12. bölüm · UYANIN MİLLET

AYRI SEBEPLER

Emre Yusufoğlu

Çay bahçesinin köşesindeki masa, dört kişi için biraz dar gelmişti.
Garsondan dört çay istemiştik ama masanın ortasında duran üç defter—biri siyah, biri beyaz, biri gri—çay bardaklarından çok daha fazla yer kaplıyordu. Üzerimize çöken o ağır sessizliği sadece rüzgarın brandayı sallayan sesi bölüyordu.
"Eee," dedi Aras, bardağını iki elinin arasına alıp ısınmaya çalışarak. "Dört kişi olduk. Tebrikler bize. Peki şimdi ne yapıyoruz? Sadece oturup defterlerimizin renk uyumunu mu izleyeceğiz?"
Bakışları doğrudan bendeydi. Grupta bir karar verilmesi gerekiyorsa bunu benim yapmamı bekliyor gibiydi. Çünkü bu masayı ben kurmuştum. İlk kelimeyi ben yazmıştım.
"Önce bir hedef belirlemeliyiz," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "Başkanın o her gün binlerce evrak imzaladığı, kararlar aldığı kendi ofisi. Güvenlik düzenini incelemeliyiz. Kaç koruma var, koridorların yapısı nasıl, giriş çıkışlar nereden yapılıyor... Bunları bilmeden adım atamayız."
Deniz çayından bir yudum aldı, bardağı masaya bırakırken çıkardığı ses son derece sakindi. "Sen çoktan hedefi vurma aşamasına geçmişsin, Kemal. Ama biz daha neden burada olduğumuzu bile konuşmadık."
"Konuştuk ya," dedim kaşlarımı çatarak. "Aynı şeyi istiyoruz."
"Aynı şeyi istemiyoruz," dedi Elif.
Gri defterinin kapağına dokunuyordu ama defteri açmıyordu. Gözleri doğrudan gözlerimin içine kilitlenmişti. "Sen o adamın televizyondaki yüzünü her gördüğünde parmaklarını sıkıyorsun, Kemal. Senin derdin o adamın kendisiyle. İçindeki öfke o kadar büyük ki, o gittiğinde her şeyin bir anda sihirli bir şekilde düzeleceğine inanmak istiyorsun."
"Düzelmeyecek mi?" diye sordum, sesimdeki savunma duvarının yükseldiğini hissederek.
"Düzelmeyecek," dedi Elif, sesi buz gibiydi. "Çünkü mesele sadece o adam değil. Mesele, arkasında bıraktığı o boşluk. Benim annem öldüğünde o adam hastanede değildi ama o sistemi kuran oydu. Ben öfkeyle hareket etmiyorum. Ben sadece yasal sınırların nerede bittiğini biliyorum. Biz eylemlerimizin sorumluluğunu alacak yaştayız ama sistemin bizi parmaklıklar arkasına atamayacağı kadar da genciz. Ben bu boşluğu kullanmak istiyorum. Kişisel bir nefret için değil, adalet için."
Kemal olarak kendimi ilk defa bu kadar çıplak hissetmiştim. Elif’in bu soğukkanlı analizi, içimdeki o kör öfkeyi adeta değersizleştirmişti.
"Ben भी oyunun bitmesini istiyorum," dedi Deniz araya girerek. "Altı yıldır sahnelenen bu kötü tiyatronun izleyicisi olmaktan sıkıldım. Benim beyaz defterimde yazan insanlar sadece korkuyor. Ben o korkunun nesnesi ortadan kalktığında ne olacağını görmek istiyorum. Hepsi bu. Benimki bir deney gibi."
"Deney mi?" dedim öfkeyle. "Burada hayatlardan bahsediyoruz, Deniz!"
"Tamam, kesin sesinizi."
Aras’ın sesi masaya bir bıçak gibi indi.
Hepimiz şaşkınlıkla ona döndük. Aras o ana kadar sadece çayıyla oynuyordu. Ama şimdi yüzünde o her zamanki dalgacı, her şeyi şakaya vuran çocuktan eser yoktu. Gözlerinde ilk defa hepimizi ürperten bir ağırlık vardı.
"Sen," dedi Aras beni işaret ederek. "Öfkenle bizi ilk virajda duvara toslatacaksın. Sen," dedi Deniz’e dönerek. "Fazla sakinliğinle bizi hareketsiz bırakacaksın. Ve sen," dedi Elif’e bakarak. "O gri defterindeki geçmişinle bizi kendi intikamına alet edeceksin."
Aras sandalyesinde arkasına yaslandı. Masada defteri olmayan tek kişi oydu ama o an masadaki en ağır yükü onun taşıdığını hissettim.
"Benim cebimde hiçbir defter yok," dedi Aras, sesini alçalatarak. "Çünkü ben yazmıyorum, sizi izliyorum. Ve eğer burada birbirimizi dinlemeyi öğrenmezsek, o tuttuğunuz renkli defterlerin hepsi bir gün polis sorgusunda önümüze delil olarak konur. Biz daha birbirimize güvenmiyoruz. Birbirine güvenmeyen dört kişiyle bir bakkal bile soyamazsın, kaldı ki koca bir ülkeyi..."
Cümlesini tamamlamadı. Ama masadaki herkes ne demek istediğini çok iyi anlamıştı.
Çay bahçesinin rüzgarı masanın üzerindeki peçeteleri uçuştururken kimse konuşmadı.
O gün o masadan kalkarken, artık yalnız olmadığımı biliyordum. Bir ekibimiz vardı. Ama o ekibin altındaki fay hatlarının ne kadar derin olduğunu ve en ufak bir sarsıntıda birbirimizi uçurumdan aşağı itebileceğimizi ilk kez o gün hissetmiştim.
Ve bu beni, başkandan daha çok korkutmuştu.