4. bölüm · VALERİA
Gerçekler
Planımızdan erken dönmem gerekmişti çünkü şehir dışında yaşayan anneannemin sağlığı kötüleşmiş ve apar topar hastaneye yatırılmıştı. Alelacele eve dönmüştüm. Annem ertesi sabah ilk uçakla anneannemin yanına gidecekti ve ne kadar süreceğini bilmediğimiz bir süreçte kardeşimle ben ilgilenecektik.
Damarlarında tıkanıklık oluşmuştu; aort damarı değişecekti.
Ciddi... çok ciddi bir ameliyattı.
Dedemi kaybettikten sonra anneannem, hayatımda tutunduğum son daldı.
Sırdaşım, en yakın arkadaşım, yarı annem...
Bana kalan en değerli parça. O an, içimde bir şeyler yavaşça çöküyordu.
Ben de annemle gitmek, yanında olmak istiyordum ama kardeşime bakacak kimse yoktu. Onu burada tek başına bırakamazdım.
Gözlerimden küçük küçük yaşlar dökülürken, kardeşim Miya bana sıkıca sarıldı.
Benden 11 yaş küçük olmasına rağmen, içimdeki en ufak duygu geçişini herkesten önce hissederdi. Sessiz, anlayan, sakin bir varlık gibi.
Dedemden kalan son parçaydı anneannem...
Dedem hayatımdaki baba figürü, dostum, yol arkadaşım olmuştu. Onu kaybettiğimden beri içimde büyük bir boşluk vardı ve hiçbir şey eskisi gibi tad vermiyordu.
Düşüncelere gömülmüş haldeyken telefon titredi.
Miles'tandı.
''İyi misin? Yolunda mı her şey?''
Elbette değildi. Nasıl olsun?
Hayatımın en ağır gecelerinden biriydi ve o hâlâ her şey yolundaymış gibi sorular soruyordu.
Yanımda olmaya çalışmak yerine, "zorunluluktan atılmış mesaj" gibiydi.
Telefon tekrar titredi. Aşağı kaydırıp açtım:
''Akşam iştekilerle dışarı çıkacağız, geldiğimde konuşuruz''
Elim telefonda dondu.
Ciddi miydi? Bu kadar sadece basit bir mesaj bunca şeyin üsütüne...
Benim yıkıldığımı bile bile... gerçekten böyle mi davranıyordu?
Şokla telefonu Miyanın eline verip yatağa uzandım. Bir anda tüm dünyam karardı. Bilincim kapanmış gibi... Gözlerimi açtığımda hava çoktan gece olmuştu. Üstüm örtülüydü... muhtemelen Miya yapmıştı.O an bile beni düşünen tek kişi oydu.
Masamda duran telefona uzandım. Bildirimler yağmıştı. 2 Miles'tan, 3 Lea'dan.
Miles'ın mesajları sıradandı:
''Evden çıktım.''
''Mekana geldim.''
Sanki ben yokmuşum gibi. Sanki benimle hiçbir bağı yokmuş gibi. Lea'nınkileri açtığımda ise kalbim duracak gibi oldu. Miles'ın hikâyesinden alınmış iki ekran görüntüsü ve bir mesaj:
''Bundan haberin var mı?''
Görsellere tıkladım.
İlki:
Kalabalık, alkollü bir mekânda erkekli kızlı bir grup.Miles da gülerek videonun bir köşesinde.
İkincisi:
Miles'ın içkiyi kameraya gösterip gülümsediği bir fotoğraf. Arkada herkes kahkahalar atıyordu.
Uykuyla karışık gerginliğimden hiçbir şeyi hemen idrak edemedim. Lea neden bunu bana atma ihtiyacı duymuştu? Miles gerçekten... beni hiç mi düşünmüyordu?
lk iş olarak Miles'ı aradım. Telefon uzun uzun çaldı. Tam kapanacakken açıldı. Arka plandan kahkahalar, müzik, kalabalık... Kafası çakır keyifti.
''Aloo aşkımmm'' Sadece şunu diyebildim:
''Ne yapıyorsun Miles''
''Mekandayız eeeeğleniyoruz.'' Nefesim kesildi. Kelimelerim boğazıma düğümlendi.
'' Miles,ciddi misin? Ben bu hâldeyken gerçekten beni aramayı düşünmedin mi? Seni anlamıyorum."
''Neyden bahsettiğini anlamıyorum. İş arkadaşlarımla çıktık. Belliydi zaten..."
''...ben gelmek zorundaydım." İşte o an...
Benim için film koptu. Onca yaşanmışlığa rağme görmüyordu beni ,umursamıyordu ,sesimi duymuyordu.
''Sana inanamıyorum. Ben sana kötü olduğumu söylüyorum ve senin bana söylediklerin bunlar mı? Bir süredir gariplik olduğunu biliyordum ama... gerçekten beni umursamıyorsun artık. Ne ilişkimiz umrunda, ne de ben."
Titreyen bir nefes aldım.
''ARTIK SENİ TANIYAMIYORUM."
''Üzgünsen eğer insalara söylemelisin kimse senin ne hissetiğini bilemez anlamak da zorunda değil le...''
Ben söylemeliydim Ben! kötüyüm benle ilgilen demeliydim! Ve Le...
Sonra o cümle döküldü dudaklarımdan :
''BİTTİ. ANLADIN MI? BİTTİ!"
O gece odama kapandım. Kapıyı arkamdan çekip kilitledim, ama sanki dışarıyı kapatmak, içimdeki boşluğu da kapatamıyordu. Yalnızdım... öyle bir yalnızlık ki, sadece Miles'ın değil, bütün dünyanın umursamadığı bir yalnızlık.
Battaniyemin altında kıvrılmış haldeyken, gözlerim tavana dalmıştı. Tavanın rengi griye dönmüş, hafifçe bükülmüş gibi görünüyordu; sanki duvarlar nefesimi tutuyor, üzerime doğru eğiliyordu. Kalbim hızla atıyordu. Ellerim titriyordu. Bir an nefes alamıyormuş gibi hissettim.
Düşüncelerim her yöne savruluyordu.
"Ben... neden hep peşinden koştum? Onca plan, vaat... Hepsi boş mu?"
"Ben ne istiyordum? Hayallerim... Onlar nerede?"
Kafamdan geçen her soru, boğazımda düğümleniyor, nefesimi kesiyordu.
Miya yanımda sessizce oturuyordu; sadece gözleriyle beni izliyor, küçük varlığıyla bana destek olmaya çalışıyordu. Ama onun da yanında olmasına rağmen, içimdeki boşluk doldurulamıyordu. Gözlerim yaşla doldu, küçük hıçkırıklar çıkardı. Kendime kızdım. "Neden bu kadar zayıfım? Neden her şeyi kaybetmiş gibi hissediyorum?"
Telefonumun ışığı titredi, Miles'tan bir mesaj. Ama okumaya cesaret edemedim. Her kelimesi daha da acıtacak gibiydi. Ellerimle telefonu tuttum ama bir türlü ekrana bakamadım. Sanki o an, bütün zaman durmuştu ve yalnızlık her zerreme işliyordu.
Kafamı battaniyemin içine gömüp, eski anılarımızı düşündüm. Başlarda mutluyduk, o ilk tatlı günlerde... Ama şimdi her hatıra, acı bir bıçak gibi göğsüme saplanıyordu.
"Bunca zaman neden her şeyin merkezine onu koydum?" diye sordum kendime.
"Benim hayatım... Benim mutluluğum?"
Sessizlik ağır geliyordu. Oda sessizdi ama beynimde çınlayan sesler, kalbimdeki kırık parçaların ağırlığını hissettiriyordu.
Bir an kendimi rüya mı görüyorum diye düşündüm. Ama hayır... bu gerçek. Her nefes, her kasımda bir ağırlık.
Ay ışığı pencereyi kırık bir silüet gibi aydınlatıyordu, ama o ışık bile içimdeki karanlığı dağıtamıyordu.
Yavaşça dizlerimi karnıma çekip, başımı onlara dayadım.
Gözlerimden akan yaşlar, küçük bir çocuğun çaresizliği gibi görünüyordu.
"Bitti..." diye fısıldadım kendi kendime.
Ama içimdeki boşluk, bu fısıltının ötesindeydi.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Artık yalnızdım. Gerçekten yalnız.
Ve o yalnızlık, güçlenme yolunun ilk adımı olacak, farkında olmadan beni yeniden şekillendirecek...
