8. bölüm · USTUR

BÖLÜM 8-EŞİK

Betül Özçelik

Elimdeki Ustur hâlâ sıcaktı.
Ama bu sıcaklık ateş gibi değildi.
Daha çok… bir hatırlama gibiydi.
Sanki hançer nefes alıyordu.
Benimle birlikte.
Kael bana bakıyordu.
Eskisi gibi değil.
Bu bakışı tanıyordum.
Bu… korkuydu.
Ama sadece korku değil.
Anlamaya çalışan bir korku.
“Az önce ne yaptın?” dedi.
Cevap vermedim.
Çünkü ben de bilmiyordum.
Ya da…
bildiğimi kabul etmek istemiyordum.
Tutsak sessizdi.
Ama gözleri Ustur’un üzerindeydi.
“Onu uyandırdın,” dedi.
“Ne demek bu?” diye sordum.
Yavaşça bana baktı.
“Ustur sadece bir anahtar değil,” dedi.
“Ne açtığını seçer.”
Kaşlarım çatıldı.
“Ne açtım ben?”
Bir an sustu.
Sonra çok yavaş:
“Henüz küçük bir kısmını.”
İçim ürperdi.
Duvarın içindeki varlık hâlâ oradaydı.
Geri çekilmişti.
Ama gitmemişti.
Sanki bekliyordu.
Ve ben bunu hissedebiliyordum.
“Bu şey ne?” diye sordum.
Tutsak cevap vermedi hemen.
Sonra:
“Bu saraya ait değil,” dedi.
“Ama buraya bağlı.”
“Nasıl yani?”
Bakışları derinleşti.
“Sarayın altında bir şey var.”
Kalbim sıkıştı.
“Ne?”
Bu sefer direkt cevap vermedi.
“Sen zaten dokundun,” dedi.
Elimdeki Ustur ağırlaştı.
Bir an…
bir görüntü geldi.
Çok kısa.
Taş bir oda.
Ve ortasında…
bir şey.
Yuvarlak.
Parlayan.
Ve ben…
onu tutuyordum.
Nefesim kesildi.
Geri çekildim.
“Bu neydi?” dedim.
Tutsak dikkatle baktı.
“Hatırlamaya başlıyorsun.”
“Bu iyi bir şey mi?”
Bir an düşündü.
Sonra:
“Henüz değil.”
Kael artık sabretmiyordu.
“Yeter,” dedi sertçe.
Bize doğru bir adım attı.
“Bu şey sana bir şey yapıyor.”
“Hayır,” dedim.
“Evet!” dedi.
“Gözlerin değişti, Arwen!”
Sustum.
Çünkü…
haklıydı.
Kael’in sesi yumuşadı.
“Bu… sen değilsin.”
Bu söz…
içime işledi.
Ama aynı anda…
yanlıştı.
“Belki de bu benim,” dedim.
Sessizlik.
Bu cevap onu daha çok sarstı.
Bir adım geri çekildi.
Tutsak araya girdi.
“Onu korkutuyorsun,” dedi bana.
“Ben mi?” dedim.
“Evet,” dedi.
“Çünkü gerçeğe yaklaşıyorsun.”
Başım yine ağrımaya başladı.
Ama bu sefer farklıydı.
Daha net.
Bir şey zorlanıyordu.
Yüzeye çıkmak için.
“Sen…” dedim tutsak’a bakarak.
Kalbim hızlandı.
“Senin adın…”
Duraksadım.
Zihnim direndi.
Ama bu sefer kaçmadı.
“…Ka…”
Söz dudaklarımda kaldı.
Tutsak gözlerini kapattı.
Sanki o da hissediyordu.
“Devam etme,” dedi hemen.
“Niye?”
Gözlerini açtı.
Bu sefer sertti.
“Çünkü hazır değilsin.”
“Ben karar veririm buna!”
“Hayır,” dedi.
“Bu sefer veremezsin.”
Ustur bir anda ağırlaştı.
Hava gerildi.
Duvarın içindeki varlık kıpırdadı.
Sanki o da bu anı bekliyordu.
Tutsak bana baktı.
“Eğer adımı tam hatırlarsan…” dedi.
Durdu.
“…her şey hızlanır.”
Kalbim sıkıştı.
“Ne hızlanır?”
Cevap vermedi.
Ama bu sefer…
cevap vermesine gerek yoktu.
Anlamıştım.
Kael araya girdi.
“Bu saçmalık,” dedi.
“Arwen, buradan çıkıyoruz.”
Elimi tuttu.
İlk kez.
Sıkı.
Gerçek.
Tanıdık.
Ama…
içimde bir şey geri çekildi.
Tutsak bunu gördü.
Ve sadece şunu söyledi:
“Seçmek zorunda kalacaksın.”
Elimde Ustur.
Bir yanım Kael.
Diğer yanım…
bilmediğim bir geçmiş.
Ve ortasında ben.
Ama artık biliyordum:
Ustur sadece açmıyordu.
Seçtiriyordu.Elimi hâlâ Kael tutuyordu.
Sıkı.
Kararlı.
“Gidiyoruz,” dedi.
Bu bir teklif değildi.
Ben ise hareket etmedim.
“Bırak,” dedim.
Kael’in tutuşu daha da sertleşti.
“Hayır.”
Arkamda tutsak vardı.
Onu görmesem bile hissedebiliyordum.
Ama bu sefer farklıydı.
Daha yakındı.
Daha… gerçekti.
“Onu götürme,” dedi tutsak.
Bu sefer sesi sadece benim kafamda değildi.
Koridorda yankılandı.
Kael dondu.
Yavaşça başını çevirdi.
“Bu…” dedi.
Gözleri büyüdü.
“Bu ses…”
Artık o da duyuyordu.
Tutsak bir adım attı.
Ve ilk kez…
ayak sesi geldi.
Zayıf.
Ama gerçek.
Kalbim hızlandı.
Kael hemen beni arkasına çekti.
“Yaklaşma!” dedi kılıcını çekerek.
Tutsak durmadı.
Ama bu sefer hareketleri ağırdı.
Sanki her adımda bir şey onu geri çekiyordu.
“Henüz değil…” diye mırıldandı.
Ustur elimde titredi.
Sanki iki güç arasında kalmıştı.
Ben de öyleydim.
“Dur!” dedim ikisine de.
Ama kimse durmadı.
Kael bana döndü.
“Bu şey artık konuşuyor!” dedi.
“Ve sen hâlâ burada duruyorsun!”
“Çünkü o bir ‘şey’ değil!”
Bu söz ağzımdan sert çıktı.
Sessizlik.
Kael’in yüzü değişti.
Bu sefer sadece korku yoktu.
Kırgınlık da vardı.
“Sen onu savunuyorsun,” dedi.
“Ben gerçeği anlamaya çalışıyorum!”
“Bu şey gerçek değil!”
“Gerçek!” dedim.
Ve o an…
tutsak bana baktı.
İlk kez…
gerçek bir ifade vardı yüzünde.
“Arwen…” dedi Kael daha yavaş.
“Bu seni değiştiriyor.”
Sustum.
Çünkü bu doğruydu.
Ama bu sefer…
geri adım atmadım.
“Belki de değişmem gerekiyordur,” dedim.
Bu söz…
her şeyi kırdı.
Kael bir adım geri çekildi.
Elimi bıraktı.
“Ben seni korumaya çalışıyorum,” dedi.
“Ben korunmak istemiyorum.”
Bu cevap…
kesindi.
Tutsak bir adım daha attı.
Bu sefer daha netti.
Yüzü hâlâ tam görünmüyordu.
Ama artık sadece bir gölge değildi.
“Bağ güçleniyor,” dedi.
Ustur parladı.
Kael bunu gördü.
Ve karar verdi.
“Yeter,” dedi.
Elini kaldırdı.
Koridorun girişine doğru seslendi:
“MUHAFIZ!”
Kalbim duracak gibi oldu.
“Kael, yapma—”
Ama çok geçti.
Adım sesleri duyuldu.
Tutsak geri çekildi.
Bir anda.
Sanki zorla.
“Beni çağırma,” dedi bana.
Sesi zayıflıyordu.
“Ne demek bu?” dedim.
Ama kayboluyordu.
“Henüz… hazır değilsin…”
Ve yok oldu.
Koridor boş kaldı.
Ama bu sefer yalnız değildik.
Muhafızlar geldi.
Kael geri çekildi.
Ama gözleri hâlâ bendeydi.
“Onu yalnız bırakmayın,” dedi.
Bu emir…
bana değildi.
Onlaraydı.
İçimde bir şey kırıldı.
“Beni mi tutacaksın?” dedim.
Kael cevap vermedi.
Ama bu sefer…
cevap vermesine gerek yoktu.
Ertesi gün saray sessiz değildi.
Fısıltılar yayılmıştı.
“Prenses değişti…”
“Gece kayboluyor…”
“Bir şeyle konuşuyor…”
Ve en kötüsü…
Bu fısıltılar…
taht salonuna kadar ulaşmıştı.
Annemin bakışını hissettim.
Babamın sessizliğini.
Ve ilk kez…
saray bana düşman gibi geldi.
Odamda yalnız kaldığımda elimde Ustur vardı.
Ama artık daha ağırdı.
Sadece bir hançer gibi değil…
bir yük gibi.
Ve ben şunu biliyordum:
Kael artık benim tarafımda değildi.
Tutsak ise…
henüz tamamen benim değildi.
Ve ben…
ikisinin arasında kalmamıştım artık.
Ben…
merkezdeydim.