbir yalanın artık bende bir hükmü olmadığını biliyordu. "Benden gerçekten nefret ediyorsun, değil mi Serra?" diye fısıldadı, sesi Mudanya’nın dalgalarında dağılıp giderken.
"Senden nefret bile etmiyorum Aras," dedim, sesim o kadar derinden, o kadar pürüzsüz ve tepkisiz çıktı ki içimdeki o büyük vazgeçişin ağırlığını ben bile hissettim. "Çünkü bir insandan vazgeçmek, ona nefret duymaktan çok daha ağırdır. İki yıl boyunca beni o başhekimlik sekreterliğinde bir hayalet gibi tutmanın arkasındaki o amansız bencil gerçeği öğrendiğim an, içimdeki o son güven, o son minnet bağı da bu hırçın sulara gömüldü. Sen beni korumadın; sen sadece babanın o kirli tıp mirasını, o Vaniya Şelalesi komplosunu saklamak için beni bir rehine gibi o medikal kayıtların arasında tuttun. Hafızamı kazanmayayım diye ilaçların dozunu ayarlayan o cerrah ellerine benim dünyamda bir daha asla yer yok. Bitti."
Aras tek bir kelime bile edemedi; başını öne eğerken o kibirli dünyası tamamen karanlığa gömüldü. Ondan yavaş yavaş ve tamamen vazgeçmiştim. O artık benim için lise anılarımda canımı yakan o karanlığın suç ortağı olan bir yabancıdan başka bir şey değildi.
"Serra hanım! Komutanım!" diye bağırarak jipin içinden fırladı Mert, kucağındaki laptopu zafer bayrağı gibi sallayarak. "Ceylin’in sisteme bıraktığı o şifreli yazılımı, Aras hocanın tablete bıraktığı o anahtar kodla tamamen çökerttim! Lise yıllarındaki o adli tıp arşiv verilerinin, o orijinal hafıza kayıtlarının silinmesini engelledik, hepsi şu an jandarmanın korumalı ağında! Kerem ve Ceylin de limandan kaçmaya çalışırken askeri botlar tarafından kıskıvrak yakalandı! Operasyon başarıyla tamamlandı!"
Göktuğ, Mert’in bu neşeli sesiyle birlikte hafifçe gülümsedi. Yanıma yaklaştı, o barut kokan parmaklarıyla belimdeki soğuk silahı emniyete alırken doğrudan gözlerimin içine baktı. Omzundan sızan o taze kan askeri gömleğini tamamen sırılsıklam etmişti ama o bunu milim umursamıyordu.
"Bana karşı bir şey hissetmek, o eski günlerin borcunu ödemek zorunda değilsin Serra," dedi Göktuğ, sesi bu amansız fırtınanın tam kalbinde bir sığınak gibi sakin ve derinden gelerek. "Zihninin Vaniya Şelalesi'nin sularında çalınan o raporlarla ne kadar yorgun olduğunu biliyorum. Bir aşka sığınamayacak kadar yorgunsun belki ama şimdi sadece benim arkamda kal. O çınar ağacının altındaki o çocuğun, senin hayatını çalan o hainlerin hesabını nasıl teker teker kestiğini gördün. Şimdi sıra o çizgili defterin son sayfasını senin adaletinle yazmakta."
Gözlerimden süzülen bir damla yaş, onun parmaklarındaki o taze barut izine düşüp eridi. Kalbimin içindeki fırtına henüz durulmamıştı, ona hemen "Seni seviyorum" diyecek durumda değildim ama bu dondurucu Mudanya soğuğunda bana uzatılan bu askeri elin sunduğu mutlak dürüstlüğü ve güveni o kadar net görüyordum ki... İçimde yepyeni, olaylı ve amansız bir aşkın ilk kıvılcımları hırçın dalgalara inat parıldamaya başladı.
Mudanya sahiline ilk güneş ışıkları vurup o kurşuni karanlığı delerken, Göktuğ parmaklarımı daha da sıkı kenetledi. Biz, o kaderin paslı kırıklarıyla birbirine bağlanmış hayatlarımızla, arkamızda batan bir ihanetin enkazını bırakara
Güneş, Mudanya Sahili’nin hırçın ve dalgalı ufuk çizgisinden yavaşça yükselirken, gökyüzündeki o kirli lacivert yerini yavaş yavaş altın sarısı bir aydınlığa bırakıyordu. Göktuğ’un parmaklarımı kenetleyen eli o kadar güçlü, o kadar sarsılmazdı ki, o an kıyamet kopsa bile o elin beni asla bırakmayacağını, saniyeler geçtikçe kalbimin en derin köşesinde daha net hissediyordum. Denizden esen o dondurucu ve tuzlu rüzgar saçlarımı yüzüme doğru savururken, içime çektiğim her nefeste iki yıllık o esaretin, o başhekimlik odasındaki sahte koruyuculuğun paslı kokusunun zihnimden temizlendiğini duyumsuyordum.
Arkamıza dönüp bakmıyorduk bile; çünkü arkada, o yıkıntının ve sığınağın o loş gölgesinde bıraktığımız Aras, Karer Medikal’in o parıltılı ama içi tamamen çürümüş tıp imparatorluğunun enkazı altında kendi yalnızlığıyla baş başa kalmıştı. Onun o lüks siyah paltosu, o mavi gözlerindeki o insanı küçümseyen dahi cerrah kibri artık benim için sadece solmuş, hükümsüz bir fotoğraf karesinden ibaretti. İçimde ona karşı ne bir öfke kalmıştı ne de bir kırgınlık. Ondan tamamen, yavaş yavaş ve geri dönüşü olmayacak şekilde vazgeçmiş olmanın verdiği o muazzam hafiflik, göğsüme dolan o ilk temiz hava gibi ruhumu şifalıyordu. Bir insandan vazgeçmek, ona nefret duymaktan çok daha büyüktü; çünkü nefret hala bir bağ barındırırdı, oysa ben ona karşı tamamen tepkisiz kalmıştım. Aras artık benim hayat çizgimde sadece geçmişin o karanlık odasında kalmış yabancı bir gölgeydi.
Göktuğ ise omzundan sızan ve askeri üniformasını tamamen kızıla boyayan o taze kanına milim aldırış etmeden, önümde sarsılmaz bir dağ gibi durmaya devam ediyordu. Yanımıza doğru koşan askeri hekimleri sert bir el hareketiyle durdurduğunda, o simsiyah gözlerindeki o derin, o sessiz ve lise yıllarından beri kor gibi saklanan sadakat doğrudan gözlerimin içine kilitlendi. O gözlerin içindeki yangın, Mudanya'nın o dondurucu sahil fırtınasını bile eritecek kadar sıcak ve yoğundu.
"Önce Serra’yı kontrol edin," dedi Göktuğ, sesi rüzgarın uğultusunu kesen o tanıdık, o sarsılmaz komutan otoritesiyle yankılanarak. "Onun o başhekimlik odasında maruz kaldığı o medikal yalanların, o zihnini bulandıran ilaçların izini tamamen sileceksiniz. O iyi olmadan bana kimse dokunmayacak."
Ona karşı şu an kalbimin tüm kapılarını açıp "Seni seviyorum" diyecek durumda değildim; zihnim Vaniya Şelalesi’nin buz gibi sularında çalınan o hafızamın adli tıp raporlarıyla, barkodlu dosyaların ezici ağırlığıyla hala çok yorgundu. Bir aşka hemen teslim olamayacak kadar hırpalanmıştı kalbim. Ama Göktuğ’un o barut kokan, o yaralı bordo bereli elinin bana sunduğu o saf dürüstlüğü, o kelimesiz güveni bu amansız fırtınanın ortasında o kadar net görüyordum ki, içimin derinliklerinde yepyeni, insanın kalbine dokunan upuzun bir hikayenin ilk adımları atılıyordu.
"Sana iki yıl önce, o video tüm okula yayıldığında o çınar ağacının arkasından çaresizce bakarken içimden bir yemin etmiştim Serra," diye fısıldadı Göktuğ, sesi ilk kez bir askeri komutandan sıyrılıp tamamen bana ait o derin, o pürüzsüz duyguyla bükülerek. "Senin o gözlerinden akan tek bir damla yaşın hesabını sormadan bu canı teslim etmeyeceğim demiştim. Bana inanman, bana hemen kalbini açman gerekmiyor. Sadece bu eli hiç bırakma, o çınar ağacının altındaki o dürüst kahvenin sıcaklığı bizim sığınağımız olacak."
Gözlerimden süzülen bir damla yaş, onun parmaklarındaki o taze barut izinin üzerine düşüp erirken, ben onun avcuna parmaklarımı biraz daha sıkı kenetlediyim. Bu bir aşk ilanı değildi belki ama hayatımın en gerçek, en akışkan ve en dürüst başlangıcıydı.
"Komutanım, yenge! Vallahi siber suçlar hattını tamamen temizledim, tüm adli tıp arşiv verileri şu an jandarmanın korumalı ağında!" diye bağırdı Mert jipin içinden fırlayarak, kucağındaki laptopu zafer bayrağı gibi sallarken. "Kerem ve Ceylin limanda paketlendi, aşk üçgenleri de kirli tıp formülleri de resmi olarak çöktü bu gece!"
Mudanya sahiline ilk güneş ışıkları vurup o kurşuni karanlığı tamamen delerken, arkamızda batan bir ihanetin küllerini bırakarak yepyeni bir şafağa doğru amansız ama çok net adımlarla yürüyorduk. O eski çizgili defterin sayfaları bu kez bizim adaletimizle, kalbimize dokunan o sarsılmaz bağlılıkla kapanıyordu ve bizim gerçek hayatımız asıl şimdi, bu sahilde başlıyordu.k yepyeni bir şafağa doğru amansız ve çok net adımlarla yürüyorduk.
Mudanya Sahili’nin azgın suları limandaki beton iskeleleri büyük bir öfkeyle dövmeye devam ederken, jandarma araçlarının mavi-kırmızı tepe lambaları deniz sisine karışıp etrafı puslu bir morluğa boyuyordu. Göktuğ’un parmaklarımı kenetleyen eli o kadar güçlü, o kadar sarsılmazdı ki, o an dünya başımıza yıkılsa bile o elin beni asla bırakmayacağını, saniyeler geçtikçe kalbimin en derin köşesinde daha net hissediyordum. Denizden esen o dondurucu ve tuzlu rüzgar saçlarımı yüzüme doğru savururken, içime çektiğim her nefeste iki yıllık o esaretin, o başhekimlik odasındaki sahte koruyuculuğun paslı kokusunun zihnimden yavaş yavaş temizlendiğini duyumsuyordum.
Arkamıza dönüp bakmıyorduk bile; çünkü arkada, o yıkıntının ve sığınağın o loş gölgesinde bıraktığımız Aras, Karer Medikal’in o parıltılı ama içi tamamen çürümüş tıp imparatorluğunun enkazı altında kendi yalnızlığıyla baş başa kalmıştı. Onun o lüks siyah paltosu, o mavi gözlerindeki o insanı küçümseyen dahi cerrah kibri artık benim için sadece solmuş, tamamen hükümsüz bir fotoğraf karesinden ibaretti. İçimde ona karşı ne bir öfke kalmıştı ne de bir kırgınlık. Ondan tamamen, yavaş yavaş ve geri dönüşü olmayacak şekilde vazgeçmiş olmanın verdiği o muazzam hafiflik, göğsüme dolan o ilk temiz hava gibi ruhumu şifalıyordu. Bir insandan vazgeçmek, ona nefret duymaktan çok daha büyüktü; çünkü nefret hala bir bağ barındırırdı, oysa ben ona karşı tamamen tepkisiz kalmıştım. Aras artık benim hayat çizgimde sadece geçmişin o karanlık odasında kalmış yabancı bir gölgeydi.
Göktuğ ise omzundan sızan ve askeri üniformasını tamamen kızıla boyayan o taze kanına milim aldırış etmeden, önümde sarsılmaz bir dağ gibi durmaya devam ediyordu. Yanımıza doğru koşan askeri hekimleri sert bir el hareketiyle durdurduğunda, o simsiyah gözlerindeki o derin, o sessiz ve lise yıllarından beri kor gibi saklanan sadakat doğrudan gözlerimin içine kilitlendi. O gözlerin içindeki yangın, Mudanya'nın o dondurucu sahil fırtınasını bile eritecek kadar sıcak ve yoğundan daha fazlasıydı.
"Önce Serra’yı kontrol edin," dedi Göktuğ, sesi rüzgarın uğultusunu kesen o tanıdık, o sarsılmaz komutan otoritesiyle yankılanarak. "Onun o başhekimlik odasında maruz kaldığı o medikal yalanların, o zihnini bulandıran ilaçların izini tamamen sileceksiniz. O iyi olmadan bana kimse dokunmayacak."
Ona karşı şu an kalbimin tüm kapılarını açıp "Söz, seninleyim" ya da "Seni seviyorum" diyecek durumda değildim; zihnim Vaniya Şelalesi’nin buz gibi sularında çalınan o hafızamın adli tıp raporlarıyla, barkodlu dosyaların ezici ağırlığıyla hala çok yorgundu. Bir aşka hemen teslim olamayacak, yeni bir bağ kuramayacak kadar hırpalanmıştı kalbim. Ama Göktuğ’un o barut kokan, o yaralı bordo bereli elinin bana sunduğu o saf dürüstlüğü, o kelimesiz güveni bu amansız fırtınanın ortasında o kadar net görüyordum ki, içimin derinliklerinde yepyeni, insanın kalbine dokunan upuzun bir hikayenin ilk adımları sakinlikle atılıyordu.
"Sana iki yıl önce, o video tüm okula yayıldığında o çınar ağacının arkasından çaresizce bakarken içimden bir yemin etmiştim Serra," diye fısıldadı Göktuğ, sesi ilk kez bir askeri komutandan sıyrılıp tamamen bana ait o derin, o pürüzsüz duyguyla bükülerek. "Senin o gözlerinden akan tek bir damla yaşın hesabını sormadan bu canı teslim etmeyeceğim demiştim. Bana inanman, bana hemen kalbini açıp sevgili olman gerekmiyor. Sadece bu eli hiç bırakma, o çınar ağacının altındaki o dürüst kahvenin sıcaklığı bizim sığınağımız olacak."
Gözlerimden süzülen bir damla yaş, onun parmaklarındaki o taze barut izinin üzerine düşüp erirken, ben onun avcuna parmaklarımı biraz daha sıkı kenetledim. Bu bir aşk ilanı veya sevgililik adımı değildi belki ama hayatımın en gerçek, en akışkan ve en dürüst başlangıcıydı.
"Komutanım, yenge! Vallahi siber suçlar hattını tamamen temizledim, tüm adli tıp arşiv verileri şu an jandarmanın korumalı ağında!" diye bağırdı Mert jipin içinden fırlayarak, kucağındaki laptopu zafer bayrağı gibi sallarken. "Kerem ve Ceylin limanda paketlendi, aşk üçgenleri de kirli tıp formülleri de resmi olarak çöktü bu gece!"
Mudanya sahiline ilk güneş ışıkları vurup o kurşuni karanlığı tamamen delerken, arkamızda batan bir ihanetin küllerini bırakarak yepyeni bir şafağa doğru amansız ama çok net adımlarla yürüyorduk. Sevgili olmamıştık, aramızda henüz resmiyet kazanmış bir ilişki yoktu ama o eski çizgili defterin sayfaları bu kez bizim adaletimizle, kalbimize dokunan o sarsılmaz bağlılıkla yeniden şekilleniyordu. Ve bizim gerçek hikayemiz asıl şimdi, bu sahilde, birbirimizin sadece güvenine sığınarak başlıyordu.
Mudanya’nın hırçın sahiline vuran dalgalar, nizamiyede patlayan el bombalarının çıkardığı sağır edici uğultuyu bastırmak istercesine kıyıdaki beton iskeleleri dövüyordu. Göktuğ’un parmaklarımı sımsıkı kenetleyen eli, etrafımızı saran dondurucu deniz sisine inat sarsılmaz bir sığınak gibi sıcaktı. Sığınağın demir kapısından dışarıya doğru ilk büyük adımlarımızı atarken, arkamızda bıraktığımız o soğuk beton köşede Aras’ın tıp dünyasındaki o dahi, o aşılmaz cerrah kibri tamamen tuzla buz olmuş bir enkaz gibi tek başına duruyordu.
İki yıl boyunca beni o başhekimlik sekreterliğinde bir hayalet gibi tutmasının arkasında yatan o amansız bencil gerçeği öğrenmek, içimde ona karşı beslediğim o son güven, o son minnet bağını da Mudanya'nın o hırçın, tuzlu dalgalarına fırlatıp atmıştı. Ondan yavaş yavaş ve tamamen vazgeçtiğimi hissederken kalbimde en ufak bir sızı, en ufak bir öfke kırıntısı bile kalmamıştı. Çünkü bir insandan vazgeçmek, ona nefret duymaktan çok daha ağırdı; ona karşı tamamen tepkisiz kalmak, o lüks siyah paltosunun ve mavi gözlerinin ardındaki tüm o yalanları bir yabancı gibi izlemek demekti. Aras artık benim için lise anılarımda canımı yakan o karanlığın suç ortağından başka bir şey değildi.
Göktuğ ise sızlayan yaralı omzuna inat, sığınağın o loş yeşil floresan ışıklarının altından sıyrılıp şimdi de sahilin kurşuni karanlığında önümde siper olmaya devam ediyordu. Elindeki askeri telsizin mandalına basarken, o siyah gözlerindeki derin ve korumacı sadakat, lise bahçesindeki o çınar ağacının altında ağlarken masama bırakılan o filtre kahvenin sıcaklığı kadar dürüst ve netti. Ona karşı şu an kalbimin kapılarını sonuna kadar açıp "Seni seviyorum" diyecek ya da kendimi bir ilişkinin kollarına bırakacak durumda değildim. Zihnim Vaniya Şelalesi'nin sularında çalınan hayatımın adli tıp raporlarıyla o kadar darmadağındı ki bir aşka sığınamayacak, bir adlandırma yapamayacak kadar yorgundum. Biz sevgili değildik; aramızda henüz resmiyet kazanmış, adı konulmuş bir bağ yoktu. Ama Göktuğ’un o barut kokan askeri elinin bana sunduğu o mutlak dürüstlüğü ve güveni bu amansız fırtınanın ortasında çok net görebiliyordum.
"Mert, nizamiyeden sızmaya çalışan o minibüslerin koordinatlarını jandarmaya geçtin mi?" diye sordu Göktuğ, sesindeki o tavizsiz komutan otoritesi sahil yolundaki rüzgarda dalgalanarak.
"Geçtim komutanım, valla Mudanya sahil yolu tamamen askeri ablukaya alındı!" diye bağırdı Mert, kucağındaki laptopun ekranından yansıyan yeşil ışıkların altında jipin ön koltuğunda gerinerek. "Ama Ceylin’in o son hack hamlesiyle sisteme bıraktığı şifreli yazılım hala aktifti, neyse ki hallettim. Serra hanımın lise yıllarındaki o adli tıp arşiv verilerinin tamamen silinmesini engellemek için Aras hocanın bıraktığı o başhekimlik anahtar kodunu kullandım. Karer Medikal'in tüm kirli çamaşırları şu an jandarma siber suçlar biriminin ana sunucusunda yedekleniyor!"
Aras’ın arkamızda kalan silueti, jandarma araçlarının mavi-kırmızı tepe lambalarının puslu morluğunda yavaş yavaş siliniyordu. O her zaman etrafına tepeden bakan, mesafeli ve cool duruşunun arkasındaki o suçluluk duygusu, bıraktığı şifreli tabletle birlikte geride kalmıştı. Artık onun beyaz koridorlardaki çaresiz, hiçbir şeyden habersiz sekreteri değildim; onun yalanlarına inanacak o eski Serra o sığınakta çoktan ölmüştü.
Göktuğ yanıma biraz daha yaklaştı, o barut kokan parmaklarıyla elimi tutmaya devam ederken, o siyah gözlerindeki sarsılmaz sevdasıyla doğrudan gözlerimin içine baktı. "Bana karşı bir şey hissetmek, o eski günlerin borcunu ödemek zorunda değilsin Serra," dedi, sesi ilk kez bu askeri operasyonun tam kalbinde bir sığınak gibi sakin ve derinden gelerek. "Şimdi sadece benim arkamda kal. O çınar ağacının altındaki o çocuğun, senin hayatını çalan o hainlerin hesabını nasıl teker teker keseceğini izle demiştik, bak bitti. Şimdi seni buradan güvenli bir yere götüreceğim."
Ona hiçbir şey söyleyemedim, kalbimin içindeki fırtına henüz durulmamıştı ama en acusuz, en yalansız bağın şu an bu avuç içindeki sıcaklık olduğunu biliyordum. Mudanya sahiline ilk güneş ışıkları vurup o kurşuni karanlığı delerken, kendi çizgili defterimin son sayfasını kendi adaletimle yazmak için ilk adımı atıyordum ama bu adım beni hemen bir sevgili ilişkisine ta
Askeri konvoy, Mudanya’nın dolambaçlı ve dik yollarını geride bırakıp Bursa’nın merkezine doğru ilerlerken, jipin içindeki sessizliği sadece telsizden gelen cızırtılı raporlar bölüyordu. Göktuğ ön koltukta, omzuna alelacele sarılmış askeri sargıyla oturuyordu. Hekimlerin hastaneye gitme ısrarlarını kesin bir dille reddetmiş, timinin kontrolündeki güvenli daireye geçilmesini emretmişti. Gözleri dikiz aynasından sık sık arkada oturan bana kayıyor, tek bir kelime etmese de varlığıyla içimdeki o ürkek kızı sakinleştirmeyi başarıyordu.
Yanımda oturan Mert ise hala heyecanla parmaklarını klavyede oynatıyordu. "Serra şefim," diye fısıldadı, Göktuğ’un duymayacağı bir tonda konuşmaya çalışarak. "Aras’ın bilgisayarından çektiğim dosyalarda sadece senin adli tıp raporların yok. Karer Medikal’in lise yıllarında fonladığı o yasa dışı klinik deneylerin tüm finansal dökümleri de var. Ceylin ve Kerem’in babasının hesaplarına aktarılan paralar, şelale arazisinin kamulaştırılma belgeleri... Her şey birbirine bağlı. Sen sıradan bir sekreter değildin, sen bu büyük dişlinin ortasında gerçeği bildiği için susturulması gereken tek kişiydin."
Duyduklarım zihnimde oturan taşların canımı daha da yakmasına neden oluyordu. Demek ki iki yıl boyunca her sabah o hastanenin kapısından içeri girerken, koridorlarında adımlarımı yankılatırken aslında beni yok eden adamların ekmeğine yağ sürüyordum. Başhekimlik sekreterliğinde geçirdiğim her gün, hafızamın üzerine vurulan bir başka kilitmiş meğer. Aras’ın o her akşam odama gelip "Senin iyiliğin için bu ilaçları alman gerek Serra" diyen o mesafeli, o dahi cerrah ses tonu şu an kulaklarımda birer zehir gibi çınlıyordu.
"Geldik," dedi Göktuğ’un tok sesi.
Jip, Bursa’nın gözlerden uzak, yeşillikler içine gizlenmiş korunaklı bir sitesinin önünde durdu. Burası sınır ötesi operasyonlardan dönen özel tim personellerinin dinlenmesi için ayrılmış, yüksek güvenlikli askeri bir güvenli daireydi. Kapıdaki nöbetçi askerler Göktuğ’u gördüklerinde hemen hazır ola geçtiler. Göktuğ arabadan indi, kapımı bizzat açtı ve inmem için elini uzattı.
O güçlü avuca baktım. Barut kokusuna karışmış o hafif erkeksi kokusu, Mudanya’nın tuzlu havasıyla birleşmişti. Elini tuttum ama parmaklarımı bu sefer hemen çekmedim. Aramızda bir sevgililik ilişkisi olmasa da, bu dondurucu dünyada tutunabileceğim başka hiçbir dal olmadığını biliyordum.
Daireye girdiğimizde Mert hemen salonun ortasındaki masaya bilgisayarını kurdu. Göktuğ ise banyoya geçip omzundaki sargıyı yenilemek için harekete geçti. Salonda yalnız kaldığımda duvardaki saate baktım; sabahın altısıydı. Birkaç saat içinde hayatım tamamen tepetaklak olmuş, iki yıllık gardiyanım arkamda bir enkaz olarak kalmış, lise yıllarımdaki koruyucu gölgem ise kanlı canlı bir yüzbaşı olarak karşıma dikilmişti.
Banyonun kapısı açıldığında Göktuğ, üzerinde siyah bir tişörtle dışarı çıktı. Üniformasını çıkarmıştı ama o dik, tavizsiz askeri duruşu hala yerindeydi. Omzundaki beyaz sargının üzerinden hafifçe sızan kanı görünce dayanamadım. "Hastaneye gitmeliydin," dedim, sesimdeki adli sekreter alışkanlığıyla gelen o hafif otoriter tınıyı gizleyemeyerek. "O yara temizlenmezse enfeksiyon kapacak."
Göktuğ adımlarını tam karşımda durdurdu. Aradaki o birkaç adımlık mesafe, lise bahçesindeki o eski çınar ağacının altındaki mesafeden çok daha azdı artık. "Ben ne yaralar gördüm Serra," dedi, sesi ilk kez bu kadar yalın ve pürüzsüz bir tonda dökülerek. "Sınır boylarında, dağ tepelerinde etime batan kurşunlar canımı yakmadı benim. Benim canımı en çok ne yaktı biliyor musun? İki yıl boyunca senin o hastane koridorlarında, o adamın arkasında bir hayalet gibi yürüdüğünü izlemek. Seni koruyamadığım, o yalanların elinden çekip alamadığım her gün o kurşunlardan daha çok kanattı beni."
Sözleri göğüs kafesime sert bir darbe gibi indi. Gözlerimi kaçırmak istedim çünkü o siyah gözlerdeki sevginin yoğunluğu, şu anki darmadağın zihnim için çok fazlaydı. "Göktuğ," dedim zorlukla. "Ben... Ben iki yıldır bir yalanın içinde yaşıyorum. Kim olduğumu, lise yıllarında o şelalenin kenarında ne gördüğümü bile tam hatırlamıyorum. Kalbim o kadar kırık ve yorgun ki, sana verebilecek bir cevabım yok. Biz seninle..."
"Biliyorum," diyerek sözümü kesti nazikçe. Elini kaldırdı, yanağıma doğru uzattı ama bana dokunmaya kıyamıyormuş gibi parmak uçlarını havada tuttu. "Sana sevgili olalım demiyorum. Seni bir bağın içine hapsetmeyeceğim. Aras seni kendi bencil tıp dünyasının rehinesi yaptı, ben seni serbest bırakmak için geldim. Sen tamamen iyileşene, o çizgili defterin tüm sayfalarını kendi ellerinle temize çekene kadar ben sadece arkandaki o sarsılmaz gölge olacağım. Bana sadece güven, bu bana yeter."
Onun bu amansız dürüstlüğü ve anlayışı, içimdeki o sert savunma mekanizmalarını darmadağın ediyordu. Aras olsaydı şu an çoktan "Senin için en doğrusu bu Serra, benim dediklerimi yapmalısın" diyerek beni kendi kurallarına zorlardı. Oysa karşımda duran bu bordo bereli yüzbaşı, elindeki tüm güce rağmen beni tamamen özgür bırakıyordu.
Ertesi gün, Mert’in sabaha kadar çalışarak kırdığı şifreli dosyaların detayları ortaya çıktığında salonun havası tamamen değişti. Masanın üzerinde Karer Medikal’e ait eski adli raporlar, hastane kayıtları ve lise yıllarımıza ait o karanlık dönemin belgeleri seriliydi.
"Serra şefim, buraya bakman lazım," dedi Mert, ekrandaki bir PDF dosyasını işaret ederek. "Vaniya Şelalesi sadece bir doğal güzellik alanı değilmiş. Karer Medikal’in kurucusu olan Aras’ın babası, o bölgedeki su kaynaklarının yakınında yasa dışı bir klinik laboratuvar kurmuş. Lise yıllarımızda, yani senin o büyük hafıza kaybını yaşadığın o meşum gecede, o laboratuvarda üretilen deneysel bir ilacın atıkları şelalenin suyuna karışmış. Sen ve o dönemki arkadaş grubun... Kerem, Ceylin ve diğerleri... O gece şelale kenarındaymışsınız."
Zihnimde aniden şimşekler çaktı. Gözlerimi kapattığımda burnuma keskin bir kimyasal kokusu ve kulaklarıma uğuldayarak akan bir şelalenin sesi geldi. Vaniya... O gece hava çok soğuktu. Kerem elimi tutmaya çalışıyordu ama ben ondan kaçıyordum. Ceylin ise elindeki telefonla arkamızdan gülerek bir şeyler kaydediyordu. Sonra... Sonra büyük bir patlama ya da bir çığlık sesi.
"Ben oradaydım," diye mırıldandım, ellerimin titremesine engel olamayarak. "Kerem beni zorla götürmüştü. Ceylin de onunla iş birliği içindeydi. O gece şelalenin arkasındaki o eski depoda bir şeyler gördüm. Adamlar... Beyaz önlüklü adamlar variller taşıyordu."
Göktuğ masanın arkasından fırlayıp yanımda bitti. O güçlü elleriyle omuzlarımı kavradı, beni sakinleştirmek istercesine derin nefesler aldı. "Tamam, sakin ol Serra. Kendini zorlama," dedi endişeyle. "Mert, devam et. O gece ne olmuş?"
"Komutanım, Serra o varilleri ve o yasa dışı deneyleri gördüğü an Kerem ve Ceylin durumu fark ediyor," dedi Mert, ses tonunu ciddileştirerek. "Karer Medikal’in tıp imparatorluğunu korumak için Aras’ın babası devreye giriyor. Serra’yı susturmanın en iyi yolunun onu ortadan kaldırmak değil, hafızasını silmek olduğuna karar veriyorlar. O gece Serra’ya yüksek dozda deneysel bir nörotoksin enjekte ediliyor. Adli tıp arşivindeki o sahte raporu düzenleyen de bizzat Aras’ın babası! Serra ertesi sabah uyandığında lise yıllarına dair hiçbir şeyi, o geceyi ve en önemlisi... Sizi hatırlamıyor."
"Peki Aras?" diye sordum, sesimdeki buz gibi ton salonu kaplarken. "Aras bu işin neresindeydi?"
"Aras o dönem üniversitedeydi, dahi cerrah olarak yeni yeni parlıyordu," dedi Mert. "Babasının bu pisliğini sonradan öğreniyor. Seni hastaneye getirdiklerinde babasının o yasa dışı klinik deney belgelerini senin lise arşivinde sakladığını fark ediyor. Eğer sen hafızanı kazanırsan, o belgelerin yerini hatırlar ve Karer ailesini bitirirdin. Aras seni korumak için değil, o belgelerin yerini sadece kendisi bilmek ve babasının mirasını kontrol etmek için seni iki yıl boyunca o başhekimlik sekreterliğinde tuttu. Sana her gün verdiği o vitamin takviyeleri aslında hafızanın geri gelmesini engelleyen hafif dozlu bastırıcılardı."
Sözler bittiğinde odadaki sessizlik adeta bir çığlık gibi büyüdü. İki yıl boyunca hayatımı adadığım, her emrini yerine getirdiğim, beni o hastanenin soğuk duvarları arasında koruduğunu sandığım dahi cerrah, aslında hayatımı çalan o düzeneğin başgardiyanıydı. İçimde ona karşı zerre kadar kalan o minnet kırıntısı da şu an tamamen buharlaşmıştı. Aras benim için artık nefret edilmeye bile değmeyecek kadar büyük bir zavallıydı.
Kafamı kaldırıp Göktuğ’a baktım. Gözlerindeki o saf öfke, o sınır boylarında hainlere karşı gösterdiği askeri hiddetle aynıydı. Ama bana bakarken o öfke anında siliniyor, yerini derin bir şefkate bırakıyordu. "İşte bu yüzden," dedi Göktuğ, dişlerinin arasından konuşarak. "Bu yüzden o sınır dağlarında her tetik çektiğimde seni düşündüm. Senin hayatını çalan o adamlardan intikam almak için yaşadım. Şimdi her şey ortada Serra. Kerem ve Ceylin jandarma sorgusunda her şeyi itiraf edecek. Karer Medikal’in kapısına bu sabah mühür vuruluyor."
"Peki ya ben?" dedim yavaşça. "Şimdi ne yapacağım? Benim iki yılım, lise yıllarım, hayallerim... Hepsi o şelalenin sularında yok olup gitti."
Göktuğ önümde diz çöktü. O yaralı omzuna aldırmadan iki elimi de kendi avuçlarının içine aldı. "Hiçbir şey yok olmadı Serra," dedi, sesi insanın kalbine dokunan o muazzam akışkanlıkla dökülerek. "Sen o çizgili defteri yeniden açacaksın. O medikal sekreterlik masasını arkanda bıraktın. Kendi kitaplarını yazacaksın, o hayal ettiğin küçük kafeyi açacaksın. Ben senin sevgili unvanına sahip olmak için burada değilim, ben senin hayatını sana geri vermek için buradayım. İster bir gün, ister bir ömür sürsün; sen hazır olana kadar ben buradayım."
Bursa Adliyesi’nin devasa beton koridorlarında adımlarımız yankılanırken, üzerimdeki o eski adli sekreterlik kıyafetleri yerine Mert’in benim için aldığı sade ama güçlü duran siyah takımı taşımayalı uzun zaman olmuştu. Göktuğ hemen sağımda, sivil kıyafetler içinde olsa da o heybetli bordo bereli duruşuyla yürüyordu. Çevremizdeki siber suçlar uzmanları ve jandarma personeli bize eşlik ediyordu.
Bugün, hayatımı çalan o insanların adalet karşısına çıkarılacağı ilk gündü. Sorgu odalarının bulunduğu koridora geldiğimizde, karşıdaki çelik kapı açıldı ve iki jandarma personeli arasında kelepçeli olarak Kerem getirildi. Lise yıllarında o zenginliğiyle, o arkasına aldığı güçle herkese tepeden bakan Kerem’in üzerindeki o pahalı kıyafetler kırış kırış olmuş, gözlerindeki o küstah parıltı yerini derin bir korkuya bırakmıştı.
Beni gördüğünde adımları yavaşladı. "Serra..." diye kekeledi, sesi çaresizlikle titreyerek. "Yemin ederim benim bir suçum yoktu. Babamlar zorladı, o gece şelalede o kimyasalları göreceğini tahmin edemedik. Ben seni gerçekten..."
"Sus Kerem," dedim, sesim adliyenin o soğuk mermer duvarlarında bir neşter gibi çınlayarak. "Beni gerçekten sevseydin, o gece o iğne benim etime batarken arkamı dönüp kaçmazdın. Ceylin ile birlikte o videoyu okula yayarken, benim hayatımı bir çöplüğe çevirirken zerre kadar acımadınız. Şimdi o lise bahçesindeki o korumasız kızın arkasında kim var iyi bak."
Gözlerimle hemen yanımda bir dağ gibi duran Göktuğ’u işaret ettim. Göktuğ, Kerem’e doğru tek bir adım attı. O siyah gözlerindeki ölümcül askeri bakış, Kerem’in korkudan yutkunmasına ve kafasını öne eğmesine yetti. "O lise bahçesinde tek başınayken onun üzerine yürümek kolaydı doktorun parasıyla," dedi Göktuğ, sesi koridordaki tüm polislerin bile ürpermesine neden olacak kadar soğuk ve derindi. "Şimdi o adli tıp raporlarının, o çaldığınız hayatın hesabını bu devletin hakimine tek tek vereceksiniz. Yürüyün!"
Kerem sorgu odasına doğru götürülürken arkasından bakmadım bile. Az sonra koridorun diğer ucunda, avukatıyla birlikte oturan Aras’ı gördüm. Hakkında henüz kesin bir tutuklama kararı yoktu ama şüpheli sıfatıyla ifadesi alınacaktı. O dahi cerrah unvanı, o aile mirası tıp imparatorluğu bu sabah itibariyle resmen çökmüştü.
Aras ayağa kalktı, bana doğru birkaç adım attı ama Göktuğ anında aramıza girerek çelikten bir duvar gibi durdu önünde. Aras, Göktuğ’un üzerinden bana bakmaya çalışarak, "Serra, sadece iki dakika konuşalım," dedi, o her zamanki cool, mesafeli ses tonunu yakalamaya çalışarak ama başaramayarak. "Sana verdiğim o ilaçlar... Evet, hafızanı bastırıyordu ama seni o klinikteki diğer tehlikelerden uzak tutuyordu. Babamın ne kadar ileri gidebileceğini bilmiyordun."
Göktuğ’un arkasından yavaşça çıktım. Aras’ın o mavi gözlerine, o lüks dünyasına son kez baktım. "Sana karşı ne bir öfkem var ne de bir nefretim Aras," dedim, sesimdeki o tam vazgeçmişlik hissi adliyenin koridorunda buz gibi dalgalandı. "Çünkü nefret bile bir değerdir. Sen benim gözümde artık sadece geçmişin kirli bir odasında kalmış, hükümsüz bir yabatısın. Benim o başhekimlik odasında harcadığım iki yılımın, her sabah yüzüne bakıp minnet duyduğum o sahte anların hesabı bu adliyede kapanacak. Senin o kibirli dünyanda benim tek bir satırlık yerim kalmadı, şimdi kendi enkazının altında ne kadar kalabiliyorsan kal."
Aras’ın o aşılmaz gururu, bu sözlerimle birlikte adliyenin soğuk zeminine serildi. Avukatı kolundan tutup onu savcılık odasına doğru çekerken, o dahi cerrahın adımlarının ilk kez bu kadar yaşlı ve kırık olduğunu gördüm. Ondan tamamen vazgeçmiş olmak, kalbimdeki o son sızıyı da silip süpürmüştü.
Haftalar sonra, Bursa’nın o eski, tarihi semtlerinden birindeki küçük, iki katlı ahşap dükkanın önünde duruyordum. Mudanya sahilinin o olaylı gecesinden sonra adalet yerini bulmuş, Karer Medikal’in tüm yasa dışı faaliyetleri deşifre edilmiş ve sorumlular hak ettikleri cezaları almıştı. Benim lise yıllarımdaki adli arşiv kayıtlarım temizlenmiş, hafızamın o kayıp parçaları Vaniya Şelalesi'nin sularından çıkarılıp zihnime geri iade edilmişti.
Dükkanın kapısındaki ahşap tabelaya baktım: Vaniya Kafe.
Burası benim lise yıllarımdan beri hayalini kurduğum, içinde kendi yazdığım aşk ve gizem romanlarının sergileneceği, insanların kahvelerini yudumlarken huzur bulacağı o multi-faceted kariyerimin ilk somut adımıydı. Üst katı tamamen kendime ait bir yazı atölyesi olarak tasarlamıştım. Masamın üzerinde, günlerdir üzerinde çalıştığım ve tüm bu yaşadıklarımı anlattığım o büyük projem, "Vaniya" isimli romanımın çizgili defteri duruyordu.
Kapıdaki çıngırak hafif bir sesle çaldığında arkamı döndüm. Göktuğ, üzerinde sivil siyah bir ceketle içeri girdi. Omzundaki askeri sargı tamamen çıkmıştı, sınır boylarına dönmeden önceki son iznini benim yanımda geçiriyordu. O siyah gözlerindeki o derin, o sessiz ve sadık sevda, dükkanın içindeki taze kahve kokusuna karışırken içimi tarif edilemez bir sıcaklıkla kapladı.
Biz sevgili değildik; aramızda hala o resmiyet kazanmış, insanların kalıplara soktuğu o ilişki isimleri yoktu. Ben hala kalbimi bir aşka tamamen teslim edecek kadar aceleci davranmıyordum, zihnimin o iki yıllık yorgunluğunu bu dükkanın duvarları arasında şifalıyordum. Ama Göktuğ’un varlığı, her sabah bu kapıdan içeri girerken bana sunduğu o mutlak güven, dünyadaki tüm sevgililik unvanlarından çok daha büyüktü.
Elinde küçük bir paket vardı. Masamın üzerine bıraktı. "Bu ne?" diye sordum, dudaklarımın kenarında lise yıllarımdan beri ilk kez bu kadar içten beliren bir tebessümle.
"Aç bak," dedi, sesi o askeri komutan sertliğinden tamamen uzak, insanın kalbine dokunan o akışkan yumuşaklıkla.
Paketi açtığımda içinden el yapımı, ahşap bir kahve değirmeni ve özel olarak kavrulmuş filtre kahve çekirdekleri çıktı. Paketin üzerinde küçük bir not yazılıydı: "O çınar ağacının altındaki o çocuğun sözüydü. Bu kahve, sadece senin adaletinle ve senin istediğin zamanda demlenecek."
Gözlerim doldu ama bu kez akan yaşlar acıdan ya da ihanetten değil, ruhuma dokunan o saf dürüstlüktendi. Kafamı kaldırıp onun o simsiyah gözlerine baktım. "Göktuğ," dedim yavaşça, parmaklarımı onun o güçlü avcuna doğru kaydırarak. "Ben hala o çizgili defterin sayfalarını doldurmaya çalışıyorum. Kalbim hala biraz yorgun."
Göktuğ elimi tuttu, o barut kokan dürüst parmaklarını parmaklarımla kenetledi ama beni hiçbir şeye zorlamadı. "Benim acelem yok Serra," diye fısıldadı, gözlerimin içine bakarak. "Sınır dağlarında iki yıl seni bekledim ben. Bu dükkanda, bu kahvenin kokusunda bir ömür boyu beklemeye hazırım. Sen sadece yazmaya devam et, ben senin arkandaki o sarsılmaz gölge olmaya her zaman razıyım."
Biz, o küçük dükkanın pencerelerinden içeri giren Bursa’nın o güzel bahar güneşi altında yan yana dururken, arkamızda batan o büyük ihanetin enkazı tamamen silinip gitmişti. Sevgili olmamıştık belki, hayat bize o resmi unvanı henüz vermemişti ama kalplerimiz Mudanya’nın o hırçın dalgalarından kurtulup bu küçük çınar ağacının gölgesinde birbirine o kadar amansız, o kadar dürüst bir güvenle bağlanmıştı ki... Kendi çizgili defterimin son sayfasını, kendi adaletimle ve bu adamın sarsılmaz sevdasıyla yazmaya hazırdım artık. Bizim hikayemiz asıl şimdi, bu taze kahve kokusunun arasında yeniden başlıyordu.
Mudanya’nın o lanetli sığınağından çıkıp Bursa’nın göbeğinde adaletimizi ilan edeli tam bir ay olmuştu. Kerem ve Ceylin adliyenin soğuk odalarında birbirlerini suçlayıp saç saça baş başa kavga ederken, Aras da babasının çöken tıp imparatorluğunun enkazını toplamak için icra memurlarıyla adeta " cool cerrah" duruşuyla pazarlık yapıyordu. Bense lise yıllarımdan beri hayalini kurduğum o küçük ahşap kafeyi, Vaniya Kafe’yi resmen açmıştım.
Her şey harika olabilirdi. Eğer dükkanın lojistik, güvenlik ve halkla ilişkiler departmanını tamamen kendi rızasıyla üstlenen bir Bordo Bereli Yüzbaşı ve onun çılgın siber uzmanı olmasaydı...
Sabahın altısında dükkanın kapısı öyle bir tekmeyle açıldı ki, üst kattaki yazı atölyemde elimdeki filtre kahve fincanıyla havaya sıçradım.
"Düşman unsurlar sağ kanattan sızıyor! Mert, barikatı kur!" diye bir kükreme yükseldi aşağıdan.
Merdivenlerden parmak uçlarımda inip baktığımda gözlerime inanamadım. Göktuğ, üzerinde "Vaniya Kafe" yazan pembe bir aşçı önlüğüyle, dükkanın ortasındaki un çuvallarını üst üste yığıp kendine mevzi kurmuştu. Elindeki paslanmaz çelik süt potunu sanki bir el bombasıymış gibi tutuyor, dükkanın camından dışarıya bakıyordu.
"Komutanım! Sol nizamiyeden, yani fırının oradan iki simitçi kamyoneti yaklaşıyor, mühimmatları taze sosisli olabilir!" diye bağırdı Mert. Salonun köşesindeki masaya dört tane devasa monitor kurmuş, kafasına yine o turuncu sargıyı takmış, çılgın gibi klavyeye vuruyordu. "Ayrıca yan komşu tonton teyze Fatma abla siber ağımıza sızmaya çalışıyor, kafenin Wi-Fi şifresini istiyor! 'Gözleme yapıp getireceğim' diyerek sosyal mühendislik uyguluyor resmen, ne yapayım?!"
"Şifreyi verme Mert! Güvenlik protokolü Delta! Fatma Hanım’ın gözlemeleri rüşvettir, bordo bereli iradesini sarsamaz!" diye gürledi Göktuğ. Tam o sırada beni merdivenlerde gördü. O simsiyah, sert ve amansız askeri bakışları aniden yumuşadı ama önlüğündeki pembe fırfırlar karizmasını fena dağıtıyordu. "Serra... Günaydın. Çevre emniyeti alındı. Bugün kafenin açılışının birinci ayı olduğu için sızma girişimlerine karşı teyakkuzdayız."
"Göktuğ..." dedim, derin bir nefes alıp alnımı ovalayarak. "Siz ne yapıyorsunuz Allah aşkına? Altı üstü un çuvalları geldi, onları mutfağa taşıyacaktınız. Ne ara burayı askeri karargaha çevirdiniz? Hem o önlük ne?"
Göktuğ göğsündeki pembe fırfırlara bakıp dik duruşunu bozmadı. "Mutfak operasyonlarında kıyafet disiplini önemlidir. Mert’in siber istihbaratına göre, bugün Karer Medikal’in eski mümessillerinden biri buralarda görülmüş. Seni korumak benim görevim."
"Yenge! Yani Serra şefim, valla komutanım haklı!" diye araya girdi Mert, ekranı bana doğru çevirerek. "Bak, adam haritadaki koordinatlara göre tam olarak bizim dükkanın karşısındaki çöp kutusunun yanına bir paket bıraktı! Bomba imha uzmanı çağırmalı mıyız?"
Uzanıp Mert’in ekranına baktım. Kameradaki adam kafenin karşısındaki kedilere kuru mama bırakıp arkasını dönen mahallenin kasabı Nuri Efendi’ydi.
"O kedi maması Mert," dedim düz bir sesle. "Ve biz hala sevgili değiliz, lütfen bana 'yenge' demeyi bırak artık."
"Aman şefim, resmiyette sevgili olmayabilirsiniz ama komutanım dün gece dükkanın tentesini düzeltirken yan mahallenin çocukları sana selam verdi diye çocuklara komando eğitimi yaptıracaktı resmen! 'Çınar ağacının altındaki o kahveyi sadece ben demlerim!' diye herifin biri kafeye espresso makinesi satmaya geldiğinde adamı sığınağın koordinatlarıyla tehdit etti!"
Göktuğ hafifçe öksürerek Mert’e dik bir bakış attı. Mert anında klavyesinin arkasına gizlenip, "Tamam sustum, siber savunmaya dönüyorum," diye mırıldandı.
Saat öğlen on ikiye geldiğinde kafenin ilk müşterileri gelmeye başlamıştı. Ben kasanın arkasında siparişleri alırken, Göktuğ’u barın arkasına, kahve makinesinin başına geçirmiştim. Çünkü elindeki o devasa güçle başka bir yere dokunursa dükkanı yıkmasından korkuyordum. Ancak askeri disiplini burada da devreye girmişti.
Üniversiteden bir grup genç içeri girdi. İçlerinden biri bara yaklaşıp, "Selam, bana bir tane yağsız, laktozsuz, karamelli, buzlu Macchiato yollasana abisi," dedi neşeyle.
Göktuğ yavaşça bardağa kahve doldurmayı bıraktı. O çocukluk yıllarının dürüst filtre kahve kültüründen gelen bordo bereli ruhu, bu sipariş karşısında adeta dumura uğramıştı. Çocuğun gözlerinin içine bakarak, "Evlat," dedi, sesi o kadar derinden ve soğuk çıktı ki dükkandaki müzik sesi sustu sanki. "Yağsız, laktozsuz ve karamelli bir sıvı takviyesi askeri lojistiğe aykırıdır. Sana o çınar ağacının altındaki o dürüst filtre kahveden veriyorum. İçindeki kafein oranı seni otuz altı saat uyanık tutar, sınır boylarında hayat kurtarır."
"Abi ne sınırı, ben vizeye çalışacağım altı üstü..." diye kekeledi çocuk, Göktuğ’un pazılarındaki o askeri damarları görünce korkudan yutkunarak. "Tamam, düz kahve olsun abi, abi diyorum bak, vurma lütfen."
"Güzel," dedi Göktuğ, bardağı masaya adeta bir mühimmat bırakır gibi tok bir sesle koyarak. "Afiyet olsun. Mert, masanın adisyonunu jandarma sunucusuna faturalandır!"
"Halledildi komutanım! Masaya siber fatura kesildi, vergisi ödendi!" diye bağırdı Mert arka masadan.
Ben kasada gülmemek için dudaklarımı ısırırken, kafenin kapısı bir kez daha çalındı. İçeri giren kişi, Aras’ın eski hastanesinden tanıdığım, o şık giyimli başhekim yardımcısıydı. Elinde bir buket çiçekle doğrudan kasaya, bana doğru yürümeye başladı. "Serra, geçmiş olsun dileklerimi iletmek için geldim. Aras’ın yaptıklarına hepimiz çok üzüldük, hastanede yerin hala hazır..." dedi.
Daha çiçeği bana uzatamadan, Göktuğ barın arkasından tek bir hamlede atlayıp adamla aramıza adeta bir "yakın koruma" kalkanı gibi girdi. Adamın elindeki buketi parmaklarının ucuyla kavrayıp havada durdurdu.
"Doktor," dedi Göktuğ, sesi barut kokan bir koridor gibi tehlikeli bir tonda tınlayarak. "Bu dükkanın sınır ihlali cezası ağırdır. Serra o beyaz koridorlardaki sekreterlik mesaisini Mudanya sahiline gömdü. Eğer o elindeki bitki örtüsünü üç saniye içinde bu nizamiyeden dışarı çıkarmazsan, seni tıp literatürüne yeni bir kırık vakası olarak eklerim."
Adam korkudan çiçeği Göktuğ’un eline bırakıp arkasına bile bakmadan kafeden kaçtı. Dükkandaki müşteriler hayretle bizi izlerken, Göktuğ elindeki çiçek buketini Mert’e doğru fırlattı. "Mert, bunu imha et! İçinde Ceylin’in dinleme cihazı olabilir!"
"Hemen komutanım! Çiçekleri vazoya koyup siber inceleme başlatıyorum, valla çok güzel kokuyorlarmış!" diye neşeyle bağırdı Mert.
Akşam saat dokuzda dükkanın kapısına "KAPALI" tabelasını asıp sandalyeleri masaların üzerine koymaya başladığımda nihayet kafedeki o askeri hareketlilik durulmuştu. Mert, sabaha kadar kahve içmekten helak olduğu için arka taraftaki koltukta laptopu göğsünde uyuyakalmıştı. Horultusu küçük kafenin ahşap duvarlarında yankılanıyordu.
Göktuğ, üzerindeki o pembe fırfırlı önlüğü nihayet çıkarmış, barın arkasında kendi elleriyle hazırladığı o özel filtre kahve sürahisini ve iki fincanı alıp cam kenarındaki masaya yerleştirmişti. Yanına gidip karşısına oturdum. Dışarıda Bursa’nın o serin bahar rüzgarı esiyor, sokak lambalarının ışığı masamıza huzurlu bir sarılık bırakıyordu.
Kahve fincanını elime aldığımda burnuma gelen o taze, o dürüst koku içimdeki tüm o yorgunluğu bir anda sildi. Aras’ın o şık laboratuvar odalarında, o kimyasal kokan hastane havasında geçirdiğim iki yılın ardından, bu kahvenin kokusu bana gerçekten evde olduğumu hissettiriyordu.
Göktuğ sessizce beni izliyordu. Siyah gözlerinde o lise yıllarının sarsılmaz sevdası, o çınar ağacının altındaki o ürkek çocuğun bakışları hala capcanlıydı. "Nasıl?" diye sordu yavaşça, sesi gün boyu attığı o komutan kükremelerinden tamamen sıyrılıp insanın kalbine dokunan o akışkan yumuşaklığa bürünerek. "Kahve istediğin gibi olmuş mu?"
"Çok güzel olmuş yüzbaşı," dedim, kahvemden bir yudum alıp gözlerimin içine bakarak gülümsedikten sonra. "Ama dükkanın müşteri potansiyelini askeri tehditle kaçırmak üzeresin, farkındasın değil mi? Adam altı üstü karamelli Macchiato istemişti."
Göktuğ hafifçe gülümsedi, o her zaman katı ve ciddi olan çehresi bu gülümsemeyle tamamen darmadağın oldu. "Ben sadece o çınar ağacının altındaki o dürüstlüğü korumaya çalışıyorum Serra," dedi, elini masanın üzerine uzatarak. Parmak uçları parmaklarıma çok yakın duruyordu ama beni zorlamamak için o mesafeyi koruyordu. "Seni o doktorun sahte dünyasından, o klinik yalanlardan uzak görmek benim bu hayattaki tek zaferim. Biz seninle sevgili değiliz, biliyorum. Zihnin hala o Vaniya Şelalesi’nin sularındaki raporlarla meşgul. Ama bil ki, bu dükkanın kapısında nöbet tutan o çocuk, sen ne zaman istersen o zaman elini tutmaya hazır."
Onun bu amansız, bu hem komik hem de insanın kalbini eriten dürüstlüğü karşısında içimdeki o son savunma duvarlarının da un ufak olduğunu hissettim. Elimi yavaşça masanın üzerinde kaydırdım ve parmaklarımı onun o barut kokan, güçlü avcuna sımsıkı kenetledim. Sevgili olmamıştık belki, hayat bize o resmi unvanı henüz vermemişti ama kalbimiz Mudanya’nın o hırçın dalgalarından kurtulup bu küçük kafenin huzurunda birbirine o kadar net bağlanmıştı ki...
"Yenge! Komutanım! Vallahi uyanmadım ama siber ağımıza yeni bir veri düştü, Aras cezaevinden avukatıyla mesaj göndermiş, 'Serra’ya söyleyin kahve makinesinin basınç ayarını bozmasın' diyor!" diye koltuktan fırladı Mert.
Göktuğ elimi bırakmadan arkaya doğru bağırdı: "Mert! Sesini kes ve uyumaya devam et, yoksa yarın sabah seni kafenin nizamiyesinde şınav pozisyonuna alırım!"
Bursa’nın o güzel gecesinde, Vaniya Kafe’nin ışıkları altında, arkamızda batan o büyük ihanetin küllerini tamamen temizlemiştik. Biz sevgili değildik belki ama bu çizgili defterin en eğlenceli, en olaylı ve kalbimize dokunan romantik sayfalarını bu adamla birlikte yazmaya fazlasıyla hazırdım.
Mert’in arka taraftaki koltuktan attığı "Aras’ın cezaevinden gelen kahve makinesi mesajı" bombası, kafenin içinde adeta bir el bombası gibi patlamış ama Göktuğ’un o tek bir askeri kükremesiyle Mert yeniden koltuğun derinliklerine, laptopuna sarılarak gömülmüştü. Fakat sabahın ilk ışıkları Bursa’nın o tarihi ahşap dükkanlarının çatılarına vururken, bizim nizamiyede mesai hiç bitmiyordu.
Ben üst kattaki yazı atölyemde, lise yıllarımdan beri içimde ukde kalan ve yaşadığım tüm bu amansız, bu akışkan komplo silsilesini anlattığım "Vaniya" projemin üzerinde çalışıyordum. Defterimin sayfaları doldukça, o adli tıp arşivlerinin üzerime bıraktığı o medikal yihnet tamamen dağılıyordu. Ancak günümüz dünyasında sadece yazmak yetmiyordu; multi-faceted kariyer planımın bir diğer parçası da bu kitabı ve Vaniya Kafe’yi sosyal medyada parlatmaktı.
Aşağıdan gelen garip metalik seslerle irkilip merdivenlerden indim. Mert, kafenin ortasına devasa bir tripod kurmuş, elindeki profesyonel kamerayla Göktuğ’u açısını ayarlamaya çalışıyordu. Göktuğ ise üzerinde yine o pembe fırfırlı önlüğü, elinde ise bu kez devasa bir paslanmaz çelik satırla un çuvallarının önünde hazır ol vaziyetinde bekliyordu.
"Yenge! Tam zamanında geldin valla!" diye bağırdı Mert beni görünce. "Komutanıma Instagram Reels videosu çekiyoruz. Hani şu popüler yemek videoları var ya, hırçın bakışlarla eti tahtaya vuruyorlar. Bizimki de un çuvalına satır saplayacak. Takipçi sayımız iki günde on bine katlanmazsa ben bu siber istihbarat mesleğini bırakırım!"
"Mert, o elindeki satırla Instagram topluluk kurallarından direkt ihlal yeriz, dükkanın hesabını kapatırlar," dedim, tezgahın arkasına geçip önlüğümü bağlarken. "Hem Göktuğ’un o askeri bakışlarıyla un çuvalı yumruklaması insanları kafeye çekmez, aksine jandarma baskını var sanıp kaçırır."
Göktuğ satırı yavaşça masaya bıraktı ama dik duruşundan milim taviz vermedi. "Serra, sosyal medya operasyonlarında caydırıcı güç önemlidir. Takipçilerimize bu kafenin arkasında sarsılmaz bir bordo bereli disiplini olduğunu göstermeliyiz. Lise bahçesindeki o Kerem ve Ceylin’in kurduğu o sahte linç gruplarını hatırlıyorsun ya? Dijital dünyada savunmasız kalmaman için Mert’in bu Reels algoritması taarruzunu destekliyorum."
"Komutanım haklı şefim!" dedi Mert kameranın vizöründen bakarak. "Bak şimdi, başlığı şöyle yazıyorum: 'Karamelli Macchiato isteyen unsurlara karşı şafak vakti filtre kahve operasyonu!' Altına da Vaniya Şelalesi'nin o şifreli adli tıp koordinatlarını koyduk mu, algoritma bizi doğrudan keşfete fırlatır!"
"Mert," dedim derin bir nefes alarak. "O koordinatları jandarma gizli tutuyor, devlet sırrını Reels videosuna lokasyon diye ekleyemezsin. Lütfen o kamerayı indir ve gidip Fatma ablanın Wi-Fi şifresi karşılığında getirdiği o rüşvet gözlemelerini mutfaktan getir."
Göktuğ, "Emir demiri keser Mert, gözlemeleri intikal ettir," deyince Mert boynunu büküp mutfağa doğru koşturdu.
Öğlene doğru kafenin içi yine hıncahınç dolmuştu. Ben kasanın arkasında siparişleri düzenlerken, Göktuğ barın arkasında adeta bir adli tıp uzmanı titizliğiyle filtre kahve çekirdeklerini tartıyordu. Ancak Aras’ın avukatı aracılığıyla gönderdiği o "kahve makinesinin basınç ayarı" mesajı, bizim yüzbaşının kafasına fena takılmıştı.
Müşterilerden biri, "Pardon, benim espressom biraz soğuk geldi de," diyerek bardağı tezgaha bıraktı.
Göktuğ bardağa öyle bir baktı ki, adam sanki gizli bir askeri belgeyi düşmana sızdırmış gibi suçlulukla geri çekildi. Göktuğ yavaşça makinenin yanına yürüdü, kollarını sıvayıp makinenin altındaki basınç göstergesini incelemeye başladı. "Bu mekanizmada bir anormallik var," diye mırıldandı, sesi tüm kafede yankılanarak. "Mert! Derhal buraya gel!"
Mert elinde yarım kalmış gözlemeyle bilgisayarın başından fırlayıp barın arkasına sızdı. "Buyur komutanım, siber bir sabotaj mı var?"
"Makinenin basınç valfi normal değerlerin üzerinde seyrediyor. Aras o hücreden bu sisteme uzaktan bir virüs mü entegre etti? Yoksa Ceylin’in limanda yakalanmadan önce kafenin tesisatına bıraktığı bir patlayıcı düzenek mi bu?"
"Komutanım, dur bakayım..." Mert laptopunu hemen espresso makinesinin yanındaki süt köpürtücüye kabloyla bağlamaya çalıştı. "Valla makinenin Bluetooth bağlantısı açık kalmış! Aras hocanın cezaevindeki o şifreli tableti hala bu ağa sinyal gönderiyor olabilir! Karer Medikal’in tıp yazılımları bu makinenin anakartına sızmış!"
Kafedeki tüm müşteriler kahvelerini bırakmış, sanki bir canlı bomba imha operasyonu izliyormuş gibi pür dikkat barın arkasını izliyordu. Espressosunun soğuk olduğunu söyleyen çocuk ise çoktan çantasını alıp dükkandan kaçmıştı.
"Çocuklar," dedim araya girerek, ikisinin de ortasında durup kabloları elime alarak. "Aras cezaevinde ve makinenin Bluetooth’u sadece benim telefonuma bağlı, sabah müzik açmak için bağlamıştım. Basınç ayarı da bozuk değil, Göktuğ kahve çekirdeklerini askeri mühimmat gibi çok fazla sıkıştırdığı için su geçemiyor altından. Lütfen o laptopu makineden çekin, müşteriler jandarma timi çağıracak şimdi."
Göktuğ hafifçe öksürdü, o sarsılmaz ve tavizsiz çehresinde ilk kez hafif bir mahcubiyet belirdi. "Lojistik bir hata olmuş. Çekirdeklerin mukavemetini fazla hesaplamışım," dedi ve hemen ardından Mert’e döndü. "Mert, dükkandaki tüm unsurlara bu gecikmeden dolayı müessese ikramı olarak o dürüst filtre kahvelerden dağıt. Zarar benim maaştan düşülecek."
"Emredersiniz komutanım! Bedava kahve taarruzu başlıyor!" diye bağırdı Mert neşeyle.
Akşamın karanlığı Bursa’nın o dar ve tarih kokan sokaklarına çöktüğünde, Vaniya Kafe’nin ahşap pencerelerinden dışarıya sızan o sıcak sarı ışık, sokağın tüm o dondurucu havasını kırıyordu. Sandalyeleri masaların üzerine kaldırmış, Mert’i de arka taraftaki koltukta o bitmek bilmeyen kod analizlerinin ortasında uykuya uğurlamıştım. Kafede sadece ben ve Göktuğ kalmıştık.
Göktuğ, barın arkasında kendi elleriyle, bu kez basınç ayarını bozmadan demlediği o iki fincan filtre kahveyi alıp cam kenarındaki masamıza getirdi. Karşıma oturduğunda, üzerindeki o sivil kıyafetlerin altındaki o heybetli bordo bereli duruşu, lise yıllarında o çınar ağacının arkasından beni izleyen o mahcup çocuğun ruhuyla o kadar güzel harmanlanmıştı ki...
Biz sevgili değildik. Aramızda hala o insanların aceleyle koyduğu, o resmi ilişki etiketleri yoktu. Ben iki yıl boyunca Karer ailesinin, o dahi cerrah Aras’ın ve lise yıllarımda hayatımı darmadağın eden o Kerem ve Ceylin ikilisinin yalanlarıyla büyüye büyüye kalbimi bir zırhla kaplamıştım. Hafızamın o kayıp satırları Vaniya Şelalesi'nin kenarında yeni yeni canlanırken, kendimi hemen bir sevgililik ilişkisinin kollarına bırakamazdım. Ama Göktuğ’un bu amansız, bu her an dükkanı askeri karargaha çeviren ama bir o kadar da insanın kalbine dokunan saf dürüstlüğü, o zırhın çatlaklarından içeri sızmayı başarıyordu.
Kahve fincanını elime aldım, o taze kokuyu içime çekerken gözlerimi onun o simsiyah, o derin gözlerine diktim. "Göktuğ," dedim yavaşça, sesimdeki o eski ürkek sekreter kızın gölgesinden tamamen sıyrılmış, kendi ayakları üzerinde duran adli sekreter netliğiyle. "Bugün o hastane müdürünün çiçeğini adama fırlatırken, ya da o karamelli kahve isteyen çocuğa sınır boyu hikayeleri anlatırken gerçekten çok komiktin. Ama içten içe beni ne kadar korumaya çalıştığını, o geçmişin kirli gölgelerinin bir daha yanıma bile yaklaşamaması için burada siper olduğunu görüyorum."
Göktuğ yavaşça gülümsedi. O her zaman katı, o tavizsiz askeri çehresi bu gülümsemeyle o kadar yumuşadı ki, o an kalbimin göğüs kafesimi delmek istercesine attığını duydum. Elini masanın üzerine uzattı, parmak uçları parmaklarıma dokunacak kadar yakındı ama beni asla zorlamıyor, o sınırı geçmiyordu.
"Ben o lise bahçesindeki o çınar ağacının altında sana bir söz verdim Serra," dedi, sesi insanın ruhuna dokunan o muazzam akışkanlıkla dökülerek. "Sen o beyaz koridorlarda, o adamın yalanları arasında bir hayalet gibi yürürken ben dağ tepelerinde senin adaletini arıyordum. Şimdi o adalet yerini buldu. Senin bana hemen 'sevgilim' demene, kalbinin kapılarını sonuna kadar açmana gerek yok. Sen o çizgili defterine o güzel romanlarını yazmaya devam et, bu kafeyi o hayal ettiğin gibi multi-faceted bir başarıya ulaştır. Ben senin hazır olacağın o güne kadar, o çınar ağacının altındaki o filtre kahvenin sıcaklığıyla burada, senin arkandaki o sarsılmaz gölge olarak kalmaya razıyım."
Gözlerimden süzülen bir damla yaş, kahve fincanından yükselen buhara karışıp yok olurken elimi masanın üzerinde kaydırdım ve parmaklarımı onun o güçlü, o barut kokan avcuna sımsıkı kenetledim. Bu bir sevgililik ilanı değildi belki ama hayatımızın, adaletimizin ve kalbimize dokunan o amansız, o olaylı aşkın en gerçek, en dürüst sayfasıydı. Biz o küçük dükkanın içinde, Bursa’nın o güzel bahar gecesinde birbirimize sadece güvenerek, o eski defterin tüm kirli sayfalarını kendi ellerimizle yakıp yepyeni bir şafağa doğru yan yana yürüyorduk.
Mert’in koltuktan fırlayıp Aras’ın cezaevinden gönderdiği "kahve makinesi basınç ayarı" mesajını okumasının üzerinden tam birkaç gün geçmişti. Kafedeki askeri disiplin, Göktuğ’un "Potansiyel düşman unsurların tatlı krizinden sızma ihtimali var" teorisiyle yepyeni bir boyuta taşınmıştı. Multi-faceted kariyer planımın en önemli adımlarından biri olan Vaniya Kafe’nin menüsünü genişletmeye karar vermiştim; bugün mutfakta tiramisu ve çilekli pasta yapılacaktı.
Ancak mutfağa girdiğimde unuttuğum bir şey vardı: Göktuğ ve Mert’e mutfakta görev vermek, bir pastaneyi cephane imalathanesine çevirmekle eşdeğerdi.
"Mert! Krema torbalarındaki basınç stabil mi?" diye kükredi Göktuğ. Üzerinde yine o pembe fırfırlı önlüğü vardı, kafasına da mutfak bonesini adeta askeri bir komando beresi gibi yan yatırmıştı. Elindeki mikseri sanki bir makineli tüfekmiş gibi sıkı sıkıya tutuyordu.
"Komutanım, krema torbasında sızma var! Sağ kanattan kakao tozu taarruzu başladı, siber süzgeçler yetersiz kalıyor!" diye bağırdı Mert. Yüzü tamamen pudra şekerine belenmişti, kafasındaki o turuncu sargının üzerine un döküldüğü için artık pastane şefine benziyordu. Masanın üzerine yaydığı pandispanya keklerini adeta bir savunma hattı gibi dizmişti.
"Göktuğ! Mert!" dedim mutfağın kapısına dayanıp ellerimi belime koyarak. "Siz ne yapıyorsunuz? Altı üstü üç paket krema çırpılacaktı, mutfak neden adli tıp laboratuvarına döndü? Her yer pudra şekeri!"
Göktuğ mikserin düğmesini yavaşça kapattı, o tavizsiz askeri duruşunu bozmadan bana döndü. "Serra, pasta imalatında lojistik koordinasyon şarttır. Eğer kremanın kıvamını milimetrik hesaplamazsak, pastanın katmanları çöker. Lise yıllarındaki o Kerem ve Ceylin’in kurduğu o yalan ittifakı gibi çürük bir temel istemiyorsak, bu tatlı savunma hattını sağlam tutmalıyız."
"Yenge! Yani Serra şefim, valla komutanım haklı!" diye araya girdi Mert, elindeki çilekleri adeta el bombası gibi teker teker sayarak. "Bak, Instagram Reels hesabımız için çekim yapıyorum bir yandan da. Takipçi sayımız komutanımın pembe önlüklü mikser taarruzu sayesinde on beş bine ulaştı! Hatta dün Bursa’nın yerel bir magazin hesabı bizim için 'Mudanya sahillerinden gelen gizemli Bordo Bereli şef' diye haber yapmış!"
Gidip Mert’in kamerasına baktım. Videonun altına, "Vaniya Şelalesi'nin serin sularından ilham alan, adalet süzgecinden geçmiş tiramisu!" yazmıştı.
"Mert, o başlığı derhal değiştir," dedim düz bir sesle. "Adalet süzgecinden geçmiş tiramisu ne demek? İnsanlar içinde adli tıp raporu var sanıp yemeyecek. Hem biz hala sevgili değiliz, bana 'yenge' demeyi ne zaman bırakacaksın?"
"Aman şefim, resmiyette adı konmamış olabilir ama dün mahallenin bakkalı sana 'Hayırlı işler Serra kızım' dedi diye Göktuğ komutanım adamın dükkanındaki tüm filtre kahve stoklarını denetlemeye kalktı! 'Çınar ağacının altındaki o kızı üzenin nizamiyesini yıkarım' diye geziyor buralarda!"
Göktuğ hafifçe öksürerek Mert’e öyle bir ast-üst bakışı attı ki, Mert anında elindeki çilek süzgecinin arkasına saklanıp, "Sustum şefim, krema emniyetini sabitlemeye gidiyorum," diye mırıldandı.
Öğle saatlerinde kafenin kapısı öyle hırçın bir şekilde çalındı ki, kasadaki yerimden zıpladım. İçeri giren kişi, elinde kocaman bir tepsi sıcak gözlemeyle mahallenin tonton, tonton olduğu kadar da meraklı teyzesi Fatma ablaydı.
Fatma abla doğrudan barın arkasında kahve presleyen Göktuğ’un yanına yürüdü. "Ooo, benim Bordo Bereli damadım buradaymış!" diye bağırdı, sesi tüm kafede yankılanarak. "Bak sana sıcak sıcak gözleme getirdim. Ama şu bizim alt kattaki Wi-Fi çekmiyor, bana kafenin şifresini bir veriverin bakiim."
Göktuğ yavaşça kahve presini bıraktı. O sınır boylarında her türlü sızma girişimini engellemiş olan askeri zihni, Fatma ablanın bu "gözleme tabanlı" siber taarruzu karşısında hemen alarm durumuna geçmişti. Gözlerini tepsideki gözlemelere dikip sarsılmaz bir sesle konuştu: "Fatma Hanım, getirdiğiniz bu lojistik takviye için teşekkür ederim. Ancak askeri güvenlik protokollerimize göre, Vaniya Kafe’nin siber ağı dış unsurlara kapalıdır. Wi-Fi şifresi devlet sırrı statüsündedir, gözleme karşılığında takas edilemez."
"Aman be evladım, altı üstü bir şifre! Esra Erol izleyeceğim internetten!" diye hayıflandı Fatma abla, sonra bana dönüp fısıldadı: "Kız Serra, bu çocuk hala sevgili yapmadı mı seni? İki yıldır hastanede o dahi cerrah Aras’ın kahrını çektin, o cool çocuk tıp imparatorluğuyla cezaevini boyladı. Bu bordo bereli çocuk tam evlenilecek çocuk, kaçırma bunu!"
Kafedeki tüm müşteriler kahvelerini bırakmış, Fatma ablanın bu açık sözlü evlilik baskısını büyük bir neşeyle izliyordu. Rezil olmanın eşiğindeydim. Göktuğ’un o her zaman ciddi, o tavizsiz askeri çehresi ise Fatma ablanın "damat" ve "evlilik" kelimelerini duymasıyla birlikte aniden darmadağın oldu; kulaklarına kadar kızardığını ilk kez görüyordum.
Mert arka masadan kafasını uzatıp, "Fatma teyze, valla şifreyi verirsem komutanım beni nizamiyede şınav pozisyonuna alır! Ama dur, sana özel bir misafir ağı açayım, adı da 'FatmaAblaGözlemeSavunmaHattı' olsun!" diye bağırdı.
"Hah, yaşa be Mert çocuk!" diyerek tepsiyi tezgaha bıraktı Fatma abla ve bana göz kırparak kafeden çıktı.
Akşam saat dokuzda kafenin pencerelerine çöken o tatlı Bursa karanlığı, günün tüm o komik ve olaylı kargaşasını sakin bir huzura bırakmıştı. Sandalyeleri masaların üzerine kaldırmış, Mert’i yine o bitmek bilmeyen kod analizlerinin ve Instagram Reels istatistiklerinin ortasında koltukta uykuya uğurlamıştım. Kafede sadece ben ve Göktuğ kalmıştık.
Göktuğ, mutfakta kendi elleriyle hazırladığı, bu kez içine askeri mühimmat titizliğiyle hiçbir yabancı madde karıştırmadığı o iki fincan taze filtre kahveyi alıp cam kenarındaki masamıza getirdi. Karşısına oturduğumda, dışarıda esen serin bahar rüzgarı dükkanın ahşap kokusunu canlandırıyordu.
Kahve fincanını elime aldım, o dürüst kokuyu içime çekerken gözlerimi onun o simsiyah, derin gözlerine diktim. "Göktuğ," dedim yavaşça, sesimdeki o adli sekreter netliğiyle gülümsiyerek. "Bugün o un çuvallarıyla kurduğun barikat, ya da Fatma ablanın gözlemesine karşı verdiğin o askeri mücadele gerçekten harikaydı. Ama içten içe, o lise bahçesindeki o çınar ağacının altından beri beni ne kadar çok kolladığını, canımın bir daha yanmaması için burada nasıl bir siper olduğunu o kadar net görüyorum ki..."
Göktuğ yavaşça gülümsedi. O tavizsiz bordo bereli yüzü, bu gülümsemeyle insanın kalbine dokunan o muazzam akışkan bir yumuşaklığa büründü. Elini masanın üzerine uzattı, parmak uçları parmaklarıma dokunacak kadar yakındı ama o ince sınırı asla geçmiyor, benim kararlarıma saygı duyuyordu.
"Ben o Mudanya sahilinin o dondurucu gecesinde sana bir söz verdim Serra," diye fısıldadı, sesi bu sakin gecede kalbimi eritecek kadar derinden gelerek. "Sen o çizgili defterine 'Vaniya' projenin o güzel sayfalarını yazmaya devam et. Senin bana hemen 'sevgilim' demene, o resmi unvanların arkasına sığınmana gerek yok. Biz seninle, o geçmişin yalanlarını bu dükkanın kahve kokusuyla şifalayana kadar, sadece bu sarsılmaz güvenle yan yana yürümeye devam edeceğiz. Sen ne zaman hazır olursan, o çınar ağacının altındaki o çocuk o zaman elini sımsıkı tutacak."
Gözlerimden süzülen o tatlı damla kahve fincanımın buharına karışırken, elimi masanın üzerinde kaydırdım ve parmaklarımı onun o güçlü, barut kokan avcuna sımsıkı kenetledim. Sevgili değildik belki, hayat bize o resmi unvanı henüz vermemişti ama kalbimiz Mudanya’nın o hırçın dalgalarından kurtulup bu küçük kafenin huzurunda, birbirine dünyadaki tüm etiketlerden çok daha amansız ve dürüst bir aşkla bağlanmıştı. Ve bizim gerçek, eğlenceli hikayemiz asıl şimdi, bu taze kahve kokusunun arasında kendi adaletimizle yazılıyordu.
