1. bölüm / 2
UĞULTUBölüm 1
Bölümler 2Şu an: Bölüm 1
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Pazar sabahıydı. Kahvaltı masasında, evin o alışılmış, huzurlu gürültüsü vardı. Annem mutfaktan tabak sesleri eşliğinde bir şeyler söylüyor, babam haberlerin sesini biraz daha açıyordu.O sırada ben mutfakta annemin yanımda telefonumda iş için hazırladığım taslaklara bakıyordum.
Tam o sırada sağ kulağımda hafif bir çıtırtı duydum.Sanki kulağımın içinde küçük bir baloncuk patlamıştı.Başımı yana eğdim.Birkaç kez yutkundum.Geçer sandım.Geçmedi.
Annemin sesi önce uzaklaştı.
Sonra boğuklaştı.
Sonra tamamen kayboldu.
Bir saniye önce annemin "Gamze, çayını doldurayım mı?" deyişini duyuyordum; bir saniye sonra ise sadece derin, vakumlu bir boşluk.Elimdeki çatalı masaya bıraktım. Anneme baktım; dudakları hala hareket ediyordu ama ses yoktu. Babamın güldüğünü görüyordum ama kahkahası sanki kilometrelerce ötedeki bir camın arkasında hapsolmuştu. Dünya bir anda sessiz çekime alınmış gibiydi.
“Anne?” dedim korkuyla.
Kendi sesim bile bana yabancı geldi. Kafamın içinde yankılanan boğuk, derin bir titreşim gibi… Gerçekten konuşup konuşmadığımdan bile emin değildim.
Annem bir anda bana döndü. Yüzündeki ifade saniyeler içinde değişti. Kaşları çatıldı, gözleri büyüdü. Hızla yanıma gelip bir şeyler söyledi ama dudak hareketlerinden başka hiçbir şey ulaşmadı bana. Babam televizyonun sesini kıstı, sonra omuzlarımdan tuttu.
Konuşuyorlardı.
Panikle bana bakıyorlardı.
Ama ben… hiçbirini duyamıyordum.
Sanki biri kafamı suyun altına bastırmıştı. Dünyanın bütün sesleri yüzeyde kalmış, ben derin bir boşluğun içine düşmüştüm. Ve o boşluğun içinde yalnızca tek bir şey vardı:
Kulağımın içinde hiç durmadan dönen, motor sesine benzeyen uğultu.
O ses sustukça dünya kayboluyor, dünya sustukça o ses büyüyordu.
Kısa süre sonra hastanenin yolunu tuttuk. Arabanın camından dışarı baktım; insanlar yürüyordu, araçlar geçiyordu, hayat devam ediyordu ama ben o hayatın dışında kalmış gibiydim. Herkes başka bir dünyadaydı, ben başka bir yerde.
İçimde tek bir düşünce dönüp duruyordu:
“Ya sağır kaldıysam?”
Bu düşünce göğsümün tam ortasına oturmuştu. Nefes almamı zorlaştırıyordu. Ellerim buz gibiydi.Sonunda hastaneye gelmiştik.
Hastane kalabalıktı. İnsanlar koşuşturuyor, konuşuyor, ağlıyor, bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Hepsini görebiliyordum ama hiçbirini duyamıyordum. Sessizlik bazen gerçekten bir çığlık kadar korkutucuydu.
Doktorun odasının önüne geldiğimizde gözlerimi kapatıp içimden sadece bir cümle geçirdim:
“Her şey düzelecek.”
Buna inanmak zorundaydım.
Muayene başladı. Ardından testler… İşitme testi, kan tahlilleri, adını bile bilmediğim başka cihazlar… Sürekli bir yerlere yönlendiriliyordum. İnsanların dudakları hareket ediyor, makineler çalışıyor, kapılar açılıp kapanıyordu ama benim dünyam hâlâ sessizdi.
Testler bittikten sonra annem yanımda oturdu. Bana öyle sık bakıyordu ki gözlerini kaçırmaya başladım. Korkuyordu. Bunu anlayabiliyordum.
Doktor konuşmaya başladı.
Söylediklerini duymuyordum ama bunu fark etmiş olacak ki daha yavaş konuştu. Dudaklarına odaklandım.
“…ani…”
“…işitme…”
“…geçici olabilir…”
“…tedavi…”
Kelimeler eksik eksik ulaşıyordu bana. Parçalanmışlardı.
Tıpkı benim gibi.
Bir süre sonra diğer test sonuçları da çıktı. Doktor önündeki kağıda birkaç şey yazdı, sonra onu bana çevirdi.
“Geçici bir enflamasyon.”
“Yoğun strese bağlı gelişmiş olabilir.”
Ve en altta, büyük harflerle tek bir cümle vardı:
“GEÇECEK.”
O an içimde sıkışıp kalmış gibi duran korku biraz olsun gevşedi. Tamamen kaybolmadı belki ama artık nefes alabiliyordum.
Doktor bir şeyler daha anlattı. Dinlenmem gerektiğini, zaman gerektiğini söyledi.
Zaman…
Ama o an zaman benim için akmayı bırakmış gibiydi.
Saatler ilerliyor, insanlar konuşuyor, hayat devam ediyordu ama ben hâlâ o sessizliğin içinde asılı kalmıştım.
Ve ilk kez, sessizliğin bu kadar ağır olabileceğini anladım.
Hastaneden çıktığımızda hava kararmaya başlamıştı. İstanbul hâlâ aynı İstanbul’du.Şehir yaşamaya devam ediyordu.
Sadece ben durmuş gibiydim.
Arabada cam kenarına başımı yasladım. Annem ara sıra bana dönüp bir şeyler söylüyor, sonra söylediğini anlamadığımı fark edip susuyordu. O sessizlik… en çok da onların sessizliği canımı yakıyordu.
Babam direksiyona sıkıca tutunmuştu. Aynadan bana bakıp duruyordu. Güçlü görünmeye çalışıyordu ama gözlerinin içindeki korku saklanamıyordu.
Ben ise kulağımın içindeki o uğultuyla baş başaydım.
Sürekli dönüyordu.
Hiç susmuyordu.
Motor sesi gibi… bazen rüzgâr gibi… bazen de uzak bir elektrik direğinin dipten gelen titreşimi gibi.
Eve geldiğimizde odama çıktım. Kapıyı kapatıp yatağın kenarına oturdum. Odam her zamanki gibiydi; masamın üstündeki dağınık notlar, yarım bırakılmış kahve kupası, camın önündeki solmaya başlamış küçük bitki…
Ama ben aynı kişi değildim artık.
Telefonum titreşti. Arkadaşlarımdan mesajlar gelmişti.
“İyi misin?”
“Bugün niye işe gelmedin”
“Hastaneye gitmişsin neyin var?”
Ekrana uzun süre baktım. Parmaklarım klavyenin üstünde durdu ama ne yazacağımı bilemedim. Çünkü nasıl anlatılırdı ki?
Bir sabah uyanıp dünyanın sesini kaybetmek…
Nasıl açıklanırdı?
Telefonu kenara bırakıp tavana baktım. Sessizlik insanı düşündürüyordu. Kaçamıyordun. Ne müzik vardı dikkatini dağıtacak ne de insanların sesleri…
Sadece kendi zihnin.
Ve benim zihnim o gece bana hiç acımadı.
“Ya geçmezse?”
“Ya bir daha hiçbir şeyi eskisi gibi duyamazsam?”
“Ya insanlar konuşurken sadece dudaklarını izlemek zorunda kalırsam?”
Gözlerimi sıkıca kapattım. Ağlamak istemiyordum ama gözyaşları kendiliğinden aktı. Çünkü insan bazen en çok, hayatın bir saniyede değişebilmesine ağlıyordu.
Kapım hafifçe aralandı.
Annemdi.
Sessizce yanıma gelip yatağa oturdu. Bir süre hiçbir şey yapmadı. Sonra saçlarımı kulağımın arkasına itti. Dudaklarını okuyabildim sesi sanki boğuk geliyordu.
“Geçecek.”
Aynı kelime.
Babamın gözlerinde gördüğüm.
Herkesin bana tutunmam için verdiği tek umut.
Geçecek.
Başımı annemin omzuna yasladım. Çocukluğumdan beri ne zaman korksam böyle yapardım. O gece de değişmemişti.
İki gün geçmişti.
Ama kulağımın içindeki o uğultu bir an bile susmamıştı.
Sabah uyandığımda da oradaydı, gece gözlerimi kapattığımda da…
Sessizliğin içinde dönüp duran o ses artık hayatımın bir parçası gibi olmuştu.
Uykuya dalmaya çalışırken bile peşimi bırakmıyordu. Ne kadar yorgun olursam olayım, tam gözlerim kapanacakken kulağımın içindeki o derin uğultu yeniden kendini hatırlatıyordu.
Doktor, ani işitme kaybı ihtimaline karşı zaman kaybetmek istememişti. Bu yüzden kulak içi iğne tedavisi önermişti.
Bugün o gündü.
Sabah erkenden hastaneye gidecektik.
İçimde tuhaf bir karışım vardı; korku, umut ve belirsizlik…
Ya işe yararsa?
Ya hiçbir şey değişmezse?
Bu sorular zihnimde dönüp dururken hazırlanıp evden çıktım.
Kulağımdaki uğultu hâlâ benimleydi. Sanki nereye gidersem gideyim peşimden gelen görünmez bir gölge gibi…
Annem her zamanki gibi güçlü görünmeye çalışıyordu.
Kahvaltıyı hazırlıyor, bana gülümseyerek bakıyor, normal davranıyordu.
Ama gözlerinin altındaki yorgunluğu görebiliyordum.
Babam da sessizleşmişti.
Evin içinde konuşmalar vardı ama sanki herkes aynı düşünceden kaçmaya çalışıyordu.
Hastaneye gitmeden önce odama son bir kez baktım.Masamın üzerindeki notlar, yarım kalmış planlar, cevap vermediğim mesajlar…
İki gün önce bunların hepsi sıradan şeylerdi.
Şimdi ise hayatım, kulağımın içindeki küçücük bir sesin düzelip düzelmeyeceğine bağlıymış gibi hissediyordum.
Derin bir nefes aldım.
Sonra çantamı omzuma taktım.
Hastaneye gitme vakti gelmişti.
İçimde büyüyen korkuyla kapıdan çıktım.
Hastaneye vardığımızda midemdeki düğüm biraz daha sıkılaşmıştı.
İnsanlar gelip gidiyor, isimler anons ediliyor, kapılar açılıp kapanıyordu.
Ben ise bekleme salonundaki sandalyede oturmuş, elimdeki dosyayı sıkıca tutuyordum.Dosyadaki sayılardan gözümü alamıyordum kulağımdaki kayıbın derecesi
O sayılara bakmak bana sürekli korkmam gerektiğini hatırlatıyordu.
Başımı eğip yere bakarken telefonum titreşti.
Gelen mesaja dalgınca baktım.
“Neredesin?”
“Hastanedeyim.”
Mesajı gönderdim.
Birkaç saniye sonra cevap geldi.
“Biliyorum.”
Ardından ikinci mesaj düştü.
“Başını kaldır.”
Ne olduğunu anlamadan başımı kaldırdım.
Ve donup kaldım.
Bekleme salonunun girişinde o duruyordu.
Asya karşımda duruyordu.
Bir an gerçekten onu gördüğüme inanamadım.
Çünkü yaşadığı şehir buraya kilometrelerce uzaktaydı.
Hastanede olduğumu nasıl öğrenmişti.Bu durumdan ona bahsetmemiştim.
Asya’yı gördüğüm an donup kaldım.
Gerçekten o muydu? Birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım.
Gitmedi.
Hâlâ oradaydı.
Elinde çantasıyla bana bakıyordu.Bir şey söyledi.Dudakları hareket etti.Ama ne dediğini anlayamadım.
Son iki gündür olduğu gibi…
Sadece baktım.
O da bir an durdu.
Sonra bunu fark etmiş gibi cebinden telefonunu çıkardı.
Ekrana birkaç şey yazıp bana uzattı.
“Geç kalmadım umarım.”
Mesajı okuyunca gözlerim doldu.
Titreyen parmaklarımla telefonu aldım.
“Neden geldin?” Diye sordum
Annem gözlerini kaçırdı.
İkisine sırayla baktım.
Bir şeyler biliyorlardı.
Benim bilmediğim bir şey.
Asya tekrar telefonuna yazdı.
Bu kez ekranı bana uzattığında nefesim duracak gibi oldu.
“Annen beni aradı.”
Şaşkınlıkla anneme baktım.
Annem yavaşça yanıma geldi.
Ellerimi tuttu.
Dudaklarının hareketini dikkatle izledim.
“Asya seni merak etmişti ve Asya’nın sana iyi geleceğini düşündüm.”
Tamamını anlayamadım.
Ama gözlerinden anlayabiliyordum.
Korkmuştu.
Hem de çok.
Asya yeniden yazdı.
“Dün gece sen uyurken konuştuk.”
Bir mesaj daha geldi.
“Yalnız kalmanı istemedik.”
O an gözlerimdeki yaşları tutamadım.
İki gündür herkes bana iyi olacağımı söylüyordu.
Asya sessizce yanıma oturdu.Konuşmadı ve konuşmasına gerek de yoktu.
Çünkü bazen insanı rahatlatan şey söylenen sözler değil…
Yanında kalmayı seçen insanlardı.
Bir süre sonra adım çağrıldı.
Artık iğne zamanı gelmişti.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki bütün hastane duyabilecekmiş gibi hissediyordum.
Annem elimi sıktı.
Asya bana cesaret vermeye çalışarak gülümsedi.Ben de gülümsemeye çalıştım ama beceremedim.
Hemşirenin peşinden giderek tedavi odasına girdim.Oda beklediğimden daha küçüktü.
Ortada bir sedye, yanında birkaç cihaz ve metal tepsilerin üzerinde dizilmiş tıbbi malzemeler vardı.
Sedyeye uzandım.Tavana bakıyordum.Beyaz ışık gözlerimi rahatsız ediyordu.
Doktor önce kulağımı uyuşturacaklarını anlattı.
Tam olarak ne söylediğini duymasam da ne yapacaklarını artık biliyordum.
Uyuşturucu uygulandıktan sonra beklemeye başladık.
Dakikalar geçmek bilmiyordu.İğne canımı yakacak mı korkusu bütün vücudumu sarmıştı.
Yaklaşık yarım saat sonra doktor tekrar yanıma geldi.
Elindeki iğneyi gördüğüm anda boğazım kurudu.
Normalde cesur biri olduğumu düşünürdüm.İğneden korkan birisi hiç olmadım hayatımda ama o an korkuyordum.
Gerçekten korkuyordum.
Derin bir nefes aldım.
Sonra gözlerimi kapattım.
Birkaç saniye sonra kulağımın içinde baskı hissettim.
Ardından keskin bir sızı…
Uyuşmuş olmasına rağmen iğnenin ilerlediğini hissedebiliyordum.
Sanki kulağımın derinliklerine kadar ulaşıyordu.
Parmaklarım istemsizce sedyenin kenarına sıkıca tutundu.
Ve sonra…
Kulağımdan başlayıp bütün vücuduma yayılan garip bir ağrı hissettim.
Sanki o küçücük noktadan çıkan acı dalga dalga ilerliyor, boynumdan omuzlarıma, oradan da bütün bedenime yayılıyordu.
Gözlerimi sımsıkı kapattım.
Birkaç saniye sürdü belki.
Ama bana çok daha uzun gelmişti.
İğne bittiğinde derin bir nefes verdim.
Tavanı izleyerek hareketsiz kaldım.
Kulağımın içinde hâlâ bir baskı vardı.
Uğultu da hâlâ oradaydı.Ama içimde küçük bir umut belirmişti.Çünkü artık elimden geleni yapmıştım.Geriye sadece beklemek kalmıştı.
İğne bittikten sonra hemen kalkmama izin vermediler.İlacın kulağımda kalabilmesi için yaklaşık yarım saat boyunca aynı pozisyonda uzanmam gerekiyordu.Bu yüzden sedyede hareketsizce yatmaya devam ettim.
Odanın tavanına bakıyordum.
Bembeyazdı.
Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum.Dakikalar birbirine karışmıştı.Kulağımda hâlâ baskı hissi vardı.Uğultu da gitmemişti.Gözlerimi tavandan ayırmadan düşünmeye başladım.
Nasıl olmuştu?
Nasıl bir pazar sabahı kahvaltı ederken başlayan bir şey, hayatımı bu kadar kısa sürede değiştirebilmişti?
Birkaç gün önce dernek planları yapıyor, arkadaşlarımla konuşuyor, geleceği düşünüyordum.
Şimdi ise kulağımın tekrar duyup duymayacağını düşünüyordum.
Hayat bazen gerçekten acımasızdı.
İnsan her şeyin yolunda gittiğini sanırken, bir sabah uyanıyor ve hiçbir şeye eskisi gibi bakamıyordu.
Boğazım düğümlendi.Gözlerimi kapattım.
Güçlü olmaya çalışıyordum.Herkesin yanında güçlü görünmeye çalışıyordum.
Annem için…
Babam için…
Asya için…
Ama insan bazen kendi korkusunun ağırlığını tek başına taşıyamıyordu.
Gözümün kenarında bir sıcaklık hissettim.
Bir damla yaş yavaşça yanağıma süzüldü.
Ardından bir tane daha.
Sessizce ağlıyordum.
Ne hıçkırık vardı ne de ses…
Sadece içimde biriken korku, gözlerimden dışarı çıkıyordu.
Başımı hafifçe çevirdiğimde kapının yanında annemi gördüm.
Ellerini birbirine kenetlemiş bana bakıyordu.
Biraz gerisinde ise Asya vardı.
Yüzündeki endişeyi gizlemeye çalışıyordu.
Onların bunu görmesini istemedim.
Zaten yeterince üzülmüşlerdi.
Elimi yavaşça gözlerime götürdüm.
Yanağımdaki yaş izini sessizce sildim.
Sonra derin bir nefes aldım.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi tavana bakmaya devam ettim.
Ama içimde bir yerlerde, çok derinlerde, hâlâ aynı soru duruyordu:
“Neden ben?”
Ve o sorunun cevabını o an dünyadaki hiçbir doktor veremezdi.
Yarım saat sonunda hemşire tekrar odaya geldi.
Artık kalkabileceğimi söyledi.
Yavaşça doğruldum.Bir an başım döndü.Sanki günlerdir aynı yerde yatıyormuşum gibi bedenim ağırlaşmıştı.
Doktor birkaç şey anlattı.Dudaklarını dikkatlice izledim.Tedavinin zaman alabileceğini söylüyordu.
Hemen sonuç beklememem gerektiğini…
Sabırlı olmam gerektiğini…
Son günlerde en çok duyduğum kelimelerden biriydi.
Ama beklemek, yaşadığım her şeyden daha zordu.
Hastaneden çıktığımızda hava hafiften serinlemişti.
Gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı.
Bir süre hastanenin önünde durduk.
Ne annem konuştu ne de ben.
Asya ise yanımda sessizce yürüyordu.
Bir ara koluma hafifçe dokundu.
Dönüp ona baktım.
Telefonunu bana uzattı.
Ekranda kısa bir cümle yazıyordu.
“Birlikte atlatacağız.”
Cümleyi görünce kocaman Asya’ya sarıldım.Çocukluğumuzdan beri her anımızda birlikteyiz ezbere bildiğim sesini duyamamak çok zor geliyordu.
Hastaneden çıktıktan sonra yakındaki küçük bir kafeye gittik.
Menüye baktım.Aslında çok aç değildim.Son birkaç gündür doğru düzgün bir şey yiyememiştim.
Ama annem sipariş vermem konusunda ısrar edince bir tost ve çay söyledim.
Asya da kendine bir şeyler aldı.
Siparişler gelene kadar etrafa baktım.
İnsanlar kendi masalarında sohbet ediyor, gülüyor, telefonlarına bakıyordu.
Normal bir gündü.
Asya telefonunu masanın üzerine koydu.
Sonra ekrana birkaç kelime yazıp bana gösterdi.
“Şimdi biraz daha iyi misin?”
Birkaç saniye düşündüm.
Sonra telefonu alıp cevap yazdım.
“Bilmiyorum.”
Asya başını salladı.
“Bence bu da bir cevap.”
İstemeden güldüm.Yine de gülebiliyordum.
Bir süre daha oturduktan sonra eve dönmeye karar verdik.Açıkçası bütün günün yorgunluğu üzerime çökmüştü.Hem fiziksel olarak hem de zihinsel olarak bitkin hissediyordum.
Asya yanımdaydı.
Yol boyunca ara sıra bir şeyler gösteriyor, komik videolar açıyor, dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu.
Ben de elimden geldiğince ona eşlik ediyordum.
Eve vardığımızda ayakkabılarımı çıkarıp doğruca odama çıktım.Odamı görünce garip bir rahatlama hissettim.Son birkaç gündür hastane, testler ve doktorlar arasında o kadar gidip gelmiştik ki kendi odam bile özlenmişti.
Çantamı masanın yanına bıraktım.
Asya da peşimden içeri girdi.
Her zamanki gibi odanın içinde dolaşmaya başladı.Masamın üzerindeki notlara baktı.Kitaplığıma göz attı.
Sonra dönüp bana baktı.
“Biraz uyu.”
Dudaklarını okuyabildiğim kadarıyla bunu söylediğini anladım.
Açıkçası itiraz edecek enerjim de yoktu.
Yatağa uzandım.
Asya çalışma sandalyesine oturdu.Telefonuyla uğraşmaya başladı.Ben ise tavana bakıyordum.
Kulağımdaki uğultu hâlâ devam ediyordu.
Ama artık bütün dikkatim onun üzerinde değildi.
Odada yalnız değildim.Bu bile yeterince iyi hissettiriyordu.Bir süre sonra göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı.
Son günlerde doğru düzgün uyuyamamıştım zaten.
Tam uykuya dalacakken gözlerimi araladım.Asya hâlâ oradaydı.
Telefonuna bakıyordu.Beni fark edince başını kaldırdı.
“Uyu sen.”
Bu kez dudaklarını net okuyabildim.Başımı hafifçe salladım.
Sonra gözlerimi kapattım.Uzun zamandır ilk kez zihnim biraz olsun sessizleşmişti.Kulağımdaki uğultu gitmemişti.
Ama o gün, en azından birkaç saatliğine, onunla savaşmayı bırakıp dinlenebildim.
Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum.Gözlerimi açtığımda odam yarı karanlıktı. Perdenin arasından sızan akşam ışığı duvarlara vuruyordu. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey düşünmedim.Sonra kulağımdaki uğultu kendini hatırlattı.Oradaydı.Hâlâ gitmemişti.
İçimden derin bir of çekerek doğruldum. Başımın yan tarafında hafif bir baskı hissi vardı. Uyumak iyi gelmişti ama mucize yaratmamıştı.Tam o sırada odanın kapısına vuruldu.Başımı kaldırdım.Kapı aralandı.İçeri annem girdi.Arkasından da tanımadığım bir siluet belirdi.
Önce kim olduğunu anlayamadım.Sonra yüzünü seçebildim.
"Ege?”
Bölüm etkileşimi
