5. bölüm · Vaniya kayıp pusula

5. Bölüm aşk yarası

Nisanur K.

Göktuğ anlatımıyla

Zihnimin içi, sınır ötesinde barut kokan o karanlık siperlerden,
gecenin bir yarısı sızdığımız o patlayıcı dolu sığınaklardan bile daha amansız bir savaş alanıydı şu an. Omzumdaki yaranın zonklayan sızısı, Mudanya sahilinden esen o buz gibi, iyot kokulu sert rüzgarla birleştiğinde beni bu zamandan koparıyor; askeri raporlara, gizli dosyalara bile geçmeyen o eski okul koridorlarına fırlatıyordu.
Karşımda duruyordu işte. Serra…
Üstü başı çamur ve yağmur içinde, saçlarından süzülen damlalar yüzüne yapışmış ama o her zamanki gururlu, dik duruşundan milim ödün vermeyen o adli vaka sekreteri. Yanında duran Dr. Aras Karer’in o kibirli, her şeyi parmaklarının ucuyla yönetebileceğini sanan burjuva cerrah edasıyla onu korumaya çalışmasını izlerken, içimdeki o eski, o lise yıllarından kalma amansız öfke yeniden uyanıyordu. Aras ona babasının o karanlık projesini anlatırken, Serra’nın o hırçın dalgalara bakan gözlerinden süzülen tek damla yaş iskelenin tahtalarına düştü. O yaş kıyıya vuran dalgalara karıştı ama benim göğsüme bir kurşun gibi saplandı.
Onlara az önce depoda, o barut dumanlarının arasında, "Seni tanımıyorum sekreter hanım," demiştim. Sesim bir komutanın askeri brifing verirken kullandığı o soğuk, pürüzsüz ve yabancı tınıyı taşıyordu. Ama o an, göğüs kafesimin altında nelerin yıkıldığını, nelerin un ufak olduğunu sadece ben biliyordum. Hayatımda ilk kez bu kadar büyük bir yalan söylemiştim. Hem de bir askerin, bir yüzbaşının asla yapmaması gerektiği kadar büyük, kendi geçmişini inkar eden bir yalan.
Yalan söylemiştim, çünkü onun adının benimle yan yana gelmesi, o siyah minibüslü adamların namlusunu ona daha da yaklaştırırdı. Onu korumanın tek yolu, ona bir yabancı gibi bakmaktı.
Oysa ben onu tanıyordum. Hem de kimsenin tahmin edemeyeceği kadar uzun zamandır.
Aynı lisenin o gürültülü, kalabalık koridorlarında adımlarını, adımlarındaki o ritmi ezbere bildiğim tek insandı o. Ben son sınıftayken, o alt sınıfların katındaki koridorda yürür, etrafındaki o ergen gürültüsüne hiç kulak asmadan elindeki o kalın çizgili defterlere hararetle bir şeyler yazardı. Dünyadan kopuk bir hali vardı; masum, kendi yarattığı kurguların içinde yaşayan o kız... Ben o zamanlar da böyleydim; sessiz, mesafeli, okulun o popüler ya da serseri gruplarına asla dahil olmayan, sadece köşedeki gölgeden ibaret bir çocuk. Aynı sınıfta değildik. Hiçbir zaman aynı sırada oturup kafeteryada karşılıklı çay içmemiştik. Benim adımı bile bilmezdi. Ama benim gözlerim, o askeri akademinin sert disiplinine girmeden önce bile okul bahçesinde sadece onun etrafındaki tehlikeleri tarardı.
LİSE KORİDORLARINDA BİR GÖLGE
O dönemleri düşündükçe boğazıma bat batan bir şeyler oluyordu. Lise son sınıftaydım, omuzlarımda yaklaşan askeri mülakatların, babamın bitmek bilmeyen katı beklentilerinin ağırlığı vardı. Herkes geleceğini test kitaplarının arasında ararken, ben sadece o okulun donuk, ruhsuz koridorlarında kaybolmamaya çalışıyordum. Ta ki o güne kadar.
Alt katın panosunun önünde durmuş, listelere bakıyordu. Üzerindeki okul forması ona biraz büyük gelmişti, kollarını yukarı doğru çekiştirip duruyordu. Elinde sımsıkı tuttuğu o kahverengi kapaklı defter, sanki onun bu dünyadaki tek sığınağı gibiydi. O kadar kalabalıktı ki etraf, itişip kakışan yüzlerce öğrenci vardı ama o, o gürültünün tam ortasında bir heykel gibi sessiz ve dokunulmaz duruyordu.
Ben yukarı kattaki merdiven boşluğundan onu izliyordum. Kimse fark etmiyordu onu, kimse onun içindeki o kırılgan şair ruhunu görmüyordu. Ama ben görüyordum. O defterin sayfalarını çevirirken parmaklarının nasıl titrediğini, bir kelimeyi yazıp üzerini karalarken dudaklarını nasıl ısırdığını yukarıdan, o loş gölgeden saatlerce izleyebilirdim.
Aramızda sınıflar vardı, koridorlar vardı, en önemlisi de aşılması imkansız olan o toplumsal görünmez duvarlar vardı. O alt sınıftaydı, ben ise askeri üniformayı giymek için gün sayan o katı, sert çocuktum. Yanına gidip "Ne yazıyorsun o deftere?" diye soracak kadar cesaretim yoktu benim. Savaş meydanlarında ölüme meydan okuyacak olan ben, onun o duru bakışlarının karşısında adeta dilsiz kalıyordum. O yüzden sadece uzaktan korumayı seçtim. Onun haberi bile olmadan, arkasından yürüyen o serseri çocuklara dik dik bakarak yollarını değiştirmelerini sağladım. O okul çıkışında otobüse binene kadar, iki sokak arkasından adımlarımı onun ritmine uydurarak yürüdüm.
O beni hiç görmedi. Benim dünyam, onun yazdığı o güzel hikayelerin hiçbir satırına dahil olamadı.
VANİYA ŞELALESİ: FELAKETİN BAŞLANGICI
Ve o lanet gün… Vaniya Şelalesi’nin etrafını o koyu sisin kapladığı o uğursuz öğleden sonra.
Okul çıkışı herkes bir yerlere dağılmıştı ama içimde garip, beni kemiren bir huzursuzluk vardı. Adımlarım beni kendiliğinden o dağ yoluna, şelalenin olduğu o izbe patikaya sürükledi. Hava erkenden kararmıştı, şelalenin uğultulu suları kayalıklardan aşağı büyük bir öfkeyle dökülürken etrafta garip bir tekinsizlik vardı. Sudan yükselen o buz gibi buhar, ağaçların gövdelerini birer hayalet gibi sarıyordu.
Ağaçların, gür çalıların arkasına gizlenmiş bir karaltı gördüm. Kerem’di bu. Elindeki o eski model kamerayı sabitlemiş, sinsice bir şeyler çekiyordu. Yüzünde o iğrenç, o planlı sırıtış vardı. Ben o sırada patikanın yukarı tarafındaki yaşlı çam ağacının arkasındaydım. Nefesimi tuttum. Kerem’in neyin peşinde olduğunu, o lensi neden oraya doğrulttuğunu çözmeye çalışıyordum.
Sonra bakışlarım şelalenin kenarına kaydı. Serra oradaydı.
O buz gibi rüzgarda üzerindeki ince hırkasına sarılmış, hırçın suların köpürüşünü izliyordu. O kadar masumdu ki, o kadar savunmasızdı ki... Kerem’in elindeki o kamerayla onun hayatını nasıl bir kuyuya fırlatacağını o an tam olarak kavrayamamıştım. İçimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. İleri atılmak, o kamerayı Kerem’in elinden alıp kayalıklarda parçalamak istedim. Ama askeri disiplinin bana öğrettiği o soğukkanlılık ayaklarımı tuttu. Henüz ne döndüğünü bilmiyordum, o videonun arkasında hangi hastane isimlerinin, hangi kirli adli raporların döndüğünü çözecek kadar büyük değildim. O kamera kayıttaydı, Serra ise o karanlık suların kenarında yapayalnızdı. O gün o şelalenin arkasında dönen oyunların, yıllar sonra bizi bir Mudanya sığınağında karşı karşıya getireceğini bilmeden sadece izlemek zorunda kaldım. Kendime olan öfkem, o suların uğultusundan daha yüksekti.
ERTESİ GÜN: KORIDORLARDAKİ ZEHİR
Şimdi ise Mudanya sahilinde, o dalgalı gri denizin kenarında durmuş, bana o tamamen yabancı, o hiçbir şey hatırlamayan gözlerle bakıyordu. Geçmiş zihninden silinmişti, o lise koridorları da, o şelale de, o çınar ağacı da... Ama benim hafızam ilk günkü gibi taze ve yaralıydı.
"Depoyu tamamen temizledim," dedim, sesimdeki o geçmişin, o lise bahçesinin izlerini tamamen silerek. "Kerem’in adamları geri çekildi ama bu sadece bir başlangıç. O dosyadaki isimler ifşa olana kadar bu takip bitmeyecek sekreter hanım."
Dr. Aras Karer denen o havalı, o her şeyi tıp dünyasından ibaret sanan kibirli adam yine aramıza girdi. O siyah şık paltosunun altındaki havalı gövdesiyle Serra’yı benden gizlemeye çalışarak, "Onu bu işten uzak tutacaksın Yüzbaşı. Bu benim ailemin meselesi," dedi, sesindeki o buyurgan tonu üste çıkarmaya çalışarak. O elleriyle Serra'yı koruyabileceğini sanıyordu, oysa o eller o kirli geçmişin bir parçasıydı.
Hafifçe güldüm. O doktor, Serra’yı hastane odalarına, gizli dağ evlerine kilitleyerek koruyabileceğini sanıyordu. Oysa ben, o lise bahçesindeki o tahta masaya o sıcak kahveyi bıraktığım günden beri Serra’nın attığı her adımı, Ceylin’in kurduğu o pis tuzakları, Kerem’in o şelale arkasında sızdırdığı adli kayıtları hafızama birer askeri koordinat gibi kazımıştım.
"Bu artık senin aile meselen değil doktor," dedim, öne doğru bir adım atıp gözlerimi doğrudan Aras’ın o meydan okuyan gözlerine dikerek. Siyah saçları rüzgarda dağılıyordu ama benim bakışlarımdaki o askeri kararlılık onun cerrah kibrini ezip geçecek güçteydi. "Bu, o çocukluk günlerinden, o okul bahçesindeki çınar ağacının altından beri bir gölge gibi izlediğim o kızın hayat memat meselesi. Ve ben o gün o bahçede, o ağacın arkasında sadece sustum ve bekledim. Ama bugün o namluların önünde beklemeyeceğim. O kız benimle geliyor."
Mert barınağın kapısından o çatlak sesiyle telsiz anonsunu bağırarak duyururken, Kerem’in hastane ağını hacklediğini söylerken gözlerim son kez Serra’nın o şaşkın, neye uğradığını anlamayan güzel yüzüne kaydı. Beni hala hatırlamıyordu, o lisedeki o sessiz üst sınıf öğrencisini bilmiyordu.
Ama ben, onun için bu dünyayı ve o hastaneyi yakmaya, o gün o taş masanın üzerine o sıcak kahveyi bıraktığımda çoktan yemin etmiştim. Ve bir asker, yemininden asla dönmezdi. Ne o kibirli doktor ne de o siyah minibüsler beni yolumdan döndürebilirdi.
Arşiv odasının tavanından dökülen floresan parçaları, yerdeki kan lekeleriyle birleşen adli tıp klasörlerinin üzerine birer kristal gibi saçılıyordu. Şebnem Ferah’ın o yangın yeri gibi feryat eden sesi hastanenin koridorlarında yankılanmaya devam ederken, Serra’nın bankın kenarında donup kaldığı o an zaman tamamen durmuştu benim için. Gözlerindeki o yaşların, parmaklarının ucuna dokunan o sıcak filtre kahve bardağıyla nasıl birer şimşeğe dönüştüğünü görüyordum. Hafızasının o tozlu odaları birer birer açılıyordu; o okul bahçesi, o zehirli fısıltılar, Ceylin’in o acımasızca yaydığı video ve o çınar ağacının altında hıçkırarak ağlarken masasına bırakılan o sahipsiz sıcaklık... Her şey şu an, şu saniyede o beton bahçede birleşiyordu.
"Sensin..." dedi Serra, sesi rüzgârda adeta bir cam kırığı gibi dağılırken. Adımları bana doğru öyle bir fırladı ki, omzumdan sızan o taze kanın askeri gömleğimi tamamen sırılsıklam ettiğini unuttum. "O gün... O çınar ağacının altında, o koca okulda yapayalnız kaldığımda, herkes bana o iğrenç videoyu izleyip gülerken o kahveyi bırakıp giden sendin, değil mi? Göktuğ... Sen beni en başından beri tanıyordun! Bana neden yalan söyledin, neden bir yabancı gibi davrandın?"
Sırtımdaki o katı, o tavizsiz askeri duruş ilk kez sarsıldı, omuzlarım öne doğru çökecek gibi oldu ama kendimi sıktım. Gözlerimizi birbirine diktiğimiz o an, içimdeki o koskoca fırtınayı yutkunarak gömdüm. Yavaşça ona doğru bir adım daha attım, o ağlamaktan kıpkırmızı olmuş ama gerçeği bulmanın verdiği o çarpıcı parıltıyla bakan gözlerine yaklaştım. Gözlerimizi kapattığımda, zihnimde sadece Müslüm Gürses’in o hastane hoparlöründen sızan o derin, o amansız nakaratı dolanıyordu: Seni ben yazdım kalbime...
"Sana yalan söyledim Serra," dedim, sesim bir askerin asla teslim etmeyeceği o son siper gibi derinden ve hafifçe titreyerek çıktı. "Çünkü o gün o okul bahçesinde sadece Ceylin ve Kerem yoktu arkanda. O videonun sızdırıldığı yer, babamın sınır ötesindeki o askeri operasyonda bastığı medikal laboratuvarların Türkiye ayağıydı. Eğer senin o lise yıllarında arkanda bir gölge olduğumu, o kahvenin sahibinin ben olduğumu o gün öğrenselerdi, seni o gün o şelalenin sularına gömerlerdi. Seni korumanın tek yolu, sana bir yabancı gibi bakmaktı. Canını yakan, gururunu kıran o fısıltıları o ağacın arkasından yumruklarımı sıkarak, tırnaklarımı etime geçirerek dinlemek zorundaydım. Şimdi anlıyor musun beni?"
Serra elindeki kahve bardağını öyle bir sıktı ki, gözlerinden süzülen o son dramatik yaş damlası sıcak bardağın üzerine düşüp buharlaştı. "Peki ya Aras?" diye sordu, başını arkaya, arşiv binasının o loş, barut kokan koridoruna doğru çevirerek. "O neden beni o başhekimlik sekreterliğine kapattı? O neden bana her gün bir yabancıymışım gibi tepeden baktı, neden canımı yaktı?"
O sırada arşiv binasının kapısında Aras belirdi. Siyah paltosu omzundan geriye doğru savrulmuş, saçları dağılmış, o her zaman etrafına saçtığı kibirli ve mesafeli duruşunun arkasında babasının kirli geçmişinin yarattığı o derin suçluluk duygusuyla bize bakıyordu. Gözleri Serra’nın ellerinin arasındaki o filtre kahve bardağına, sonra da benim omzumdan akan o sırılsıklam taze kana kaydı. İçindeki o meşhur, o insanı kahreden kıskançlık bir kez daha yüz hatlarını sertleştirdi, çenesi kasıldı ama bu sefer o kibirli Dr. Aras Karer’in söyleyecek tek bir kelimesi bile kalmamıştı.
"Çünkü o da biliyordu Serra," dedim, Aras’ın gözlerinin içine meydan okurcasına bakarak adımlarımı ona doğru atarken. "Aras seni o beyaz koridorlarda bir sekreter gibi tuttu, çünkü babasının o yasa dışı deney raporlarının altında senin adının olduğunu ilk o gördü. Seni gözünün önünde tutarak hem vicdanını rahatlatmaya çalıştı hem de o Kerem denilen şerefsizin seni bulmasını engellemek istedi. Aras seni korumaya çalıştı ama bunu yaparken sana o kadar mesafeli, o kadar kibirli davrandı ki, seni kendi ördüğü o buzdan şatonun içinde her gün biraz daha yalnızlığa, her gün biraz daha çaresizliğe mahkûm etti."
Aras öne doğru büyük bir adımla atıldı, o neşter tutarken milim titremeyen parmaklarını paltosunun cebine sokarken sesi bir kış sabahı kadar soğuk, çiğ ve kırık çıktı. "Ben onu korudum Yüzbaşı!" diye kükredi Aras, aramızdaki o görünmez çizgiyi ezip geçmek ister gibi. "Sen o sınır dağlarında kurşun sıkarken, ben bu kızın adını o adli sistemden silmek için her gün kendi ailemle, kendi babamın mirasıyla savaştım! Ona mesafeliydim çünkü ona yaklaştığım an babamın o kirli kanının onu da zehirleyeceğini, hayatını tamamen mahvedeceğini biliyordum!"
Hastanenin acil servis girişindeki o eski, paslı telsiz hoparlöründen bu kez Sezen Aksu’nun o darmadağın eden, insanı acıyla kavuran sesi yükseldi, Mudanya sahilinin o kurşuni sabahına, sislerin arasına karıştı: Git... Gitme dur, ne olur... Gitme, yalan söyledim... Doğru değil, ayrılığa daha hiç hazır değilim... Şarkının o hüzünlü, o ağlatan melodisi altındaki o üç yabancı, o hastane bahçesinde birbirimizin gözlerinin içine bakıyorduk. Serra ortamızda duruyordu; bir tarafta lise yıllarından beri onu bir gölge gibi izleyen, onun için kurşunların önüne atılan, sırtı barut kokan o askeri disiplinli Yüzbaşı, diğer tarafta ise onu korumak için etrafına aşılmaz buzdan duvarlar ören o kibirli, mesafeli cerrah.
Ama artık hiçbir şey gizli değildi, oyun bitmişti. Kerem’in siber saldırısı durdurulmuştu belki ama kalplerimizdeki o asıl büyük patlama, o büyük hesaplaşma yeni başlıyor, bizi girdabına doğru çekiyordu.
Mert o sırada arşiv odasının kapısından kafasını uzattı, elindeki o buruşuk adli dosyanın son sayfasını sallayarak ağlamaklı, korku dolu bir sesle bağırdı: "Hocam, komutanım! Vallahi dramın, lise anılarının, aşk üçgeninin sırası değil! Kerem’in bilgisayarından sızan o son veri paketinde korkunç bir şey buldum. Ceylin... O lisedeki Ceylin var ya, o şelale videosunu sadece okula yaymamış. O video aslında babanızın o gizli projesinin arkasındaki finansörlere, o karanlık adamlar gönderilen bir canlı kanıtmış, bir sadakat testiymiş resmen! Ve şu an o siyah minibüslü adamlar hastanenin ana nizamiyesinden içeri girdi! Türk tıbbı bu sefer tamamen kuşatıldı, her yer sarıldı valla!"
Duyduklarımla birlikte sızlayan omzumu tamamen unuttum ve silahımın şarjörünü tek bir hareketle kontrol ederek Serra’nın önüne etten bir duvar gibi dikildim. "Aras," dedim, sesimdeki o askeri komutan otoritesini tamamen serbest bırakarak. "Cerrahlığı, o kibirli duruşları bırakma vakti doktor. Eğer o kızın yaşamasını istiyorsan, o şık paltunu çıkar ve arkadaki tünelin çıkışındaki jipin direksiyonuna geç. Kerem’in yarım bıraktığı işi bitirmeye geliyorlar ve bu sefer karşılarında lise bahçesindeki o sessiz, eli kolu bağlı çocuk yok. Karşılarında Yüzbaşı Göktuğ Alparslan var."
Serra elindeki kahve bardağını yere fırlattı, cam kırıkları beton zeminde büyük bir gürültüyle dağılıp etrafa saçılırken gözlerindeki o eski korku yerini saf, amansız bir kararlılığa bıraktı. O çizgili defterlere hikayeler yazan, sessizce köşesinde ağlayan kız gitmiş, yerine kendi hayatının son sayfasını kendi elleriyle yazmak için ayağa kalkan o güçlü, o mağrur adli sekreter gelmişti. "Hiçbir yere kaçmıyorum," dedi Serra, Aras’ın da benim de kolumu aynı anda sımsıkı kavrayarak, gözlerinin içindeki o kırgın öfkeyi bize kusarak. "Bu hikaye o Vaniya Şelalesi’nin kenarında başladı, o okul bahçesinde canımı yaktı, şimdi bu hastanede, bu beyaz koridorlarda bitecek. Göktuğ, silahını hazırla. Aras, neşterini al. Biz buradayız ve hiçbir yere gitmiyoruz."
Hastanenin o steril, beyaz koridorlarına doğru ilk kurşun serisi yankılandığında, pencereler tuzla buz olup üzerimize dökülürken, arkamızda çalan o eski telsizin cızırtıları arasında Müslüm Baba’nın o son sözleri Mudanya’nın sisine, barut kokusuna karışıyordu: İster siler, ister saklarsın, sen benimsin... Ve biz, o kurşun yağmurunun, havada uçuşan adli arşiv kağıtlarının altında, birbirine kaderle sımsıkı bağlı o üç hayatla birlikte karanlığın tam kalbine, o amansız savaşa doğru büyük bir adımla yürüyorduk.
Dışarıdaki siyah minibüslerden inen maskeli adamlar koridorlara sızmaya başladığında, Aras elindeki neşteri daha da sıkı kavradı ve Serra’yı arkasına alarak bana baktı, ilk kez o kibirli gözlerinde bir askere olan güveni gördüm. Ben ise ilk hedefi indirmek için tetiğe bastım, fırlayan boş kovan beton zeminde çınlarken bu hikayenin sonunu kanla yazacağımızı biliyordum.
Kurşunlar koridorun soğuk beton duvarlarına çarpıp kıvılcımlar saçarken, havada uçuşan toz ve barut dumanı genzimi yakıyordu. Serra’yı koridorun kuytu bir köşesindeki yangın dolabının arkasına doğru iterken sol omzumdan aşağı süzülen kanın sıcaklığı giderek artıyordu. Aras, elindeki cerrah neşterini öyle bir sıkıyordu ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Hayat kurtarmaya yemin etmiş o eller, şimdi hayatını korumak istediği tek kadının önünde ölümcül bir silaha dönüşmüştü.
"Göktuğ, sol taraftan geliyorlar!" diye bağırdı Aras. Sesi, hastanenin o yüksek tavanlı tıp koridorunda yankılanırken, ilk kez o alışık olduğum cerrah kibrinden uzaktı.
"Aras, Serra’yı al ve acil çıkış merdivenlerine doğru ilerle!" diye kükredim. Silahımın namlusunu koridorun köşesine çevirip ard arda üç el ateş ettim. Karşı taraftan gelen maskeli adamlardan biri acı bir çığlıkla yere yığılırken, silahından çıkan son kurşun hemen başımın üzerindeki acil durum yönlendirme tabelasını parçaladı. Plastik ve cam kırıkları saçlarıma döküldü.
Serra, adli tıp arşivinin o tozlu havasında nefes almaya çalışırken gözlerindeki o donuk korkunun yerini tamamen bambaşka bir uyanış almıştı. "Kaçmayacağız dedim size!" diye bağırdı, sesindeki o dramatik ve hırçın ton tüm koridoru doldurdu. "Hafızamı benden çalanlar, hayatımı bir laboratuvar raporuna dönüştürenler tam karşımdayken arkamı dönüp gitmeyeceğim!"
O sırada hastanenin tavanındaki hoparlörlerden, Mert’in nizamiyedeki eski radyo frekansını bir şekilde ana santrale bağlamayı başarmış olmasının faturası olarak yeni bir melodi sızmaya başladı. Müslüm Gürses’in o ağır, insanı can evinden vuran ritmi, koridorda patlayan kurşun seslerine inat, zamanı yavaşlatmak ister gibi döküldü üzerimize:
"Kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde...
Bir türlü unutamadım seni...
Unutamadım, unutamadım..."
Şarkının o unutamadım diyen ağır dizeleri, Serra’nın gözlerinin tam içine baktığım o saniyede kalbimin duvarlarını yıktı. Unutamamıştım. Ne o lise bahçesindeki o yaşlı çınar ağacını, ne Ceylin’in o zehirli fısıltılarını, ne de o taş masanın üzerine bırakıp sadece uzaktan izlediğim o ilk filtre kahvenin sıcaklığını... Onu unutamadığım için bugün bu omzumdaki kanla, bu namlunun ucundaki ölümle buradaydım.
Aras, şarkının ritmiyle birlikte bir anlığına duraksayan maskeli saldırganın boşluğundan yararlanarak öne doğru fırladı. Bir cerrahın anatomik bilgisi, bir dövüş ustasının hamlesinden çok daha ölümcüldü. Neşteri tutan eli, adamın silah tutan bileğine bir yıldırım gibi indi. Adam acıyla silahını yere düşürürken, Aras diğer eliyle adamın çenesine sert bir darbe indirdi. Adam beton zemine serilirken, Aras paltosunun yakasını düzeltti ve bana dönüp o meşhur mesafeli gülüşünü fırlattı. "Sadece sınırda kurşun sıkmakla olmuyor Yüzbaşı. Tıp fakültesinde de anatomi derslerini boş geçmedik," dedi.
"Hafifini al doktor, arkadakiler tıp dersi dinlemeye gelmiyor," diyerek onu uyardım ve köşeden sarkan diğer namluya doğru hamle yaptım.
Serra yerde duran adli tıp dosyasını sımsıkı kavramıştı. Dosyanın üzerinde o şelale gününe, o Ceylin’in yaydığı videonun orijinal kayıtlarına ait barkodlar vardı. Her şey bu dosyanın içindeydi; babasının Aras’ın ailesiyle birlikte yürüttüğü o karanlık tıbbi projenin tüm kanıtları... Ceylin’in o gün o videoyu yayarak aslında Serra’yı bir kurban gibi bu adamların önüne nasıl attığı, her şey o kağıtların arasındaydı.
"Göktuğ!" diye çığlık attı Serra yeniden. Bahçe çıkışındaki cam kapı büyük bir gürültüyle patlamıştı. İçeriye giren üç yeni adam, doğrudan bizim olduğumuz koridora doğru namlularını doğrulttu.
Tam o esnada hoparlördeki Müslüm Baba’nın sesi kesildi ve yerini Sezen Aksu’nun o insanı hıçkırıklara boğan kırık feryadına bıraktı:
"Geri dön, geri dön...
Ne olur geri dön...
Uzanıp tutuver ellerimi..."
Şarkı koridorda çınlarken, omzumdaki yaranın yarattığı o ani baş dönmesiyle dizlerimin üzerine çöktüm. Kan kaybı beni sınırlarıma zorluyordu. Aras, benim düştüğümü gördüğü an o kibirli duruşunu tamamen bir kenara bırakıp bana doğru koştu. Beni omzumdan yakalayıp duvarın arkasına çekerken gözlerindeki o saf korkuyu gördüm. "Ölemezsin asker," diye fırıldattı Aras, sesi titreyerek. "Bu kızın geçmişinde senin gölgen var, onun hafızasını tamamlamadan ölemezsin!"
Serra, Sezen Aksu’nun o uzanıp tutuver ellerimi diyen nağmeleri arasında yanımıza çöktü. O narin, o adli vaka sekreterliği yapan parmaklarıyla omzumdaki kanı durdurmak için askeri gömleğime bastırdı. Gözyaşları, parmaklarının arasından sızan kanımla karışıyordu. "Seni hatırlıyorum..." diye fısıldadı Serra, gözlerimin içine bakarak ağlarken. "O lise binasının pencerelerinden bakışını... O kahveyi bıraktıktan sonra köşeden beni izleyişini hatırlıyorum Göktuğ. Hafızam bana ihanet etmeyi bıraktı. Gitme, ne olur gitme..."
İçimdeki o askeri disiplin, onun bu gözyaşlarıyla tamamen eridi. Elini tuttum, kanlı parmaklarım onun o temiz tenine bulaşırken hafifçe gülümsedim. "Seni o gün o çınarın altında koruyamamıştım Serra," dedim zorlukla nefes alarak. "Ama bugün, bu hastane koridorlarında o kahvenin hesabı kapanacak."
Aras yerde duran maskeli adamın düşen silahını kavradı, yüzündeki o mesafeli cerrah ifadesi tamamen silinmiş, yerine ailesinin günahlarını temizlemek isteyen bir adamın öfkesi gelmişti. "Siz burada kalın," dedi Aras, ayağa kalkarak koridorun ortasına doğru çıkarken. "B babamın başlattığı bu lanet projeyi ben bitireceğim. Kerem’i de, Ceylin’i de, arkalarındaki o siyah minibüslü adamları da bu hastanenin arşivine gömeceğim."
Silah sesleri ve Sezen Aksu’nun o darmadağın eden sesi birbirine karışırken, hastane koridorlarında adeta bir ömürlük bir dramın son perdesi oynanıyordu. Serra başını göğsüme yaslamış ağlarken, ben elimdeki son mermiyi namluya sürdüm; çünkü bir asker yemininden asla dönmezdi ve bizim hikayemiz o sahipsiz kahve kokusuyla Mudanya’nın sisine çoktan kazınmıştı.