3. bölüm · VALERİA
Yıkılış ve ayağa kalkışın ilk adımları
Odanın karanlığında nefesim yavaş yavaş düzene girerken, kafamın içi hâlâ çalkalanıyordu.
Rüyadan kalan o ağırlık... kalbimi yerinden kaydırmış gibiydi.
Ne olduğunu çözmeye çalışırken birden kendimi Miles'la geçen anılarımızı düşünürken buldum.
Başlarda ne güzeldi...
Tap taze bir sevgi, dolu dolu geçen günler, gezdiğimiz yerler, yeni deneyimler...
Ama dikkatle düşününce fark ettim ki...
Sanki o anıları ben değiştirip hepsini birer peri masalıma dönüştürmüşüm.
Evet, tanışmamız tatlıydı.
İlişkimiz ilk dönemlerde masumdu.
Ama ben kimseyi kolay kolay sevemeyen biriydim.
Ve Miles'ı sevmek için... kendimi gerçekten zorlamıştım.
Çünkü o tatlıydı, masumdu.Sanki ilk kez sevgiyi, güzel ilişkiyi benimle tadıyordu.
Evet, ondan hoşlanıyordum ama aşık değildim. "Seni seviyorum" demeye bile hazır değildim.
Ben onu sevmek için çaba harcamıştım.Onun insanlarla iletişimini geliştirmesi için yardım etmiştim.Daha düzgün giyinmesi için yönlendirmiştim.Onun iletişim kurmasına yardım edişimi...İlk buluşmada bakımsız gelişi yüzünden tartışmamızı...Hediye almaya hiç önem vermeyişini...Hep küçük jestlerle yetinmek zorunda kalışımı...Ben neden hep yetinen olmak zorunda kalmıştım?
Ben de şımartılmayı hak etmiyor muydum?
Hep ilk adımı ben atmıştım. O beni daha çok seviyordu belki...ama hep ben çabalıyordum.
Ve şimdi fark ediyorum: Ben gerçekten onu sevdiğimi düşünmeye başladığım anda...
o benden uzaklaşmaya başlamıştı. İşte o an daha çok peşinden koşar olmuştum.
Daha çok merak eder, daha çok sıkışır olmuştum.
Peki duygularım gerçek miydi?
Onu gerçekten seviyor muydum?
Yoksa... bir daha yalnız kalma ihtimalinden mi korkuyordum?
Neden bu kadar bağlanıp hayatımın merkezine koymuştum onu?
Peki ya ben? Benim hayallerim neydi? Onlara ne olmuştu?
Ben neyi seviyor, ne istiyordum? Tüm bunları düşünürken içimde bir sızı yayıldı. Sanki kalbim de düşüncelerimle birlikte yamuluyordu.
"Ben böyle biri değildim..." dedim kendi kendime. Eskiden güçlüydüm, nettim.
Şimdi ise... her kelimem temkinli, her gülüşüm yarım, her adımım korku dolu.
Toparlanmam gerekiyordu. Yoksa Miles değil...ben kaybolacaktım. Telefonum bir anda titredi. Karanlığın içinde titreşim sesi büyüdü. Ekrana baktım:
Miles: "Günaydın Valeska... dün biraz gergindik galiba. Konuşuruz."
Bir yanım mesajı açmak istedi.Diğer yanım telefonu duvara fırlatmak.
"Konuşuruz"...
Eskiden beni rahatlatan bu kelime, şimdi boğazıma düğüm oldu.
Sanki çözüm değil, bir vedanın uzatılmış şekliydi.
Telefonu yüzü aşağı çevirdim ve gözlerimi kapattım.
"Ben değişiyorum..." diye düşündüm.
"Korktuğum şey... ben olmuşum."
Ama içimde, karanlık bir odanın köşesinde süzülen küçük bir ışık gibi—
bir güç kırıntısı da vardı.
Belki ilk kez...
kendimi yeniden toplama zamanımın geldiğini fark ettim.
Aradan günler geçmişti. Miles ve en yakın arkadaşı Arora'yla buluşacağımız gün gelmişti ama içimde hâlâ o ağır kırgınlık bir gölge gibi sürükleniyordu. Banyoda aynaya bakarken yüzümdeki solgunluk dikkatimi çekti; gözlerimdeki o yorgun kırılma hâlâ yerli yerindeydi. Kendimi toparlamaya çalışsam da içimde bir yer, sanki bir depremden sonra hâlâ artçıları yaşayan harap bir şehir gibiydi. Kıvırcık saçlarımın ıslaklığını havluyla alıp şekillendirdim.
Her kıvrım, sanki "Toparlan, hadi..." der gibiydi.
Siyah ince elbisemi ve ceketimi giydim; solgun yüzüme biraz renk, gözlerime de belirginlik katmaya çalıştım. Maskemin altındaki kırık benliği kimse fark etmesin istiyordum özellikle de Miles. Telefonuma uzandığımda iki dakika önce gelen mesajı gördüm:
"Aşağıdayım."
Derin bir nefes. Çantamı aldım, kapıyı kapatıp dışarı çıktım.
Miles, babasından kalan eski arabanın içinde yine telefonuna gömülmüştü. Son zamanlarda bağımlılığı iyice artmış, sanki dünyası gerçek insanlardan çok ekranlara kaymıştı. Yanına oturdum; bana yanağımdan hızlıca bir öpücük kondurup hiçbir şey olmamış gibi arabayı çalıştırdı.
Ben ise kendimi hâlâ bir yabancı gibi hissediyordum.Arabayla ilerlerken dışarıyı izliyordum, ama zihnim çok daha derin bir yere gidip geliyordu.
Biz neydik? Nasıl başlamıştı?
Başlarda hafızam hep tatlı şeyleri önüme sererdi: yeni yerler, yeni duygular...
Ama bugün,tekrardan farkettim ben onları masallaştırmıştım. Eskiyi düşündükçe anılar ve duygular sürekli değişiyordu. Ve en acısı onun beni en çok sevdiğini düşündüğüm anda, aslında yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığını fark ettim.
Ben ise daha çok bağlanmış, daha çok çırpınmıştım. Bu düşünceler zihnimi yakarken, Miles dönüp bir şeyler söyledi ama kelimeleri bana ulaşmıyordu.Sadece dudaklarının hareket ettiğini gördüm.
İçimdeki gürültü, dış dünyanın sesini bastırıyordu.
Geldiğimiz yer: Arora'nın mahallesindeki park-kafenin bahçesi.
Sıradan, sessiz, yapay gölün kenarında bir alan.
Normalde sevimli sayılabilecek bir yerdi ama şu an içimdeki boşluğa denk düşüyordu. Arora bize doğru gelirken yüzünde tatlı olduğunu düşündüğü ama artık yapay duran bir gülümseme vardı. Eskiden içimi ısıtan o samimiyet yoktu. Ona sarıldım ama o sıcaklık içime işlemiyordu.
Miles kahvelerimizi getirip masaya yerleşti. Gündelik sohbet başladı.Arora konuşuyor, Miles arada telefona bakıyor...
Ben ise ikisinin yüz ifadelerini, ses tonlarını, göz kaçırmalarını inceliyordum.
Ellerim masanın altında birbirine kenetlenmişti; farkında olmadan tırnaklarımı sıkıyordum.
Konu konserlere geldi.Arora yakın zamanda gittiği konsere yalnız gitmek zorunda kaldığını anlattı.
"Lina son anda gelemedi, o yüzden tek gittim. İlk aklıma Lea'yı çağırmak geldi ama o da müsait değildi."
Ben hemen atıldım: "Beni neden çağırmadın? Mekân bana çok yakındı, gelirdim. Müsaittim de."
Cümle boğazımdan düşerken, aklıma başka bir şey saplandı:
Neden beni değil de Lea'yı düşündü?
Neden artık akla gelen ilk kişi ben değilim?
Ne değişti?
O an, Arora'nın gözlerinde minik bir suçluluk kıvılcımı gördüm.
Miles'ın ise ortamdan uzak, telefonuna kaymış bakışlarını...
Sanki bu küçük an, daha büyük bir gerçeğin habercisiydi.
Onlar konuşmaya devam ederken ben kendi içime kapandım.
Bir anda anladım: Ben, kendi benliğimi bu ilişkide yavaş yavaş kaybetmişim.
Hayallerimi, seçimlerimi, önceliklerimi...Hepsi birer birer Miles'ın etrafında örülmüştü.
Ama en kötüsü: Artık kendimi tanıyamıyordum.
Bu düşünceler içimde çığlık çığlığa dolaşırken dışarıdan bakınca sessiz, sakin, kahvesini yudumlayan bir kız gibiydim.
Oysa içimde bir bina çöküyordu. Sessizce. Kimse fark etmeden.
Ve bu çöküşün içinde, daha sonra doğacak olan gücün ilk tohumları sessizce çatlamaya başlamıştı henüz ben farkında olmasam da.
